İsmet Özel ile 1960’ların ortalarında Mülkiye’de okurken tanıştık. Sanırım toplumda adalet arayışı bizi Türkiye İşçi Partisi saflarında buluşturmuştu.
Sonra sosyalizmin TİP’in temsil ettiğinden daha katı yorumlarının peşinden gittik. Ama 1970’lerde sosyalist teori ve pratiğinin uyandırdığı hayal kırıklığıyla İsmet, İslamcı görüşlere yöneldi; ben de sosyal liberalizme. Geçen hafta İsmet’in Milli Gazete’de yayımlanan bir yazısıyla “İslami hareketle bağlarını fiili ve ideolojik olarak” kopardığını okudum. Şu gerekçeyle: “İslami kesim AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte kelimenin tam anlamıyla yozlaştı; öncelik çıkar oldu.” (Milliyet,10 Ağustos)
İsmet Özel’in İslamcılığı neden terkettiğini anlamakta güçlük çekmiyorum, ama gerekçesi bana mantıklı gelmedi. Eğer Özel İslamcılığın yozlaşmamış bir yorumuna bağlı ise, AKP’nin yol açtığı “yozlaşma” karşısında, kendi yorumunu daha da büyük bir kararlılıkla savunması beklenmez miydi? Ya da: AKP artık “Muhafazakar Demokrat” olduğunu ilan ettiğine göre, İslamcılığın yozlaşmamış bir yorumunu benimseyen biri olarak bundan memnuniyet duyması gerekmez miydi?
Belki olan şu: İsmet Özel İslamcılık’ta da hayal kırıklığına uğradı, AKP’nin “yozlaştırması” bahane. Yine de eğer AKP’liler, kendileriyle birlikte Özel’i de İslamcılık’tan (ya da onun şiddetli olmasa da hayli katı bir yorumundan) vazgeçmeye yöneltmişlerse, ne isabet. Ve ne mutlu ki fikir değiştirmeye imkan tanıyacak ölçüde açık bir rejimde yaşıyoruz. Ve nihayet Özel, Türk sosyalizmi ya da İslamcılığı’na değil şiirine hatırı sayılır katkı yapmış bir yazar.
Kişilerin hangi siyasi görüşü benimseyecekleri, görüşlerini değiştirip değiştirmeyecekleri tamamen kendilerini ilgilendiren ve tümüyle temel hak ve özgürlükler alanına giren bir konu. Evet, bunun gerekçelerini açıklamak aydın sorumluluğunun bir parçası olarak görülebilir. Ama Özel’in açıklamalarında hepimizi ilgilendiren, görüşlerini değiştirmesinin nedenlerinden ziyade, şu “çıkar” ya da eski biçimiyle “menfaat” üzerine söyledikleri: AKP’nin başarısının İslami kesimi yozlaştırdığı, bu kesimde artık herkesin çıkar peşinde koştuğu iddiası.
Mesele şu: Herkesin çıkarının peşinden gitmesi bir yozlaşma belirtisi olarak yorumlanabilir mi? Eğer herkesin peşinde koştuğu haksız çıkar ise, herkes kanunlara ve ahlaka aykırı davranarak kendine ve yakınlarına maddi veya sair avantajlar sağlıyorsa, evet bu bir ahlaki çöküntü ve yozlaşma belirtisidir. Evet, herkesin kendi çıkarını düşünmesi halinde toplumun ortak çıkarının gerçekleşeceğine dair kökten liberal düşünceye katılmak da mümkün değildir. Zira herkes toplumun ortak çıkarlarını hiçe sayıyor ve sadece kendi çıkarını düşünüyorsa, bu ahlaki bakımdan tasvip edilemeyecek ve uzun vadede dönüp dolaşıp herkese zarar verecek bir durumdur. Ahlak ve hukuk kuralları da zaten bunun için vardır.
Geleneksel bir toplumda ferdin topluluktan ayrı bir kişiliği ve çıkarı olmayabilir. Ama modern bir toplumda kişilerin maddi veya sair çıkarlarının peşinden gitmeleri “normal” değil midir? Çıkarlarını korumasını bilmeyenler kusurlu (ağır bir nitelemeyle, enayi) sayılmaz mı? Yalnızca ortak çıkarı düşünen kimselerden oluşan toplumun bir kuruntu olduğu görülmedi mi? Demokratik toplumun temel üstünlüklerinden biri de çatışan çıkarların barışçı yollardan uzlaştırılması değil midir? İnsanların çıkarlarının ne olduğuna, başkalarının (örneğin bir diktatörün, bir partinin, bir ideolojinin) değil kendilerinin karar vermeleri, özgürlükçü bir toplumun temel vasıflarından değil midir?
AKP’nin herkesin kendi çıkarı peşinde gitmesine yol açarak İslami kesimi yozlaştırdığı iddiasını doğru bulmuyorum. Aksine bana öyle geliyor ki AKP, İslami kesimi yozlaşmaya değil, modern (ve demokratik) yaşamın gereklerine uygun davranmaya götürüyor. Daha önemlisi: AKP, İslami kesimi ve başkalarını, maddi ve sair çıkarlarına hizmet edeceğine inandırabildiği ölçüde başarılı olmuştur. AKP iktidarı bunu yapamadığı takdirde, tıpkı ötekiler gibi, geldiği gibi gider.
Uzanlar’ın kendisi Uzanlar olayının sosyolojik, adli ve giderek magazinel kısmını oluşturmakta. Sonuçta bu ‘münferit’ bir durum denebilir.
