Koçero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir Bir belirsiz karanlıktan Bir belirsiz karanlığa İrkilip uçmasıdır Bir dağ çekirgesinin Bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından Yamaçtan bir taşın yuvarlanması Bir pınarın durup durup akması Bir çift gözün karanlığa bakması Şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda Bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır Bir geyiktir koçero Sekerken taştan taşa kırılmış bilekleri Tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu Tırnakları rüzgarlı Suçsuz bir geyik Avcılar yakalarsa mezedir eti Köpekler kovalarsa diş kırasıdır Bir okul piyesidir koçero Açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür Müsamere derler adına oralarda Kaymakamlı savcılı ve çavuşludur Biletlidir ve yoksullar yararınadır
Muhtara sorarsanız Bizim serseri veli Marabaya sorarsanız İşini bilmemiş deli Köylüye sorarsanız Ekmeksiz garibin teki Çocuklara sorarsanız Yüce dağlar aslanı aslan koçero Kimsesize sorarsanız Hükümet bilir onu Candarmaya sorarsanız Devletin dağlarda silah çatması Vurguncuya sorarsanız Yolkesici yağmacı Soyguncuya sorarsanız Devletin acizliği Sağcıya sorarsanız Siktiret pezevengi Solcuya sorarsanız 'ferman padişahın dağlar bizimdir' Erzurum'da kol başıdır Erzincan'da deli daylak Pir sultan yoldaşıdır sivas'ta Bir 'kılıcı kanlı' van'da Mardin'de bir Gözükanlı kaçakçı
Diplomata sorarsanız Turistik bir serüven Kaymakama sorarsanız 'ahval-i adiye'den Sosyeteye sorarsanız Eğlenceli bir briç Sorarsanız bezirgan filimciye Gişelik bir senaryo Sorarsanız bürokrata Atatürk'ün gardrobuna Tükürmüş biri Hümaniste sorarsanız Fransızca bilmeyen Montenyi'den anlamıyan Mitologya tragedya Hümanizma helenizma Hiçbirinden çakmayan Bir yörüktür koçero Ne anlar rönesanstan Ne anlar restorasyondan
Diyarbakır kokardı saçların, gözlerin Bahrevan Her geldiğinde bana sen, dururdu zaman Firar ederdim gözlerine, mültecin olurdum
Ben peşinde rüzgâr olurum Ben peşinde Ferhat olurum Ben peşinde Fırat olurum Sen de Dicle…
Gelirsen ayın tam üstünde kederli bir bulut tutamaz gözyaşlarını Harran papatyadan bir gelinlik giyer arsız, zamansız Gelirsen Dersime Dersime kırlangıçlar geri döner, Munzur gülümser Gelirsen kızıl bir gelincik olup açacak Ararat, Zap sana koşacak durmaksızın Gelirsen Batmanda intihar son kurşununu kendine sıkacak Ani kurtulacak susmaların dilinden Ve Çorum ve Maraş ve Sivas yüzünü yıkayacak yağmurda İçimdeki Kızıldeniz doydu kana Kızılırmaktan alayım selamını Merhaba de vurulmuş güvercinler aşkına merhaba
Ben peşinde rüzgâr olurum Ben peşinde Ferhat olurum Ben peşinde Fırat olurum Sen de Dicle…
Mafya tarihinin belki de en ünlü ismi olan Al Capone’nun hikayesini hatırlıyor musunuz?
Hatırlamanız, hatta hiç aklınızdan çıkarmamanız lazım.
Bugün Türkiye’yi boğarak öldürmek için harekete geçen bir siyasi iktidarla mücadele ederken, yararlanacağınız önemli kaynaklardan biridir Al Capone.
Biliyorsunuz, “içkiyi yasaklayacağız” derken dünya tarihinin belki de en güçlü mafya hareketini patlattı Amerikan yönetimi.
İçki kaçakçılığı büyük servet kazandırıyordu.
Al Capone da birçok yasadışı iş yapıyor ama asıl parayı içki kaçakçılığından kazanıyordu.
Çok iyi bir örgütçü ve zeki bir adamdı.
Alaycıydı da.
Bir keresinde, “çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim,” demişti.
Kazandığı büyük paralarla Şikago şehrinin neredeyse bütün yöneticilerini ve polis teşkilatını kendisine bağlamıştı.
