1901 yılında İstanbul’da doğan Halide Nusret, meşrutiyet döneminde Kerkük’te mutasarrıflık yapmış olan ve hürriyet mücadeleleriyle tanınan Avnullah Kâzimî’nin kızıdır. Halide Nusret, ilk tahsilini ailesinden alır. Kerkük’te özel hocalardan bir yandan Türkçe’sini diğer yandan Arap ve İran dillerindeki bilgisini kuvvetlendirmiştir. Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda İstanbul’a dönerler ve Halide Nusret Erenköy Kız Lisesi’ne devam eder. Mütareke yılları başlayınca çalışmak zorunda kalan şaire Darü’lmuallimat’ta imtihana girerek öğretmen olma hakkını kazanır. Bu arada İstanbul Darülfününu’na –Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü- devam eder. Özel olarak İngilizce öğrenir.1926 yılında süvari yarbayı Aziz Vecihi Zorlutuna ile evlenir.1930 yılında Ergün adlı oğulları ve 1938 yılında da kızları Emine Işınsu kızları dünyaya gelir. Tanrı’nın kendisini öğretmen olsun diye yarattığına inanan Halide Nusret,1957 yılında kendi isteği ile emekli oluncaya kadar çeşitli illerde öğretmenliğe devam etmiştir. Son yıllarında yüksek tansiyon ve romatizmadan rahatsız olan Zorlutuna,1984 yılında vefat etmiştir. Zorlutuna’nın yazarlık hayatına girişi Erenköy Kız Lisesi’nde orta tahsilini yaparken babasını kaybetmesi üzerine yazdığı “Ağlayan Kahkahalar” adlı yazısıyla olmuştur. Bu yazısı 1917 yılında Talebe Defteri adlı derginin açtığı yarışmada birinci olmuş ve neşredilmiştir. On dokuz yaşında iken ilk romanı olan Küller’i kaleme almıştır. Ayrıca Türk Kadını, Kadınlar Dünyası, Aydabir, Salon Mecmuası, Çınaraltı, Çağrı, Hilâl, Defne, Hisar, Milli Mecmua dergilerinde ve Vakit, Zafer, Kudret, Haber, Yeni İstanbul, Sabah, Hürriyet gazetelerinde yazıları yayınlanır. Halide Nusret, genç yaşlarından itibaren sosyal kuruluşlarda ve hayır cemiyetlerinde çalışır. Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları, Halk Evleri, Muallimler Birliği, Yardım Sevenler Derneği, Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti ve Çocuk Esirgeme Kurumu (Himaye-i Etfal Cemiyeti) yönetim kurullarında uzun yıllar hizmet verdi.1975 yılı Birleşmiş Milletler tarafından “kadın yılı” olarak ilan edildiğinde “Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği” tarafından düzenlenen sergi ve toplantıda Halide Nusret’e “ümmül muharrirat” (kadın yazarların annesi) unvanı verilmiştir.1983 yılında ise Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile Türk Basın Birliği tarafından “Basın Mesleği’nde 50 Yıl Şerefli Hizmet” belgesiyle plaket verilmiştir. Zorlutuna, şiirlerinde hece ölçüsünü; romanlarında da konuşulan Türkçe’yi kullanmıştır. İnce ruhlu, hassas şairlerimizden olan Halide Nusret, aynı zamanda yazı tekniğinin kuvvetiyle tanınmış kadın ediplerimizdendir. Eserleri: Şiirlerini 1930’de Geceden Taşan Dertler,1943’te Yayla Türküsü,1960’da Yurdun Dört Bucağı ve 1967’de yayımlanan Ellerim Bomboş adlı kitaplarında topladı. Romanları ise,1921’de Küller,1922’de Sisli Geceler,1933’te Gülün Babası Kum,1945’te Beyaz Selvi,1971’de Büyük Anne,1974’te Aydınlık Kapı,1978’de Aşk ve Zafer adlarıyla yayımlandı. Ayrıca yazarın 1977 yılında çıkan Benim Küçük Dostlarım ve 1978 yılında Bir Devrin Romanı adlı hatıra türünde kitapları da bulunmaktadır.
Git Bahar Çekil, bu gölgeli yolda gezinme… Bahar, bakışların gene pek sarhoş. Yanılıp gönlüme misafir inme: Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabettir orası, meyhane değil!
Altınlı başında papatya niçin? Sarı saçlarına pembe gül takın! Git bahar, gönlümde ibadet için Diz çöken kızları ürkütme sakın, Kalbime girme, o kâşâne değil!
Ziyalar, kokular, renkler, çiçekler… Ömrünün her gün bir başka düğün, Bülbüller koynunda aşkı çiçekler, Güller dökülürler göğsüne bütün. Gerçekten güzelsin, efsane değil!
Kaynaklar: Bir Devrin Romanı,1978; Tanzimattan Bu Yana Hamasi Türk Şiiri Antolojisi,1997; Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi,1993; Tanzimattan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi I,1994; Edebiyatçılar Alemi,1999; Türkçe Kitaplarında Yazıları Bulunan Şair ve Yazarların Hayatı,1970; Kadın Şair ve Muharrirlerimiz,1940; Şahsiyetler ve Eserler,1993; Roman Hulasaları,1945; Bugünkü Türk Yazarları,1960; Türk Edip ve Şairleri; Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı,1938; Yazarlar Sözlüğü,1999.
ak topraklar adinda kerkük türklerinin dramini anlatan romani, bulgar zulmünü anlatan bir baska romani var.. milliyetci... galiba irkci degil... türk edebiyati vakfi (tedev) cevresinde sevilen ve tutulan bir yazardir
'Pat' diye düşüverdi kulağı önüme; acı sarı, inadına sarı, tastamam onun sarısıydı, dönüp duruyordu. 'Fazla, bu kadarı fazla! ' diye düşünemedim bile, yıldızlı; geceden; bir, iki, üç, beş yıldız, bir o kadar ay fırladı salkım saçak ve ah samanyolu; ille samanyolu: Çılgın! Hücrelerimin her birine, bir kelebek takılmış gibi, pır pır uçtum.. Kara selvi, ay ışığına mahkum; aslında sevdasıdır bu. Uçup durmaktayım...
Olur mu, kulak kesilip de yollanır mı? 'Beğendik' dediysek yani, 'Para yerine iş görür..' dediysek yani? Kesip, yollamış işte bana. Ben, sokak kızı, serseri mi serseri.. Uçarken, uzun uzun eteklerim bacaklarıma dolandı, çok güldüm.
Adam da gülmüş.. çok gülmüş; gözlerinden yaş yerine kıvılcımlar akmış.. Hepsini tek tek toplayıp, evlerin bacalarına duman yapmış: 'Onun saçlarıdır.' demiş. Saçlarım buğday tarlasıydı oysa, hastahanenin arka penceresinden gözlediği... Keşke gülse diye, bunu hatırlattım, daha fazla ciddileşti. -Onun ciddiyeti, hüzündür- Omuzlarını silkti:
'Ressamım.' dedi, 'Gelen her yeni gün, tekrar bakar, yeniden görürüm.'
Sahi, o kadar ressam ki.. samanyolunda parıldıyorum.
Ben, adam ve yıldızlı gece, Paris sokaklarında ay çiçeği toplamaya çıktık. Kaldırım diplerinden sular aktı; çeri çöpü, olanca pisliği sürükledi... Yavaşça, çok dikkatli, hiç ses çıkarmadan, kulağı sulara bıraktım. Bin bir noktadan tek ses! Yoksa gök mü gürledi ve adam irkildi, sarsıldı:
'Ne yaptın? ' diye sordu.
Ben de ona sordum: 'Neden kestin kulağını? '
Gözleri büyüdü, büyüdü. Büyük acı oturdu içlerine: 'Ah ağrıyor..' dedi, 'Ağrıyor.. kafam..kafam! '
Yıldız ışığında elmacık kemikleri, çok iri, çok parlaktı. Elmacık kemiklerinde yüzümü gördüm; ben, sokak kızı serseri mi serseri.. titredim! Başımı çevirip sulara baktım; belki orada, çok uzakta bir yerlerde durup durmaktaydı kulağı. Keşke koşabilseydim.. koşabilirdim de. Ya niçin çakılmış gibi durdum yerimde? Korkuyordum; boş avuçlarımı gösterip ona, kahkahalar attım. İki büklüm olup kıvrandı, çöktü kaldırıma:
Sabaha kadar yürüdük Paris sokaklarında. Paris sokaklarında, sabaha kadar sular aktı, sular birbirine kavuştu, sular ayrıldı. İri, sarı ay çiçekleri açıp, soldu.
Güneş doğarken yoruldu: 'Kulağını arıyorsan, boşuna.' dedim, 'Onu atalı çok vakit geçti, belki yüz yıl.'
Dönüp, bana baktı, gözleri duru mavi; soluğumu tuttum: 'Ne kulağı? ' diye sordu.
'Hani kesip, armağan diye bana yollamıştın.'
'Hatırlamıyorum.' dedi, 'Hem sen de kimsin? '
'Ben sevdiğin.. ben, uğruna kulağını kestiğin..'