İşadamları arasında yer alan bir ailenin, sistemi kendi güç ve rant maksimizasyonu amacıyla bilinçli olarak kullandığı söylenebilir. Bu arada milliyetçi bir dil geliştirip, bu kimlikle bir siyasi parti kurmalarını da bu bağlama oturtabilir ve Uzanlar’ın milliyetçiliği kendilerini korumak üzere bir zırh gibi kullanmakta olduklarını öne sürebiliriz. Ne de olsa orada burada konuşan mafya üyelerinin de benzer bir dile sahip olduğunu hep duymuşuzdur… Oportünist zihniyetteki kişilerin resmi ideolojiyi emellerine kılıf yapmasının, bu resmi ideolojinin ‘kötü’lüğünü göstermediğini savunabiliriz...
Yukarıdaki gibi bir bakış tarzı gerçekten de epeyce rahatlatıcı. Ne var ki gerçekliğin sadece bir yüzünü, yani Uzanlar’ın eyleminin ahlaki temelini, o eylemi barındıran sistemden ayrımlaştırarak sorgulamakta. Oysa bu ülkede yaşamakta olan bizler için önemli olan Uzanlar’ın ne yapmış olduğundan ziyade, resmi ideolojinin Uzanlar’ı barındırmakta niçin bu denli uygun olduğu... Çünkü gelecekte yeni Uzanlar’ın çıkıp çıkmaması veya kendisini devlete yakın konumlandıran bazı ‘girişimcilerin’ Uzanca davranıp davranmaması buna bağlı.
Burada karşımızda farklı nitelikte bir soru var: Acaba bütün ideolojiler oportünizme aynı derecede açık mıdırlar, yoksa bazı ideolojiler oportünizmi barındırmaya daha müsait bir atmosfer mi oluşturmakta? Örneğin katılıma, iknaya, şeffaflığa, delegasyona ve yetki/sorumluluk bütünleşmesine dayanan demokrat bir çerçeve içinde oportünizmin barınması kolay olabilir mi? Tarih ve sosyoloji aksini ima ediyor. Ama nerede gizlilik, hiyerarşi, otorite temerküzü, hamilik ve hamaset varsa, orada oportünistlerin kendilerine yer bulmasının kolaylaştığını gözlemliyoruz.
Ancak siyasi tercihlerin salt çıkar modeli içinde şekillendiğini düşünmek belki de fazla basit bir varsayım... Belki de oportünizme eğilimli kişiler ‘doğal olarak’ da gizliliğe, hiyerarşiye, otorite temerküzüne, hamiliğe ve hamasete dayanan ideolojileri ‘doğru’ bulmaktalar. Belki de bize ‘doğru’ gelen ideolojiler, aslında sosyopsikolojik ihtiyaçlarımızın uzantısı... Çünkü unutmayalım ki biz eylemlerimizi bir ideolojiye uygun yaptığımızı zannederken; belki de aslında yaşanmakta olan, bize ‘doğru’ gelen ideolojinin eylemlerimizi kendi gözümüzde meşru kılmasıdır.
Dolayısıyla Uzanlar’ın samimi olarak otoriter zihniyete sahip birer milliyetçi olma ihtimallerini açık tutmak gerek. Nitekim Genç Parti’nin nasıl bir Türkiye istediğini anlatan tam sayfa reklamlarında şu ibare yer almaktaydı: “Devletinin ve milletinin menfaatlerini doğru tespit eden, bu menfaatlerin kaybedilmesi, ertelenmesi ve zedelenmesine tahammülsüz bir Türkiye.” Bu apaçık milliyetçi bir istek... Devlet ve milletten söz ediyor, toplumdan değil; devleti ve milleti belirgin bir menfaati olan bir özne olarak tanımlıyor; üstelik bu menfaatin doğru tespit edilebileceğini savunuyor... Dolayısıyla zihni temeliyle tutarlı bir milliyetçi tezle karşı karşıyayız. Aynı ilan şu ilkeye de yer vermekteydi: “Kendini, daima mutlak doğruyu bulmaya ve bilmeye mecbur tutan bir Türkiye.” Mutlak doğruların var olmakla kalmayıp, bilinebileceğini de savunan bir bakış... Bu ise otoriter zihniyetin gerçeklik ve bilgiye yönelik en temel önermesi...
Sonuç olarak Uzanlar’ın gerçek birer milliyetçi olmadıklarını söylememiz zor. ‘Milliyetçiler ahlaklı olur’ cinsli normatif tanımlamalarla da bu yükten kurtulmak mümkün değil. Çünkü asıl soru nasıl olup da milliyetçiliğin ‘bu tür insanları’ kuşatıp taşıdığı olmalı...
'uzancılık' yeni bir ideoloji, bir inanç, bir fikir, bir değer, bir sistem ya da bir din? uzanlar ve onların milliyetçilik kavramı üzerine yoğunlaşması üzerine bir kaç yazı
Uzanlar niçin milliyetçi?
Olayın gündeme taşınması Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Çukurova ve Kepez’e el koyması ile olmuştu.
Uzanlar’ın devletle yapmış oldukları sözleşmeye uymadıkları, ellerindeki imtiyazın yükümlülüklerini yerine getirmedikleri, durumu kendi tekelci konumları lehine kullandıkları, kamu mallarının tapularını üzerlerine geçirdikleri, kamu kuruluşlarından satın aldıkları enerjinin bedelini eksik ödedikleri ve bu arada da muhtemel müşteriler üzerinde şantaja kadar varan baskılar uyguladıkları ortaya çıkmıştı. Bugünlerde de Motorola ve Nokia’yı dolandırmalarının sonucu olan devasa tazminat miktarlarını okumaktayız. Anlaşılan Uzanlar dolandırma konusunda içle dışı birbirinden ayıran ‘millici’ bir tavra sahip değiller. Oysa seçimler sırasında ortaya çıkan Motorola dolandırıcılığı, birçok kişinin ‘helal olsun adamlara ABD’yi bile dize getirdiler’ demesine neden olmuş ve bu ihtilafın Genç Parti’nin oy oranını olumlu etkilediği bile öne sürülmüştü.
