Hazreti Ali'nin kuran-i kerimde olandan baska kitabda bir sey yoktur demesi, sia'nin bazi ayetler yazilmamistir iddiasi gibi bir sey... Hazreti Ali'nin bu sözünü istedigimiz gibi yorumlayip da, kuranda bu ktur deme sonucunu cikartirsakk... adama derler ki: biz de zaten bunun kuranda oldugunu iddia etmiyoruz.. kuran ebcedle ugrasin demez.. ama oradaki bazi esrara bu ilimle ulasilabilir.. tecvid kaidelerine kuran okunmalidir, ama meddi mutttasilda dört elif med yapin diye ayet yok diye, tecvidi ve medi muttasili kuran disidir diye yaftalamak ve mahkum etmek gibi bir sey... cifr ilmi yahudilikle baslamadi.. ONdan önce de buna benzer gizli ilimler vardi.. yeryüzüne indirilmis harut ve marut adindaki iki melek rtarafindan insanlara talim edilmistir... yahudilik, bizim dini birkimimizin mazi kismidir.. yahudilikte var diye atacak deyiliz.. asura orucunda peygamberimzin buyurdugu gibi, musa aleyhisselamin seriatinda olan bazi seyleri yapmaya biz yahudilerden daha layikiz... yok demekle bir sey yok olmuyor.. insanlar sonra bize varligini ispat ewder gibi oldugunda da apisip kalmayalim.. saygilar...
Balkan savaslari sonucunda kayb ettigimiz topraklarda yasayan insanlarin geriye dönüste yasadiklari acilar.. Orada iken birbirini seven iki kisi.. bayan, ailesi ile beraber binbi r güclükle istanbula gelir, savas maduru balkan göcmenlerinin barindigi bir bölümde yasamaya baslarlar... aklida hep savasta biraktigi kendisinden haber alamadigi nisanlisi tegmen vardir... Onu düsünerek istanbul'da dolasir... Tegmen savastan sonra istanbul'a getirilmistir, yenilmis ordunun mütebakisi diger askerler gibi.. Istanbul'da dolasmaya baslar.. Aklinda balkanlarda kaldigini düsündügü sevgilisi... Gözlerini savasta kayb etmistir.. Ikisi de ayni carsida birbirlerine üc bes metre arayla, bir birlerini düsünerek, ama birbirlerini fark etmeden gecip giderler... Roman biter.. Romani okuyan da...
Ismini hatirlayamadigim bu romani, sevinc cokum'un bu romanini okumadinizsa... türk istikbali icin her seylerini vermis o kahramanlarin romanini okumadinizsa... dostoyevski, tolstoy, balzac, heinrich böll... HEpsi zehir zikkim olsun...
avustralya'da yasayan bir isci ailenin cocugunun, ailesi türkiye'ye kesin dönüs yapmayi denediklerinde, avustralya'da yaetistigi icin türkiye'de yasadigi kültür soku, can SIKINTISI
O zandan maksad, Hazreti Allah'in zati ile ilgili bi rzan degil, sifatlariyla ilgili bir zandir.. INsanlar hazreti Allah'i nasil zan ederlerse öyle bulurlar.. Mizanda hesabi görülüp de günahi sevabindan fazla gelen bir kul, zebanilerce cehennemdeki yerine götürülecegi sirada hesap yerine bakarak bir seyler umar... Kendisine sorulur, ' daha ne umuyorsun? ' diye, o da ben Allah'i böyle zann etmemistim, rabbim merhametlidir diye hep bu zann icre yasamsistim diyince, Hazreit Allah, 'ben kulumun zanni üzreiym, birakiniz kulumu' der... Bilmem annatabildim mi?
Zat ile sifat beynindeki farki bilmeden tefelsüf etmeyelim lütfen.. mesele tefessüh edior... saygilar...
Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı Ahmet Kabaklı, Harput Sarayhatun Camii'nde müezzinlik yapan Kabaklılardan Ömer Efendi ile Pertekli Bölükbaşılardan Münire Hanım'ın oğlu olarak 24 Mayıs 1924 yılında Harput'ta dünyaya geldi. Babasını 1926 yılında daha iki buçuk yaşında iken kaybetti. Babasıyla ilgili hiçbir hatırası olmayan Kabaklı'nın yoksul bir çocukluk ve gençlik devresi başladı.1931 yılında girdiği Elazığ Numune Mektebi'nde ilk ve orta öğrenimini, lise öğrenimini ise, Elazığ Lisesi'nde 1944 yılında tamamladı. Aynı yıl İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunun parasız yatılı imtihanını kazanarak girdiği Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1948 yılında mezun oldu.
Mezun olduğu yıl Diyarbakır'da öğretmenliğe başladı. Burada görev yaptığı sırada Diyarbakırlılardan çok ilgi ve itibar gördü. O, Diyarbakır'ın verimkâr bir kültür muhiti olduğunu biliyordu.Kendisine Halkevi'nin çıkarttığı Karacadağ dergisinin yöneticiliği verildi. Başta Ziya Gökalp olmak üzere Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı gibi Diyarbakır'ın fikir ve edebiyat sahasında yetiştirdiği evlâtlarını hatırlatan toplantılar yaptı. Divan Edebiyatı geceleri düzenledi. Görevi sırasında öğrencileri ve velileri olmak üzere geniş bir Diyarbakırlı kitlesini kendisine bağladı. Böylece orada ciddi bir milliyetçilik havasının esmesini sağladı.
Diyarbakır'daki görevi iki yıl süren Kabaklı oradan askere gitti. Onu gece geç vakitte uğurlamaya meslektaşları, öğrencileri, halktan sevenleri olmak üzere büyük bir kalabalık geldi. Diyarbakırlıların kendisine karşı gösterdikleri bu saygı ve sevgi onu çok mutlu etti. Askerliğini Manisa'da tamamlayan Ahmet Kabaklı'yı Millî Eğitim Bakanlığı 1951 yılında Aydın Ticaret Lisesine edebiyat öğretmeni olarak tayin etti. Görev yaptığı Aydın'da 1952 yılında Aydınlı Elbir ailesinden, matematik öğretmeni Meşkûre Hanımla tanıştı ve evlendi.
Hak ve adalet yolunda daha iyi hizmet yapabilmek için hukuk okumak istedi.1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırdı.1 Nisan-1 Mayıs 1956 tarihleri arasında Tercüman gazetesinin açmış olduğu fıkra yarışmasına Ferhat Fırat imzası ve kendisine birincilik getiren 'Üniversitede Münazaralar' başlıklı yazısı dahil beş yazı ile katıldı. Yarışmayı kazanan Kabaklı, aynı zamanda Türkiye'de yarışmayla yazar olan iki kişiden birisi oldu. Bu sırada hâlen Aydın Ticaret Lisesinde Edebiyat öğretmenliğine devam etmekteydi.
1956 yılının güz döneminde Aydın Ticaret Lisesindeki görevi sırasında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından eğitim stajı için bir yıllığına Paris'e gönderildi.1958 yılında Paris'ten dönüşünde İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsüne öğretmen olarak atandı.1955 yılında Aydın'da öğretmen olduğu sırada başladığı Hukuk Fakültesi'ni 1959 yılında tamamladı.26 Ekim 1961 tarihinde 4806 sicil numarası ile İstanbul barosu avukatları arasına katıldı. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Çapa Eğitim Enstitüsündeki öğretmenliği 1969 yılına kadar sürdü. Buradaki görevine İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunda öğretim görevlisi olarak devam etti. Bu görevdeyken 1974 yılında emekli oldu. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'nda edebiyat dersi verdi.
Taner isminde yüksek kimya mühendisi bir oğlu ve iki torunu olan Ahmet Kabaklı,17 Kasım 2000 tarihinde kalbinden rahatsızlandı. Önce Türkiye Gazetesi Hastahanesi Kardiyoloji Servisi'ne kaldırıldı. Burada iki gün yoğun bakımda kaldı. Daha sonra anjiyo yapılması için 20 Kasım 2000'de Florance Nightingale Hastahanesi'ne nakledildi.23 Kasım 2000'de tekrar kontrolden geçirilen Kabaklı, hemen ameliyata alındı. Başarılı bir ameliyatla kalp damarlarından beşi değiştirildi. Ancak yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kaptı. Buradan üç günde çıkması gerekirken yirmi gün yatmak zorunda kaldı. Bu arada Kadir gecesine tesadüf eden 23 Aralık 2000'de 48 yıllık hayat arkadaşı, emekli öğretmen Meşküre Hanım vefat etti. Hastahaneden taburcu edildikten sonra sevgili eşi Meşküre Hanımın mezarını ziyarete gidebildi. Hızla iyileştiği sanıldığı bir sırada akciğer enfeksiyonundan tekrar hastahaneye kaldırıldı.
Ahmet Kabaklı,8 Şubat 2001 tarihinde Perşembe günü saat 14.20'de Florance Nightingale Hastahanesi'nde Hakkın rahmetine kavuştu.10 Şubat 2001 tarihinde Cumartesi günü tabutuna Türk ve Doğu Türkistan bayrakları sarılı cenazesi Fatih Camii'ne getirildi. Yakınları, öğrencileri ve sevenlerinden oluşan on binlerin katılımıyla öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrası eşi Meşküre Kabaklı'nın yattığı Eyüp Sultan-Piyer Loti'deki aile mezarlığına defnedildi.