Başını salladı iki yana: 'Sizi tanımıyorum küçük hanım.' dedi, elinde kalan sarı çiçekleri göğsüne bastırdı: 'Bunları götürüp, vazoya koymalıydım.' dedi, yürüdü. Artık gitmedim peşinden çünkü o an bildim ki kulak bende kanamaktadır, hep kanayacaktır.. O an bildim ki adam bunu, hiç bilmeyecektir. O an, ateş düştü içime.
evliya celebi denince seyahat, gezmek, belli bir yerde sabit kalamamak gelir akla... ordan oraya tayin olan memurdan, ders esnasinda tuvalete cikip, can sikintisindan yapacak sey bulamadigindan, okulun müstemilatini dolanip duran ögrenciye her hareket halindeki dabbeye bugün evliya celebi telmihli ifadeler kullanilir...
almanya'da eulenspiegel türkiye'de nasreddin hoca denirdi eskiden komiklikten söz edilince...
yeni türkiye'de ise komedi denince kemal sunal gelir akla... türk insaninin kimyasina uygun bir komedi anlayisi ile, türkün bulundugu her cografyada izlenen insan... yeni nesil üniversite mezunlari, almanya'da yetisen üniversiteli türk gencleri türkiye'de istanbul'da gecekonduda kalan isportaci.. hepsinin gülme ihtiyacini ortak karsiliyor..
ya iste söyle basit güldürüyordu böyle argo kullaniyordu felan...
sanki bunu diyen adam aksam kemal sunal filmi hangi kanalda ise oraya zapp'lemiyor? ? ?
GELiNLiK KIZ Çocukken gidilen evler iki türlüydü: Annemin seçtigi dostluklar ve gitmek zorunda kaldigi yerler. Annemin gönlünce kurdugu dostluklari severdim ben. Çogu dünyadan elini, etegini çekmis kimselerdi. Öyle yerlere gidecegimizde annemin ince kivrimlarla biçimlenmis dudaklari sevinçle çözülüyor; ruj, dudaklarda hafifçe gezinip kizila dönüstürüyor kirmizisini. Kapidan kedi adimlariyla çikiyoruz. Annem, dikkatle sokak kapisini kilitlemiyor. Sonra sokak yazsa daha bir iç açici serinlikte, sonbahari yasiyorsak iyicene iliklerimizi isitan ilik güneslerle dolardi. Yollarda dönüp dönüp gerime bakiyorum. Sifa'nin denize çikan burnunda sakizagaçlari vardi. Artik deniz banyolarindan vazgeçilmis günlerde, gençler onlarin altlarina otururlardi. Yogurtçu tarafindan sandallar çikiyor; Kurbagalidere'nin agzina gelince ya Kalamis kiyilarina uzanirlar ya da Sifa'dan Moda'ya kadar gezinirlerdi. Öglen günesinin omuzlara egilisi, oksayisi. Annemin yeniden gençkiz gibi yollardan geçtigi siralarda, yagmurlardan bile gönenirdim. Bu yagmurlar ergenlik yillarimin ve simdinin yagmurlarina yabancidir. Rüzgâr üsütmezdi; soguk rüzgârlar yagmurlugumun yakasini, eteklerini açip uçurtmazdi. Yagmurda yürüyüslerimiz annemle. Tramvaylarin, otobüslerin, vapurlarin, ender bindigimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanin bütünleserek cama çarpisi; dagilarak kendince su yollari açiyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuslar uyduruyorum, ayyildizli Türk bayraklari... Yagmurun çiçekdürbününden binlerce sekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardik. Incilâ Abla'yla. Incilâ Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittigi evin kiziydi. Annemin onlari nereden tanidigini çikaramiyorum. Belki uzaktan bir yakinlik, hisimlik vardi aramizda. Bizim geldigimizi görünce delicesine sevinirlerdi. Iffet Hanim beni kucaklar, saçlarimi defalarca öpüp koklardi. Tasliktan girilince karsimiza düsen odaya kosardim. Burada Iffet Hanim'in annesi yasiyor. Iffet Hanim'in annesi, ben hatirladigimda çok yasli bir kadindi. Vücudunun yorgunluguna karsin, akli dinçti. Ihtiyarligindan yerinden kalkmiyor, sabahtan aksama kadar bir köse koltugunda dua ediyordu. Mor kadife üzerine sirma islemeli kesesinden elyazmasi Kur'an'ini çikarir, hiç sikilmadan ezbere bildigi ayetleri tekrar tekrar okurdu. Onun elini öperdim. Bu el, her vakit tuhaf, baygin bir menekse kolonyasi kokardi. Kolonyasi Nuhbe Hanim'in basucunda dururdu. Yuvarlak, tombul sisenin kapagi sincap rengiydi. Nuhbe Hanim kina yakardi saçlarina. Önü islemeli beyaz tülbentlerle örterdi saçlarini. Incecikti saçini örttügü tülbentler. Yataginin ayak ucuna konmus bohçasinda kalin tülbentler vardi, lavanta torbaciklariyla sarmas dolas. Nuhbe Hanim azicik kipirdanip hareket ettiginde terliyordu ve kizi sirtina kalinca tülbentlerden koyardi. Elbiselerinin yakalarina rokoko yapraklar islenmis; ikide bir ellerini bu yapraklara degdiriyor Nuhbe Hanim. Benle büyük insanmisim gibi konusuyor. Iffet Hanim'a, 'Çocuga bir bardak tükenmez versenize canim, ' diyor. Iffet Hanim hâlâ tükenmez kurardi kis aylarinda. Benim için taze meyveler, balbademler, içfistiklari getirir; sessizce bir yana birakirdi. Gerçekte onurun saklatdigi bir yoksulluk, odalardan tasliga, tasliktan mutfaga belli belirsiz sinmisti. Incilâ Abla'larin evi. Bahariye'nin arka sokaklarindaydi. Buradaki üç kârgir konaklari, zenginlik çaglarini kapadiklarindan kiraya verilmisti. Ev sahipleri, herhalde pek önceden karsi yakaya tasinmislardi. Bazi günlerde, havanin açik ve aydinlik oldugu günlerde at arabasiyle gelirdik Incilâ Abla'lara. Öteden sokaga sapar sapmaz dantelali mendil kenarlarini hatirlatan çati çikmalari görünürdü. Tahta oymalar çok güzeldi. Nicedir konagin yüzü yagliboya görmediginden kararip çirkinlesmisti. Daminda hep sazlar bitmisti. Kirik döküktü pencerelerin kepenkleri. Bahçeden girince, konakta kimselerin yasamadigini düsünüyordu insan. Dutagaçlariyle akasyalar bakimsizliktan yabanillasmislardi.. Incilâ Abla'lar, hemen bahçeye açilan en alt katta oturuyorlardi. Ama pencereleri kapali durdugundan mevsimlerin rengi, isigi, kokulari konagin kilerinden bozma eve giremezlerdi. Evin içi suskunluk ve sicak; Incilâ Abla'nin yesil marul yapraklariyle besledigi kanaryasinin ötüsleriyle dagilirdi. Taslikta duvarlar ak badanaydi. Nuhbe Hanim'in odasinda gülkurusu. Kireç badananin üzerine yapismis firça killarini ayiklamaya bayilirdim. Nuhbe Hanim'in esyasi yillardir yenilenmemisti. Evin kökeni gibiydi esya. Duvara dayali, parlakligini yitirmis pirinç topuzlarla bezeli yüksek, demirden karyolasi; sagli sollu, yastiklarla tika basa doldurulmus koltuk; üzerinde iki büyük gaz lambasinin durdugu aynali konsol... Simdi sadece bunlari animsayabiliyorum. Sonralari Nuhbe Hanim'in yanindan ayirmadigi Incilâ Abla'nin mevlut sekerlerini bir de. Iffet Hanim'a, kolay kolay, Nuhbe Hanim'in kizidir denemezdi. Ufak tefekti, içi tez kadindi. Çok çökmüstü, yasini kestiremezdim bu yüzden. Annesine sigara saran elleri, tütünden olacak, sapsariydi. Modasi geçmis uzun elbiseler giyerdi. Giysileri degisir, gögsüne taktigi elmas igne degismezdi: Ne dali oldugu anlasilmayan bir altin çubuga oturtulmus taslar. Taslarin tümüne su kaçmisti, kara karaydi. Saçlari topuzdu Iffet Hanim'in. Basindaki kemik tokalari, firketeleri ne zaman saymaya kalksam, sonunu getiremezdim. Disarda yasanan kalabaliklardan, eglencelerden, sevinçlerden, hatta üzüntülerden ve kederlerden bu eve sizabilen bir tek bizlerdik: Annemle ben. Incilâ Abla, geçmis zamanlardan kalma bir perikizi gibiydi. Kizil saçlarini omuzlarina döker, agir agir tarardi. Papatya sulariyle yikaniyordu kizil saçlari. Papatya kayniyor ocakta. Ikimiz ufaliyoruz papatyalari. Incilâ Abla'yla karanfil kurusu kaynatip esans yapiyoruz. Onunla birlikte olmaktan mutluluk duyardim. Ilisirdim kucagina. Defterime kenarsüsü yapardi Faber kalemlerimle. Çukulata yaldizlarini biriktiriyor, kirisiklari ince parmaklariyle düzeltiyor; ben gelince bana verecek. Kimi vakitler annesi gibi saçlarini topluyor, ama onun topuzu siki degil. Aralardan kaçan