Uzanlar’ı kendilerine benzer birçok ‘iş’ adamından ayıran nokta, taşınması ve hazmedilmesi zor bir müdanaasızlık içinde davranmaları. Çünkü onlar yapmakla kalmıyor, yaptıklarıyla böbürleniyorlar da... Bu durum yolsuzluk denen olayın bile cılkının çıktığını göstermekte. Uzanlar Türkiye’deki yozlaşmanın kendi ‘rasyoneli’ doğrultusunda ‘gelişerek’ mantıksal sonucuna ulaşmasını simgelemekte. Muhtemelen Uzanlar iş hayatında ancak oportünist bir tavırla başarılı olunacağını; iş ahlakı denen şeyin bir yutturmaca olduğunu; genel ahlaki kodların enayiler için üretildiğini düşünmekteler. Hayatın sunduğu güç ilişkilerinin ahlaksızlığı ima ettiği bir dünyada, akıllı kişinin herkesten daha da ahlaksız olmaya çalışmasında bir gariplik yok...
Buradaki kritik nokta ahlaksızlığın meşru gösterilebileceği bir dünya algılamasının varlığıdır. Hiçbir dolandırıcı kendisini ‘iyi’leri suiistimal eden bir ‘kötü’ olarak algılamaz. Yaptıklarının rasyoneli zaten dünyada herkesin eline fırsat geçerse bu işleri yapacağı; yapmayanların kişisel zayıflık ya da korku nedeniyle bu işlerden uzak durduğudur. Somuta indirgersek, Motorola gibi şirketler çok mu ahlaki bir misyona sahiptirler ki, onları iş ortamında punduna getirerek zarara sokan bizler suçlanalım?
Dolayısıyla oportünist zihniyet açısından dünya, başkalarının kuyruğundan giden kişiliksiz takipçiler ile kendi fırsatlarını yaratan başarılı girişimciler olarak ikiye ayrılabilir. Bu noktadan hareket edersek, kişinin kendi başarısı için genel ahlakı zorlamasından daha doğal bir şey olamaz... Çünkü bu ahlak esas olarak o kişiliksiz takipçiler açısından işlevseldir; yeterince gücü olanlar ise söz konusu ahlakın dışında kalırlar ve (biraz felsefi olma pahasına diyebiliriz ki) gerçekten ‘özgür’ olurlar...
Böylece özgürlükle güç arayışını bir araya getiren bir anlayışa ulaşmaktayız. Bunun anlamı oportünistlerin kendilerini gücü kutsallaştıran ideolojilerin içinde gizlemelerinin kolaylığıdır. Çünkü güce dayanmanın ideolojik temeli ne kadar sağlamsa, sistem içindeki irili ufaklı fırsatçıların güce ulaşarak kendilerine çıkar sağlama çabası da o derece meşru gözükür. Öte yandan oportünist bakış kendisini meşrulaştırma yolunun güç elde etmekten geçtiğini bildiği için, gücü temel alan ideolojilerin destekçisi olur.
Uzanlar bu güce ulaşmak için gazete ve siyasi parti kurdular... Gücü temel alan bir ideolojinin kendi çıkarlarına olduğunu bildikleri için de milliyetçi oldular... Ama işin asıl püf noktası şuydu: Milliyetçiler de Uzanlar’a arka çıktılar... Bu milliyetçiliği herhalde biraz daha tartışmak gerekiyor.
gecenlerde kaybettiğimiz turk sinemamızın vazgeçilmez kotu tiplerinden biri, iki yuz elli den fazla filmde rol almış bir sanatçımız. www.sinematurk.com/kisi.php3? kkodu=1626 - 35k linkinden hangi filmlerde rol aldığını görebilirsiniz
Coca-Cola firmasının Kolombiya'da bağlantılı olduğu yerel üretim firmalarına karşı yürütülen sendikal direniş dolayısıyla, bu ülkede bazı sendikacıların öldürüldüğü iddiasıyla başlayan protesto hareketi sonucu Dünya Sosyal Forumu 22 Temmuz 2003 tarihini Coca-Cola'ya karşı eylem günü ilan etti. Bu protestoların bir uzantısı olarak Türkiye'de de bazı kuruluşlar, başta eylül ayında yapılacak olan Rock'n Coke festivali etkinliği olmak üzere Coca-Cola'yı protesto çağrısı yapıyorlar. Bu kuruluşlardan olan, BEKSAV'ın bana ulaştırdığı metinlerde, Coca-Cola firmasının Kolombiya bağlantısına ilişkin suçlamalarla birlikte, Coca-Cola'nın Irak petrolleriyle bağlantısından ve McDonald's ve Nestle gibi diğer bazı büyük firmalarında bu türden bağlantılarından söz ediliyor. Sonuçta, Coca-Cola protestosu, savaşa karşı duruş ile bağlantılandırılıyor. O nedenle, kampanyanın adı 'Kan'a Kan'a Coca-Cola'. Ben Irak savaşı tartışmasının başından beri, ne Irak işgalinin, ne de genelde saldırgan ABD dış politikasının, tesadüfi veya arizi bir şey olmadığını düşünüyorum. Yine, işgalin, ne sadece Bush ve etrafındaki aşırı görüşlülerle ve hatta ne de, bazılarının iddia ettiği gibi silah sanayii etrafında kümelenen bir lobinin işi olmadığı görüşünde olan biriyim. ABD silah sanayii de, savaş lobisi de, ABD sanayiinin yan kolları. Yoksa, biskivü piyasasında kendine yer bulamayanlar, silah sanayiine yönelmiş ve mallarına pazar aramak için savaş çıkarıyor değiller. Savaşa silah sanayiinin olduğu kadar bisküvi sanayiinin de ihtiyacı var. Bunu görmek için Marx'ın 'Kapital'ini yeniden okumaya gerek yok, piyasa ekonomisi denen şeyin dünya ölçeğinde nasıl çalıştığından