KİŞİLİĞİ
Ahmet Kabaklı, Cumhuriyetin ilk yıllarının yokluk ve yoksullukları içerisinde geçirdiği çocukluğundan beri hayatın zorluklarını bilen birisi olarak sade ve abartısız yaşadı. O, memleket meselelerinde, yazılarında ve konferanslarında ciddi, özel hayatında inanılmaz derecede şakacı, cana yakın, sevimli, esprili, alçak gönüllü, şen, cömert, sevgi dolu, babacan, merhametli bir insan olarak tanınırdı.
Yakın çevresi onu Türkçe'ye, Türkiye'ye ve Türk insanına aşkla bağlı, ilim sahibi, araştırmacı, bıkıp usanmadan çalışan, vefalı, yardımsever, merhametli, haklının ve mazlumların yanında olan, halktan kopmayan gerçek aydın, kadirşinas, yeni projeler üretme yeteneğine sahip birisi, kalemini menfaat için kullanmayan, çizgisinde direnen, yürüdüğü yoldan şaşmayan, dünya malına fazla değer vermeyen, bereketli bir fikir pınarı, uzun yıllar fikrini ve kalemini vatan, millet hayrına kullanan bir kahraman, bir mektep adam, haysiyet abidesi, millete ve tarihe malolmuş bir şahsiyet gibi daha birçok özellikleriyle tanımakta ve anlatmaktadırlar.
Onun şahsiyeti, aile çevresi ve bilhassa annesi Münire Hanımın söylediği ve okuduğu masal, efsane ve türkülerin tesiriyle şekillendi. Annesinden sonra millî duygu ve düşüncelerle onu besleyen ve etkili olan ikinci kadın Türkçe öğretmeni Cemile Hanımdır. Lisede ise hayatının değişmesine vesile olacak edebiyat öğretmeni Cahit Okurer, Fransızca öğretmeni Cemil Meriç, tarih öğretmeni Yahya Pehlivan, matematik öğretmeni Vehbi Güney gibi seçkin ve sahalarında iyi yetişmiş ve etkileyici öğretmenlerin tesirinde kalmıştır.
Öğrenci olarak girdiği Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'dan dersler aldı. Başta kendisine yakın bulduğu, ağabey gördüğü hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan olmak üzere diğer hocaları onun iyi bir meslekî eğitim almasında ve milliyetçi fikirlerinin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.
O,20. ve 21. asrın alpereni olarak kalemiyle bütün Türk dünyasında gönüller fethetmiştir. O milleti için, birliğin sembolü olarak gördüğü ve ideallerini süsleyen bir 'alperen' olmak istediğini şöyle ifade etmektedir: 'Benim bugüne kadarki hasretim ve geleceklerde yapmak ve anılmak için özlediğim şey, birçok yazılarımda kendisini anlatmaya çalıştığım alperen ahlâkı, alperen yaşayışı, alperen hürriyeti, milletimin her varlığını kuşatan alperen sevgisidir'. Onun için Alperenlik hasretiyle yiğitliğe sarıldım. Her güzelliğin zaferi için çalışmaktan zevk aldım.... İşte ben, Çanakkale'den Bolayır'a, Rumeli'ye sallarla geçip kırk mübarek atlı ile Üsküb'ün, Belgrad'ın kalelerini alan kahramanlarla birlikte yaşadım'.
O, Cumhuriyetimizi, millî kültür ve inançlarımızı, bilhassa dilimizi hiçe sayanlara karşı öğrenciliğinde, öğretmenliğinde, yazarlık ve fikir hayatının her safhasında inançla, kararlılıkla kendisi ve milleti adına mücadele etmiştir. O daima inandığı gibi yazmış, dolayısıyla mensubu bulunduğu Türk milletinin, İslâmın, ilmin ve demokrasinin hizmetinde olmuştur.
Farsça ve Fransızca'yı edebî eserleri tetkik edecek kadar bilen Ahmet Kabaklı, hem doğu, hem batı kültürüne, yetiştiği muhitten ve aldığı meslekî eğitimden dolayı da zengin bir Türk kültürüne sahipti. Başta Anadolu'da olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde verdiği konferanslarda, radyo ve televizyon programlarında Türkün kültürünü, sanatını anlatmak için çaba göstermiş, yanık yürekleri serinletmiş ve cesaretlendirmiştir.
Sevenleri onu, sevgi yüklü olmasından Alperen'e, eserlerinde doğruluğu ve dürüstlüğü anlatmasıyla Yusuf Has Hacib'e, Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için yaptığı mücadele ile Kaşgarlı Mahmud'a, bilgeliği ve otoritesi yönüyle Dede Korkut'a, dünyanın neresinde Türk varsa onların dertleriyle hemhal olmasından dolayı dervişe, gaziye, akıncı beyine, her çağrılan yere gitmesiyle Evliya Çelebi'ye benzetmişlerdir.
ESERLERİ:
1) Charles Dickens, Pik Vik'in Maceraları, (Tercüme: Ahmet Kabaklı) , İstanbul 1962. 2) Kültür Emperyalizmi,3. bs., Ý stanbul 2002. 3) Müslüman Türkiye,3. bs., Ý stanbul 2002. 4) Mehmet Âkif,7. bs., İstanbul 1999. 5) Yunus Emre,6. bs., İstanbul 1991. 6) Mevlânâ,7. bs., İstanbul 2000. 7) Ahmet Rasim, Şehir Mektupları I, (Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Ahmet Kabaklı) , İstanbul 1971; (M.E.B.) Ankara 1990. 8) Ejderha Taşı, İstanbul 3. bs., İstanbul 1997. (Eser Azize Ceferzade tarafından 1992 yılında Azeri Türkçesine aktarılmıştır.) 9) Bizim Alkibiades, İstanbul 1977. 10) Ecurufya, İstanbul 1981. 11) Giritli Aziz Efendi, Muhayyelâtı Aziz Efendi, (Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Ahmet Kabaklı) , İstanbul 1983. 12) Sohbetler I-II,2. bs., İstanbul 1991-1992. 13) Temellerin Duruşması I-II,20. bs., İstanbul 2000. 14) Güneydoğu Yakından, İstanbul 1990. 15) Şiir İncelemeleri, İstanbul 1992. 16) Doğu'dan Doğuş, İstanbul 1993. 17) Sultanü'ş-Şuarâ Necip Fazıl, İstanbul 1995. 18) Şair-i Cihan Nedim, İnceleme-Roman-Senaryo, İstanbul 1996. 19) 19) Türk Edebiyatý , I-5 cilt, Ý stanbul 1966-2001. 20) Mabet ve Millet,2. bs., Ý stanbul 2002. 21) Nazý m Hikmet, Ý stanbul 2002. 22) Temellerin Duruþ masý -2 Gazi ve Atatürkçüler, Ý stanbul 2002. 23) Alperen, Ý stanbul 2002. 24) Millete Vurulan Canlý Pranga Bürokrasi, Ý stanbul 2002.
YAZI HAYATI Ahmet Kabaklı'nın yazı hayatı daha 22 yaşında üniversite öğrencisi iken 20 Kasım 1946 tarihinde Son Saat gazetesinde 'Yunus Emre mi Yalan Söylüyor, Gölpınarlı mı? ' başlıklı tenkit yazısıyla başlamıştır.1947 yılından itibaren 'Hareket' dergisinde 'Ayın Hercümerci' başlığı ile polemik, mizah ve hiciv yazıları yazmıştır. Diyarbakır'da öğretmenliği sırasında 'Karacadağ' dergisini yöneten Kabaklı giderek şiir ve yazılarıyla edebiyat camiasında tanınmıştır. Hareket ve Karacadağ dergilerinden başka Bizim Türkiye, Hisar, İstanbul, Çağrı, Türk Folklor Araştırmaları, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Mavera, Pınar, Kültür ve Sanat, Türk Edebiyatı gibi dergilerde de şiirler, makaleler yazmaya devam etmiştir.
Asıl ününü Türk basınında duyuran Ahmet Kabaklı, Son Saat, Tercüman, Yeni Haber ve Türkiye gibi gazetelerde idarecilerin ve geniş halk kitlelerinin dikkatlerini uyandıran kültür hayatımız ile ilgili konularda yirmi binden fazla fıkra ve makale yazmıştır. Tercüman gazetesindeki yazıları önce 'Fıkra Müsabakamızın Birincileri' başlığı altında yarışmayı kazanan diğer iki birinciyle birlikte aynı köşede dönüşümlü yayımlanmıştır. Eğitim stajı yapmak üzere Paris'e gitmesi sebebiyle yazılarını aralıklarla da olsa 'Uzaktan Uzağa' başlığı altında okuyucusuyla buluşturmuştur. Bu ayrılık devresinde gazeteye Paris'ten Paris Notları, Paris Mektupları başlıklarıyla yazılar yazmıştır.