yumusak bukleler ensesine düserdi. Baska gelen giden yok muydu oraya? Sanki üst katlarda kimse oturmuyordu ve biz, kimsenin yasamadigi bir konaga taniktik. Öbür kiracilarla merdiven basinda, bahçede, dut agaçlarinin gölgeliginde, hiçbir yerde hiçbir yerde karsilasmadik. Nuhbe Hanim'in sözünü ettigi insanlar geçmis, göçmüslerdi. Solgun yüzleri, sarkik yanaklariyle çektikleri fotograflari gösterirdi bana eski tanidiklarinin. Anilariyle yetiniyordu. Iffet Hanim'sa böyle seyleri düsünmeye, anmaya firsat bulamazdi sanirim. Evi evirip çeviren, kotarandi Iffet Hanim. Incilâ'yla birlikte bütün günler çalisirlardi. Kasnaga geçmis isler biter bitmez, Iffet Hanim satmaya götürürdü. Incilâ'nin babasindan kalan azicik emekli ayligina, dul ve yetim maasina Iffet Hanim'in zorlukla sattigi islemelerin, göz nurunun, el emeginin pek ucuza gider karsiligini eklerlerdi. Üçü bir baslarina erkeksiz yasiyorlardi. Belki de dis dünyayla ilgisiz yasamlari bundandi. Iffet Hanim'in elinde en canli iplikler hüzne bulanir; en göz kamastirici çiçekler aci çökertirdi. Oysa Incilâ Abla'nin suzenîleri, sarmalari, hesapisleri huzur verirdi içimize. Annem, onlara gittigimizde daima hediyeler götürürdü. Sirayla Nuhbe Hanim'a, Iffet Teyzeye ve Incilâ Abla'ya. Ama bu hediyeler, annemin gitmek zorunda kaldigi yerlere götürdügü buket çiçeklere, lüks fondanlara benzemezdi. Paketleri gizlice tasliktaki ayaklari sallantili yemek masasina birakirdi. Iffet Hanim hemen farkeder, 'Kizim ne diye zahmet ediyorsun, ' derdi. Sesindeki titreyis, bende onlardan, o tasliktan ve odalardan kaçmak ihtiyacini uyandirirdi. Taslikta ayakkabilarimizi çikartirdik. Naftalin kokulu terlikler getirirdi Incilâ Abla. Terlikler ayaklarima biraz büyük geliyor. Çay vakti kizarmis küçük ekmeklere sürülü reçel ve tereyagiyla kahvalti ediyoruz. Birden istahim kapanirdi. Incilâ Abla'nin gözlerini aradim. Bakislarimiz birlestiginde dinerdi midemin sinsi bulantisi. Bunca eski, yalin esyanin ortasinda çay fincanlari harikulâdeydi. Bunlar porselendi. Kulplariysa çaya egilmis, çati yudumlamaya hazir gümüs kuslardi... Çay içtikten sonra Incilâ Abla bize ut çalardi. 'ek deveci develeri engine / Simdi ragbet güzel ile zengine' diye bir Güney-Anadolu türküsü söylerdi. Nuhbe Hanim, bu türkü söylendiginde Incilâ Abla'ya nedense dargin, küsmüs bakardi. Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü aksamin karardigi saatlerde kapinin gicirdayarak sokaktan açilmayacagini bilmek, bende çözemedigim duygularin baslangici sayilir. Sözgelimi bize sunulan gümüs kuslu fincanlarin kirildigini duyardim. Kafesteki kanaryanin bir sabah öldügünü. Bahçedeki camlari boydan boya çatlak limonlukta sikismis arilari. Biz eve döndügümüzde babami beklerdik. Sasirmam gereken konulardan biri, Iffet Hanim'la Incilâ Abla'nin bize hiç gelmemeleriydi. Nuhbe Hanim'in yasliligina, yürüyemeyecek kerte yorgun olusuna baglardim bunu. Bir gün olaganüstü bir seyle karsilastik Incilâ Abla'larda. Nuhbe Hanim'lara annemle benden baska misafir gelmezken, ilkyaz ögleden sonrasinda, genç ve yakisikli bir adam, tasliktaki masayi çevreleyen iskemlelerden birine oturmus, kahve içiyordu. Pencerelerin kepenkleri aralanmisti üstelik. Içeriye yansiyabilen, nihayet odalari dolduran gün isigi ansizin eski esyayi büyülemis, senlendirmisti. Genç adamin saçlarindan bir demet alnina dökülmüstü. Iffet Hanim annemi karsiladiginda, o da ayaga kalkti. 'Ne iyi ettiniz de geldiniz, ' dedi Iffet Hanim, 'eriste kesmistim ben de.' Incilâ Abla ibrisimleri, elvan elvan iplikleri topluyordu telâsla. 'Kusura bakmayin, ' dedi anneme. 'Biz yabanci miyiz Incilâ? ' 'Cahit, ' dedi Iffet Hanim. 'Taniyacaksin Süheylâ, Hasan amcayla Kâmran yengenin oglu.' Annem gülümsüyordu. Hasan amcayla Kâmran yengenin adlarini ilk kez isitiyordum. 'Mühendis çikmis bu sene Cahit. Binbir güçlükle arayip bulmus burasini sagolsun.' Ben hemen mühendis olmaya karar veriyordum. Genç adam, hemen benim Cahit agbim oluyordu ve ben, büyüyünce tipki ona benziyordum. Genis omuzlu, uzun boylu, insanin elini sikarken güvenç veren. Cahit agbi saygiyla annemin elini sikti. Benim de. Galiba hayatimda alaysiz elimi sikan birinci insandi o. Dün gibi hatirliyorum: O gün kandil simitleri yedik Nuhbe Hanim'in odasina dolusup. Nuhbe Hanim bayagi gençlesmisti. Cahit agbinin getirdigi siyah-beyaz damali basörtüsünü göstermisti anneme. Onlari arayip soran bir baska insanin gizli gururunu tasiyordu. 'Cahit agbine siir okusana' dediler bana. Cahit agbime basimi çeviriyor, sonra utançla yere egiyordum. Bahçeye çiktik; Incilâ Abla, Cahit agbi üçümüz. Camlari boydan boya çatlak limonlukta kuru otlara oturduk. Tasliga girip pitpit terliklerimizi giydigimizde günes batiyordu. Nuhbe Hanim'in odasi alacakaranliga bürünmüstü. Cahit agbi, alacakaranlikta, Incilâ Abla'yi seyrediyordu sezdirmeden. Cahit agbiye defterimi, Incilâ Abla'nin yaptigi kenar süslerini gösterdim. Çarpim cetvelini çikardim okul çantamdan. Boncuklarin yerlerini degistirdim. Pergelle suda halkalar çizdi defterime Cahit agbi. Nuhbe Hanim, oradan oraya kosturan Iffet Hanim'in terli yüzüne bir seyler mirildanarak üfledi. Incilâ Abla ud çalmadi. Eristelerimizi patiska bir torbaya koydu Iffet Hanim; 'Sana da verecegim Cahit, ' dedi. 'Size gelip yerim teyzecigim.' Hasan amcanin, Kâmran yengenin yinelenen adlari. Nuhbe Hanim'in kadife kesesinden çikan elyazmasi Kur'an. Ayrilirken annem, Incilâ Abla'yi sevecenlikle kucakliyor. Ilkyaz aylarinda Cahit agbiye hep rastladik Nuhbe Hanim'larda. Misafir odasi simdi, bize oldugu gibi, onun için de açiliyordu. Ise girmisti Cahit agbi. Mühendisligin önü simdi açiktilar, herkes mühendis olmak istiyordular... Kadiköyü'ne geçtiginde, ne yapip ne edip, Nuhbe Hanim'larda eriste yiyordu. Iffet Hanim kasnaklari konsolun gözüne kaldirmis durmadan bir seyler dikiyordu. Sayfalarini çevirdigim Manidifata'lar da yoktu ortalikta. Tasliktaki masanin altina beyaz kâgitlar yayiliyor, kumaslar biçiliyordu. Sokaga çiktigimizda anneme sordum: 'Anne, Cahit agbi onlarin nesi oluyor? ' 'Incilâ Abla'yla evlenecekler. Allah yüzünü güldürsün Incilâ'nin.' 'Incilâ Abla gidecek mi buradan? ' Incilâ Abla'yi yitirmekten ürküyordum. Çocuk kalbime hançerler batiyordu. Incilâ Abla limonlukta yine ut çaliyor, Cahit agbi gür sesiyle 'Etme beyhude figan vazgeç gönül' sarkisini okuyordu. Nuhbe Hanim, odasinin penceresini ardina kadar açmis, dinliyordu. Kafesteki kanarya güneslerde bahçeye çikartiliyordu. Ot gövermis, harap bahçeler azmisti. Nuhbe Hanim'in sedefli kavuklarina yerlestirilmis ciliz küpeçiçekleri bile tomurcuklanmisti. Ben konagin oymali dam çikmalarindan hoslanmiyordum, limonlukta yükselen kalin erkek sesini sevmiyordum, Cahit agbi dostum olmuyordu. Iffet Hanim'larin odasindaki cilali tahta sandik açilip kapaniyordu. Okul çikislarinda genellikle buraya geliyorduk annemle. Tahta sandigin açilip kapanislarina. 'Eskiden, ' diyordu Nuhbe Hanim, 'kizlarin çeyizinde bir teli ipekten, bir teli ketenden kivir kivir dokunmus hilâli gümlekler makbuldü.' Herkes gülüyordu onun anlattiklarina. Aralik kepenklerden sisman dut sinekleri giriyordu odaya. Hevessiz, coskusuz günlerim. Incilâ Abla'yi, o dutagaçlarinin gölgeledigi evden ayri düsünemiyordum. Incilâ Abla bir perikizi olmaktan uzaklasiyor, etiyle-kemigiyle gerçege dönüsüyordu. Çarsaflardan sicaktutacagina, her sey hazirlaniyordu çeyizde.
