Teneke bildiğin tenekedir, ama, samimi insan candır, teneke olmasa da olur, ama, can olmazsa ölürsün, üstelik ötesi de yoktur. Denklemi budur. İster çözersin ister çözülür. Hayat oyunu.
Bir bütünü tamamlayan olarak düşünülür, hayır tamamlamaz, koptuğu için bütündür, zaten kendi içinde bütün olan neden bütünü tamamlasın, parça çekildiği köşesinde temsil eder bütünü, ayrıca tamamlaması gerekmez zaten bir özet olarak, parçalamış hali büsbütün değil, bütüne özgü bir bütünlük içerir.
Munchun ünlü tablosu - Çığlık - isimli eserine yazılmış bir yorumda - ilerde bir hastane vardı çok etkilenmiş - yani süzmelik evrensel bir olgu, eleştirmenin gördüğü bu, halbuki kendi döneminde ki Zolanın - Hayvanlaşan insan - kitabına yakın dönem, Modernle birlikte başlayan insandaki iç duvarların bir bir çöküşünü belgeleyen bir kopuşun destansı çığlığıdır, yeni dönemin ezdiği insanı resimler, hiç bir desteği kalmamış, kendi içinde de bir tahkimat yaratamamış, şehrin anonim insanındaki kayıp kıtayı bir çığlıkla dışa vurur, artık yerine konulamayacak bir kıta, insanın ağır sınavı, söylemek istediğim oydu, bu sınavda uçurumu seçmek zorunda değiliz, hala önlem alabilecek bir birikimimiz var, ve bu tuğlalar hepsi olmasa da geç olmadan yerine konabilir belki.
Şiirin sonsuzluğunu ağzından taşıran gülüşlerle, ama, burada erinç birinin düşüncesi, ateş yanar, romanın öğrettiği gibi, ayna eritir ve kalıba döker, kendini ve devinir, ve yakalar, hiçbiryerden parlak yanan soluğu, ateşe camsı bir ışıltı solur. Bir alışılmışlığı odanın, alışılmışlığında, güçlü bir portre çünkü ilkten önce gelen, bir ikinci gibi, içinde gerçek yalanların saklandığı, ve hala hayatta kaldığı siyah gerçekdışı. Gün kabartmaları parçalanır güz gecesinde, ateş söner ve kitap tamamlanmıştır. Durgunluk bilincin durgunluğu. Varoluş damarlarının içinde atar, bilgisi soğuk, kimsenin olmayan birisinin yüreğinde. Ve biri titrer, anlaşılmak ve sonunda anlamak için, bilmek şeyleri, çok iyi görmenin ölümcüllüğüne dönüşmüş gibi.
Nasıl da güzel, sarılıp okşaman, kızkardeşim, kadınım, sarılıp okşaman nasıl tatlı, nasıl daha iyi şaraptan ve süründüğün yağların kokusu tüm ıtırlardan, el değmemiş bal damlıyor dudakların kadınım, dilinin altı sütle bal, ve Lübnan kokuyor giysilerinden, kapalı bir bahçesin sen kadınım, kapalı bir pınar, mühürlenmiş kaynak. Bir nar cümbüşü bahçen, içinde en güzel yemişler. Nasıl da güzel ayakların, sandallar içinde soylu kız, kalçalarının çevresi nasıl da ustaca yontulmuş mücevher. Ay biçimi bir kupa dişiliğin, şerbeti eksilmesin içinden, bir buğday istifi bedenin, zambaklar sarmış çevresini. Memelerin tıpkı ikiz yavruları ceylanın, boynun fildişi kule, Bath Rabbim kapısındaki Heşbon havuzlarını andırıyor gözlerin. Nasıl da güzelsin sevgilim, nasıl da tatlı, benzersiz tatlar içinden. Hurma ağacını andırıyor öyle duruşun, ve salkımlarını memelerin, tırmanayım dedim hurma dalına, dallarını tutayım, memelerin salkım olsun asmaya, soluğun elma koksun daha, bir mutluluk şarabı ağzın, o şarap ki sevgili için akar dümdüz ve kayar gider, dudağından uyuyanların. Sevdiğiyim ben onun, yüreği yalnız beni özler. Sabah erken inelim bağlara, bakalım çiçeklenmiş mi asma, tomurcuk vermiş mi nar, orda sevgimi vereyim sana. Dışarıda bulurdum seni öperdim, kötü bakmazdı kimse, Başımın altında durur sol eli, sağıyla bedenime sarılır. Mühür gibi koy beni yüreğine, mühür gibi kolun üstüne, çünkü ölüm gibi güçlüdür sevgi, ölüler ülkesi gibi sarptır tutku, ve alev yanığıdır yanıkları, seller gelse söndüremez sevdayı, ne de ırmaklar bastırır, malın mülkünü dökse de biri, hor görülür, kınanır, sevilmek için, kızkardeşimiz daha küçük, henüz çıkmamış memeleri, ne yaparız onun için, gelip isterse biri, kale duvarıysa kızkardeşimiz, gümüş kuleler dikeriz üstüne, bir kapıysa eğer, ağaç masalar koyardık ardına, kale duvarıyım ben, kuleler gibidir memelerim, dinginliği bulanım ben onun gözlerinde. kaç sevgili kaç, ceylana yavru yavru geyiğe benzer, güzel kokulu dağların tepesinde.