1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuştur. Avukatlık yapmaya başlamış, tam bu sırada gazete el değiştirmiş ve yeni sahibi Nihat Karaveli kendisinden gazeteye yazmasını istemiştir. Bu teklifi kabul eden Kabaklı, Tercüman'da 1961 yılından itibaren 'Gün Işığında' adlı köşesinde yazmaya devam etmiştir. Tercüman gazetesinin sahiplerinin değiştiği dönemlerde milliyetçi fikirlerinden dolayı zaman zaman sıkıntılar yaşamış, aynı zamanda tam iki sene yazdığı yazılardan hiç para alamamıştır.
11 Ekim 1961 tarihinde Tercüman'ın ortakları arasına Kemal Ilıcak da girmiştir. Daha sonra Kemal Ilıcak'ın imtiyaz sahibi olmasıyla birlikte diğer kalem arkadaşlarıyla 'memleketi onarma ve kötülerden kurtarma mücadelesi' ne girişmiştir. Gazete milliyetçi-muhafazakâr bir çizgi izlemeye başlamış ve okuyucu sayısı daha da artmıştır. Kabaklı yazılarıyla Türk milletinin bilhassa gençliğinin kalbinde yer etmiştir. Kabaklı, dilimizin, edebiyatımızın ve kültürümüzün önemli meselelerini gazetedeki köşesine taşımıştır. 1986 yılında Tercüman'daki yazılarına bir müddet ara vermiştir.1986'nın Kasım-Aralık aylarında Yeni Haber gazetesinde yazmıştır. Bu gazetenin yayın hayatı 49 gün sürmüştür. Daha sonra 15 ay gibi bir zaman aralığında gazete yazılarına ara veren Kabaklı, boş durmamış, yakın tarihimizi yorumladığı 'Temellerin Duruşması' ve senaryo olan 'Şair-i Cihan Nedim'i telif etmiştir.1 Şubat 1988 tarihinde tekrar yazmaya başladığı Tercüman'daki yazı hayatı 2 Mart 1991'de son bulmuştur. Kabaklı,19 Mart 1991'den itibaren Türkiye gazetesinde 'Gün Işığında' adlı köşede yazmaya başlamıştır. Bu süre 19 Kasım 2000 tarihine kadar devam etmiştir. Türkiye gazetesindeki son yazısı 'Damda Deve Aranır mı? ' olmuştur.
Ahmet Kabaklı,1970 yılında Türk milletinin fikir, sanat ve edebiyat sahasında millî çizgiler içerisinde gelişmesine çalışmak ve genç kabiliyetleri desteklemek için zamanın ilim ve fikir hayatının tanınmış kişileri ile birlikte Edebiyat Cemiyeti'nin kurulmasına öncülük etmiştir. Kurucular arasında Nihat Sami Banarlı, Mehmet Kaplan, Oktay Aslanapa, Necmettin Hacıeminoğlu, Samiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi, Tarık Buğra, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Necip Fazıl Kısakürek, Ali Nihat Tarlan, Tahsin Demiray, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Çınarlı, Gültekin Sâmancı, Muhittin Nalbantoğlu, Mustafa Necati Karaer, Zeki Ömer Defne, Arif Nihat Asya, İrfan Atagün, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Tahsin Banguoğlu gibi daha birçok siyasetçi, şair ve yazar vardır.
1978 yılında Türk edebiyatını, sanatını, kültürünü ve bunlara mensup şahsiyetleri tanıtmak ve güçlendirmek gayesiyle Ahmet Kabaklı'nın önderliğinde Meşküre Kabaklı, Rıfat İzzet Çokum, Sevinç Çokum, İskender Öksüz, Emine Işınsu Öksüz, Tahir Kutsi Makal, Süha Burçkin, İrfan Atagün, Halis Akaydın, Cahit Dodanlı ve İsmail Gerçeksöz ün kurucu üyelikleriyle Türk Edebiyatı Vakfı kurulmuştur. Ahmet Kabaklı, vakfın başkanlığına getirilmiş ve bu görevini ölene kadar sürdürmüştür. Kitaplarından bir bölümünü vakfa bağışlayan Ahmet Kabaklı'nın bu eserleri ile vakıf bünyesinde Ahmet Kabaklı Kütüphanesi kurulmuştur.
Yayın faaliyetine de girişen vakıfta bugüne kadar kırk sekiz adet eser neşredilmiştir. Edebiyat Cemiyeti zamanından beri süren edebiyat, sanat, kültür ve fikir hayatımızın önemli konularının konuşulduğu ve tartışıldığı ve gelenekli hâle gelen Çarşamba Sohbetleri, Türk Edebiyatı Vakfı bünyesinde günümüzde de ilk günlerdeki heyecanıyla geniş dinleyici kitlelerine hizmetini sürdürmektedir.
Ahmet Kabaklı'nın öncülüğünde çıkartılmaya başlayan ve başyazarlığını yaptığı Türk Edebiyatı dergisi 15 Ocak 1972'den beri yayın hayatına devam etmektedir. Türkiye'nin en uzun soluklu fikir, sanat ve edebiyat dergileri arasında yerini alan Türk Edebiyatı dergisi o öldüğünde 328. sayıya ulaşmıştı. Kabaklı'nın derginin 328 sayısındaki son yazısı 'Saraybosnâdan Mostar'a' başlığını taşımaktadır. Dergi yayın hayatına başladığı günden beri edebiyatta millîlik çizgisini sürdürmektedir.
Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı dergisi etrafında toplanan gençlere sahip çıkmış ve günümüzde edebiyat ve kültür hayatımıza hizmet eden genç bir edebiyatçı, şair, yazar grubunun yetişmesine de vesile olmuştur.
O, Türk fikir, sanat, edebiyat dünyası ve meslek kuruluşları tarafından kararlı ve uzun soluklu, doğru bildiklerini anlatmaktan ve yazmaktan çekinmeyen yönleriyle daima takdir edilmiş ve ödüllendirilmiştir. Aldığı sayısız plâket, şükran belgeleri ve ödüllerden bazıları şunlardır: 'Bürokrasi ve Biz' adlı kitabıyla Millî Kültür Vakfı'ndan Fikir ödülü, günümüzde 20. baskıya ulaşan 'Temellerin Duruşması' adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği'nden, Fikir ödülü; 'Mevlânâ' adlı eseriyle Selçuk Üniversitesi ve Konya Turizm Derneği'nden Edebiyat ödülü, 'Sohbetler I-II' kitaplarıyla Kayseri Yazarlar Birliği'nce Erciyes Dergisi Edebiyat ödülü; Ülkücü Gazeteciler Cemiyeti Yılın Gazetecisi 1978-1979 Fıkra Dalı Başarı Armağanı ödülü almıştır. Kendisi için en anlamlı ödüllerden birisi de,14 Aralık 1996'da Aydınlar Ocağı'nın önderliğinde,55 gönüllü kuruluşun katkıları ve geniş bir davetli topluluğunun katılımıyla Atatürk Kültür Merkezi'nde verilen 'Şeyhülmuharririn' unvanı olmuştur.
Kendisine verilen bu paye ile ilgili duygularını Kabaklı, 'sırtımıza giydirilen şeref hırkası, sizden ailemize, torunlarımıza, öğrencilerimize sunulan paha biçilmez bir armağandır' diyerek ifade etmiştir. Bu toplantıda Prof. Dr. Abdülkadir Donuk'un teklifiyle ve dönemin Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam'ın söz vermesiyle Kabaklı'nın adı, öğrenim gördüğü ve uzun yıllar hocalık yaptığı Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nun bulunduğu binada hizmet veren Anadolu Öğretmen Lisesi'ne verilmiştir. Ancak daha sonra, yaşamakta olan kişinin ismi müesseselere verilemeyeceği bahanesi ile bu uygulamadan vazgeçilince bu durum Kabaklı'yı çok üzmüştür. Çünkü aynı tarihlerde doğup büyüdüğü ve gelişmesi için çok gayret sarfettiği Elazığ da Anadolu Öğretmen Lisesine kendisinin adı verilmiş olup, bu okul hâlen Kabaklı'nın ismiyle anılmaktadır. Ayrıca Fırat Üniversitesinde bir amfiye de onun adı verilmiştir. Her zaman, yaşayan Türkçe'nin koruyuculuğunu yapan ve engin bilgi birikimiyle dilimizin gelişmesine hizmet eden Ahmet Kabaklı,6 Kasım 1995 tarihinden itibaren Türk Dil Kurumu asil üyeliği de yapmıştır. Sonuç olarak Ahmet Kabaklı,76 yıldan 77 yıla uzanan ömrünün 55 yılını yazarlık ve öğretmenlik yaparak Türk insanına hizmetle geçirmiştir. O milletine ve okuyucusuna karşı sorumluluğu hiç elden bırakmamış, hiç bedbinliğe düşmemiş, okuyucularını de bedbinliğe ve ümitsizliğe düşürmemiştir. Hep öğrenen ve öğreten birisi olarak yaşamıştır.
Sayfa No: 1
----------
Türk Edebiyatý Vakfý /Türk Edebiyatý Dergisi Divanyolu Caddesi Nu: 14 Posta Kodu: 34400 Sultanahmet ISTANBUL Tel: (0212) 527 50 32 - 526 16 15 Belgegeçer: (0212) 513 77 49 E-Posta: [email protected] Web Tasarý m: Enter Tasarý m Hizmetleri
Tasavvuf'un 'fakrı' yaşayan sultanı İbrahim Edhem, tahtında otururken, bir gece sarayının damında iri dev adımlarla dolaşır gibi gürültüler, sallantılar takırtılar duydu.