'O ugursuz mum çiçeklerinden, ' diyordu da, baska bir sey demiyordu annem. Nisan elbisesi dikilirken söz bozuldu. Cahit agbinin gelisleri seyreklesmisti. Limonluga geçip sarkilar söylemiyordu artik. Incilâ Abla'yi kucaklayislarinda soguktu, bikkindi. Oturup kalkmasi, giyinip kusanisi baskalasmisti. Defterime gönyesiyle üçgenler yapmadi boy boy. Mum çiçekleri limonlukta kendi kendilerine bitmislerdi. 'Yillarca otun üremedigi limonlukta.' Cahit Agbi'nin Incilâ Abla'yla nisanlanmayisinin nedeni belirsizdi. Annem konusmuyordu sordugum vakit. Ben onlara gitmedigimizde çarçabuk unutuyordum. Zaten tatil yaklasiyordu, yazin esrikligi vurmustu basima. Iffet Hanim'i kipkirmizi gözlerle buluyorduk. Uçuk pembe tafta nisan elbisesi eski gardiroba asilmisti. 'Üzülmeyin Iffet Abla.' diyordu annem.. 'nerde Incilâ gibi bir kiz bu zamanda. Kismeti kapanmadi ya.' Kendi de inanmiyordu söylediklerine pek. Kanarya eski yerine kondu. Incilâ Abla'nin yüzünde yasamadan tükenmis umut isigi gülümsemeler. Sonra sonra zayiflamaya basladi. Ince vücudu ateslerle kavruluyordu. 'Bu yapilir miydi, ' dedi annem, 'bu yapayalniz, siginaksiz insanlara yapilir miydi bu! ' Annemin misafir gününde beyaz eldivenler geçirmis, günes semsiyeli bir kadin, 'Incilâ'yi da bundan sonra kimse almaz, ' dedi. 'Az gezmedi o mühendis çocukla. Limonlukta sarkilarin bini bir paraydi. Gökleri çinlatti âvazeleri.' Hallerini bilmeyislerinden söz edildi Iffet Hanim'larin; Kizilay'a satilan hesapisleri, mürver igneler, civan kaslari. Nisan bozulmasindan bir yaz geçmisti. Koskoca bir yaz geçmisti. Cahit agbiyi yaninda kisaca boylu, çok sik bir kizla Moda'da görmüstük. Deniz Kulübü'ne giriyordu. Gençkizin saçlari bukle bukle kesilmisti. Perçemleri, yokusta Cahit agbiye yaslanislari... Deniz Kulübü'nde caz çaliyordu. Kayiklarla gelip dans edenleri seyrediyordu halk. Cahit agbi, anneme selam vermek istemisti: Hasan amcayla Kâmran yengenin oglu, 'Taniyacaksin Süheylâ.' Buz gibi durmustu annem. Bana el sallamisti Cahit agbi, kolumdan çekip sürüklemisti annem. Dügünler yasaniyor. Gelin güleryüzle iniyor merdivenlerden. Çocuklar geziniyor ortalikta. Kadinlar aynalarda yapili saçlarini düzeltiyorlar. Dügün pastasi kesiliyor. Ben hiç dügünlere gitmiyorum. Içinde akide sekerleriyle bir tek lokumun oldugu pembe kâgidi açmistim. Pembe kâgit külahta Incilâ Abla'min soluk baskili fotografini görmüstüm. Limonluga kar yagiyordu. Kar, çatlak camlardan içeriye yagip eriyordu. Kuru ayazin ardindan yagmurlar geldi. 'Hos geldiniz, 'dedi annem. 'Sakir sakir yagmur, mansonumu islatti, ' dedi annemin günes semsiyeli konugu. Çizmelerini çikardi. Mansonunun tüylerini kabartti. Soba yanan odaya girerken, 'Isittiniz mi? ' diye sordu. 'Sizin Incilâ'nin Cahit, eski elçilerden Regaip beyin kiziyla nisanlanmis, yildirim nikahiyla evleneceklermis.' Bir an sustu anlamli göz süzmelerle. 'Regaip bey çok seviniyormus. Sevinir elbet, Cahit hem güzel çocuk hem de istikbali açik.' Annem, misafir hanima muzlu pastadan tutmuyordu.
İlk başta, “demodeliğin modası geçer mi” gibi saçma görünen bir suale verilecek cevap “moda” ile “demode” kavramlarına verdiğimiz anlamla ilgili olabilir, bir de içinde bulunduğunuz yaşla. Bana göre bir ibadet vecdi veya bir tazelenme heyecanıyla modayı takip edenler, aslında modası hiç geçmeyen bir şey bulabilmek için arayış halinde olmalılar.
“Alçağa akar sular, pây–ı hûma düş mest ol” diyen şair de böyle bir sükûnet noktasını işaret ediyor belki de. Kemâl çağı dediğimiz vakit, hayata bakışın, daha doğrusu hayat felsefesinin, denize ulaşan bir ırmak gibi sâkin aktığı bir demdir; kabul çağıdır. Belki de insanın, –kendi de dahil– hiçbir şeyi değiştirmeye tâkât yetiremeyeceğini anladığı an. Bu noktadan bakılınca bütün devrimciler çocuk, siz bilemediniz delikanlı görünürler. “Neyi aradığını bilmeyen, ne bulduğunu da bilemez” buyurmuş bir bilge. Demodelikte karar kılınan yer, insanın ne aradığını ve aradığını asla bulamayacağını bildiği zaman mıdır; belki, evet, kesinlikle!
Bütün hikâyeler, masallar ve romanlar, çevrilmiş ve çevrilecek bütün filmler niçin demodedir ve niçin hep aynı şeye dair olduklarını her defasında hatırlatıyorlar? Yeni olan ne var diye sormalıyız aslında. Moda rüzgârıyla para kazananlara ve bu endüstriden ekmek yiyenlere lâfım yok; tam aksine onlar, hâlâ yeni bir şeyler olabileceği kanaatini yaydıkları için kutlanmayı bile hak ediyorlar. Çocuk ölümü acı, çocuk ölmek güzeldir. Sir William Wallace mıydı, “bazıları hiç yaşamaz ki” diyen? Ölmek için evvela yaşıyor olmak lâzım; şimdi adını hatırlayamadığım, “kaç hayat yaşarsak, o kadar ölürüz” diyen adamın nüktesi Wallace’ı bütünlüyor ve bütün vecizelerin birbirini tamamladığını fark ediyoruz. Yeni bir vecizeyi kim söyleyebilir kim? Delinmedik inci, söylenmedik mânâ mı kalmıştır?
Öyleyse nasıl oluyor da milyarlaca insan için her biri bir öncekinin aynı ritimde tekrarlanan yeni günlere erişmekte yeni bir lezzet bulabiliyoruz? Moda’nın sırrı buradadır işte. “Non novae sed novae” demiş bir Lâtin; Lâtince’den anlamam, vebâli nakledenin boynuna: “Yeni bir şey değil, yeni bir tarzda anlatmak” demekmiş. Şapkanın ne işe yaradığını bilenler için bütün şapkalar birbirinin aynıdır. Kadim Mısır’ın kadınları, en az bugün yaşayanlar kadar yüz boyamanın ustası idiler.
Bir televizyon reklamında, “Çağdaş yatak odası takımı” lâfı geçtiğini fark edince aldı beni bir düşünce; zâhir adamcağız, “bunlar eski püskü, tarihin eski devirlerinden kalmış şeyler değil, modern, gıcır gıcır, yepyeni” demek istiyordu galiba. Yatak fikri ne çağdaş, ne de tarihidir; yatak yataktır netice itibariyle. “Çağdaş yatak” terkibi bir dil oyunu; işaret ettiği bir gerçeklik yok. Demek ki dil, mânâyı açan değil gizleyen ve muğlaklaştıran bir görev üstlenmiş. Cumhurbaşkanı da Amasya’da yaptığı konuşmada dilin ve anlamın muğlaklığına kendi çapında katkıda bulunuyor ve konuşmasının bir yerinde “çağdaş anlamda toplanma alışkanlığı”ndan bahsediyor; cümleyi okuyalım en iyisi:
“Kişileri bir araya getiren, onlara çağdaş anlamda toplanma alışkanlığı kazandırarak, ulusal birliği sağlamayı amaçlayan yapıların kurulmasıyla eski alışkanlıklar terk edilmiş, kitlelerin bilinçlendirilmesine yönelik etkinlikler önem kazanmıştır.”
“Çağdaş anlamda olmayan toplanma alışkanlığı” nasıl olur diye aldı beni bir düşünce; muhayyilemi ne kadar zorlasam da zihnimde canlandıramıyorum. Çağdışı toplanma alışkanlığı nedir meselâ, mafya celsesi mi, herkesin birbirini pata–küte dövdüğü bir kongre mi, yoksa servisin berbat yapıldığı bir toplantı mı? Çağ kelimesine bu kadar çok mânâ bindirilirse olacağı budur; kavram evvelâ bel verir, sonra çöküp gider. Geriye kalan “çağdaş yatak odası” gibi bir şeydir.
Nietzsche diyor ki, “Üslûbu düzeltmek, aslında düşünceyi düzeltmekten başka bir şey değildir”. Burada eksikliğini hissettiğimiz şey üslûptan da öte, dilin kendisi, mantığı ve anlam çatısı. Tam da Martin Heidegger’in “Lisan varlığın evidir” dediği yer. Bu dil düşünceyi ve mânâyı taşıyamaz çünkü nirengisi yoktur. Moda fikrine heyecan veren şey bir şeylerin demode olmasıdır; berkemâl olalım derken “kemâl”i kaybetmişiz.
“Bizim klasiklerimiz yoktur” diyen adama boşuna bühtân etmişiz meğer.
firavunun kızıldenizde bulunan secde eder durumdaki ve çürümeyen cesedi
Allah'in, kudretini anlamamiz icin yolumuza biraktigi isaretlerden...