Paraların bir kısmını da halka dağıttığı için halk tarafından bir tür “Robin Hood” gibi görülüyordu.
Halk ondan yanaydı, gazeteler onun istediklerini yazıyorlardı, yönetim tümüyle elindeydi, Şikago’da sarsılmaz bir iktidara ve güce sahipti.
Acımasızdı.
Rakiplerini ya öldürüyor ya da şehirden kaçmak zorunda bırakıyordu.
Şikago’da zaten onu yakalamaya çalışan kimse yoktu ama yakalamaya çalışan biri olsa da suçla bağını ortaya çıkaramıyordu.
Koca bir şehrin bir “suç imparatorluğuna” dönüşmesi, Al Capone’un Şikago’yu ele geçirmesi sonunda Amerikan hükümetini rahatsız etmeye başladı.
Bunun üzerine, Hazine Bakanlığı’nın “İçki Yasağı Bürosunda” görevli, 27 yaşındaki özel ajan Elliot Ness, içki kaçakçılığını önlemek ve Capone’u yakalamak için görevlendirildi.
Ness, daha işe başlar başlamaz nasıl bir belayla karşılaştığını anladı.
Sadece polis değil neredeyse bütün görevliler Capone’un “rüşvet ağının” içine girmişti.
Bunun üzerine tek tek bütün görevlilerin dosyalarını inceleyerek kendisine 11 kişilik bir ekip oluşturdu.
Capone’un içki depolarını basmaya, içki yollarını kesmeye başladılar.
Bu “rüşvet tekliflerini reddettiklerinin” duyulmasını sağladılar.
Önceleri Ness’le alay eden medya, bunun üzerine ona ve ekibine “Dokunulmazlar” adını taktı.
Daha sonra Brian de Palma, o büyük macerayı “Dokunulmazlar” ismiyle filme çekti.
Ness, içki depolarını basıyor, kamyonları durduruyordu ama Capone’u suçlayacak bir delil bulamıyordu.
Ele geçirilen “tanıklar” da Capone tarafından öldürtülüyordu.
Ness’in ekibinde bir muhasebeci vardı, bütün bu baskınlar, çatışmalar, suikastler arasında o Al Capone’un gelirlerini inceliyor, arada bir de “bu adamın çok geliri var ama hiç vergi vermiyor” diyordu.
Capone’un işlediği korkunç suçlar yanında “vergi kaçırma”, çok küçük duran, “önemsiz” bir suç gibi göründüğünden kimse o muhasebeciye aldırmıyordu.
Sonunda o muhasebeci haklı çıktı.
Hiçbir suçtan yargılanamayan Al Capone “vergi kaçırma” suçundan yakalandı, 11 yıl hapse mahkum oldu.
Zaten frengisi vardı, hapishanede o hastalığın da etkisiyle delirdi.
Şikago kurtuldu.
Bugün Türkiye, Al Capone’un Şikagosu’na çok benziyor… Burada da hukuk yok… Burada da rahatça suç işleniyor… Burada da suçlular yargılanmıyor… Burada da devlet görevlileri yasanın emrettiklerini yapmıyor… Burada da güçlü olan herkesi eziyor… Burada da insanlar korkuyor…
Ülkenin başında “anayasaya uymayacağını” açıklayan bir adam bulunuyor, hiç durmadan anayasal suç işliyor, anayasa ne diyorsa tam aksini yapıyor.
AKP’li milletvekillerinin açıkça itiraf ettiği gibi “yargı” onun elinde.
İstediğini yakalatıyor, istediğini serbest bırakıyor.
AKP’nin yargıçları hukuk tarihinde görülmemiş kararlar alıyorlar.
Özgür Gündem Gazetesi’yle dayanışma kampanyasına katılarak bir günlüğüne gazetenin genel yayın müdürlüğünü yapan Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu, Ahmet Nesin, yargıç tarafından “tutuklanmaya engel bir halin bulunmadığı” gerekçesiyle tutuklanıyorlar.
Yargıç, niye “tutuklanmaları” gerektiğine dair bir gerekçe bulamayınca, “tutuklanmalarına engel yok” deyip çıkıyor işin içinden.
Günlük bir gazetede bir günlüğüne genel yayın müdürlüğü yaptıkları için “terör örgütü propagandası” yapmakla suçlanıyorlar.