Yavrum, sevgilim, sen, tadını bir bilsen, orda yaşamanın birlikte, keyfince sevmenin, ölünceye değin, o sana benzeyen ülkede. Puslu gökte yer yer, o ıslak güneşler, Senin yaş içinde parlayan ıslak gözlerince, bir gizemli ince tat verir, gönlüme her zaman. Orda herşey süs ve güzellik, erinç, haz ve dirlik düzenlik.
Baudelaire, Fransız DAHİ ŞAİR, 1867
Bu şiir aslında mistik bir izlenimde öte fotoğrafı verir, ama, Baudelaire, mistik gibi görülmez, aslında sorun, klasik anlayışa fazla yüklenmekten, o moderni sezen ve gelecek yeni dönem sınavındaki ağır koşulları, esinde uzaktan gelen dalgayla anlar, tıpkı Arendt, in aslında bu kaos ve vahşetin öncülü, antık çağlardan çıkar gelir demesi gibi, yani klasik mistiğin gördüğünden doğal olarak farklı olacaktı, çünkü başka bir evreyi önceden fotoğraflıyor, bir akibet izlenimi olarak, onun için dile getirişi geçmişe benzemez, kategori dışı kalır, halbuki yanlıştır, tam da mistiktir, sadece dönem gereği başka bir giriş yapmak zorundadır.
Gene Kuranda birbirine karışmayan tatlı, tuzlu sudan bahseder denizde, bunu Fransız belgeselci, Cebelitarıkda yaptığı gemi araştırmalarında kanıtladı, - Jacgues Cousteau - 1970 ler.
Ayrıca Kuranda evrenin genişlediğinden bahseder, bunu 1963 de dindar bir İngiliz Fizikçi kanıtladı, herhalde, 6. Yüzyılda çölde çadırda yaşayan bir tüccar bunu kütüphanede öğrenmedi, O biliyordu.
Teneke bildiğin tenekedir, ama, samimi insan candır, teneke olmasa da olur, ama, can olmazsa ölürsün, üstelik ötesi de yoktur. Denklemi budur. İster çözersin ister çözülür. Hayat oyunu.
Bir bütünü tamamlayan olarak düşünülür, hayır tamamlamaz, koptuğu için bütündür, zaten kendi içinde bütün olan neden bütünü tamamlasın, parça çekildiği köşesinde temsil eder bütünü, ayrıca tamamlaması gerekmez zaten bir özet olarak, parçalamış hali büsbütün değil, bütüne özgü bir bütünlük içerir.
Munchun ünlü tablosu - Çığlık - isimli eserine yazılmış bir yorumda - ilerde bir hastane vardı çok etkilenmiş - yani süzmelik evrensel bir olgu, eleştirmenin gördüğü bu, halbuki kendi döneminde ki Zolanın - Hayvanlaşan insan - kitabına yakın dönem, Modernle birlikte başlayan insandaki iç duvarların bir bir çöküşünü belgeleyen bir kopuşun destansı çığlığıdır, yeni dönemin ezdiği insanı resimler, hiç bir desteği kalmamış, kendi içinde de bir tahkimat yaratamamış, şehrin anonim insanındaki kayıp kıtayı bir çığlıkla dışa vurur, artık yerine konulamayacak bir kıta, insanın ağır sınavı, söylemek istediğim oydu, bu sınavda uçurumu seçmek zorunda değiliz, hala önlem alabilecek bir birikimimiz var, ve bu tuğlalar hepsi olmasa da geç olmadan yerine konabilir belki.
Şiirin sonsuzluğunu ağzından taşıran gülüşlerle,
ama, burada erinç birinin düşüncesi, ateş yanar,
romanın öğrettiği gibi, ayna eritir ve kalıba döker,
kendini ve devinir, ve yakalar, hiçbiryerden parlak
yanan soluğu, ateşe camsı bir ışıltı solur. Bir alışılmışlığı
odanın, alışılmışlığında, güçlü bir portre çünkü ilkten
önce gelen, bir ikinci gibi, içinde gerçek yalanların
saklandığı, ve hala hayatta kaldığı siyah gerçekdışı.
Gün kabartmaları parçalanır güz gecesinde, ateş
söner ve kitap tamamlanmıştır. Durgunluk bilincin
durgunluğu. Varoluş damarlarının içinde atar, bilgisi
soğuk, kimsenin olmayan birisinin yüreğinde. Ve biri
titrer, anlaşılmak ve sonunda anlamak için, bilmek
şeyleri, çok iyi görmenin ölümcüllüğüne dönüşmüş gibi.
Wallaca STEVENS, Dahi.
Çev. Gökçenur Ç.