Halide Nusret (Zorlutuna) ve Git Bahar
1901 yılında İstanbul’da doğan Halide Nusret, meşrutiyet döneminde Kerkük’te mutasarrıflık yapmış olan ve hürriyet mücadeleleriyle tanınan Avnullah Kâzimî’nin kızıdır. Halide Nusret, ilk tahsilini ailesinden alır. Kerkük’te özel hocalardan bir yandan Türkçe’sini diğer yandan Arap ve İran dillerindeki bilgisini kuvvetlendirmiştir. Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda İstanbul’a dönerler ve Halide Nusret Erenköy Kız Lisesi’ne devam eder. Mütareke yılları başlayınca çalışmak zorunda kalan şaire Darü’lmuallimat’ta imtihana girerek öğretmen olma hakkını kazanır. Bu arada İstanbul Darülfününu’na –Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü- devam eder. Özel olarak İngilizce öğrenir.1926 yılında süvari yarbayı Aziz Vecihi Zorlutuna ile evlenir.1930 yılında Ergün adlı oğulları ve 1938 yılında da kızları Emine Işınsu kızları dünyaya gelir. Tanrı’nın kendisini öğretmen olsun diye yarattığına inanan Halide Nusret,1957 yılında kendi isteği ile emekli oluncaya kadar çeşitli illerde öğretmenliğe devam etmiştir. Son yıllarında yüksek tansiyon ve romatizmadan rahatsız olan Zorlutuna,1984 yılında vefat etmiştir.
Zorlutuna’nın yazarlık hayatına girişi Erenköy Kız Lisesi’nde orta tahsilini yaparken babasını kaybetmesi üzerine yazdığı “Ağlayan Kahkahalar” adlı yazısıyla olmuştur. Bu yazısı 1917 yılında Talebe Defteri adlı derginin açtığı yarışmada birinci olmuş ve neşredilmiştir. On dokuz yaşında iken ilk romanı olan Küller’i kaleme almıştır. Ayrıca Türk Kadını, Kadınlar Dünyası, Aydabir, Salon Mecmuası, Çınaraltı, Çağrı, Hilâl, Defne, Hisar, Milli Mecmua dergilerinde ve Vakit, Zafer, Kudret, Haber, Yeni İstanbul, Sabah, Hürriyet gazetelerinde yazıları yayınlanır.
Halide Nusret, genç yaşlarından itibaren sosyal kuruluşlarda ve hayır cemiyetlerinde çalışır. Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları, Halk Evleri, Muallimler Birliği, Yardım Sevenler Derneği, Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti ve Çocuk Esirgeme Kurumu (Himaye-i Etfal Cemiyeti) yönetim kurullarında uzun yıllar hizmet verdi.1975 yılı Birleşmiş Milletler tarafından “kadın yılı” olarak ilan edildiğinde “Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği” tarafından düzenlenen sergi ve toplantıda Halide Nusret’e “ümmül muharrirat” (kadın yazarların annesi) unvanı verilmiştir.1983 yılında ise Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile Türk Basın Birliği tarafından “Basın Mesleği’nde 50 Yıl Şerefli Hizmet” belgesiyle plaket verilmiştir.
Zorlutuna, şiirlerinde hece ölçüsünü; romanlarında da konuşulan Türkçe’yi kullanmıştır. İnce ruhlu, hassas şairlerimizden olan Halide Nusret, aynı zamanda yazı tekniğinin kuvvetiyle tanınmış kadın ediplerimizdendir.
Eserleri: Şiirlerini 1930’de Geceden Taşan Dertler,1943’te Yayla Türküsü,1960’da Yurdun Dört Bucağı ve 1967’de yayımlanan Ellerim Bomboş adlı kitaplarında topladı. Romanları ise,1921’de Küller,1922’de Sisli Geceler,1933’te Gülün Babası Kum,1945’te Beyaz Selvi,1971’de Büyük Anne,1974’te Aydınlık Kapı,1978’de Aşk ve Zafer adlarıyla yayımlandı. Ayrıca yazarın 1977 yılında çıkan Benim Küçük Dostlarım ve 1978 yılında Bir Devrin Romanı adlı hatıra türünde kitapları da bulunmaktadır.
Git Bahar
Çekil, bu gölgeli yolda gezinme…
Bahar, bakışların gene pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme:
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş,
Mabettir orası, meyhane değil!
Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için
Diz çöken kızları ürkütme sakın,
Kalbime girme, o kâşâne değil!
Ziyalar, kokular, renkler, çiçekler…
Ömrünün her gün bir başka düğün,
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler,
Güller dökülürler göğsüne bütün.
Gerçekten güzelsin, efsane değil!
Git bahar, git bahar, uzaklarda gül!
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül,
Sokulma kalbime peymane diye.
Gördüklerin kandil… peymane değil!
Kaynaklar: Bir Devrin Romanı,1978; Tanzimattan Bu Yana Hamasi Türk Şiiri Antolojisi,1997; Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi,1993; Tanzimattan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi I,1994; Edebiyatçılar Alemi,1999; Türkçe Kitaplarında Yazıları Bulunan Şair ve Yazarların Hayatı,1970; Kadın Şair ve Muharrirlerimiz,1940; Şahsiyetler ve Eserler,1993; Roman Hulasaları,1945; Bugünkü Türk Yazarları,1960; Türk Edip ve Şairleri; Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı,1938; Yazarlar Sözlüğü,1999.
elif konar 11.11.2002
ak topraklar adinda kerkük türklerinin dramini anlatan romani,
bulgar zulmünü anlatan bir baska romani var..
milliyetci...
galiba irkci degil...
türk edebiyati vakfi (tedev) cevresinde sevilen ve tutulan bir yazardir
sair halide nusret zorlutuna'nin kizi..
BİR GECE YILDIZLARLA
----------
'Pat' diye düşüverdi kulağı önüme; acı sarı, inadına sarı, tastamam onun sarısıydı, dönüp duruyordu. 'Fazla, bu kadarı fazla! ' diye düşünemedim bile, yıldızlı; geceden; bir, iki, üç, beş yıldız, bir o kadar ay fırladı salkım saçak ve ah samanyolu; ille samanyolu: Çılgın!
Hücrelerimin her birine, bir kelebek takılmış gibi, pır pır uçtum.. Kara selvi, ay ışığına mahkum; aslında sevdasıdır bu. Uçup durmaktayım...
Olur mu, kulak kesilip de yollanır mı? 'Beğendik' dediysek yani, 'Para yerine iş görür..' dediysek yani? Kesip, yollamış işte bana. Ben, sokak kızı, serseri mi serseri.. Uçarken, uzun uzun eteklerim bacaklarıma dolandı, çok güldüm.
Adam da gülmüş.. çok gülmüş; gözlerinden yaş yerine kıvılcımlar akmış.. Hepsini tek tek toplayıp, evlerin bacalarına duman yapmış: 'Onun saçlarıdır.' demiş. Saçlarım buğday tarlasıydı oysa, hastahanenin arka penceresinden gözlediği... Keşke gülse diye, bunu hatırlattım, daha fazla ciddileşti. -Onun ciddiyeti, hüzündür- Omuzlarını silkti:
'Ressamım.' dedi, 'Gelen her yeni gün, tekrar bakar, yeniden görürüm.'
Sahi, o kadar ressam ki.. samanyolunda parıldıyorum.
Ben, adam ve yıldızlı gece, Paris sokaklarında ay çiçeği toplamaya çıktık. Kaldırım diplerinden sular aktı; çeri çöpü, olanca pisliği sürükledi... Yavaşça, çok dikkatli, hiç ses çıkarmadan, kulağı sulara bıraktım. Bin bir noktadan tek ses! Yoksa gök mü gürledi ve adam irkildi, sarsıldı:
'Ne yaptın? ' diye sordu.
Ben de ona sordum: 'Neden kestin kulağını? '
Gözleri büyüdü, büyüdü. Büyük acı oturdu içlerine: 'Ah ağrıyor..' dedi, 'Ağrıyor.. kafam..kafam! '
Yıldız ışığında elmacık kemikleri, çok iri, çok parlaktı. Elmacık kemiklerinde yüzümü gördüm; ben, sokak kızı serseri mi serseri.. titredim! Başımı çevirip sulara baktım; belki orada, çok uzakta bir yerlerde durup durmaktaydı kulağı. Keşke koşabilseydim.. koşabilirdim de. Ya niçin çakılmış gibi durdum yerimde? Korkuyordum; boş avuçlarımı gösterip ona, kahkahalar attım. İki büklüm olup kıvrandı, çöktü kaldırıma:
'Yanıyorum.' dedi, 'Yanıyorum, ne yaptın? '
'Ya sen, ne yaptın? ' dedim.
İnledi: 'Aşığım.:' dedi.
Fısıldadım: 'Kulağına mı? '
'Güzele! ' dedi.
Uzandım; 'Güzel, benim işte.' dedim. 'Benim, kalk haydi.'
Ellerimi itti, kalkmaya davrandı, sendeledi, kalktı.. yürüdü. Peşinden gittim, usul usul konuştum; sevda masalları anlattım. İşitmedi, kafasını duvarlara vura vura yürüdü, peşinden gittim.. düşürdüğü çiçekleri topladım.
Sabaha kadar yürüdük Paris sokaklarında. Paris sokaklarında, sabaha kadar sular aktı, sular birbirine kavuştu, sular ayrıldı. İri, sarı ay çiçekleri açıp, soldu.
Güneş doğarken yoruldu: 'Kulağını arıyorsan, boşuna.' dedim, 'Onu atalı çok vakit geçti, belki yüz yıl.'
Dönüp, bana baktı, gözleri duru mavi; soluğumu tuttum: 'Ne kulağı? ' diye sordu.
'Hani kesip, armağan diye bana yollamıştın.'
'Hatırlamıyorum.' dedi, 'Hem sen de kimsin? '
'Ben sevdiğin.. ben, uğruna kulağını kestiğin..'
Başını salladı iki yana: 'Sizi tanımıyorum küçük hanım.' dedi, elinde kalan sarı çiçekleri göğsüne bastırdı: 'Bunları götürüp, vazoya koymalıydım.' dedi, yürüdü. Artık gitmedim peşinden çünkü o an bildim ki kulak bende kanamaktadır, hep kanayacaktır.. O an bildim ki adam bunu, hiç bilmeyecektir. O an, ateş düştü içime.
'Yanıyorum.' dedim. 'Yanıyorum.'
'Öyleyse koş! '; seslendi: 'Koş.. koş.'