biraz haberdar olmak yeterli. Bu bakımdan, Nestle veya Coca-Cola veya başka bir dev şirketin Irak petrolleri bağlantısı olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değil. Tam tersine, dünya çapındaki firmaların tanındıkları ürünleri ne olursa olsun, dünya çapında büyük kaldıkları sürece, petrolden de, dünyada olan biten savaştan da, barıştan da uzak kalmaları şaşırtıcı olurdu. Bu koşullar altında, tek tek firmaların 'suç' künyesini çıkarmak da bir şey, ama siyasi bir duruş açısından daha genel bir değerlendirmeye ihtiyacımız var. Küresel kapitalizmin geldiği noktada, dünya hâlâ savaştan ve sefaletten kırılıyorsa bu, şu demek: kapitalizm iddia edildiği gibi, henüz vahşi dönemini geride bırakmış ve ehilleşmiş falan değil. Zira, belli ki, merkez ülkelerdeki kurallı kapitalizmin bedeli, çevre ülkelerdeki kuralsız kapitalizm. Geçtiğimiz pazar Radikal İki'de, konuya ilişkin yazısında, Fatma Ülkü Selçuk, Coca-Cola firmasının, diğer ülkelerdeki bayi fabrikalarındaki çalışma koşullarını umursamadığını ileri sürüyordu. Doğru, ama neredeyse kaçınılmaz, çünkü, liberallerin iddia ettiği gibi, çevre ülkelerdeki kuralsız kapitalizm ve bunun siyasi karşılığı olan baskıcı rejimler, merkez sisteme ayak uyduramadıkları için değil, tam tersine merkezin ayakta kalması çevrede bu bedelin ödenmesine bağlı. Ve nihayet, yine liberallerin iddia ettiği gibi serbest piyasa savaşı önlemiyor, tam aksine hâlâ savaşa ihtiyaç duyuyor. Irak savaşı yeni emperyalist savaşların en dikkat çekici olanı. Gelinen noktada, kapitalizme karşı, savunucularının da, muhaliflerinin de dikkate alması gereken büyük bir öfkenin birikmekte olduğu söylenebilir. Savunucuları, insanlık için en iyisi olduğunu iddia ettikleri düzenin, hiç olmazsa, şu aralar tüm vahşetini sergilemekte olduğunu görmeli ve ehlileştirilmesi lüzumuna kafa yormalılar. Muhalifleri ise, itiraz ettikleri tekil uygulamaların arkasındaki tüm işleyişi yeniden derin bir sorgulamaya tabi tutmak durumundalar. Yoksa, işi pişkinliğe vuran savunucuları karşısında, part-time muhalefetten öteye gidemeyen mızıkçı çocuklar olmak durumuna düşmeleri işten bile değil.
ben bir turkum ve turkiye denen bu memlekette yaşıyorum, o bir kurt ve gerçekten benim sahip olduğum çoğu hakka sahip değil(di) , (uyum yasaları sağ olsun) ah bu ayrımcılık! ileriye doğru atılmak isteyen bir topluluğu yolundan etmenin en kolay yolu çok başlılık oluşturmaktır, aynı bize yapılan ya da yaptığımız gibi... umarım bu ayrım sona erer
radikal in cumartesi eki olan 'iki' de 'coco cola savaşları' başlıklı bir yazı çıktı, bu yazı da kısaca şu anlatılıyor: bu şirketin(coco cola comp.) daha faza kar elde edebilmek için sendikaya uye olarak haklarını arayan işçileri nasıl öldürdüğü.... kureselleşen(emperyalizmin bir başka versiyonu) bu koca dunya tek bir kultur olma yolunda, sorulması gerekeken kimin ve neyin kulturu? coco cola da bir kultur, amerikan olanlarından.. ırak ta amerika piyasaya bir dergi surdu' Hi' adında, ilk önce bunu ucretsiz dağıtmayı düşünmüşler; ama daha sonra bunun sakıncalı olduğunu kanaatıne varmışlar ve dergiyi 2 dolardan piyasa sürme kararı hasıl olmuş.yetklili bir ağız derginin amacının amerikan kulturunu tanıtmak olduğunu söylemiş..eee bşka ne beklenebilir! .
ben coco cola yı gördüğümde onu bir içecek olarak göremiyorum, o benim gözümde küçük bir amerika.amerika kendi kulturunu bu değerlerle oluşturduguna göre o kulturun her uzvunda birazcık da olsa işgalci olan amerikanın tadı vardır, ister buzlu olsun, isterse limonlu... coco cola tadlandırılmış bir kultur empozecisi, tatlıyı severim; ama içinde kan olan ve onunla yağrulan tatlıyı değil..
Müzik içinde farklı sesleri barıdırabilen; onlara bir 'ses hakkı' veren, onlara birlikte guzeli, daha guzel olmayı oğreten ve onları evrenselliğe taşıyabilendir. Müzik zaten her notasinda, her tınısında, her sozunda evrenselliği barındırır...
İlk açılan özel tv kanalı interstar dı ve ilk yayın doneminde baya bir cizgi film, film vs. yayınladığı için onu çok sevmiştim; çünkü yıllarca tek kanala mahkum olmak epey sıkıcıydı... o zamanlar cizgi film seyredebildiim için bu kanalı seviyordum; ama şimdi nerde bir'star' ibaresi gorsem aklıma hemen o tanıdık, bildik, aşina yuzler geliyor: uzanlar.. buyuzden artık 'star'ları sevmiyorum, çizgi film seyrettirseler bile de
‘Menfaat’ meselesi
İsmet Özel ile 1960’ların ortalarında Mülkiye’de okurken tanıştık. Sanırım toplumda adalet arayışı bizi Türkiye İşçi Partisi saflarında buluşturmuştu.