Padişahın damında gezmek kimin haddine! İbrahim Edhem de şaşırdı. 'Bu gezenler insan olamaz, peri gezindi her halde' diye düşündü. Ama meraktaydı.
Derken hiç görülmemiş çehrede adamlar, karşısında belirdiler.
- Kaybımız var sultanım, onu ararız, dediler
- Neyinizi kaybettiniz ey güzel kişiler?
- Develerimizi yitirdik, onu ararız...
- İyi ama, damda deve arandığını kim görmüştür?
Hiç görülmemiş çehrede adamlar, işte o zaman taşı gediğine koydular:
- Peki öyleyse sultanım... Tahtı üzerinde oturup saltanat sürerken Allah'ı arayan adamın, Allah'ı bulduğunu kim görmüştür?
(Mevlâna, Mesnevî)
Bu sözden sonra, İbrahim Edhem'i tahtı üzerinde gören olmamıştır. Belki Kafdağı'na gitmiştir, belki alelâde bir su kenarına, hiç bir şeye ihtiyaç duymayan 'fakr'ın son derecesini yaşamıştır. Ancak kendi gözünden ve halkın gözünden ırak olduktan sonra Zümrüdüanka misali, âlemde meşhur olmuştur.
İbrahim Edhem, tasavvufta, Allah için yapılan, ona kavuşmak için katlanılan büyük feragatin timsalidir. Fakir iken fakrı dervişliği yaşamak belki kolaydır: Ağzını harama sürmemişsin, büyük lezzet, süslü elbise, kuş sütü eksik sofralar, birbirinden güzel cariyeler, bir emrinle ihya olan, öbür fermanınla başı kesilen binlerce insan görmemişsin... Bir de ahlâkın, itikadın, imanın var:
- Az yemiş, az konuşmuş, malda mülkte hırslı olmamış, iradeni namazla oruçla, çalışma ile güçlendirmişsin... Bu da zor ama, sultan iken yokluğu, yoksulluğu seçmekten çok kolay.
Tasavvufta bu büyük tecrübeyi, bu büyük feragati yapan hükümdar İbrahim Edhem'dir. Allah yolunda varını yok etmenin son ölçüde kâmil insanıdır. Tasavvufta erişilmez, 'ideal' tip'tir. 'Ders'tir ve ibrettir.
Bundan ötürü, bütün mutasavvıflar gibi ve Yunus gibi Mevlâna da onu çok sever. Mesnevi'de birçok kıssalar, birçok hikmetler İbrahim Edhem üzerine kurulmuştur.
İnsan, böyle bir timsale baktıkça düşünür:
Acaba can vermek, mal vermekten kolay mıdır? Gönlü ve iradesi ile saltanat terketmek o kadar müşkül müdür? Bu olmayacak bir şey midir ki, İbrahim Edhem, esasen bir feragat yolu terk felsefesi, malı mülkü hiçe saymak düşüncesi olan Tasavvuf'un tarihinde, destanında, efsanelerinde bile tektir?
Neden hakikaten, 'damda deve arar gibi' biz böyle Allah yolunda, iman yolunda, vatan yolunda tac ve tahtından, mal ve mülkünden saltanat ve nüfuzundan feragat etmiş İbrahim Edhem'leri ararız? Çevremizi kurcalayarak, devrimizi silkeleyerek, tarihi kulaçlayarak ararız da yine İbrahim Edhem'lere pek rastlayamayız.
Aksine, saltanatı, malı mülkü, kudreti ele geçirmek için çılgınlıklar yapanın, kan dökenin, hileye, dalkavukluğa, namussuzluğa bile başvuranın haddi hesabı yoktur.
Buna karşılık, tatlı canını vermek o kadar kolay mı ki... Can maldan daha az mı değerli ki... Hayrettir canına kıyanlar, intihar edenler, ölmek isteyenler yığın yığın görülmüştür.
Ayrıca din yolunda, vatan yolunda, tasavvuf 'terîk'inde şehitler, milyonlarcadır. Aşk uğruna ölenler az değildir. Daha basit, daha adi şeyler için, hatta para için ölümü göze alanlar çoktur.
1978 yilinda Ahmet Kabakli hocanin baskanliginda kuruldu. Ancak vakif haline gelmeden önce TÜRK EDEBIYATI CEMIYETI 'nin (1970) bünyesinde; memleketin belli basli fikir ve sanat adamlari bir araya gelmislerdi. Ahmet Kabakli, Nihat Sami Banarli, Tarik Bugra, Mehmet Kaplan, Mumtaz Turhan, Sevinc Çokum, Emine Isinsu, Gültekin Samanoglu, Mehmet Çinarli, Necip Fazil Kisakürek, Arif Nihat Asya, Zeki Ömer Defne, Erol Güngor, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtas gibi ilim ve fikir adamlari yaninda pekçok siyasi sahsiyette cemiyet bünyesinde yer aldi. Cemiyetin yayin organi olarak Ocak 1972 yilinda TÜRK EDEBIYATI dergisi yayina basladi. Böylece Cemiyet, Dergi ile daha genis muhitlere ulasma imkani buldu. Daha sonra da (1978) Türk Edebiyati Vakfi kuruldu.
Dergi
Bugüne kadar bircok sanat ve fikir hareketine öncülük eden Türk Edebiyati Vakfi, sayisi pekcok olan degerli mensuplari ile Türk milletinin geçmisi ve bugünü, eski ve yeni edebiyatçilar, çagdas ve klasik sanatlar arasindaki yakinlasmayi bu Türk Edebiyati Dergisi ile saglamaktadir. Türk Edebiyati Dergisi Nisan 1995'de 258. sayisini yayimladi.25 yildan beri, Türk ülkelerinin edebiyati ile tanismamizi sagladi. Türk Edebiyatlari özel sayisi çikardi. Azeri edebiyati, Kazak Sairleri, Üsküplü, Bulgaristanli, Kibrisli sairlerin siirlerini yayinladi. Zamanimizin gerçekten Sultanü's Suarasi diyebilecegimiz Necip Fazik Kisakürek, Mehmet Kaplan, Tarik Bugra, Osman Yüksel, Ahmet Yesevi, Omer Seyfettin, Nasreddin Hoca gibi özel sayilar nesrettik. Yine ülkemizin seçkin yazarlari, Türk Edebiyati dergisinde birbirin güzel yazilar yaziyorlar.
Yayin
Ayrica Vakif yayinlari bulunmaktadir. Basta Ahmet Kabakli hocanin 5 ciltlik Orhun yazitlarindan (Destan devrinden) günümüze kadar bütün edebiyat verimlerini kucaklayan eseri vakfimiz tarafindan yayinlanmaktadir. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti külliyati, degerli yazarlarimizin kitaplari yayinlanmistir. Yeni dönemdede genis bir yayin programi hazirlanmaktadir.
Sohbetler
Vakfin diger sosyal ve kültür faaliyetlerine gelince: Sultanahmet Divanyolu 14 nolu binamizda gelenek haline dönüsen 'ÇARSAMBA SOHBETLERI' Ekim ayi ike takip eden yilin Haziran ayi sonuna kadar devam eder. Bu sohbetlerde ülkemizin çesitli edebi ve kültür davalari konusulmaktadir.
Üniversiteden hocalarin, ilim, fikir ve sanat aleminin taninmislari tarafindan konferanslar verilir. Açik oturumlar, sempozyumlar düzenlernir.
Yarismalar
Gençler arasi yazi, siir yarismalari düzenlenmektedir.
Gençlik günleri, siir günleri, Asiklar söleni, Yazar ve okuyucun bulustugu sohbet toplantilari Vakif bünyesinde yapilmaktadir.
Tarihi mekanlarin gezileri, uzmanlariyla birlikte Camiler, Türbeler, Saraylar, toplu halde gezilir. Istanbul disindaki sehirlerimizde program dahilinde özel günlere ý stý rak edilir. Konferanslar, açik oturumlar verilir.
Kurslar
Her sene oldugu gibi Vakif dersanemizde Osmanlica kursu, Klasik Türk Musikisi koro çalismasi, Ebru, Hat yazi kurslari duzenlenmektedir. Bu sene Türk Dili ve Edebiyatinin degisik uygulamali çalismalarida yapilmaktadir. Hitabet, yazi, güzel konusma gibi... Bunlarin programlari da her yil calisma dönemlerinde peyderpey ilan edilecektir.
