Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • serbest kürsü27.06.2016 - 01:16

    Koçero

    Koçero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir
    Bir belirsiz karanlıktan
    Bir belirsiz karanlığa
    İrkilip uçmasıdır
    Bir dağ çekirgesinin
    Bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından
    Yamaçtan bir taşın yuvarlanması
    Bir pınarın durup durup akması
    Bir çift gözün karanlığa bakması
    Şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda
    Bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır
    Bir geyiktir koçero
    Sekerken taştan taşa kırılmış bilekleri
    Tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu
    Tırnakları rüzgarlı
    Suçsuz bir geyik
    Avcılar yakalarsa mezedir eti
    Köpekler kovalarsa diş kırasıdır
    Bir okul piyesidir koçero
    Açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür
    Müsamere derler adına oralarda
    Kaymakamlı savcılı ve çavuşludur
    Biletlidir ve yoksullar yararınadır

    Muhtara sorarsanız
    Bizim serseri veli
    Marabaya sorarsanız
    İşini bilmemiş deli
    Köylüye sorarsanız
    Ekmeksiz garibin teki
    Çocuklara sorarsanız
    Yüce dağlar aslanı aslan koçero
    Kimsesize sorarsanız
    Hükümet bilir onu
    Candarmaya sorarsanız
    Devletin dağlarda silah çatması
    Vurguncuya sorarsanız
    Yolkesici yağmacı
    Soyguncuya sorarsanız
    Devletin acizliği
    Sağcıya sorarsanız
    Siktiret pezevengi
    Solcuya sorarsanız
    'ferman padişahın dağlar bizimdir'
    Erzurum'da kol başıdır
    Erzincan'da deli daylak
    Pir sultan yoldaşıdır sivas'ta
    Bir 'kılıcı kanlı' van'da
    Mardin'de bir
    Gözükanlı kaçakçı

    Diplomata sorarsanız
    Turistik bir serüven
    Kaymakama sorarsanız
    'ahval-i adiye'den
    Sosyeteye sorarsanız
    Eğlenceli bir briç
    Sorarsanız bezirgan filimciye
    Gişelik bir senaryo
    Sorarsanız bürokrata
    Atatürk'ün gardrobuna
    Tükürmüş biri
    Hümaniste sorarsanız
    Fransızca bilmeyen
    Montenyi'den anlamıyan
    Mitologya tragedya
    Hümanizma helenizma
    Hiçbirinden çakmayan
    Bir yörüktür koçero
    Ne anlar rönesanstan
    Ne anlar restorasyondan

  • serbest kürsü26.06.2016 - 00:48

    Diyarbakır kokardı saçların, gözlerin Bahrevan
    Her geldiğinde bana sen, dururdu zaman
    Firar ederdim gözlerine, mültecin olurdum

    Ben peşinde rüzgâr olurum
    Ben peşinde Ferhat olurum
    Ben peşinde Fırat olurum
    Sen de Dicle…

    Gelirsen ayın tam üstünde kederli bir bulut tutamaz gözyaşlarını
    Harran papatyadan bir gelinlik giyer arsız, zamansız
    Gelirsen Dersime Dersime kırlangıçlar geri döner, Munzur gülümser
    Gelirsen kızıl bir gelincik olup açacak Ararat, Zap sana koşacak durmaksızın
    Gelirsen Batmanda intihar son kurşununu kendine sıkacak
    Ani kurtulacak susmaların dilinden
    Ve Çorum ve Maraş ve Sivas yüzünü yıkayacak yağmurda
    İçimdeki Kızıldeniz doydu kana
    Kızılırmaktan alayım selamını
    Merhaba de vurulmuş güvercinler aşkına merhaba

    Ben peşinde rüzgâr olurum
    Ben peşinde Ferhat olurum
    Ben peşinde Fırat olurum
    Sen de Dicle…

  • serbest kürsü26.06.2016 - 00:00

    AHMET ALTAN21 Haziran 2016 Salı 21:55

    Mafya tarihinin belki de en ünlü ismi olan Al Capone’nun hikayesini hatırlıyor musunuz?

     

    Hatırlamanız, hatta hiç aklınızdan çıkarmamanız lazım.


     

    Bugün Türkiye’yi boğarak öldürmek için harekete geçen bir siyasi iktidarla mücadele ederken, yararlanacağınız önemli kaynaklardan biridir Al Capone.

     

    Biliyorsunuz, “içkiyi yasaklayacağız” derken dünya tarihinin belki de en güçlü mafya hareketini patlattı Amerikan yönetimi.

     

    İçki kaçakçılığı büyük servet kazandırıyordu.

     

    Al Capone da birçok yasadışı iş yapıyor ama asıl parayı içki kaçakçılığından kazanıyordu.

     

    Çok iyi bir örgütçü ve zeki bir adamdı.

     

    Alaycıydı da.

     

    Bir keresinde, “çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim,” demişti.

     

    Kazandığı büyük paralarla Şikago şehrinin neredeyse bütün yöneticilerini ve polis teşkilatını kendisine bağlamıştı.