Koşup yıldızlara, aylara karıştım, döndüm. Karıştım lacivert göğe, döndüm: 'Aşığım! ..' Haykırdım: 'Aşığım! '
Adam, hepimizi takıp fırçasının ucuna.. aşkla boyadı.
(Yazarın 'Bir Gece Yıldızlarla' adlı kitabından...)
emine isinsu-öksüz
evliya celebi denince seyahat, gezmek, belli bir yerde sabit kalamamak gelir akla...
ordan oraya tayin olan memurdan,
ders esnasinda tuvalete cikip, can sikintisindan yapacak sey bulamadigindan, okulun müstemilatini dolanip duran ögrenciye her hareket halindeki dabbeye bugün evliya celebi telmihli ifadeler kullanilir...
almanya'da eulenspiegel
türkiye'de nasreddin hoca
denirdi eskiden komiklikten söz edilince...
yeni türkiye'de ise komedi denince kemal sunal gelir akla...
türk insaninin kimyasina uygun bir komedi anlayisi ile, türkün bulundugu her cografyada izlenen insan...
yeni nesil üniversite mezunlari,
almanya'da yetisen üniversiteli türk gencleri
türkiye'de istanbul'da gecekonduda kalan isportaci..
hepsinin gülme ihtiyacini ortak karsiliyor..
ya iste söyle basit güldürüyordu
böyle argo kullaniyordu felan...
sanki bunu diyen adam aksam kemal sunal filmi hangi kanalda ise oraya zapp'lemiyor? ? ?
20. yilin Türk dilindeki basat komedisi
SELİM İLERİ
GELiNLiK KIZ
Çocukken gidilen evler iki türlüydü: Annemin seçtigi dostluklar ve gitmek zorunda kaldigi yerler. Annemin gönlünce kurdugu dostluklari severdim ben. Çogu dünyadan elini, etegini çekmis kimselerdi. Öyle yerlere gidecegimizde annemin ince kivrimlarla biçimlenmis dudaklari sevinçle çözülüyor; ruj, dudaklarda hafifçe gezinip kizila dönüstürüyor kirmizisini. Kapidan kedi adimlariyla çikiyoruz. Annem, dikkatle sokak kapisini kilitlemiyor. Sonra sokak yazsa daha bir iç açici serinlikte, sonbahari yasiyorsak iyicene iliklerimizi isitan ilik güneslerle dolardi.
Yollarda dönüp dönüp gerime bakiyorum. Sifa'nin denize çikan burnunda sakizagaçlari vardi. Artik deniz banyolarindan vazgeçilmis günlerde, gençler onlarin altlarina otururlardi. Yogurtçu tarafindan sandallar çikiyor; Kurbagalidere'nin agzina gelince ya Kalamis kiyilarina uzanirlar ya da Sifa'dan Moda'ya kadar gezinirlerdi. Öglen günesinin omuzlara egilisi, oksayisi.
Annemin yeniden gençkiz gibi yollardan geçtigi siralarda, yagmurlardan bile gönenirdim. Bu yagmurlar ergenlik yillarimin ve simdinin yagmurlarina yabancidir. Rüzgâr üsütmezdi; soguk rüzgârlar yagmurlugumun yakasini, eteklerini açip uçurtmazdi. Yagmurda yürüyüslerimiz annemle. Tramvaylarin, otobüslerin, vapurlarin, ender bindigimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanin bütünleserek cama çarpisi; dagilarak kendince su yollari açiyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuslar uyduruyorum, ayyildizli Türk bayraklari... Yagmurun çiçekdürbününden binlerce sekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardik. Incilâ Abla'yla. Incilâ Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittigi evin kiziydi.
Annemin onlari nereden tanidigini çikaramiyorum. Belki uzaktan bir yakinlik, hisimlik vardi aramizda. Bizim geldigimizi görünce delicesine sevinirlerdi. Iffet Hanim beni kucaklar, saçlarimi defalarca öpüp koklardi. Tasliktan girilince karsimiza düsen odaya kosardim. Burada Iffet Hanim'in annesi yasiyor. Iffet Hanim'in annesi, ben hatirladigimda çok yasli bir kadindi. Vücudunun yorgunluguna karsin, akli dinçti. Ihtiyarligindan yerinden kalkmiyor, sabahtan aksama kadar bir köse koltugunda dua ediyordu. Mor kadife üzerine sirma islemeli kesesinden elyazmasi Kur'an'ini çikarir, hiç sikilmadan ezbere bildigi ayetleri tekrar tekrar okurdu. Onun elini öperdim. Bu el, her vakit tuhaf, baygin bir menekse kolonyasi kokardi. Kolonyasi Nuhbe Hanim'in basucunda dururdu. Yuvarlak, tombul sisenin kapagi sincap rengiydi.
Nuhbe Hanim kina yakardi saçlarina. Önü islemeli beyaz tülbentlerle örterdi saçlarini. Incecikti saçini örttügü tülbentler. Yataginin ayak ucuna konmus bohçasinda kalin tülbentler vardi, lavanta torbaciklariyla sarmas dolas. Nuhbe Hanim azicik kipirdanip hareket ettiginde terliyordu ve kizi sirtina kalinca tülbentlerden koyardi. Elbiselerinin yakalarina rokoko yapraklar islenmis; ikide bir ellerini bu yapraklara degdiriyor Nuhbe Hanim. Benle büyük insanmisim gibi konusuyor. Iffet Hanim'a, 'Çocuga bir bardak tükenmez versenize canim, ' diyor. Iffet Hanim hâlâ tükenmez kurardi kis aylarinda. Benim için taze meyveler, balbademler, içfistiklari getirir; sessizce bir yana birakirdi. Gerçekte onurun saklatdigi bir yoksulluk, odalardan tasliga, tasliktan mutfaga belli belirsiz sinmisti.
Incilâ Abla'larin evi. Bahariye'nin arka sokaklarindaydi. Buradaki üç kârgir konaklari, zenginlik çaglarini kapadiklarindan kiraya verilmisti. Ev sahipleri, herhalde pek önceden karsi yakaya tasinmislardi. Bazi günlerde, havanin açik ve aydinlik oldugu günlerde at arabasiyle gelirdik Incilâ Abla'lara. Öteden sokaga sapar sapmaz dantelali mendil kenarlarini hatirlatan çati çikmalari görünürdü. Tahta oymalar çok güzeldi. Nicedir konagin yüzü yagliboya görmediginden kararip çirkinlesmisti. Daminda hep sazlar bitmisti. Kirik döküktü pencerelerin kepenkleri. Bahçeden girince, konakta kimselerin yasamadigini düsünüyordu insan. Dutagaçlariyle akasyalar bakimsizliktan yabanillasmislardi..
Incilâ Abla'lar, hemen bahçeye açilan en alt katta oturuyorlardi. Ama pencereleri kapali durdugundan mevsimlerin rengi, isigi, kokulari konagin kilerinden bozma eve giremezlerdi. Evin içi suskunluk ve sicak; Incilâ Abla'nin yesil marul yapraklariyle besledigi kanaryasinin ötüsleriyle dagilirdi. Taslikta duvarlar ak badanaydi. Nuhbe Hanim'in odasinda gülkurusu. Kireç badananin üzerine yapismis firça killarini ayiklamaya bayilirdim.
Nuhbe Hanim'in esyasi yillardir yenilenmemisti. Evin kökeni gibiydi esya. Duvara dayali, parlakligini yitirmis pirinç topuzlarla bezeli yüksek, demirden karyolasi; sagli sollu, yastiklarla tika basa doldurulmus koltuk; üzerinde iki büyük gaz lambasinin durdugu aynali konsol... Simdi sadece bunlari animsayabiliyorum. Sonralari Nuhbe Hanim'in yanindan ayirmadigi Incilâ Abla'nin mevlut sekerlerini bir de.
Iffet Hanim'a, kolay kolay, Nuhbe Hanim'in kizidir denemezdi. Ufak tefekti, içi tez kadindi. Çok çökmüstü, yasini kestiremezdim bu yüzden. Annesine sigara saran elleri, tütünden olacak, sapsariydi. Modasi geçmis uzun elbiseler giyerdi. Giysileri degisir, gögsüne taktigi elmas igne degismezdi: Ne dali oldugu anlasilmayan bir altin çubuga oturtulmus taslar. Taslarin tümüne su kaçmisti, kara karaydi. Saçlari topuzdu Iffet Hanim'in. Basindaki kemik tokalari, firketeleri ne zaman saymaya kalksam, sonunu getiremezdim.
Disarda yasanan kalabaliklardan, eglencelerden, sevinçlerden, hatta üzüntülerden ve kederlerden bu eve sizabilen bir tek bizlerdik: Annemle ben.
Incilâ Abla, geçmis zamanlardan kalma bir perikizi gibiydi. Kizil saçlarini omuzlarina döker, agir agir tarardi. Papatya sulariyle yikaniyordu kizil saçlari. Papatya kayniyor ocakta. Ikimiz ufaliyoruz papatyalari. Incilâ Abla'yla karanfil kurusu kaynatip esans yapiyoruz. Onunla birlikte olmaktan mutluluk duyardim. Ilisirdim kucagina. Defterime kenarsüsü yapardi Faber kalemlerimle. Çukulata yaldizlarini biriktiriyor, kirisiklari ince parmaklariyle düzeltiyor; ben gelince bana verecek. Kimi vakitler annesi gibi saçlarini topluyor, ama onun topuzu siki degil. Aralardan kaçan yumusak bukleler ensesine düserdi.