Ilave bilgi icin Türk Edebiyati Vakfi'nin Sultanahmetteki Genel Merkezine muracaat edilebilir. Tel: +90 (212) 526 16 15 - 527 50 32 Fax: +90 (212) 513 77 49 Divanyolu Cad. No:14 Sultanahmet/Istanbul
Hazreti Ali'nin kuran-i kerimde olandan baska kitabda bir sey yoktur demesi, sia'nin bazi ayetler yazilmamistir iddiasi gibi bir sey... Hazreti Ali'nin bu sözünü istedigimiz gibi yorumlayip da, kuranda bu ktur deme sonucunu cikartirsakk...
adama derler ki:
biz de zaten bunun kuranda oldugunu iddia etmiyoruz.. kuran ebcedle ugrasin demez.. ama oradaki bazi esrara bu ilimle ulasilabilir..
tecvid kaidelerine kuran okunmalidir, ama meddi mutttasilda dört elif med yapin diye ayet yok diye, tecvidi ve medi muttasili kuran disidir diye yaftalamak ve mahkum etmek gibi bir sey...
cifr ilmi yahudilikle baslamadi..
ONdan önce de buna benzer gizli ilimler vardi..
yeryüzüne indirilmis harut ve marut adindaki iki melek rtarafindan insanlara talim edilmistir...
yahudilik, bizim dini birkimimizin mazi kismidir..
yahudilikte var diye atacak deyiliz..
asura orucunda peygamberimzin buyurdugu gibi,
musa aleyhisselamin seriatinda olan bazi seyleri yapmaya biz yahudilerden daha layikiz...
yok demekle bir sey yok olmuyor..
insanlar sonra bize varligini ispat ewder gibi oldugunda da apisip kalmayalim..
saygilar...
Bu kadini fark etmeyen ölsün...
Bir romani da tatarlarin ruslara karsi verdigi sanli direnisin hikayesini, aileleri anlatir...
Bir kadin yazar duyarliligi ile...
Balkan savaslari sonucunda kayb ettigimiz topraklarda yasayan insanlarin geriye dönüste yasadiklari acilar..
Orada iken birbirini seven iki kisi..
bayan, ailesi ile beraber binbi r güclükle istanbula gelir, savas maduru balkan göcmenlerinin barindigi bir bölümde yasamaya baslarlar...
aklida hep savasta biraktigi kendisinden haber alamadigi nisanlisi tegmen vardir...
Onu düsünerek istanbul'da dolasir...
Tegmen savastan sonra istanbul'a getirilmistir, yenilmis ordunun mütebakisi diger askerler gibi..
Istanbul'da dolasmaya baslar.. Aklinda balkanlarda kaldigini düsündügü sevgilisi...
Gözlerini savasta kayb etmistir..
Ikisi de ayni carsida birbirlerine üc bes metre arayla, bir birlerini düsünerek, ama birbirlerini fark etmeden gecip giderler...
Roman biter..
Romani okuyan da...
Ismini hatirlayamadigim bu romani, sevinc cokum'un bu romanini okumadinizsa...
türk istikbali icin her seylerini vermis o kahramanlarin romanini okumadinizsa...
dostoyevski, tolstoy, balzac, heinrich böll...
HEpsi zehir zikkim olsun...
avustralya'da yasayan bir isci ailenin cocugunun, ailesi türkiye'ye kesin dönüs yapmayi denediklerinde, avustralya'da yaetistigi icin türkiye'de yasadigi kültür soku, can SIKINTISI
dehset romanlari var...
O zandan maksad, Hazreti Allah'in zati ile ilgili bi rzan degil, sifatlariyla ilgili bir zandir.. INsanlar hazreti Allah'i nasil zan ederlerse öyle bulurlar..
Mizanda hesabi görülüp de günahi sevabindan fazla gelen bir kul, zebanilerce cehennemdeki yerine götürülecegi sirada hesap yerine bakarak bir seyler umar... Kendisine sorulur, ' daha ne umuyorsun? ' diye, o da ben Allah'i böyle zann etmemistim, rabbim merhametlidir diye hep bu zann icre yasamsistim diyince, Hazreit Allah, 'ben kulumun zanni üzreiym, birakiniz kulumu' der...
Bilmem annatabildim mi?
Zat ile sifat beynindeki farki bilmeden tefelsüf etmeyelim lütfen..
mesele tefessüh edior...
saygilar...
Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı
Ahmet Kabaklı, Harput Sarayhatun Camii'nde müezzinlik yapan Kabaklılardan Ömer Efendi ile Pertekli Bölükbaşılardan Münire Hanım'ın oğlu olarak 24 Mayıs 1924 yılında Harput'ta dünyaya geldi. Babasını 1926 yılında daha iki buçuk yaşında iken kaybetti. Babasıyla ilgili hiçbir hatırası olmayan Kabaklı'nın yoksul bir çocukluk ve gençlik devresi başladı.1931 yılında girdiği Elazığ Numune Mektebi'nde ilk ve orta öğrenimini, lise öğrenimini ise, Elazığ Lisesi'nde 1944 yılında tamamladı. Aynı yıl İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunun parasız yatılı imtihanını kazanarak girdiği Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1948 yılında mezun oldu.
Mezun olduğu yıl Diyarbakır'da öğretmenliğe başladı. Burada görev yaptığı sırada Diyarbakırlılardan çok ilgi ve itibar gördü. O, Diyarbakır'ın verimkâr bir kültür muhiti olduğunu biliyordu.Kendisine Halkevi'nin çıkarttığı Karacadağ dergisinin yöneticiliği verildi. Başta Ziya Gökalp olmak üzere Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı gibi Diyarbakır'ın fikir ve edebiyat sahasında yetiştirdiği evlâtlarını hatırlatan toplantılar yaptı. Divan Edebiyatı geceleri düzenledi. Görevi sırasında öğrencileri ve velileri olmak üzere geniş bir Diyarbakırlı kitlesini kendisine bağladı. Böylece orada ciddi bir milliyetçilik havasının esmesini sağladı.
Diyarbakır'daki görevi iki yıl süren Kabaklı oradan askere gitti. Onu gece geç vakitte uğurlamaya meslektaşları, öğrencileri, halktan sevenleri olmak üzere büyük bir kalabalık geldi. Diyarbakırlıların kendisine karşı gösterdikleri bu saygı ve sevgi onu çok mutlu etti. Askerliğini Manisa'da tamamlayan Ahmet Kabaklı'yı Millî Eğitim Bakanlığı 1951 yılında Aydın Ticaret Lisesine edebiyat öğretmeni olarak tayin etti. Görev yaptığı Aydın'da 1952 yılında Aydınlı Elbir ailesinden, matematik öğretmeni Meşkûre Hanımla tanıştı ve evlendi.
Hak ve adalet yolunda daha iyi hizmet yapabilmek için hukuk okumak istedi.1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırdı.1 Nisan-1 Mayıs 1956 tarihleri arasında Tercüman gazetesinin açmış olduğu fıkra yarışmasına Ferhat Fırat imzası ve kendisine birincilik getiren 'Üniversitede Münazaralar' başlıklı yazısı dahil beş yazı ile katıldı. Yarışmayı kazanan Kabaklı, aynı zamanda Türkiye'de yarışmayla yazar olan iki kişiden birisi oldu. Bu sırada hâlen Aydın Ticaret Lisesinde Edebiyat öğretmenliğine devam etmekteydi.
1956 yılının güz döneminde Aydın Ticaret Lisesindeki görevi sırasında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından eğitim stajı için bir yıllığına Paris'e gönderildi.1958 yılında Paris'ten dönüşünde İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsüne öğretmen olarak atandı.1955 yılında Aydın'da öğretmen olduğu sırada başladığı Hukuk Fakültesi'ni 1959 yılında tamamladı.26 Ekim 1961 tarihinde 4806 sicil numarası ile İstanbul barosu avukatları arasına katıldı. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Çapa Eğitim Enstitüsündeki öğretmenliği 1969 yılına kadar sürdü. Buradaki görevine İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunda öğretim görevlisi olarak devam etti. Bu görevdeyken 1974 yılında emekli oldu. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'nda edebiyat dersi verdi.
Taner isminde yüksek kimya mühendisi bir oğlu ve iki torunu olan Ahmet Kabaklı,17 Kasım 2000 tarihinde kalbinden rahatsızlandı. Önce Türkiye Gazetesi Hastahanesi Kardiyoloji Servisi'ne kaldırıldı. Burada iki gün yoğun bakımda kaldı. Daha sonra anjiyo yapılması için 20 Kasım 2000'de Florance Nightingale Hastahanesi'ne nakledildi.23 Kasım 2000'de tekrar kontrolden geçirilen Kabaklı, hemen ameliyata alındı. Başarılı bir ameliyatla kalp damarlarından beşi değiştirildi. Ancak yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kaptı. Buradan üç günde çıkması gerekirken yirmi gün yatmak zorunda kaldı. Bu arada Kadir gecesine tesadüf eden 23 Aralık 2000'de 48 yıllık hayat arkadaşı, emekli öğretmen Meşküre Hanım vefat etti. Hastahaneden taburcu edildikten sonra sevgili eşi Meşküre Hanımın mezarını ziyarete gidebildi. Hızla iyileştiği sanıldığı bir sırada akciğer enfeksiyonundan tekrar hastahaneye kaldırıldı.
Ahmet Kabaklı,8 Şubat 2001 tarihinde Perşembe günü saat 14.20'de Florance Nightingale Hastahanesi'nde Hakkın rahmetine kavuştu.10 Şubat 2001 tarihinde Cumartesi günü tabutuna Türk ve Doğu Türkistan bayrakları sarılı cenazesi Fatih Camii'ne getirildi. Yakınları, öğrencileri ve sevenlerinden oluşan on binlerin katılımıyla öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrası eşi Meşküre Kabaklı'nın yattığı Eyüp Sultan-Piyer Loti'deki aile mezarlığına defnedildi.