     

    Paraların bir kısmını da halka dağıttığı için halk tarafından bir tür “Robin Hood” gibi görülüyordu.

     

    Halk ondan yanaydı, gazeteler onun istediklerini yazıyorlardı, yönetim tümüyle elindeydi, Şikago’da sarsılmaz bir iktidara ve güce sahipti.

     

    Acımasızdı.

     

    Rakiplerini ya öldürüyor ya da şehirden kaçmak zorunda bırakıyordu.

     

    Şikago’da zaten onu yakalamaya çalışan kimse yoktu ama yakalamaya çalışan biri olsa da suçla bağını ortaya çıkaramıyordu.

     

    Koca bir şehrin bir “suç imparatorluğuna” dönüşmesi, Al Capone’un Şikago’yu ele geçirmesi sonunda Amerikan hükümetini rahatsız etmeye başladı.

     

    Bunun üzerine, Hazine Bakanlığı’nın “İçki Yasağı Bürosunda” görevli, 27 yaşındaki özel ajan Elliot Ness, içki kaçakçılığını önlemek ve Capone’u yakalamak için görevlendirildi.

     

    Ness, daha işe başlar başlamaz nasıl bir belayla karşılaştığını anladı.

     

    Sadece polis değil neredeyse bütün görevliler Capone’un “rüşvet ağının” içine girmişti.

     

    Bunun üzerine tek tek bütün görevlilerin dosyalarını inceleyerek kendisine 11 kişilik bir ekip oluşturdu.

     

    Capone’un içki depolarını basmaya, içki yollarını kesmeye başladılar.

     

    Defalarca suikast girişimiyle karşılaştılar, “rüşvet” teklifleri aldılar.

     

    Bu “rüşvet tekliflerini reddettiklerinin” duyulmasını sağladılar.

     

    Önceleri Ness’le alay eden medya, bunun üzerine ona ve ekibine “Dokunulmazlar” adını taktı.

     

    Daha sonra Brian de Palma, o büyük macerayı “Dokunulmazlar” ismiyle filme çekti.

     

    Ness, içki depolarını basıyor, kamyonları durduruyordu ama Capone’u suçlayacak bir delil bulamıyordu.

     

    Ele geçirilen “tanıklar” da Capone tarafından öldürtülüyordu.

     

    Ness’in ekibinde bir muhasebeci vardı, bütün bu baskınlar, çatışmalar, suikastler arasında o Al Capone’un gelirlerini inceliyor, arada bir de “bu adamın çok geliri var ama hiç vergi vermiyor” diyordu.

     

    Capone’un işlediği korkunç suçlar yanında “vergi kaçırma”, çok küçük duran, “önemsiz” bir suç gibi göründüğünden kimse o muhasebeciye aldırmıyordu.

     

    Sonunda o muhasebeci haklı çıktı.

     

    Hiçbir suçtan yargılanamayan Al Capone “vergi kaçırma” suçundan yakalandı, 11 yıl hapse mahkum oldu.

     

    Zaten frengisi vardı, hapishanede o hastalığın da etkisiyle delirdi.

     

    Şikago kurtuldu.

     

    Bugün Türkiye, Al Capone’un Şikagosu’na çok benziyor… Burada da hukuk yok… Burada da rahatça suç işleniyor… Burada da suçlular yargılanmıyor… Burada da devlet görevlileri yasanın emrettiklerini yapmıyor… Burada da güçlü olan herkesi eziyor… Burada da insanlar korkuyor…

     

    Ülkenin başında “anayasaya uymayacağını” açıklayan bir adam bulunuyor, hiç durmadan anayasal suç işliyor, anayasa ne diyorsa tam aksini yapıyor.

     

    AKP’li milletvekillerinin açıkça itiraf ettiği gibi “yargı” onun elinde.

     

    İstediğini yakalatıyor, istediğini serbest bırakıyor.

     

    AKP’nin yargıçları hukuk tarihinde görülmemiş kararlar alıyorlar.

     

    Özgür Gündem Gazetesi’yle dayanışma kampanyasına katılarak bir günlüğüne gazetenin genel yayın müdürlüğünü yapan Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu, Ahmet Nesin, yargıç tarafından “tutuklanmaya engel bir halin bulunmadığı” gerekçesiyle tutuklanıyorlar.

     

    Yargıç, niye “tutuklanmaları” gerektiğine dair bir gerekçe bulamayınca, “tutuklanmalarına engel yok” deyip çıkıyor işin içinden.

     

    Günlük bir gazetede bir günlüğüne genel yayın müdürlüğü yaptıkları için “terör örgütü propagandası” yapmakla suçlanıyorlar.

     

    Buna karşılık Niğde’de de üç görevliyi öldüren IŞİD üyeleri, “terör örgütünden” değil “kasten kamu görevlilerini öldürmek” suçundan mahkum oluyorlar.

     

    IŞİD’i “terör örgütüne” sokmayan ama legal bir gazetede bir gün çalışmayı “terör örgütü propagandası” olarak değerlendiren bir yargı var karşımızda.