Baska gelen giden yok muydu oraya? Sanki üst katlarda kimse oturmuyordu ve biz, kimsenin yasamadigi bir konaga taniktik. Öbür kiracilarla merdiven basinda, bahçede, dut agaçlarinin gölgeliginde, hiçbir yerde hiçbir yerde karsilasmadik. Nuhbe Hanim'in sözünü ettigi insanlar geçmis, göçmüslerdi. Solgun yüzleri, sarkik yanaklariyle çektikleri fotograflari gösterirdi bana eski tanidiklarinin. Anilariyle yetiniyordu. Iffet Hanim'sa böyle seyleri düsünmeye, anmaya firsat bulamazdi sanirim. Evi evirip çeviren, kotarandi Iffet Hanim. Incilâ'yla birlikte bütün günler çalisirlardi. Kasnaga geçmis isler biter bitmez, Iffet Hanim satmaya götürürdü. Incilâ'nin babasindan kalan azicik emekli ayligina, dul ve yetim maasina Iffet Hanim'in zorlukla sattigi islemelerin, göz nurunun, el emeginin pek ucuza gider karsiligini eklerlerdi. Üçü bir baslarina erkeksiz yasiyorlardi. Belki de dis dünyayla ilgisiz yasamlari bundandi. Iffet Hanim'in elinde en canli iplikler hüzne bulanir; en göz kamastirici çiçekler aci çökertirdi. Oysa Incilâ Abla'nin suzenîleri, sarmalari, hesapisleri huzur verirdi içimize.
Annem, onlara gittigimizde daima hediyeler götürürdü. Sirayla Nuhbe Hanim'a, Iffet Teyzeye ve Incilâ Abla'ya. Ama bu hediyeler, annemin gitmek zorunda kaldigi yerlere götürdügü buket çiçeklere, lüks fondanlara benzemezdi. Paketleri gizlice tasliktaki ayaklari sallantili yemek masasina birakirdi. Iffet Hanim hemen farkeder, 'Kizim ne diye zahmet ediyorsun, ' derdi. Sesindeki titreyis, bende onlardan, o tasliktan ve odalardan kaçmak ihtiyacini uyandirirdi.
Taslikta ayakkabilarimizi çikartirdik. Naftalin kokulu terlikler getirirdi Incilâ Abla. Terlikler ayaklarima biraz büyük geliyor. Çay vakti kizarmis küçük ekmeklere sürülü reçel ve tereyagiyla kahvalti ediyoruz. Birden istahim kapanirdi. Incilâ Abla'nin gözlerini aradim. Bakislarimiz birlestiginde dinerdi midemin sinsi bulantisi.
Bunca eski, yalin esyanin ortasinda çay fincanlari harikulâdeydi. Bunlar porselendi. Kulplariysa çaya egilmis, çati yudumlamaya hazir gümüs kuslardi... Çay içtikten sonra Incilâ Abla bize ut çalardi. 'ek deveci develeri engine / Simdi ragbet güzel ile zengine' diye bir Güney-Anadolu türküsü söylerdi. Nuhbe Hanim, bu türkü söylendiginde Incilâ Abla'ya nedense dargin, küsmüs bakardi. Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü aksamin karardigi saatlerde kapinin gicirdayarak sokaktan açilmayacagini bilmek, bende çözemedigim duygularin baslangici sayilir. Sözgelimi bize sunulan gümüs kuslu fincanlarin kirildigini duyardim. Kafesteki kanaryanin bir sabah öldügünü. Bahçedeki camlari boydan boya çatlak limonlukta sikismis arilari. Biz eve döndügümüzde babami beklerdik.
Sasirmam gereken konulardan biri, Iffet Hanim'la Incilâ Abla'nin bize hiç gelmemeleriydi. Nuhbe Hanim'in yasliligina, yürüyemeyecek kerte yorgun olusuna baglardim bunu.
Bir gün olaganüstü bir seyle karsilastik Incilâ Abla'larda. Nuhbe Hanim'lara annemle benden baska misafir gelmezken, ilkyaz ögleden sonrasinda, genç ve yakisikli bir adam, tasliktaki masayi çevreleyen iskemlelerden birine oturmus, kahve içiyordu. Pencerelerin kepenkleri aralanmisti üstelik. Içeriye yansiyabilen, nihayet odalari dolduran gün isigi ansizin eski esyayi büyülemis, senlendirmisti. Genç adamin saçlarindan bir demet alnina dökülmüstü. Iffet Hanim annemi karsiladiginda, o da ayaga kalkti.
'Ne iyi ettiniz de geldiniz, ' dedi Iffet Hanim, 'eriste kesmistim ben de.'
Incilâ Abla ibrisimleri, elvan elvan iplikleri topluyordu telâsla. 'Kusura bakmayin, ' dedi anneme.
'Biz yabanci miyiz Incilâ? '
'Cahit, ' dedi Iffet Hanim. 'Taniyacaksin Süheylâ, Hasan amcayla Kâmran yengenin oglu.'
Annem gülümsüyordu. Hasan amcayla Kâmran yengenin adlarini ilk kez isitiyordum.
'Mühendis çikmis bu sene Cahit. Binbir güçlükle arayip bulmus burasini sagolsun.'
Ben hemen mühendis olmaya karar veriyordum. Genç adam, hemen benim Cahit agbim oluyordu ve ben, büyüyünce tipki ona benziyordum. Genis omuzlu, uzun boylu, insanin elini sikarken güvenç veren.
Cahit agbi saygiyla annemin elini sikti. Benim de. Galiba hayatimda alaysiz elimi sikan birinci insandi o.
Dün gibi hatirliyorum: O gün kandil simitleri yedik Nuhbe Hanim'in odasina dolusup. Nuhbe Hanim bayagi gençlesmisti. Cahit agbinin getirdigi siyah-beyaz damali basörtüsünü göstermisti anneme. Onlari arayip soran bir baska insanin gizli gururunu tasiyordu. 'Cahit agbine siir okusana' dediler bana. Cahit agbime basimi çeviriyor, sonra utançla yere egiyordum. Bahçeye çiktik; Incilâ Abla, Cahit agbi üçümüz. Camlari boydan boya çatlak limonlukta kuru otlara oturduk. Tasliga girip pitpit terliklerimizi giydigimizde günes batiyordu. Nuhbe Hanim'in odasi alacakaranliga bürünmüstü. Cahit agbi, alacakaranlikta, Incilâ Abla'yi seyrediyordu sezdirmeden. Cahit agbiye defterimi, Incilâ Abla'nin yaptigi kenar süslerini gösterdim. Çarpim cetvelini çikardim okul çantamdan. Boncuklarin yerlerini degistirdim. Pergelle suda halkalar çizdi defterime Cahit agbi. Nuhbe Hanim, oradan oraya kosturan Iffet Hanim'in terli yüzüne bir seyler mirildanarak üfledi. Incilâ Abla ud çalmadi. Eristelerimizi patiska bir torbaya koydu Iffet Hanim; 'Sana da verecegim Cahit, ' dedi. 'Size gelip yerim teyzecigim.' Hasan amcanin, Kâmran yengenin yinelenen adlari. Nuhbe Hanim'in kadife kesesinden çikan elyazmasi Kur'an. Ayrilirken annem, Incilâ Abla'yi sevecenlikle kucakliyor.
Ilkyaz aylarinda Cahit agbiye hep rastladik Nuhbe Hanim'larda. Misafir odasi simdi, bize oldugu gibi, onun için de açiliyordu. Ise girmisti Cahit agbi. Mühendisligin önü simdi açiktilar, herkes mühendis olmak istiyordular... Kadiköyü'ne geçtiginde, ne yapip ne edip, Nuhbe Hanim'larda eriste yiyordu.
Iffet Hanim kasnaklari konsolun gözüne kaldirmis durmadan bir seyler dikiyordu. Sayfalarini çevirdigim Manidifata'lar da yoktu ortalikta. Tasliktaki masanin altina beyaz kâgitlar yayiliyor, kumaslar biçiliyordu. Sokaga çiktigimizda anneme sordum:
'Anne, Cahit agbi onlarin nesi oluyor? '
'Incilâ Abla'yla evlenecekler. Allah yüzünü güldürsün Incilâ'nin.'
'Incilâ Abla gidecek mi buradan? '
Incilâ Abla'yi yitirmekten ürküyordum. Çocuk kalbime hançerler batiyordu. Incilâ Abla limonlukta yine ut çaliyor, Cahit agbi gür sesiyle 'Etme beyhude figan vazgeç gönül' sarkisini okuyordu. Nuhbe Hanim, odasinin penceresini ardina kadar açmis, dinliyordu. Kafesteki kanarya güneslerde bahçeye çikartiliyordu. Ot gövermis, harap bahçeler azmisti. Nuhbe Hanim'in sedefli kavuklarina yerlestirilmis ciliz küpeçiçekleri bile tomurcuklanmisti. Ben konagin oymali dam çikmalarindan hoslanmiyordum, limonlukta yükselen kalin erkek sesini sevmiyordum, Cahit agbi dostum olmuyordu.
Iffet Hanim'larin odasindaki cilali tahta sandik açilip kapaniyordu. Okul çikislarinda genellikle buraya geliyorduk annemle. Tahta sandigin açilip kapanislarina. 'Eskiden, ' diyordu Nuhbe Hanim, 'kizlarin çeyizinde bir teli ipekten, bir teli ketenden kivir kivir dokunmus hilâli gümlekler makbuldü.' Herkes gülüyordu onun anlattiklarina. Aralik kepenklerden sisman dut sinekleri giriyordu odaya. Hevessiz, coskusuz günlerim. Incilâ Abla'yi, o dutagaçlarinin gölgeledigi evden ayri düsünemiyordum. Incilâ Abla bir perikizi olmaktan uzaklasiyor, etiyle-kemigiyle gerçege dönüsüyordu. Çarsaflardan sicaktutacagina, her sey hazirlaniyordu çeyizde.