KİŞİLİĞİ
Ahmet Kabaklı, Cumhuriyetin ilk yıllarının yokluk ve yoksullukları içerisinde geçirdiği çocukluğundan beri hayatın zorluklarını bilen birisi olarak sade ve abartısız yaşadı. O, memleket meselelerinde, yazılarında ve konferanslarında ciddi, özel hayatında inanılmaz derecede şakacı, cana yakın, sevimli, esprili, alçak gönüllü, şen, cömert, sevgi dolu, babacan, merhametli bir insan olarak tanınırdı.
Yakın çevresi onu Türkçe'ye, Türkiye'ye ve Türk insanına aşkla bağlı, ilim sahibi, araştırmacı, bıkıp usanmadan çalışan, vefalı, yardımsever, merhametli, haklının ve mazlumların yanında olan, halktan kopmayan gerçek aydın, kadirşinas, yeni projeler üretme yeteneğine sahip birisi, kalemini menfaat için kullanmayan, çizgisinde direnen, yürüdüğü yoldan şaşmayan, dünya malına fazla değer vermeyen, bereketli bir fikir pınarı, uzun yıllar fikrini ve kalemini vatan, millet hayrına kullanan bir kahraman, bir mektep adam, haysiyet abidesi, millete ve tarihe malolmuş bir şahsiyet gibi daha birçok özellikleriyle tanımakta ve anlatmaktadırlar.
Onun şahsiyeti, aile çevresi ve bilhassa annesi Münire Hanımın söylediği ve okuduğu masal, efsane ve türkülerin tesiriyle şekillendi. Annesinden sonra millî duygu ve düşüncelerle onu besleyen ve etkili olan ikinci kadın Türkçe öğretmeni Cemile Hanımdır. Lisede ise hayatının değişmesine vesile olacak edebiyat öğretmeni Cahit Okurer, Fransızca öğretmeni Cemil Meriç, tarih öğretmeni Yahya Pehlivan, matematik öğretmeni Vehbi Güney gibi seçkin ve sahalarında iyi yetişmiş ve etkileyici öğretmenlerin tesirinde kalmıştır.
Öğrenci olarak girdiği Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'dan dersler aldı. Başta kendisine yakın bulduğu, ağabey gördüğü hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan olmak üzere diğer hocaları onun iyi bir meslekî eğitim almasında ve milliyetçi fikirlerinin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.
O,20. ve 21. asrın alpereni olarak kalemiyle bütün Türk dünyasında gönüller fethetmiştir. O milleti için, birliğin sembolü olarak gördüğü ve ideallerini süsleyen bir 'alperen' olmak istediğini şöyle ifade etmektedir: 'Benim bugüne kadarki hasretim ve geleceklerde yapmak ve anılmak için özlediğim şey, birçok yazılarımda kendisini anlatmaya çalıştığım alperen ahlâkı, alperen yaşayışı, alperen hürriyeti, milletimin her varlığını kuşatan alperen sevgisidir'. Onun için Alperenlik hasretiyle yiğitliğe sarıldım. Her güzelliğin zaferi için çalışmaktan zevk aldım.... İşte ben, Çanakkale'den Bolayır'a, Rumeli'ye sallarla geçip kırk mübarek atlı ile Üsküb'ün, Belgrad'ın kalelerini alan kahramanlarla birlikte yaşadım'.
O, Cumhuriyetimizi, millî kültür ve inançlarımızı, bilhassa dilimizi hiçe sayanlara karşı öğrenciliğinde, öğretmenliğinde, yazarlık ve fikir hayatının her safhasında inançla, kararlılıkla kendisi ve milleti adına mücadele etmiştir. O daima inandığı gibi yazmış, dolayısıyla mensubu bulunduğu Türk milletinin, İslâmın, ilmin ve demokrasinin hizmetinde olmuştur.
Farsça ve Fransızca'yı edebî eserleri tetkik edecek kadar bilen Ahmet Kabaklı, hem doğu, hem batı kültürüne, yetiştiği muhitten ve aldığı meslekî eğitimden dolayı da zengin bir Türk kültürüne sahipti. Başta Anadolu'da olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde verdiği konferanslarda, radyo ve televizyon programlarında Türkün kültürünü, sanatını anlatmak için çaba göstermiş, yanık yürekleri serinletmiş ve cesaretlendirmiştir.
Sevenleri onu, sevgi yüklü olmasından Alperen'e, eserlerinde doğruluğu ve dürüstlüğü anlatmasıyla Yusuf Has Hacib'e, Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için yaptığı mücadele ile Kaşgarlı Mahmud'a, bilgeliği ve otoritesi yönüyle Dede Korkut'a, dünyanın neresinde Türk varsa onların dertleriyle hemhal olmasından dolayı dervişe, gaziye, akıncı beyine, her çağrılan yere gitmesiyle Evliya Çelebi'ye benzetmişlerdir.
ESERLERİ:
1) Charles Dickens, Pik Vik'in Maceraları, (Tercüme: Ahmet Kabaklı) , İstanbul 1962.
2) Kültür Emperyalizmi,3. bs., Ý stanbul 2002.
3) Müslüman Türkiye,3. bs., Ý stanbul 2002.
4) Mehmet Âkif,7. bs., İstanbul 1999.
5) Yunus Emre,6. bs., İstanbul 1991.
6) Mevlânâ,7. bs., İstanbul 2000.
7) Ahmet Rasim, Şehir Mektupları I, (Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Ahmet Kabaklı) , İstanbul 1971; (M.E.B.) Ankara 1990.
8) Ejderha Taşı, İstanbul 3. bs., İstanbul 1997. (Eser Azize Ceferzade tarafından 1992 yılında Azeri Türkçesine aktarılmıştır.)
9) Bizim Alkibiades, İstanbul 1977.
10) Ecurufya, İstanbul 1981.
11) Giritli Aziz Efendi, Muhayyelâtı Aziz Efendi, (Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Ahmet Kabaklı) , İstanbul 1983.
12) Sohbetler I-II,2. bs., İstanbul 1991-1992.
13) Temellerin Duruşması I-II,20. bs., İstanbul 2000.
14) Güneydoğu Yakından, İstanbul 1990.
15) Şiir İncelemeleri, İstanbul 1992.
16) Doğu'dan Doğuş, İstanbul 1993.
17) Sultanü'ş-Şuarâ Necip Fazıl, İstanbul 1995.
18) Şair-i Cihan Nedim, İnceleme-Roman-Senaryo, İstanbul 1996.
19) 19) Türk Edebiyatý , I-5 cilt, Ý stanbul 1966-2001.
20) Mabet ve Millet,2. bs., Ý stanbul 2002.
21) Nazý m Hikmet, Ý stanbul 2002.
22) Temellerin Duruþ masý -2 Gazi ve Atatürkçüler, Ý stanbul 2002.
23) Alperen, Ý stanbul 2002.
24) Millete Vurulan Canlý Pranga Bürokrasi, Ý stanbul 2002.
YAZI HAYATI
Ahmet Kabaklı'nın yazı hayatı daha 22 yaşında üniversite öğrencisi iken 20 Kasım 1946 tarihinde Son Saat gazetesinde 'Yunus Emre mi Yalan Söylüyor, Gölpınarlı mı? ' başlıklı tenkit yazısıyla başlamıştır.1947 yılından itibaren 'Hareket' dergisinde 'Ayın Hercümerci' başlığı ile polemik, mizah ve hiciv yazıları yazmıştır. Diyarbakır'da öğretmenliği sırasında 'Karacadağ' dergisini yöneten Kabaklı giderek şiir ve yazılarıyla edebiyat camiasında tanınmıştır. Hareket ve Karacadağ dergilerinden başka Bizim Türkiye, Hisar, İstanbul, Çağrı, Türk Folklor Araştırmaları, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Mavera, Pınar, Kültür ve Sanat, Türk Edebiyatı gibi dergilerde de şiirler, makaleler yazmaya devam etmiştir.
Asıl ününü Türk basınında duyuran Ahmet Kabaklı, Son Saat, Tercüman, Yeni Haber ve Türkiye gibi gazetelerde idarecilerin ve geniş halk kitlelerinin dikkatlerini uyandıran kültür hayatımız ile ilgili konularda yirmi binden fazla fıkra ve makale yazmıştır. Tercüman gazetesindeki yazıları önce 'Fıkra Müsabakamızın Birincileri' başlığı altında yarışmayı kazanan diğer iki birinciyle birlikte aynı köşede dönüşümlü yayımlanmıştır. Eğitim stajı yapmak üzere Paris'e gitmesi sebebiyle yazılarını aralıklarla da olsa 'Uzaktan Uzağa' başlığı altında okuyucusuyla buluşturmuştur. Bu ayrılık devresinde gazeteye Paris'ten Paris Notları, Paris Mektupları başlıklarıyla yazılar yazmıştır.