Sonra sosyalizmin TİP’in temsil ettiğinden daha katı yorumlarının peşinden gittik. Ama 1970’lerde sosyalist teori ve pratiğinin uyandırdığı hayal kırıklığıyla İsmet, İslamcı görüşlere yöneldi; ben de sosyal liberalizme. Geçen hafta İsmet’in Milli Gazete’de yayımlanan bir yazısıyla “İslami hareketle bağlarını fiili ve ideolojik olarak” kopardığını okudum. Şu gerekçeyle: “İslami kesim AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte kelimenin tam anlamıyla yozlaştı; öncelik çıkar oldu.” (Milliyet,10 Ağustos)
İsmet Özel’in İslamcılığı neden terkettiğini anlamakta güçlük çekmiyorum, ama gerekçesi bana mantıklı gelmedi. Eğer Özel İslamcılığın yozlaşmamış bir yorumuna bağlı ise, AKP’nin yol açtığı “yozlaşma” karşısında, kendi yorumunu daha da büyük bir kararlılıkla savunması beklenmez miydi? Ya da: AKP artık “Muhafazakar Demokrat” olduğunu ilan ettiğine göre, İslamcılığın yozlaşmamış bir yorumunu benimseyen biri olarak bundan memnuniyet duyması gerekmez miydi?
Belki olan şu: İsmet Özel İslamcılık’ta da hayal kırıklığına uğradı, AKP’nin “yozlaştırması” bahane. Yine de eğer AKP’liler, kendileriyle birlikte Özel’i de İslamcılık’tan (ya da onun şiddetli olmasa da hayli katı bir yorumundan) vazgeçmeye yöneltmişlerse, ne isabet. Ve ne mutlu ki fikir değiştirmeye imkan tanıyacak ölçüde açık bir rejimde yaşıyoruz. Ve nihayet Özel, Türk sosyalizmi ya da İslamcılığı’na değil şiirine hatırı sayılır katkı yapmış bir yazar.
Kişilerin hangi siyasi görüşü benimseyecekleri, görüşlerini değiştirip değiştirmeyecekleri tamamen kendilerini ilgilendiren ve tümüyle temel hak ve özgürlükler alanına giren bir konu. Evet, bunun gerekçelerini açıklamak aydın sorumluluğunun bir parçası olarak görülebilir. Ama Özel’in açıklamalarında hepimizi ilgilendiren, görüşlerini değiştirmesinin nedenlerinden ziyade, şu “çıkar” ya da eski biçimiyle “menfaat” üzerine söyledikleri: AKP’nin başarısının İslami kesimi yozlaştırdığı, bu kesimde artık herkesin çıkar peşinde koştuğu iddiası.
Mesele şu: Herkesin çıkarının peşinden gitmesi bir yozlaşma belirtisi olarak yorumlanabilir mi? Eğer herkesin peşinde koştuğu haksız çıkar ise, herkes kanunlara ve ahlaka aykırı davranarak kendine ve yakınlarına maddi veya sair avantajlar sağlıyorsa, evet bu bir ahlaki çöküntü ve yozlaşma belirtisidir. Evet, herkesin kendi çıkarını düşünmesi halinde toplumun ortak çıkarının gerçekleşeceğine dair kökten liberal düşünceye katılmak da mümkün değildir. Zira herkes toplumun ortak çıkarlarını hiçe sayıyor ve sadece kendi çıkarını düşünüyorsa, bu ahlaki bakımdan tasvip edilemeyecek ve uzun vadede dönüp dolaşıp herkese zarar verecek bir durumdur. Ahlak ve hukuk kuralları da zaten bunun için vardır.
Geleneksel bir toplumda ferdin topluluktan ayrı bir kişiliği ve çıkarı olmayabilir. Ama modern bir toplumda kişilerin maddi veya sair çıkarlarının peşinden gitmeleri “normal” değil midir? Çıkarlarını korumasını bilmeyenler kusurlu (ağır bir nitelemeyle, enayi) sayılmaz mı? Yalnızca ortak çıkarı düşünen kimselerden oluşan toplumun bir kuruntu olduğu görülmedi mi? Demokratik toplumun temel üstünlüklerinden biri de çatışan çıkarların barışçı yollardan uzlaştırılması değil midir? İnsanların çıkarlarının ne olduğuna, başkalarının (örneğin bir diktatörün, bir partinin, bir ideolojinin) değil kendilerinin karar vermeleri, özgürlükçü bir toplumun temel vasıflarından değil midir?
AKP’nin herkesin kendi çıkarı peşinde gitmesine yol açarak İslami kesimi yozlaştırdığı iddiasını doğru bulmuyorum. Aksine bana öyle geliyor ki AKP, İslami kesimi yozlaşmaya değil, modern (ve demokratik) yaşamın gereklerine uygun davranmaya götürüyor. Daha önemlisi: AKP, İslami kesimi ve başkalarını, maddi ve sair çıkarlarına hizmet edeceğine inandırabildiği ölçüde başarılı olmuştur. AKP iktidarı bunu yapamadığı takdirde, tıpkı ötekiler gibi, geldiği gibi gider.
16.08.2003 Şahin Alpay/ Zaman
Uzanlar’ın ideolojisi ne?
Uzanlar’ın kendisi Uzanlar olayının sosyolojik, adli ve giderek magazinel kısmını oluşturmakta. Sonuçta bu ‘münferit’ bir durum denebilir.
İşadamları arasında yer alan bir ailenin, sistemi kendi güç ve rant maksimizasyonu amacıyla bilinçli olarak kullandığı söylenebilir. Bu arada milliyetçi bir dil geliştirip, bu kimlikle bir siyasi parti kurmalarını da bu bağlama oturtabilir ve Uzanlar’ın milliyetçiliği kendilerini korumak üzere bir zırh gibi kullanmakta olduklarını öne sürebiliriz. Ne de olsa orada burada konuşan mafya üyelerinin de benzer bir dile sahip olduğunu hep duymuşuzdur… Oportünist zihniyetteki kişilerin resmi ideolojiyi emellerine kılıf yapmasının, bu resmi ideolojinin ‘kötü’lüğünü göstermediğini savunabiliriz...