Buna karşılık Niğde’de de üç görevliyi öldüren IŞİD üyeleri, “terör örgütünden” değil “kasten kamu görevlilerini öldürmek” suçundan mahkum oluyorlar.
IŞİD’i “terör örgütüne” sokmayan ama legal bir gazetede bir gün çalışmayı “terör örgütü propagandası” olarak değerlendiren bir yargı var karşımızda.
Yargının kendini imha ettiği bu ortamda ülke bir içsavaşa doğru kan revan içinde sürükleniyor.
Bütün bu karmaşanın içinde birileri, Ness’in ekibindeki muhasebeci gibi “Erdoğan’ın diploması yok” diye mırıldanıyor.
Etraf öylesine suç dolu ki kimse bu “diploması yok” sözüyle fazla ilgilenmiyor.
Üstelik ortalığa “inandırıcı” bir diploma da çıkmıyor, çıkan diplomaların tarihleri, imzaları tutmuyor.
Eğer lise ve üniversite diplomaları “resmen” ortaya konamazsa, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı düşer.
Yasa çok açık ve net bu konuda.
Anayasaya uymayı reddeten, sürekli anayasal suçlar işleyen, yargıyı yok eden bir adamın Türkiye’yi öldürmesine engel olmak isteyenler her türlü “hukuki” mücadeleyi vermek zorundadır.
Muhalefetin de bu “diploma” işini ciddiye alması gerekir.
Bu, hukuki bir meseledir.
AKP, hukuku yok etti… Onlar hukuku yok ettiler diye biz de “hukuk yokmuş” gibi davranmayacağız.
Tam aksine, onlar “hukuku yok ettikçe” biz daha fazla “hukuka” sarılacağız, her türlü hukuksuzlukla mücadele edeceğiz, hukukun her imkanını kulanacağız.
“Hukukun olmadığı ve bir daha olmayacağını” kabul etmek sadece AKP’nin işine yarar.
Erdoğan ve AKP’liler iktidarda kalabilmek için için hukuku yok ediyor, siz neden hukuka sahip çıkmıyorsunuz?
“En büyük suçları” yakalamak için uğraşmak gerekmiyor, en küçük suçlarla da ilgilenmeli bugün muhalefet.
Bazen “mafya reisleri” en küçük suçlarından yakalanır.
Muhalefet etmek, haftada bir grup toplantısında konuşmak değil.
Özellikle hukuki konularda çok iyi örgütlenip, her suçu, yargının her hukuksuzluğunu takip etmek, bunları ortaya çıkarmak, halka duyurmak, dünyaya anlatmak gerekiyor.
Muhalefet, Elliot Ness gibi kararlı bir adam bulsun, ona bağlı bir hukuk birimi oluştursun, bütün suçları takip etsin, o zaman Erdoğan ve ekibinin nasıl sıkıştığını göreceksiniz.
“Hukuksuzluk” onların stratejisiyse, “hukuk” da muhalefetin stratejisi olmalı.
“Nasılsa bir sonuç çıkmaz” demek teslim olmaktır.
Hukuka sarılırsanız her zaman bir sonuç çıkar.
Üstelik bazen de en ummadığınız yerde çıkar o sonuç.
Hiç unutmayın, Şikago’nun kralı Al Capone, cinayetten, suikastten, haraçtan, kaçakçılıktan, çatışmadan, çetecilikten değil “vergi kaçırmaktan” girdi içeri.
Eğer hukukun her alanında mücadele edilmeseydi Şikago belki yıllarca kurtulamazdı.