1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuştur. Avukatlık yapmaya başlamış, tam bu sırada gazete el değiştirmiş ve yeni sahibi Nihat Karaveli kendisinden gazeteye yazmasını istemiştir. Bu teklifi kabul eden Kabaklı, Tercüman'da 1961 yılından itibaren 'Gün Işığında' adlı köşesinde yazmaya devam etmiştir. Tercüman gazetesinin sahiplerinin değiştiği dönemlerde milliyetçi fikirlerinden dolayı zaman zaman sıkıntılar yaşamış, aynı zamanda tam iki sene yazdığı yazılardan hiç para alamamıştır.
11 Ekim 1961 tarihinde Tercüman'ın ortakları arasına Kemal Ilıcak da girmiştir. Daha sonra Kemal Ilıcak'ın imtiyaz sahibi olmasıyla birlikte diğer kalem arkadaşlarıyla 'memleketi onarma ve kötülerden kurtarma mücadelesi' ne girişmiştir. Gazete milliyetçi-muhafazakâr bir çizgi izlemeye başlamış ve okuyucu sayısı daha da artmıştır. Kabaklı yazılarıyla Türk milletinin bilhassa gençliğinin kalbinde yer etmiştir. Kabaklı, dilimizin, edebiyatımızın ve kültürümüzün önemli meselelerini gazetedeki köşesine taşımıştır.
1986 yılında Tercüman'daki yazılarına bir müddet ara vermiştir.1986'nın Kasım-Aralık aylarında Yeni Haber gazetesinde yazmıştır. Bu gazetenin yayın hayatı 49 gün sürmüştür. Daha sonra 15 ay gibi bir zaman aralığında gazete yazılarına ara veren Kabaklı, boş durmamış, yakın tarihimizi yorumladığı 'Temellerin Duruşması' ve senaryo olan 'Şair-i Cihan Nedim'i telif etmiştir.1 Şubat 1988 tarihinde tekrar yazmaya başladığı Tercüman'daki yazı hayatı 2 Mart 1991'de son bulmuştur. Kabaklı,19 Mart 1991'den itibaren Türkiye gazetesinde 'Gün Işığında' adlı köşede yazmaya başlamıştır. Bu süre 19 Kasım 2000 tarihine kadar devam etmiştir. Türkiye gazetesindeki son yazısı 'Damda Deve Aranır mı? ' olmuştur.
Ahmet Kabaklı,1970 yılında Türk milletinin fikir, sanat ve edebiyat sahasında millî çizgiler içerisinde gelişmesine çalışmak ve genç kabiliyetleri desteklemek için zamanın ilim ve fikir hayatının tanınmış kişileri ile birlikte Edebiyat Cemiyeti'nin kurulmasına öncülük etmiştir. Kurucular arasında Nihat Sami Banarlı, Mehmet Kaplan, Oktay Aslanapa, Necmettin Hacıeminoğlu, Samiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi, Tarık Buğra, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Necip Fazıl Kısakürek, Ali Nihat Tarlan, Tahsin Demiray, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Çınarlı, Gültekin Sâmancı, Muhittin Nalbantoğlu, Mustafa Necati Karaer, Zeki Ömer Defne, Arif Nihat Asya, İrfan Atagün, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Tahsin Banguoğlu gibi daha birçok siyasetçi, şair ve yazar vardır.
1978 yılında Türk edebiyatını, sanatını, kültürünü ve bunlara mensup şahsiyetleri tanıtmak ve güçlendirmek gayesiyle Ahmet Kabaklı'nın önderliğinde Meşküre Kabaklı, Rıfat İzzet Çokum, Sevinç Çokum, İskender Öksüz, Emine Işınsu Öksüz, Tahir Kutsi Makal, Süha Burçkin, İrfan Atagün, Halis Akaydın, Cahit Dodanlı ve İsmail Gerçeksöz ün kurucu üyelikleriyle Türk Edebiyatı Vakfı kurulmuştur. Ahmet Kabaklı, vakfın başkanlığına getirilmiş ve bu görevini ölene kadar sürdürmüştür. Kitaplarından bir bölümünü vakfa bağışlayan Ahmet Kabaklı'nın bu eserleri ile vakıf bünyesinde Ahmet Kabaklı Kütüphanesi kurulmuştur.
Yayın faaliyetine de girişen vakıfta bugüne kadar kırk sekiz adet eser neşredilmiştir. Edebiyat Cemiyeti zamanından beri süren edebiyat, sanat, kültür ve fikir hayatımızın önemli konularının konuşulduğu ve tartışıldığı ve gelenekli hâle gelen Çarşamba Sohbetleri, Türk Edebiyatı Vakfı bünyesinde günümüzde de ilk günlerdeki heyecanıyla geniş dinleyici kitlelerine hizmetini sürdürmektedir.
Ahmet Kabaklı'nın öncülüğünde çıkartılmaya başlayan ve başyazarlığını yaptığı Türk Edebiyatı dergisi 15 Ocak 1972'den beri yayın hayatına devam etmektedir. Türkiye'nin en uzun soluklu fikir, sanat ve edebiyat dergileri arasında yerini alan Türk Edebiyatı dergisi o öldüğünde 328. sayıya ulaşmıştı. Kabaklı'nın derginin 328 sayısındaki son yazısı 'Saraybosnâdan Mostar'a' başlığını taşımaktadır. Dergi yayın hayatına başladığı günden beri edebiyatta millîlik çizgisini sürdürmektedir.
Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı dergisi etrafında toplanan gençlere sahip çıkmış ve günümüzde edebiyat ve kültür hayatımıza hizmet eden genç bir edebiyatçı, şair, yazar grubunun yetişmesine de vesile olmuştur.
O, Türk fikir, sanat, edebiyat dünyası ve meslek kuruluşları tarafından kararlı ve uzun soluklu, doğru bildiklerini anlatmaktan ve yazmaktan çekinmeyen yönleriyle daima takdir edilmiş ve ödüllendirilmiştir. Aldığı sayısız plâket, şükran belgeleri ve ödüllerden bazıları şunlardır: 'Bürokrasi ve Biz' adlı kitabıyla Millî Kültür Vakfı'ndan Fikir ödülü, günümüzde 20. baskıya ulaşan 'Temellerin Duruşması' adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği'nden, Fikir ödülü; 'Mevlânâ' adlı eseriyle Selçuk Üniversitesi ve Konya Turizm Derneği'nden Edebiyat ödülü, 'Sohbetler I-II' kitaplarıyla Kayseri Yazarlar Birliği'nce Erciyes Dergisi Edebiyat ödülü; Ülkücü Gazeteciler Cemiyeti Yılın Gazetecisi 1978-1979 Fıkra Dalı Başarı Armağanı ödülü almıştır. Kendisi için en anlamlı ödüllerden birisi de,14 Aralık 1996'da Aydınlar Ocağı'nın önderliğinde,55 gönüllü kuruluşun katkıları ve geniş bir davetli topluluğunun katılımıyla Atatürk Kültür Merkezi'nde verilen 'Şeyhülmuharririn' unvanı olmuştur.
Kendisine verilen bu paye ile ilgili duygularını Kabaklı, 'sırtımıza giydirilen şeref hırkası, sizden ailemize, torunlarımıza, öğrencilerimize sunulan paha biçilmez bir armağandır' diyerek ifade etmiştir. Bu toplantıda Prof. Dr. Abdülkadir Donuk'un teklifiyle ve dönemin Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam'ın söz vermesiyle Kabaklı'nın adı, öğrenim gördüğü ve uzun yıllar hocalık yaptığı Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nun bulunduğu binada hizmet veren Anadolu Öğretmen Lisesi'ne verilmiştir. Ancak daha sonra, yaşamakta olan kişinin ismi müesseselere verilemeyeceği bahanesi ile bu uygulamadan vazgeçilince bu durum Kabaklı'yı çok üzmüştür. Çünkü aynı tarihlerde doğup büyüdüğü ve gelişmesi için çok gayret sarfettiği Elazığ da Anadolu Öğretmen Lisesine kendisinin adı verilmiş olup, bu okul hâlen Kabaklı'nın ismiyle anılmaktadır. Ayrıca Fırat Üniversitesinde bir amfiye de onun adı verilmiştir. Her zaman, yaşayan Türkçe'nin koruyuculuğunu yapan ve engin bilgi birikimiyle dilimizin gelişmesine hizmet eden Ahmet Kabaklı,6 Kasım 1995 tarihinden itibaren Türk Dil Kurumu asil üyeliği de yapmıştır. Sonuç olarak Ahmet Kabaklı,76 yıldan 77 yıla uzanan ömrünün 55 yılını yazarlık ve öğretmenlik yaparak Türk insanına hizmetle geçirmiştir. O milletine ve okuyucusuna karşı sorumluluğu hiç elden bırakmamış, hiç bedbinliğe düşmemiş, okuyucularını de bedbinliğe ve ümitsizliğe düşürmemiştir. Hep öğrenen ve öğreten birisi olarak yaşamıştır.
Sayfa No: 1
----------
Türk Edebiyatý Vakfý /Türk Edebiyatý Dergisi
Divanyolu Caddesi Nu: 14 Posta Kodu: 34400 Sultanahmet ISTANBUL
Tel: (0212) 527 50 32 - 526 16 15 Belgegeçer: (0212) 513 77 49
E-Posta: [email protected]
Web Tasarý m: Enter Tasarý m Hizmetleri
Damda Deve Aranır mı?
