ODTÜ'lü 'Şen Profesörler'den. Felsefe profesörü olması filozof olduğu anlamına gelmez, zaten A.İnam için filozof demek de abartılı olur ki, kendisinin bıraktığı izlenim de bu yönde; buna karşın ülkemizdeki hayran olunacak sayılı entelektüellerden biri olduğuna kimse itiraz etmemeli.
Bir başka açıdan bakılınca entegrasyon, varlığını devam ettirebilmek adına (siyasi bir anlam içermiyor bu ifadem) bazen gönüllü, çoğu zaman ise farkında olmadan kendimizden verdiğimiz tavizlerdir. Tabi bunlar yapılırken farklı kazanımların söz konusu olduğunu da gözardı etmemek gerekir.
Kısaca entegre olmak, uyum sağlamak; her uyum sağlamak ise bir çeşit alışveriştir.
Her ne kadar avama yönelik olsa da önceleri memnun olmuştum, yabancı ağabeylerine birer alternatif olacaklar diye. Üstelik hesaplar da çok daha makul idi. Böyle olunca özellikle varoş kökenli gençlerin sosyalleşmelerine bir nebze de olsun katkısı olabilir diye düşünmüştüm.
Fakat manzaranın ileriye değil geriye gittiğini gördüm. Dağınık kılıklı ve tipli garsonlarıyla, ürünlerinin ve hizmetlerinin kalitesizliğiyle tam ayak altı bir zincir haline geldiler.
Bir de, simit sarayları vasıtasıyla bizde eskiden azami itina gösterilen bir değerin hızla çiğnendiğine tanık oldum. Aynı cadde üzerinde birçok, hatta kimi zaman yan yana birbirlerinin kazancına adeta göz dikercesine simit sarayları ve türevleri açılmaya başladı.
İnsan kendine benzeyene ya da kendisinin benzediğini düşündüğü şahsiyetlere daha fazla meylediyor.
Eskiye göre yoğunluğu azalmakla birlikte ben de bir Tanpınar meftunuyum.
Onun kendisini doğulu hissedemeyişi, batılının da onu kendinden kabul etmeyişi karşında yaşadığı 'arada kalmışlığı' ben de çoğu kez başka başka konular dolayısıyla hissetmişimdir.
Tanpınar'a olan sevgim ve yakınlığım üniversitede başladı çoğu kişi gibi. Eserlerini okudukça yakınlığım arttı, ıstırabını anladıkça sevgim aşka dönüştü; ta ki günlüklerinin yayımlanmasına dek.
Günlükleri de bana gösterdi ki, tekâmüle erişmiş insanı bulmak artık mümkün değil! Hâl böyle olunca yazar ile eserini ayrı tutmak -yıllardır söylenegeldiği halde bütünüyle itaat edilmediği gibi- sanırım en güzeli. Zira insan ihtiyaç duyuyor sevmeye, hayran olmaya. Eserlerinden yazara ulaşma yoluna gidildiğinde de benim gibi düş kırıklığı yaşıyor böyle.
Artık onu büyük bir yazar, belirgin zaafları olan sıradan bir insan olarak kabul ediyorum...
George Orwel'ın kara mizahı. Sac ayağını Yevgeni Zamyatin'in 'Biz', Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya' adlı romanları tamamlıyor.
AHMET İNAM
ODTÜ'lü 'Şen Profesörler'den.
Felsefe profesörü olması filozof olduğu anlamına gelmez, zaten A.İnam için filozof demek de abartılı olur ki, kendisinin bıraktığı izlenim de bu yönde; buna karşın ülkemizdeki hayran olunacak sayılı entelektüellerden biri olduğuna kimse itiraz etmemeli.
Alanıyla ilgili bilimsel çalışmaların yanında, alanına dair ticari ve gösteri nitelikli çalışmaları da hızlı bir şekilde yürüten akademisyen! ..
'Şibumi' adlı kitabıyla, ki bir kısmı yazarın da bilgisi dahilinde sansürlenen, dünyayı yöneten asıl güçlere göndermelerde bulunan yazar.
Paint it Black, yıllardır 'benim' şarkılarımdan; etkisi, güzelliği hiç azalmadı...
'Başkası gibi olma'nın olmamak, olmayacak birşey olduğuna inanan, bunu haykıran ve diğer zümre şairlerinden farklılığını mısralarında kanıtlayan şair.
Bir başka açıdan bakılınca entegrasyon, varlığını devam ettirebilmek adına (siyasi bir anlam içermiyor bu ifadem) bazen gönüllü, çoğu zaman ise farkında olmadan kendimizden verdiğimiz tavizlerdir. Tabi bunlar yapılırken farklı kazanımların söz konusu olduğunu da gözardı etmemek gerekir.
Kısaca entegre olmak, uyum sağlamak; her uyum sağlamak ise bir çeşit alışveriştir.
Her ne kadar avama yönelik olsa da önceleri memnun olmuştum, yabancı ağabeylerine birer alternatif olacaklar diye. Üstelik hesaplar da çok daha makul idi. Böyle olunca özellikle varoş kökenli gençlerin sosyalleşmelerine bir nebze de olsun katkısı olabilir diye düşünmüştüm.
Fakat manzaranın ileriye değil geriye gittiğini gördüm. Dağınık kılıklı ve tipli garsonlarıyla, ürünlerinin ve hizmetlerinin kalitesizliğiyle tam ayak altı bir zincir haline geldiler.
Bir de, simit sarayları vasıtasıyla bizde eskiden azami itina gösterilen bir değerin hızla çiğnendiğine tanık oldum. Aynı cadde üzerinde birçok, hatta kimi zaman yan yana birbirlerinin kazancına adeta göz dikercesine simit sarayları ve türevleri açılmaya başladı.
İnsan kendine benzeyene ya da kendisinin benzediğini düşündüğü şahsiyetlere daha fazla meylediyor.
Eskiye göre yoğunluğu azalmakla birlikte ben de bir Tanpınar meftunuyum.
Onun kendisini doğulu hissedemeyişi, batılının da onu kendinden kabul etmeyişi karşında yaşadığı 'arada kalmışlığı' ben de çoğu kez başka başka konular dolayısıyla hissetmişimdir.
Tanpınar'a olan sevgim ve yakınlığım üniversitede başladı çoğu kişi gibi. Eserlerini okudukça yakınlığım arttı, ıstırabını anladıkça sevgim aşka dönüştü; ta ki günlüklerinin yayımlanmasına dek.
Günlükleri de bana gösterdi ki, tekâmüle erişmiş insanı bulmak artık mümkün değil! Hâl böyle olunca yazar ile eserini ayrı tutmak -yıllardır söylenegeldiği halde bütünüyle itaat edilmediği gibi- sanırım en güzeli. Zira insan ihtiyaç duyuyor sevmeye, hayran olmaya. Eserlerinden yazara ulaşma yoluna gidildiğinde de benim gibi düş kırıklığı yaşıyor böyle.
Artık onu büyük bir yazar, belirgin zaafları olan sıradan bir insan olarak kabul ediyorum...
Conquest of Paradise ve Pinta, Nina, Santa Maria gibi muhteşem müziklerin bestecisi.