Yukarıdaki gibi bir bakış tarzı gerçekten de epeyce rahatlatıcı. Ne var ki gerçekliğin sadece bir yüzünü, yani Uzanlar’ın eyleminin ahlaki temelini, o eylemi barındıran sistemden ayrımlaştırarak sorgulamakta. Oysa bu ülkede yaşamakta olan bizler için önemli olan Uzanlar’ın ne yapmış olduğundan ziyade, resmi ideolojinin Uzanlar’ı barındırmakta niçin bu denli uygun olduğu... Çünkü gelecekte yeni Uzanlar’ın çıkıp çıkmaması veya kendisini devlete yakın konumlandıran bazı ‘girişimcilerin’ Uzanca davranıp davranmaması buna bağlı.
Burada karşımızda farklı nitelikte bir soru var: Acaba bütün ideolojiler oportünizme aynı derecede açık mıdırlar, yoksa bazı ideolojiler oportünizmi barındırmaya daha müsait bir atmosfer mi oluşturmakta? Örneğin katılıma, iknaya, şeffaflığa, delegasyona ve yetki/sorumluluk bütünleşmesine dayanan demokrat bir çerçeve içinde oportünizmin barınması kolay olabilir mi? Tarih ve sosyoloji aksini ima ediyor. Ama nerede gizlilik, hiyerarşi, otorite temerküzü, hamilik ve hamaset varsa, orada oportünistlerin kendilerine yer bulmasının kolaylaştığını gözlemliyoruz.
Ancak siyasi tercihlerin salt çıkar modeli içinde şekillendiğini düşünmek belki de fazla basit bir varsayım... Belki de oportünizme eğilimli kişiler ‘doğal olarak’ da gizliliğe, hiyerarşiye, otorite temerküzüne, hamiliğe ve hamasete dayanan ideolojileri ‘doğru’ bulmaktalar. Belki de bize ‘doğru’ gelen ideolojiler, aslında sosyopsikolojik ihtiyaçlarımızın uzantısı... Çünkü unutmayalım ki biz eylemlerimizi bir ideolojiye uygun yaptığımızı zannederken; belki de aslında yaşanmakta olan, bize ‘doğru’ gelen ideolojinin eylemlerimizi kendi gözümüzde meşru kılmasıdır.
Dolayısıyla Uzanlar’ın samimi olarak otoriter zihniyete sahip birer milliyetçi olma ihtimallerini açık tutmak gerek. Nitekim Genç Parti’nin nasıl bir Türkiye istediğini anlatan tam sayfa reklamlarında şu ibare yer almaktaydı: “Devletinin ve milletinin menfaatlerini doğru tespit eden, bu menfaatlerin kaybedilmesi, ertelenmesi ve zedelenmesine tahammülsüz bir Türkiye.” Bu apaçık milliyetçi bir istek... Devlet ve milletten söz ediyor, toplumdan değil; devleti ve milleti belirgin bir menfaati olan bir özne olarak tanımlıyor; üstelik bu menfaatin doğru tespit edilebileceğini savunuyor... Dolayısıyla zihni temeliyle tutarlı bir milliyetçi tezle karşı karşıyayız. Aynı ilan şu ilkeye de yer vermekteydi: “Kendini, daima mutlak doğruyu bulmaya ve bilmeye mecbur tutan bir Türkiye.” Mutlak doğruların var olmakla kalmayıp, bilinebileceğini de savunan bir bakış... Bu ise otoriter zihniyetin gerçeklik ve bilgiye yönelik en temel önermesi...
Sonuç olarak Uzanlar’ın gerçek birer milliyetçi olmadıklarını söylememiz zor. ‘Milliyetçiler ahlaklı olur’ cinsli normatif tanımlamalarla da bu yükten kurtulmak mümkün değil. Çünkü asıl soru nasıl olup da milliyetçiliğin ‘bu tür insanları’ kuşatıp taşıdığı olmalı...
15.08.2003/Zaman/Etyen Mahçupyan
'uzancılık' yeni bir ideoloji, bir inanç, bir fikir, bir değer, bir sistem ya da bir din?
uzanlar ve onların milliyetçilik kavramı üzerine yoğunlaşması üzerine bir kaç yazı
Uzanlar niçin milliyetçi?
Olayın gündeme taşınması Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Çukurova ve Kepez’e el koyması ile olmuştu.
Uzanlar’ın devletle yapmış oldukları sözleşmeye uymadıkları, ellerindeki imtiyazın yükümlülüklerini yerine getirmedikleri, durumu kendi tekelci konumları lehine kullandıkları, kamu mallarının tapularını üzerlerine geçirdikleri, kamu kuruluşlarından satın aldıkları enerjinin bedelini eksik ödedikleri ve bu arada da muhtemel müşteriler üzerinde şantaja kadar varan baskılar uyguladıkları ortaya çıkmıştı. Bugünlerde de Motorola ve Nokia’yı dolandırmalarının sonucu olan devasa tazminat miktarlarını okumaktayız. Anlaşılan Uzanlar dolandırma konusunda içle dışı birbirinden ayıran ‘millici’ bir tavra sahip değiller. Oysa seçimler sırasında ortaya çıkan Motorola dolandırıcılığı, birçok kişinin ‘helal olsun adamlara ABD’yi bile dize getirdiler’ demesine neden olmuş ve bu ihtilafın Genç Parti’nin oy oranını olumlu etkilediği bile öne sürülmüştü.