Tasavvuf'un 'fakrı' yaşayan sultanı İbrahim Edhem, tahtında otururken, bir gece sarayının damında iri dev adımlarla dolaşır gibi gürültüler, sallantılar takırtılar duydu.
Padişahın damında gezmek kimin haddine! İbrahim Edhem de şaşırdı. 'Bu gezenler insan olamaz, peri gezindi her halde' diye düşündü. Ama meraktaydı.
Derken hiç görülmemiş çehrede adamlar, karşısında belirdiler.
- Kaybımız var sultanım, onu ararız, dediler
- Neyinizi kaybettiniz ey güzel kişiler?
- Develerimizi yitirdik, onu ararız...
- İyi ama, damda deve arandığını kim görmüştür?
Hiç görülmemiş çehrede adamlar, işte o zaman taşı gediğine koydular:
- Peki öyleyse sultanım... Tahtı üzerinde oturup saltanat sürerken Allah'ı arayan adamın, Allah'ı bulduğunu kim görmüştür?
(Mevlâna, Mesnevî)
Bu sözden sonra, İbrahim Edhem'i tahtı üzerinde gören olmamıştır. Belki Kafdağı'na gitmiştir, belki alelâde bir su kenarına, hiç bir şeye ihtiyaç duymayan 'fakr'ın son derecesini yaşamıştır. Ancak kendi gözünden ve halkın gözünden ırak olduktan sonra Zümrüdüanka misali, âlemde meşhur olmuştur.
İbrahim Edhem, tasavvufta, Allah için yapılan, ona kavuşmak için katlanılan büyük feragatin timsalidir. Fakir iken fakrı dervişliği yaşamak belki kolaydır: Ağzını harama sürmemişsin, büyük lezzet, süslü elbise, kuş sütü eksik sofralar, birbirinden güzel cariyeler, bir emrinle ihya olan, öbür fermanınla başı kesilen binlerce insan görmemişsin... Bir de ahlâkın, itikadın, imanın var:
- Az yemiş, az konuşmuş, malda mülkte hırslı olmamış, iradeni namazla oruçla, çalışma ile güçlendirmişsin... Bu da zor ama, sultan iken yokluğu, yoksulluğu seçmekten çok kolay.
Tasavvufta bu büyük tecrübeyi, bu büyük feragati yapan hükümdar İbrahim Edhem'dir. Allah yolunda varını yok etmenin son ölçüde kâmil insanıdır. Tasavvufta erişilmez, 'ideal' tip'tir. 'Ders'tir ve ibrettir.
Bundan ötürü, bütün mutasavvıflar gibi ve Yunus gibi Mevlâna da onu çok sever. Mesnevi'de birçok kıssalar, birçok hikmetler İbrahim Edhem üzerine kurulmuştur.
İnsan, böyle bir timsale baktıkça düşünür:
Acaba can vermek, mal vermekten kolay mıdır? Gönlü ve iradesi ile saltanat terketmek o kadar müşkül müdür? Bu olmayacak bir şey midir ki, İbrahim Edhem, esasen bir feragat yolu terk felsefesi, malı mülkü hiçe saymak düşüncesi olan Tasavvuf'un tarihinde, destanında, efsanelerinde bile tektir?
Neden hakikaten, 'damda deve arar gibi' biz böyle Allah yolunda, iman yolunda, vatan yolunda tac ve tahtından, mal ve mülkünden saltanat ve nüfuzundan feragat etmiş İbrahim Edhem'leri ararız? Çevremizi kurcalayarak, devrimizi silkeleyerek, tarihi kulaçlayarak ararız da yine İbrahim Edhem'lere pek rastlayamayız.
Aksine, saltanatı, malı mülkü, kudreti ele geçirmek için çılgınlıklar yapanın, kan dökenin, hileye, dalkavukluğa, namussuzluğa bile başvuranın haddi hesabı yoktur.
Buna karşılık, tatlı canını vermek o kadar kolay mı ki... Can maldan daha az mı değerli ki... Hayrettir canına kıyanlar, intihar edenler, ölmek isteyenler yığın yığın görülmüştür.
Ayrıca din yolunda, vatan yolunda, tasavvuf 'terîk'inde şehitler, milyonlarcadır. Aşk uğruna ölenler az değildir. Daha basit, daha adi şeyler için, hatta para için ölümü göze alanlar çoktur.
Ahmet Kabaklı
Son yazısı (19.11.2000)
Türk Edebiyati Vakfi
Türk Edebiyati Vakfi'nin Kurulusu
1978 yilinda Ahmet Kabakli hocanin baskanliginda kuruldu. Ancak vakif haline gelmeden önce TÜRK EDEBIYATI CEMIYETI 'nin (1970) bünyesinde; memleketin belli basli fikir ve sanat adamlari bir araya gelmislerdi. Ahmet Kabakli, Nihat Sami Banarli, Tarik Bugra, Mehmet Kaplan, Mumtaz Turhan, Sevinc Çokum, Emine Isinsu, Gültekin Samanoglu, Mehmet Çinarli, Necip Fazil Kisakürek, Arif Nihat Asya, Zeki Ömer Defne, Erol Güngor, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtas gibi ilim ve fikir adamlari yaninda pekçok siyasi sahsiyette cemiyet bünyesinde yer aldi. Cemiyetin yayin organi olarak Ocak 1972 yilinda TÜRK EDEBIYATI dergisi yayina basladi. Böylece Cemiyet, Dergi ile daha genis muhitlere ulasma imkani buldu. Daha sonra da (1978) Türk Edebiyati Vakfi kuruldu.
Dergi
Bugüne kadar bircok sanat ve fikir hareketine öncülük eden Türk Edebiyati Vakfi, sayisi pekcok olan degerli mensuplari ile Türk milletinin geçmisi ve bugünü, eski ve yeni edebiyatçilar, çagdas ve klasik sanatlar arasindaki yakinlasmayi bu Türk Edebiyati Dergisi ile saglamaktadir. Türk Edebiyati Dergisi Nisan 1995'de 258. sayisini yayimladi.25 yildan beri, Türk ülkelerinin edebiyati ile tanismamizi sagladi. Türk Edebiyatlari özel sayisi çikardi. Azeri edebiyati, Kazak Sairleri, Üsküplü, Bulgaristanli, Kibrisli sairlerin siirlerini yayinladi. Zamanimizin gerçekten Sultanü's Suarasi diyebilecegimiz Necip Fazik Kisakürek, Mehmet Kaplan, Tarik Bugra, Osman Yüksel, Ahmet Yesevi, Omer Seyfettin, Nasreddin Hoca gibi özel sayilar nesrettik.
Yine ülkemizin seçkin yazarlari, Türk Edebiyati dergisinde birbirin güzel yazilar yaziyorlar.
Yayin
Ayrica Vakif yayinlari bulunmaktadir. Basta Ahmet Kabakli hocanin 5 ciltlik Orhun yazitlarindan (Destan devrinden) günümüze kadar bütün edebiyat verimlerini kucaklayan eseri vakfimiz tarafindan yayinlanmaktadir. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti külliyati, degerli yazarlarimizin kitaplari yayinlanmistir. Yeni dönemdede genis bir yayin programi hazirlanmaktadir.
Sohbetler
Vakfin diger sosyal ve kültür faaliyetlerine gelince: Sultanahmet Divanyolu 14 nolu binamizda gelenek haline dönüsen 'ÇARSAMBA SOHBETLERI' Ekim ayi ike takip eden yilin Haziran ayi sonuna kadar devam eder. Bu sohbetlerde ülkemizin çesitli edebi ve kültür davalari konusulmaktadir.
Üniversiteden hocalarin, ilim, fikir ve sanat aleminin taninmislari tarafindan konferanslar verilir. Açik oturumlar, sempozyumlar düzenlernir.
Yarismalar
Gençler arasi yazi, siir yarismalari düzenlenmektedir.
Gençlik günleri, siir günleri, Asiklar söleni, Yazar ve okuyucun bulustugu sohbet toplantilari Vakif bünyesinde yapilmaktadir.
Tarihi mekanlarin gezileri, uzmanlariyla birlikte Camiler, Türbeler, Saraylar, toplu halde gezilir. Istanbul disindaki sehirlerimizde program dahilinde özel günlere ý stý rak edilir. Konferanslar, açik oturumlar verilir.
Kurslar
Her sene oldugu gibi Vakif dersanemizde Osmanlica kursu, Klasik Türk Musikisi koro çalismasi, Ebru, Hat yazi kurslari duzenlenmektedir. Bu sene Türk Dili ve Edebiyatinin degisik uygulamali çalismalarida yapilmaktadir. Hitabet, yazi, güzel konusma gibi... Bunlarin programlari da her yil calisma dönemlerinde peyderpey ilan edilecektir.
Ilave bilgi icin Türk Edebiyati Vakfi'nin Sultanahmetteki Genel Merkezine muracaat edilebilir.
Tel: +90 (212) 526 16 15 - 527 50 32
Fax: +90 (212) 513 77 49
Divanyolu Cad. No:14 Sultanahmet/Istanbul