O mücadele günlerinde Ness şunu öğrendi, Şikago’yu Al Capone’dan kurtarmaksa göreviniz…
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Koçero
Koçero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir
Bir belirsiz karanlıktan
Bir belirsiz karanlığa
İrkilip uçmasıdır
Bir dağ çekirgesinin
Bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından
Yamaçtan bir taşın yuvarlanması
Bir pınarın durup durup akması
Bir çift gözün karanlığa bakması
Şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda
Bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır
Bir geyiktir koçero
Sekerken taştan taşa kırılmış bilekleri
Tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu
Tırnakları rüzgarlı
Suçsuz bir geyik
Avcılar yakalarsa mezedir eti
Köpekler kovalarsa diş kırasıdır
Bir okul piyesidir koçero
Açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür
Müsamere derler adına oralarda
Kaymakamlı savcılı ve çavuşludur
Biletlidir ve yoksullar yararınadır
Muhtara sorarsanız
Bizim serseri veli
Marabaya sorarsanız
İşini bilmemiş deli
Köylüye sorarsanız
Ekmeksiz garibin teki
Çocuklara sorarsanız
Yüce dağlar aslanı aslan koçero
Kimsesize sorarsanız
Hükümet bilir onu
Candarmaya sorarsanız
Devletin dağlarda silah çatması
Vurguncuya sorarsanız
Yolkesici yağmacı
Soyguncuya sorarsanız
Devletin acizliği
Sağcıya sorarsanız
Siktiret pezevengi
Solcuya sorarsanız
'ferman padişahın dağlar bizimdir'
Erzurum'da kol başıdır
Erzincan'da deli daylak
Pir sultan yoldaşıdır sivas'ta
Bir 'kılıcı kanlı' van'da
Mardin'de bir
Gözükanlı kaçakçı
Diplomata sorarsanız
Turistik bir serüven
Kaymakama sorarsanız
'ahval-i adiye'den
Sosyeteye sorarsanız
Eğlenceli bir briç
Sorarsanız bezirgan filimciye
Gişelik bir senaryo
Sorarsanız bürokrata
Atatürk'ün gardrobuna
Tükürmüş biri
Hümaniste sorarsanız
Fransızca bilmeyen
Montenyi'den anlamıyan
Mitologya tragedya
Hümanizma helenizma
Hiçbirinden çakmayan
Bir yörüktür koçero
Ne anlar rönesanstan
Ne anlar restorasyondan
Diyarbakır kokardı saçların, gözlerin Bahrevan
Her geldiğinde bana sen, dururdu zaman
Firar ederdim gözlerine, mültecin olurdum
Ben peşinde rüzgâr olurum
Ben peşinde Ferhat olurum
Ben peşinde Fırat olurum
Sen de Dicle…
Gelirsen ayın tam üstünde kederli bir bulut tutamaz gözyaşlarını
Harran papatyadan bir gelinlik giyer arsız, zamansız
Gelirsen Dersime Dersime kırlangıçlar geri döner, Munzur gülümser
Gelirsen kızıl bir gelincik olup açacak Ararat, Zap sana koşacak durmaksızın
Gelirsen Batmanda intihar son kurşununu kendine sıkacak
Ani kurtulacak susmaların dilinden
Ve Çorum ve Maraş ve Sivas yüzünü yıkayacak yağmurda
İçimdeki Kızıldeniz doydu kana
Kızılırmaktan alayım selamını
Merhaba de vurulmuş güvercinler aşkına merhaba
Ben peşinde rüzgâr olurum
Ben peşinde Ferhat olurum
Ben peşinde Fırat olurum
Sen de Dicle…
AHMET ALTAN21 Haziran 2016 Salı 21:55
Mafya tarihinin belki de en ünlü ismi olan Al Capone’nun hikayesini hatırlıyor musunuz?
Hatırlamanız, hatta hiç aklınızdan çıkarmamanız lazım.
Bugün Türkiye’yi boğarak öldürmek için harekete geçen bir siyasi iktidarla mücadele ederken, yararlanacağınız önemli kaynaklardan biridir Al Capone.
Biliyorsunuz, “içkiyi yasaklayacağız” derken dünya tarihinin belki de en güçlü mafya hareketini patlattı Amerikan yönetimi.
İçki kaçakçılığı büyük servet kazandırıyordu.
Al Capone da birçok yasadışı iş yapıyor ama asıl parayı içki kaçakçılığından kazanıyordu.
Çok iyi bir örgütçü ve zeki bir adamdı.
Alaycıydı da.
Bir keresinde, “çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim,” demişti.
Kazandığı büyük paralarla Şikago şehrinin neredeyse bütün yöneticilerini ve polis teşkilatını kendisine bağlamıştı.
Paraların bir kısmını da halka dağıttığı için halk tarafından bir tür “Robin Hood” gibi görülüyordu.
Halk ondan yanaydı, gazeteler onun istediklerini yazıyorlardı, yönetim tümüyle elindeydi, Şikago’da sarsılmaz bir iktidara ve güce sahipti.