Uzanlar’ı kendilerine benzer birçok ‘iş’ adamından ayıran nokta, taşınması ve hazmedilmesi zor bir müdanaasızlık içinde davranmaları. Çünkü onlar yapmakla kalmıyor, yaptıklarıyla böbürleniyorlar da... Bu durum yolsuzluk denen olayın bile cılkının çıktığını göstermekte. Uzanlar Türkiye’deki yozlaşmanın kendi ‘rasyoneli’ doğrultusunda ‘gelişerek’ mantıksal sonucuna ulaşmasını simgelemekte. Muhtemelen Uzanlar iş hayatında ancak oportünist bir tavırla başarılı olunacağını; iş ahlakı denen şeyin bir yutturmaca olduğunu; genel ahlaki kodların enayiler için üretildiğini düşünmekteler. Hayatın sunduğu güç ilişkilerinin ahlaksızlığı ima ettiği bir dünyada, akıllı kişinin herkesten daha da ahlaksız olmaya çalışmasında bir gariplik yok...
Buradaki kritik nokta ahlaksızlığın meşru gösterilebileceği bir dünya algılamasının varlığıdır. Hiçbir dolandırıcı kendisini ‘iyi’leri suiistimal eden bir ‘kötü’ olarak algılamaz. Yaptıklarının rasyoneli zaten dünyada herkesin eline fırsat geçerse bu işleri yapacağı; yapmayanların kişisel zayıflık ya da korku nedeniyle bu işlerden uzak durduğudur. Somuta indirgersek, Motorola gibi şirketler çok mu ahlaki bir misyona sahiptirler ki, onları iş ortamında punduna getirerek zarara sokan bizler suçlanalım?
Dolayısıyla oportünist zihniyet açısından dünya, başkalarının kuyruğundan giden kişiliksiz takipçiler ile kendi fırsatlarını yaratan başarılı girişimciler olarak ikiye ayrılabilir. Bu noktadan hareket edersek, kişinin kendi başarısı için genel ahlakı zorlamasından daha doğal bir şey olamaz... Çünkü bu ahlak esas olarak o kişiliksiz takipçiler açısından işlevseldir; yeterince gücü olanlar ise söz konusu ahlakın dışında kalırlar ve (biraz felsefi olma pahasına diyebiliriz ki) gerçekten ‘özgür’ olurlar...
Böylece özgürlükle güç arayışını bir araya getiren bir anlayışa ulaşmaktayız. Bunun anlamı oportünistlerin kendilerini gücü kutsallaştıran ideolojilerin içinde gizlemelerinin kolaylığıdır. Çünkü güce dayanmanın ideolojik temeli ne kadar sağlamsa, sistem içindeki irili ufaklı fırsatçıların güce ulaşarak kendilerine çıkar sağlama çabası da o derece meşru gözükür. Öte yandan oportünist bakış kendisini meşrulaştırma yolunun güç elde etmekten geçtiğini bildiği için, gücü temel alan ideolojilerin destekçisi olur.
Uzanlar bu güce ulaşmak için gazete ve siyasi parti kurdular... Gücü temel alan bir ideolojinin kendi çıkarlarına olduğunu bildikleri için de milliyetçi oldular... Ama işin asıl püf noktası şuydu: Milliyetçiler de Uzanlar’a arka çıktılar... Bu milliyetçiliği herhalde biraz daha tartışmak gerekiyor.
11.08.2003 /Zaman/Etyen Mahçupyan
gecenlerde kaybettiğimiz turk sinemamızın vazgeçilmez kotu tiplerinden biri, iki yuz elli den fazla filmde rol almış bir sanatçımız.
www.sinematurk.com/kisi.php3? kkodu=1626 - 35k linkinden hangi filmlerde rol aldığını görebilirsiniz
'Kan'a Kan'a Coca-Cola'
Nuray Mert
14/08/2003 (1045 defa okundu)
Coca-Cola firmasının Kolombiya'da bağlantılı olduğu yerel üretim firmalarına karşı yürütülen sendikal direniş dolayısıyla, bu ülkede bazı sendikacıların öldürüldüğü iddiasıyla başlayan protesto hareketi sonucu Dünya Sosyal Forumu 22 Temmuz 2003 tarihini Coca-Cola'ya karşı eylem günü ilan etti. Bu protestoların bir uzantısı olarak Türkiye'de de bazı kuruluşlar, başta eylül ayında yapılacak olan Rock'n Coke festivali etkinliği olmak üzere Coca-Cola'yı protesto çağrısı yapıyorlar.
Bu kuruluşlardan olan, BEKSAV'ın bana ulaştırdığı metinlerde, Coca-Cola firmasının Kolombiya bağlantısına ilişkin suçlamalarla birlikte, Coca-Cola'nın Irak petrolleriyle bağlantısından ve McDonald's ve Nestle gibi diğer bazı büyük firmalarında bu türden bağlantılarından söz ediliyor. Sonuçta, Coca-Cola protestosu, savaşa karşı duruş ile bağlantılandırılıyor.
O nedenle, kampanyanın adı 'Kan'a Kan'a Coca-Cola'. Ben Irak savaşı tartışmasının başından beri, ne Irak işgalinin, ne de genelde saldırgan ABD dış politikasının, tesadüfi veya arizi bir şey olmadığını düşünüyorum.
Yine, işgalin, ne sadece Bush ve etrafındaki aşırı görüşlülerle ve hatta ne de, bazılarının iddia ettiği gibi silah sanayii etrafında kümelenen bir lobinin işi olmadığı görüşünde olan biriyim.