'O ugursuz mum çiçeklerinden, ' diyordu da, baska bir sey demiyordu annem. Nisan elbisesi dikilirken söz bozuldu. Cahit agbinin gelisleri seyreklesmisti. Limonluga geçip sarkilar söylemiyordu artik. Incilâ Abla'yi kucaklayislarinda soguktu, bikkindi. Oturup kalkmasi, giyinip kusanisi baskalasmisti. Defterime gönyesiyle üçgenler yapmadi boy boy. Mum çiçekleri limonlukta kendi kendilerine bitmislerdi. 'Yillarca otun üremedigi limonlukta.'
Cahit Agbi'nin Incilâ Abla'yla nisanlanmayisinin nedeni belirsizdi. Annem konusmuyordu sordugum vakit. Ben onlara gitmedigimizde çarçabuk unutuyordum. Zaten tatil yaklasiyordu, yazin esrikligi vurmustu basima.
Iffet Hanim'i kipkirmizi gözlerle buluyorduk. Uçuk pembe tafta nisan elbisesi eski gardiroba asilmisti. 'Üzülmeyin Iffet Abla.' diyordu annem.. 'nerde Incilâ gibi bir kiz bu zamanda. Kismeti kapanmadi ya.' Kendi de inanmiyordu söylediklerine pek. Kanarya eski yerine kondu. Incilâ Abla'nin yüzünde yasamadan tükenmis umut isigi gülümsemeler. Sonra sonra zayiflamaya basladi. Ince vücudu ateslerle kavruluyordu. 'Bu yapilir miydi, ' dedi annem, 'bu yapayalniz, siginaksiz insanlara yapilir miydi bu! '
Annemin misafir gününde beyaz eldivenler geçirmis, günes semsiyeli bir kadin, 'Incilâ'yi da bundan sonra kimse almaz, ' dedi. 'Az gezmedi o mühendis çocukla. Limonlukta sarkilarin bini bir paraydi. Gökleri çinlatti âvazeleri.' Hallerini bilmeyislerinden söz edildi Iffet Hanim'larin; Kizilay'a satilan hesapisleri, mürver igneler, civan kaslari.
Nisan bozulmasindan bir yaz geçmisti. Koskoca bir yaz geçmisti. Cahit agbiyi yaninda kisaca boylu, çok sik bir kizla Moda'da görmüstük. Deniz Kulübü'ne giriyordu. Gençkizin saçlari bukle bukle kesilmisti. Perçemleri, yokusta Cahit agbiye yaslanislari... Deniz Kulübü'nde caz çaliyordu. Kayiklarla gelip dans edenleri seyrediyordu halk. Cahit agbi, anneme selam vermek istemisti: Hasan amcayla Kâmran yengenin oglu, 'Taniyacaksin Süheylâ.' Buz gibi durmustu annem. Bana el sallamisti Cahit agbi, kolumdan çekip sürüklemisti annem.
Dügünler yasaniyor. Gelin güleryüzle iniyor merdivenlerden. Çocuklar geziniyor ortalikta. Kadinlar aynalarda yapili saçlarini düzeltiyorlar. Dügün pastasi kesiliyor.
Ben hiç dügünlere gitmiyorum.
Içinde akide sekerleriyle bir tek lokumun oldugu pembe kâgidi açmistim. Pembe kâgit külahta Incilâ Abla'min soluk baskili fotografini görmüstüm. Limonluga kar yagiyordu. Kar, çatlak camlardan içeriye yagip eriyordu.
Kuru ayazin ardindan yagmurlar geldi.
'Hos geldiniz, 'dedi annem.
'Sakir sakir yagmur, mansonumu islatti, ' dedi annemin günes semsiyeli konugu. Çizmelerini çikardi. Mansonunun tüylerini kabartti. Soba yanan odaya girerken, 'Isittiniz mi? ' diye sordu. 'Sizin Incilâ'nin Cahit, eski elçilerden Regaip beyin kiziyla nisanlanmis, yildirim nikahiyla evleneceklermis.' Bir an sustu anlamli göz süzmelerle. 'Regaip bey çok seviniyormus. Sevinir elbet, Cahit hem güzel çocuk hem de istikbali açik.'
Annem, misafir hanima muzlu pastadan tutmuyordu.
A. TURAN ALKAN [email protected]
‘Çağdaş’ yatak odası takımı!
İlk başta, “demodeliğin modası geçer mi” gibi saçma görünen bir suale verilecek cevap “moda” ile “demode” kavramlarına verdiğimiz anlamla ilgili olabilir, bir de içinde bulunduğunuz yaşla. Bana göre bir ibadet vecdi veya bir tazelenme heyecanıyla modayı takip edenler, aslında modası hiç geçmeyen bir şey bulabilmek için arayış halinde olmalılar.
“Alçağa akar sular, pây–ı hûma düş mest ol” diyen şair de böyle bir sükûnet noktasını işaret ediyor belki de. Kemâl çağı dediğimiz vakit, hayata bakışın, daha doğrusu hayat felsefesinin, denize ulaşan bir ırmak gibi sâkin aktığı bir demdir; kabul çağıdır. Belki de insanın, –kendi de dahil– hiçbir şeyi değiştirmeye tâkât yetiremeyeceğini anladığı an. Bu noktadan bakılınca bütün devrimciler çocuk, siz bilemediniz delikanlı görünürler. “Neyi aradığını bilmeyen, ne bulduğunu da bilemez” buyurmuş bir bilge. Demodelikte karar kılınan yer, insanın ne aradığını ve aradığını asla bulamayacağını bildiği zaman mıdır; belki, evet, kesinlikle!
Bütün hikâyeler, masallar ve romanlar, çevrilmiş ve çevrilecek bütün filmler niçin demodedir ve niçin hep aynı şeye dair olduklarını her defasında hatırlatıyorlar? Yeni olan ne var diye sormalıyız aslında. Moda rüzgârıyla para kazananlara ve bu endüstriden ekmek yiyenlere lâfım yok; tam aksine onlar, hâlâ yeni bir şeyler olabileceği kanaatini yaydıkları için kutlanmayı bile hak ediyorlar. Çocuk ölümü acı, çocuk ölmek güzeldir. Sir William Wallace mıydı, “bazıları hiç yaşamaz ki” diyen? Ölmek için evvela yaşıyor olmak lâzım; şimdi adını hatırlayamadığım, “kaç hayat yaşarsak, o kadar ölürüz” diyen adamın nüktesi Wallace’ı bütünlüyor ve bütün vecizelerin birbirini tamamladığını fark ediyoruz. Yeni bir vecizeyi kim söyleyebilir kim? Delinmedik inci, söylenmedik mânâ mı kalmıştır?
Öyleyse nasıl oluyor da milyarlaca insan için her biri bir öncekinin aynı ritimde tekrarlanan yeni günlere erişmekte yeni bir lezzet bulabiliyoruz? Moda’nın sırrı buradadır işte. “Non novae sed novae” demiş bir Lâtin; Lâtince’den anlamam, vebâli nakledenin boynuna: “Yeni bir şey değil, yeni bir tarzda anlatmak” demekmiş. Şapkanın ne işe yaradığını bilenler için bütün şapkalar birbirinin aynıdır. Kadim Mısır’ın kadınları, en az bugün yaşayanlar kadar yüz boyamanın ustası idiler.
Bir televizyon reklamında, “Çağdaş yatak odası takımı” lâfı geçtiğini fark edince aldı beni bir düşünce; zâhir adamcağız, “bunlar eski püskü, tarihin eski devirlerinden kalmış şeyler değil, modern, gıcır gıcır, yepyeni” demek istiyordu galiba. Yatak fikri ne çağdaş, ne de tarihidir; yatak yataktır netice itibariyle. “Çağdaş yatak” terkibi bir dil oyunu; işaret ettiği bir gerçeklik yok. Demek ki dil, mânâyı açan değil gizleyen ve muğlaklaştıran bir görev üstlenmiş. Cumhurbaşkanı da Amasya’da yaptığı konuşmada dilin ve anlamın muğlaklığına kendi çapında katkıda bulunuyor ve konuşmasının bir yerinde “çağdaş anlamda toplanma alışkanlığı”ndan bahsediyor; cümleyi okuyalım en iyisi:
“Kişileri bir araya getiren, onlara çağdaş anlamda toplanma alışkanlığı kazandırarak, ulusal birliği sağlamayı amaçlayan yapıların kurulmasıyla eski alışkanlıklar terk edilmiş, kitlelerin bilinçlendirilmesine yönelik etkinlikler önem kazanmıştır.”
“Çağdaş anlamda olmayan toplanma alışkanlığı” nasıl olur diye aldı beni bir düşünce; muhayyilemi ne kadar zorlasam da zihnimde canlandıramıyorum. Çağdışı toplanma alışkanlığı nedir meselâ, mafya celsesi mi, herkesin birbirini pata–küte dövdüğü bir kongre mi, yoksa servisin berbat yapıldığı bir toplantı mı? Çağ kelimesine bu kadar çok mânâ bindirilirse olacağı budur; kavram evvelâ bel verir, sonra çöküp gider. Geriye kalan “çağdaş yatak odası” gibi bir şeydir.
Nietzsche diyor ki, “Üslûbu düzeltmek, aslında düşünceyi düzeltmekten başka bir şey değildir”. Burada eksikliğini hissettiğimiz şey üslûptan da öte, dilin kendisi, mantığı ve anlam çatısı. Tam da Martin Heidegger’in “Lisan varlığın evidir” dediği yer. Bu dil düşünceyi ve mânâyı taşıyamaz çünkü nirengisi yoktur. Moda fikrine heyecan veren şey bir şeylerin demode olmasıdır; berkemâl olalım derken “kemâl”i kaybetmişiz.
“Bizim klasiklerimiz yoktur” diyen adama boşuna bühtân etmişiz meğer.
16.06.2003