     

    Yargının kendini imha ettiği bu ortamda ülke bir içsavaşa doğru kan revan içinde sürükleniyor.

     

    Bütün bu karmaşanın içinde birileri, Ness’in ekibindeki muhasebeci gibi “Erdoğan’ın diploması yok” diye mırıldanıyor.

     

    Etraf öylesine suç dolu ki kimse bu “diploması yok” sözüyle fazla ilgilenmiyor.

     

    Üstelik ortalığa “inandırıcı” bir diploma da çıkmıyor, çıkan diplomaların tarihleri, imzaları tutmuyor.

     

    Eğer  lise ve üniversite diplomaları “resmen” ortaya konamazsa, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı düşer.

     

    Yasa çok açık ve net bu konuda.

     

    Anayasaya uymayı reddeten, sürekli anayasal suçlar işleyen, yargıyı yok eden bir adamın Türkiye’yi öldürmesine engel olmak isteyenler her türlü “hukuki” mücadeleyi vermek zorundadır.

     

    Muhalefetin de bu “diploma” işini ciddiye alması gerekir.

     

    Bu, hukuki bir meseledir.

     

    AKP, hukuku yok etti… Onlar hukuku yok ettiler diye biz de “hukuk yokmuş” gibi davranmayacağız.

     

    Tam aksine, onlar “hukuku yok ettikçe” biz daha fazla “hukuka” sarılacağız, her türlü hukuksuzlukla mücadele edeceğiz, hukukun her imkanını kulanacağız.

     

    “Hukukun olmadığı ve bir daha olmayacağını” kabul etmek sadece AKP’nin işine yarar.

     

    Erdoğan ve AKP’liler iktidarda kalabilmek için için hukuku yok ediyor, siz neden hukuka sahip çıkmıyorsunuz?

     

    “En büyük suçları” yakalamak için uğraşmak gerekmiyor, en küçük suçlarla da ilgilenmeli bugün muhalefet.

     

    Bazen “mafya reisleri” en küçük suçlarından yakalanır.

     

    Muhalefet etmek, haftada bir grup toplantısında konuşmak değil.

     

    Özellikle hukuki konularda çok iyi örgütlenip, her suçu, yargının her hukuksuzluğunu takip etmek, bunları ortaya çıkarmak, halka duyurmak, dünyaya anlatmak gerekiyor.

     

    Muhalefet, Elliot Ness gibi kararlı bir adam bulsun, ona bağlı bir hukuk birimi oluştursun, bütün suçları takip etsin, o zaman Erdoğan ve ekibinin nasıl sıkıştığını göreceksiniz.

     

    “Hukuksuzluk” onların stratejisiyse, “hukuk” da muhalefetin stratejisi olmalı.

     

    “Nasılsa bir sonuç çıkmaz” demek teslim olmaktır.

     

    Hukuka sarılırsanız her zaman bir sonuç çıkar.

     

    Üstelik bazen de en ummadığınız yerde çıkar o sonuç.

     

    Hiç unutmayın, Şikago’nun kralı Al Capone, cinayetten, suikastten, haraçtan, kaçakçılıktan, çatışmadan, çetecilikten değil “vergi kaçırmaktan” girdi içeri.

     

    Eğer hukukun her alanında mücadele edilmeseydi Şikago belki yıllarca kurtulamazdı.

     

    O mücadele günlerinde Ness şunu öğrendi, Şikago’yu Al Capone’dan kurtarmaksa göreviniz…

     

    Her hukuksuzluğu ciddiye almak zorundasınız.

     

    AHMET ALTAN

  • serbest kürsü25.06.2016 - 23:56

    Bence günün en anlamlı köşe yazısı bugün, Ahmet abiden geldi 😊

  • serbest kürsü25.06.2016 - 10:11

    Doğdun 
    Üç gün aç tuttuk 
    Üç gün meme vermedik sana 
    Adilos bebem 
    Hasta düşmeyesin diye 
    Töremiz böyle diye 
    Saldır şimdi memeye 
    Saldır da büyü 

    Bunlar engerekler ve ciyanlardir 
    Bunlar ekmegimize aşımıza 
    Göz koyanlardır 
    Tanı bunları 
    Tanı da büyü 

    Bu namustur 
    Künyemize kazılmış 
    Bu da sabır 
    Ağulardan süzülmüş 
    Sarıl bunlara 
    Sarıl da büyü

  • serbest kürsü25.06.2016 - 02:38

    Evet mobilya insan yerini işgal etti

  • serbest kürsü25.06.2016 - 00:33

  • serbest kürsü25.06.2016 - 00:24

       Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
       Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
       Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
       Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

       İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
       Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
       Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
       Kopmaz kökler salmaktır oraya

       Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
       Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
       Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
       Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

       İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
       Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

       İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
       Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

       Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
       Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
       Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
       Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

       Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
       Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
       Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
       Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

       Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
       Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına    
       Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
       Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

  • serbest kürsü24.06.2016 - 23:52

    Sizi doğa afetmeyecek 😉

  • serbest kürsü24.06.2016 - 23:39

    Yeşile benden de destek...