Nasıl da güzel, sarılıp okşaman, kızkardeşim,
kadınım, sarılıp okşaman nasıl tatlı, nasıl daha
iyi şaraptan ve süründüğün yağların kokusu tüm
ıtırlardan, el değmemiş bal damlıyor dudakların
kadınım, dilinin altı sütle bal, ve Lübnan kokuyor
giysilerinden, kapalı bir bahçesin sen kadınım,
kapalı bir pınar, mühürlenmiş kaynak. Bir nar
cümbüşü bahçen, içinde en güzel yemişler.
Nasıl da güzel ayakların, sandallar içinde soylu kız,
kalçalarının çevresi nasıl da ustaca yontulmuş mücevher.
Ay biçimi bir kupa dişiliğin, şerbeti eksilmesin içinden,
bir buğday istifi bedenin, zambaklar sarmış çevresini.
Memelerin tıpkı ikiz yavruları ceylanın, boynun fildişi kule,
Bath Rabbim kapısındaki Heşbon havuzlarını andırıyor
gözlerin. Nasıl da güzelsin sevgilim, nasıl da tatlı, benzersiz
tatlar içinden. Hurma ağacını andırıyor öyle duruşun, ve
salkımlarını memelerin, tırmanayım dedim hurma dalına,
dallarını tutayım, memelerin salkım olsun asmaya, soluğun
elma koksun daha, bir mutluluk şarabı ağzın, o şarap ki
sevgili için akar dümdüz ve kayar gider, dudağından uyuyanların.
Sevdiğiyim ben onun, yüreği yalnız beni özler. Sabah erken inelim
bağlara, bakalım çiçeklenmiş mi asma, tomurcuk vermiş mi nar,
orda sevgimi vereyim sana. Dışarıda bulurdum seni öperdim,
kötü bakmazdı kimse, Başımın altında durur sol eli, sağıyla
bedenime sarılır. Mühür gibi koy beni yüreğine, mühür gibi kolun
üstüne, çünkü ölüm gibi güçlüdür sevgi, ölüler ülkesi gibi sarptır
tutku, ve alev yanığıdır yanıkları, seller gelse söndüremez sevdayı,
ne de ırmaklar bastırır, malın mülkünü dökse de biri, hor görülür,
kınanır, sevilmek için, kızkardeşimiz daha küçük, henüz çıkmamış
memeleri, ne yaparız onun için, gelip isterse biri, kale duvarıysa
kızkardeşimiz, gümüş kuleler dikeriz üstüne, bir kapıysa eğer, ağaç
masalar koyardık ardına, kale duvarıyım ben, kuleler gibidir memelerim,
dinginliği bulanım ben onun gözlerinde. kaç sevgili kaç, ceylana yavru
yavru geyiğe benzer, güzel kokulu dağların tepesinde.
İNCİL,
Çev. Samih RIFAT.
Bir gülümsemeden uçuşan anlarda oluşur zaman, içindeysen terkeder, dışındaysan kendinden geçer, geride kalan.
Yavrum, sevgilim, sen, tadını bir bilsen,
orda yaşamanın birlikte, keyfince sevmenin,
ölünceye değin, o sana benzeyen ülkede.
Puslu gökte yer yer, o ıslak güneşler, Senin
yaş içinde parlayan ıslak gözlerince, bir gizemli
ince tat verir, gönlüme her zaman. Orda herşey
süs ve güzellik, erinç, haz ve dirlik düzenlik.
Baudelaire, Fransız DAHİ ŞAİR, 1867
Bu şiir aslında mistik bir izlenimde öte fotoğrafı verir, ama, Baudelaire, mistik gibi görülmez, aslında sorun, klasik anlayışa fazla yüklenmekten, o moderni sezen ve gelecek yeni dönem sınavındaki ağır koşulları, esinde uzaktan gelen dalgayla anlar, tıpkı Arendt, in aslında bu kaos ve vahşetin öncülü, antık çağlardan çıkar gelir demesi gibi, yani klasik mistiğin gördüğünden doğal olarak farklı olacaktı, çünkü başka bir evreyi önceden fotoğraflıyor, bir akibet izlenimi olarak, onun için dile getirişi geçmişe benzemez, kategori dışı kalır, halbuki yanlıştır, tam da mistiktir, sadece dönem gereği başka bir giriş yapmak zorundadır.
Gene Kuranda birbirine karışmayan tatlı, tuzlu sudan bahseder denizde, bunu Fransız belgeselci, Cebelitarıkda yaptığı gemi araştırmalarında kanıtladı, - Jacgues Cousteau - 1970 ler.
Ayrıca Kuranda evrenin genişlediğinden bahseder, bunu 1963 de dindar bir İngiliz Fizikçi kanıtladı, herhalde, 6. Yüzyılda çölde çadırda yaşayan bir tüccar bunu kütüphanede öğrenmedi, O biliyordu.
Saltanat burcuna erdin ey fuzuli, bütün bildiklerini unut. - FUZULİ, Hikmet Burcu, 16. Yüzyıl.
Türk Atası.