ABD silah sanayii de, savaş lobisi de, ABD sanayiinin yan kolları. Yoksa, biskivü piyasasında kendine yer bulamayanlar, silah sanayiine yönelmiş ve mallarına pazar aramak için savaş çıkarıyor değiller. Savaşa silah sanayiinin olduğu kadar bisküvi sanayiinin de ihtiyacı var. Bunu görmek için Marx'ın 'Kapital'ini yeniden okumaya gerek yok, piyasa ekonomisi denen şeyin dünya ölçeğinde nasıl çalıştığından biraz haberdar olmak yeterli. Bu bakımdan, Nestle veya Coca-Cola veya başka bir dev şirketin Irak petrolleri bağlantısı olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değil. Tam tersine, dünya çapındaki firmaların tanındıkları ürünleri ne olursa olsun, dünya çapında büyük kaldıkları sürece, petrolden de, dünyada olan biten savaştan da, barıştan da uzak kalmaları şaşırtıcı olurdu.
Bu koşullar altında, tek tek firmaların 'suç' künyesini çıkarmak da bir şey, ama siyasi bir duruş açısından daha genel bir değerlendirmeye ihtiyacımız var. Küresel kapitalizmin geldiği noktada, dünya hâlâ savaştan ve sefaletten kırılıyorsa bu, şu demek: kapitalizm iddia edildiği gibi, henüz vahşi dönemini geride bırakmış ve ehilleşmiş falan değil. Zira, belli ki, merkez ülkelerdeki kurallı kapitalizmin bedeli, çevre ülkelerdeki
kuralsız kapitalizm. Geçtiğimiz pazar Radikal İki'de, konuya ilişkin yazısında, Fatma Ülkü Selçuk, Coca-Cola firmasının, diğer ülkelerdeki bayi fabrikalarındaki çalışma koşullarını umursamadığını ileri sürüyordu. Doğru, ama neredeyse kaçınılmaz, çünkü, liberallerin iddia ettiği gibi, çevre ülkelerdeki kuralsız kapitalizm ve bunun siyasi karşılığı olan baskıcı rejimler, merkez sisteme ayak uyduramadıkları için değil, tam tersine merkezin ayakta kalması çevrede bu bedelin ödenmesine bağlı. Ve nihayet, yine liberallerin iddia ettiği gibi serbest piyasa savaşı önlemiyor, tam aksine hâlâ savaşa ihtiyaç duyuyor. Irak savaşı yeni emperyalist savaşların en dikkat çekici olanı.
Gelinen noktada, kapitalizme karşı, savunucularının da, muhaliflerinin de dikkate alması gereken büyük bir öfkenin birikmekte olduğu söylenebilir. Savunucuları, insanlık için en iyisi olduğunu iddia ettikleri düzenin, hiç olmazsa, şu aralar tüm vahşetini sergilemekte olduğunu görmeli ve ehlileştirilmesi lüzumuna kafa yormalılar. Muhalifleri ise, itiraz ettikleri tekil uygulamaların arkasındaki tüm işleyişi yeniden derin bir sorgulamaya tabi tutmak durumundalar. Yoksa, işi pişkinliğe vuran savunucuları karşısında, part-time muhalefetten öteye gidemeyen mızıkçı çocuklar olmak durumuna düşmeleri işten bile değil.
ben bir turkum ve turkiye denen bu memlekette yaşıyorum,
o bir kurt ve gerçekten benim sahip olduğum çoğu hakka sahip değil(di) , (uyum yasaları sağ olsun)
ah bu ayrımcılık!
ileriye doğru atılmak isteyen bir topluluğu yolundan etmenin en kolay yolu çok başlılık oluşturmaktır,
aynı bize yapılan ya da yaptığımız gibi...
umarım bu ayrım sona erer
radikal in cumartesi eki olan 'iki' de 'coco cola savaşları' başlıklı bir yazı çıktı, bu yazı da kısaca şu anlatılıyor: bu şirketin(coco cola comp.) daha faza kar elde edebilmek için sendikaya uye olarak haklarını arayan işçileri nasıl öldürdüğü....
kureselleşen(emperyalizmin bir başka versiyonu) bu koca dunya tek bir kultur olma yolunda, sorulması gerekeken kimin ve neyin kulturu?
coco cola da bir kultur, amerikan olanlarından..
ırak ta amerika piyasaya bir dergi surdu' Hi' adında, ilk önce bunu ucretsiz dağıtmayı düşünmüşler; ama daha sonra bunun sakıncalı olduğunu kanaatıne varmışlar ve dergiyi 2 dolardan piyasa sürme kararı hasıl olmuş.yetklili bir ağız derginin amacının amerikan kulturunu tanıtmak olduğunu söylemiş..eee bşka ne beklenebilir! .
ben coco cola yı gördüğümde onu bir içecek olarak göremiyorum, o benim gözümde küçük bir amerika.amerika kendi kulturunu bu değerlerle oluşturduguna göre o kulturun her uzvunda birazcık da olsa işgalci olan amerikanın tadı vardır, ister buzlu olsun, isterse limonlu...
coco cola tadlandırılmış bir kultur empozecisi, tatlıyı severim; ama içinde kan olan ve onunla yağrulan tatlıyı değil..
Müzik içinde farklı sesleri barıdırabilen; onlara bir 'ses hakkı' veren, onlara birlikte guzeli, daha guzel olmayı oğreten ve onları evrenselliğe taşıyabilendir.
Müzik zaten her notasinda, her tınısında, her sozunda evrenselliği barındırır...
İlk açılan özel tv kanalı interstar dı ve ilk yayın doneminde baya bir cizgi film, film vs. yayınladığı için onu çok sevmiştim; çünkü yıllarca tek kanala mahkum olmak epey sıkıcıydı...
o zamanlar cizgi film seyredebildiim için bu kanalı seviyordum; ama şimdi nerde bir'star' ibaresi gorsem aklıma hemen o tanıdık, bildik, aşina yuzler geliyor: uzanlar..
buyuzden artık 'star'ları sevmiyorum, çizgi film seyrettirseler bile de
gazeteler arasinda onlarin 'resim' deki basarisi bir baska yere konmali: kocaman, kocaman resimler; buyuzden baya bir sayfa; ama hala baya iyi satiyor