Acımasızdı.
Rakiplerini ya öldürüyor ya da şehirden kaçmak zorunda bırakıyordu.
Şikago’da zaten onu yakalamaya çalışan kimse yoktu ama yakalamaya çalışan biri olsa da suçla bağını ortaya çıkaramıyordu.
Koca bir şehrin bir “suç imparatorluğuna” dönüşmesi, Al Capone’un Şikago’yu ele geçirmesi sonunda Amerikan hükümetini rahatsız etmeye başladı.
Bunun üzerine, Hazine Bakanlığı’nın “İçki Yasağı Bürosunda” görevli, 27 yaşındaki özel ajan Elliot Ness, içki kaçakçılığını önlemek ve Capone’u yakalamak için görevlendirildi.
Ness, daha işe başlar başlamaz nasıl bir belayla karşılaştığını anladı.
Sadece polis değil neredeyse bütün görevliler Capone’un “rüşvet ağının” içine girmişti.
Bunun üzerine tek tek bütün görevlilerin dosyalarını inceleyerek kendisine 11 kişilik bir ekip oluşturdu.
Capone’un içki depolarını basmaya, içki yollarını kesmeye başladılar.
Defalarca suikast girişimiyle karşılaştılar, “rüşvet” teklifleri aldılar.
Bu “rüşvet tekliflerini reddettiklerinin” duyulmasını sağladılar.
Önceleri Ness’le alay eden medya, bunun üzerine ona ve ekibine “Dokunulmazlar” adını taktı.
Daha sonra Brian de Palma, o büyük macerayı “Dokunulmazlar” ismiyle filme çekti.
Ness, içki depolarını basıyor, kamyonları durduruyordu ama Capone’u suçlayacak bir delil bulamıyordu.
Ele geçirilen “tanıklar” da Capone tarafından öldürtülüyordu.
Ness’in ekibinde bir muhasebeci vardı, bütün bu baskınlar, çatışmalar, suikastler arasında o Al Capone’un gelirlerini inceliyor, arada bir de “bu adamın çok geliri var ama hiç vergi vermiyor” diyordu.
Capone’un işlediği korkunç suçlar yanında “vergi kaçırma”, çok küçük duran, “önemsiz” bir suç gibi göründüğünden kimse o muhasebeciye aldırmıyordu.
Sonunda o muhasebeci haklı çıktı.
Hiçbir suçtan yargılanamayan Al Capone “vergi kaçırma” suçundan yakalandı, 11 yıl hapse mahkum oldu.
Zaten frengisi vardı, hapishanede o hastalığın da etkisiyle delirdi.
Şikago kurtuldu.
Bugün Türkiye, Al Capone’un Şikagosu’na çok benziyor… Burada da hukuk yok… Burada da rahatça suç işleniyor… Burada da suçlular yargılanmıyor… Burada da devlet görevlileri yasanın emrettiklerini yapmıyor… Burada da güçlü olan herkesi eziyor… Burada da insanlar korkuyor…
Ülkenin başında “anayasaya uymayacağını” açıklayan bir adam bulunuyor, hiç durmadan anayasal suç işliyor, anayasa ne diyorsa tam aksini yapıyor.
AKP’li milletvekillerinin açıkça itiraf ettiği gibi “yargı” onun elinde.
İstediğini yakalatıyor, istediğini serbest bırakıyor.
AKP’nin yargıçları hukuk tarihinde görülmemiş kararlar alıyorlar.
Özgür Gündem Gazetesi’yle dayanışma kampanyasına katılarak bir günlüğüne gazetenin genel yayın müdürlüğünü yapan Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu, Ahmet Nesin, yargıç tarafından “tutuklanmaya engel bir halin bulunmadığı” gerekçesiyle tutuklanıyorlar.
Yargıç, niye “tutuklanmaları” gerektiğine dair bir gerekçe bulamayınca, “tutuklanmalarına engel yok” deyip çıkıyor işin içinden.
Günlük bir gazetede bir günlüğüne genel yayın müdürlüğü yaptıkları için “terör örgütü propagandası” yapmakla suçlanıyorlar.
Buna karşılık Niğde’de de üç görevliyi öldüren IŞİD üyeleri, “terör örgütünden” değil “kasten kamu görevlilerini öldürmek” suçundan mahkum oluyorlar.
IŞİD’i “terör örgütüne” sokmayan ama legal bir gazetede bir gün çalışmayı “terör örgütü propagandası” olarak değerlendiren bir yargı var karşımızda.
Yargının kendini imha ettiği bu ortamda ülke bir içsavaşa doğru kan revan içinde sürükleniyor.
Bütün bu karmaşanın içinde birileri, Ness’in ekibindeki muhasebeci gibi “Erdoğan’ın diploması yok” diye mırıldanıyor.
Etraf öylesine suç dolu ki kimse bu “diploması yok” sözüyle fazla ilgilenmiyor.
Üstelik ortalığa “inandırıcı” bir diploma da çıkmıyor, çıkan diplomaların tarihleri, imzaları tutmuyor.
Eğer lise ve üniversite diplomaları “resmen” ortaya konamazsa, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı düşer.
Yasa çok açık ve net bu konuda.
Anayasaya uymayı reddeten, sürekli anayasal suçlar işleyen, yargıyı yok eden bir adamın Türkiye’yi öldürmesine engel olmak isteyenler her türlü “hukuki” mücadeleyi vermek zorundadır.
Muhalefetin de bu “diploma” işini ciddiye alması gerekir.
Bu, hukuki bir meseledir.
AKP, hukuku yok etti… Onlar hukuku yok ettiler diye biz de “hukuk yokmuş” gibi davranmayacağız.
Tam aksine, onlar “hukuku yok ettikçe” biz daha fazla “hukuka” sarılacağız, her türlü hukuksuzlukla mücadele edeceğiz, hukukun her imkanını kulanacağız.
“Hukukun olmadığı ve bir daha olmayacağını” kabul etmek sadece AKP’nin işine yarar.
Erdoğan ve AKP’liler iktidarda kalabilmek için için hukuku yok ediyor, siz neden hukuka sahip çıkmıyorsunuz?
“En büyük suçları” yakalamak için uğraşmak gerekmiyor, en küçük suçlarla da ilgilenmeli bugün muhalefet.
Bazen “mafya reisleri” en küçük suçlarından yakalanır.
Muhalefet etmek, haftada bir grup toplantısında konuşmak değil.
Özellikle hukuki konularda çok iyi örgütlenip, her suçu, yargının her hukuksuzluğunu takip etmek, bunları ortaya çıkarmak, halka duyurmak, dünyaya anlatmak gerekiyor.
Muhalefet, Elliot Ness gibi kararlı bir adam bulsun, ona bağlı bir hukuk birimi oluştursun, bütün suçları takip etsin, o zaman Erdoğan ve ekibinin nasıl sıkıştığını göreceksiniz.
“Hukuksuzluk” onların stratejisiyse, “hukuk” da muhalefetin stratejisi olmalı.
“Nasılsa bir sonuç çıkmaz” demek teslim olmaktır.
Hukuka sarılırsanız her zaman bir sonuç çıkar.
Üstelik bazen de en ummadığınız yerde çıkar o sonuç.
Hiç unutmayın, Şikago’nun kralı Al Capone, cinayetten, suikastten, haraçtan, kaçakçılıktan, çatışmadan, çetecilikten değil “vergi kaçırmaktan” girdi içeri.
Eğer hukukun her alanında mücadele edilmeseydi Şikago belki yıllarca kurtulamazdı.
O mücadele günlerinde Ness şunu öğrendi, Şikago’yu Al Capone’dan kurtarmaksa göreviniz…
Her hukuksuzluğu ciddiye almak zorundasınız.
AHMET ALTAN
Bence günün en anlamlı köşe yazısı bugün, Ahmet abiden geldi 😊
Doğdun
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adilos bebem
Hasta düşmeyesin diye
Töremiz böyle diye
Saldır şimdi memeye
Saldır da büyü
Bunlar engerekler ve ciyanlardir
Bunlar ekmegimize aşımıza
Göz koyanlardır
Tanı bunları
Tanı da büyü
Bu namustur
Künyemize kazılmış
Bu da sabır
Ağulardan süzülmüş
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü
Evet mobilya insan yerini işgal etti
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Sizi doğa afetmeyecek 😉
Yeşile benden de destek...