ilk antolojiye kaza eseri düştüğümde(kötü anlamda düşmek deil) onu da görmüştüm, sonra yazılarını okudum, gerçekten zeka ürünü iğneleyici yazılardı... virgilius, bir de o...ikis de gerçekten iyi hicivciydi(laf sokucu) (affınıza sığınarak) .. unutulumaya yüz tutmuş cin ali nin serirsi vardı ve insnaın yazmak için bir yerlerden beslenmesi gerektiği gibi o da eskide kalmış; ama insanın hayatında mühim roller oynamış artistleri(cin ali) okumayı seviyordu.. ... onunla çay içtim, yemek ve tatlı yedim.. benim tabirimle, yine affınıza sığınarak söylüyorum, çok taşaklı (kaliteli, hamuru iyi gibi manalara geliyor) biri.. .. ismi barış... JFK... ekşi sözlüğü seven, belki burayı da o seviyeye çıkartmaya uğraşan biri.. .. bir de serbest kursu de nerdeyse her yazılanı okuyan biriydi.. bunu nasıl yaptığını sorduğumda, insanlar kendi aralarında konuşurken kendileri hakkında ipucu verirler demişti, ben de bir süre denedim; ama sonra olmadı... ... belki de nikahında şahit olacağım biri; ama daha çağrılmadım bu görev için.. görüşmek üzre barış :))
zamanın olmadığı yer.. yaşlanmaktan korkanlar için :)) asla yaşlanma yok; ama küçük bir nokta var:ayak ve başınız arasındaki basınç farkı o kadar fazla olacak ki, bir anda ikiye bölüneceksiniz; yani birazcık basınçlı bir ortam :)) .. ışığın hapsolduğu yer
Aleksandr Puşkin'in dedesi, Rus Çarı'na zamanın Osmanlı padişahı tarafından çocukken armağan edilen ve 'Büyük Petro'nun zencisi' olarak ünlenen İbrahim Hannibal'dı. İşte bu yüzden, en büyük Rus ozanı Puşkin, iri dudaklı, kıvırcık saçlı ve gözleri ateş saçan bir melezdi. Puşkin'in hayatını yazan Henri Troyat'dan öğrendim ben de. Troyat'nın 'Kanda kırma, kültürde Fransız ve ruhta Rus' diye tanımladığı Puşkin, eğitimini aldığı Çarskoy Selo Lisesi'nde ilk şiirini Fransızca yazacak kadar Fransa hayranı olup, arkadaşları arasındaki lakabı 'Fransız'dı. Kaderin cilvesine bakın ki ölümü, kıskandığı genç bir Fransız'ın elinden oldu. 1837 yılının ocak karlarıyla kaplı, puslu bir sabah ayazında iki adam birbirlerine arkalarını dönüp yürüdüler. Yüz yüze döndüklerinde iki silahtan biri daha önce patladı ve Rusların 'ölümsüz' sandıkları büyük ozan ölümcül bir yarayla devrilirken kanıyla kızaran beyaz karlara... Yalnızca 37 yaşındaydı. Neden? Tabii ki bir kadın yüzünden. Kuş beyinli, ama kuğu boyunlu Natalia'nın mülkiyeti, dünya şiirini en büyük ozanından öksüz bıraktı. Puşkin, yalnız şiir yazarken değil, yaşarken de bir fırtınaydı. Zamansız ölümünü bilircesine ağız dolusu lokmalar koparta koparta, hızla kemirdi ömrünü. Elini attığı her işi başarıyor, yazdığı her dize olay oluyor, kalemi bırakıp kumara, kumarı bırakıp kadınlara sarılıyordu. Deve gibi içiyor, dev gibi seviyor, iktidarla dövüşüyor, sürgüne gönderiliyor, çok büyük şair olduğu için bağışlanıp geri dönüyor, kumarda borçlanıyor, tabii şiir yazıyor ve ödüyordu. Kadınların biri girip biri çıkıyordu hayatından. Zaten hepsi âşıktı Puşkin'e, ya da.. şiirine. Elini sallasa, ellisi tellisi kapısında yatmaya hazırdı. Ama işte, kuş beyinli kuğu boyunlu Natalia var ya, Natalia... Bu kez sırılsıklam, evlenecek kadar vurulmuştu ona. Düğün oldu. Puşkin muradına ermişti, ama kerevete çıkanlar rahat bırakmadılar. Aşırı güzeldi Natalia, aşırı. Ve Rus sosyetesinin toplandığı salonlarda boy gösterdiği zaman, tüm erkeklerin yüreğini hoplatıyordu. İşin kötüsü, Natalia da hoşlanıyordu göz süzüp gerdan kırmaktan. Çar Birinci Nikolay bile asılıyordu Puşkin'in karısına! Ama aralarında biri vardı ki, Natalia'nın da gözlerini kamaştırıyordu. Puşkin'in karısı kadar aptal ve değersiz Georges de Heeckeren d'Anthes, Rus ordusuna kabul edilen bir Fransız subayı olup, ne yazık ki çok yakışıklıydı. 1836 yılı kasım ayı başında Petersburg kenti sosyetisinin başlıca eğlencesi, Puşkin'e 'Boynuz Nişanı' verileceğini ilan eden anonim mektubun elden ele dolaşan kopyasıydı. Aslı, büyük şaire gönderilmişti tabii. Puşkin, çıldırdı. Mektubu yazan, Fransız rakibi George d'Anthes'ten başkası olamazdı. Genç ve yakışıklı rakibini düelloya davet etti. Ama Fransız subayı, kendisini evlat edinen Rus babasının öğüdünü dinleyerek, bir özür mektubu yazdı ve şaire bir yanlış anlama olduğunu, kendisinin Natalia'ya değil, kız kardeşine âşık olduğunu, hatta evlenmek istediğini belirtti. Çok geçmeden de Puşkin'in baldızıyla başgöz edildi zaten. Ama Fransız subay, aslında bal gibi Natalia'ya vurgun, hatta delicesine tutkundu ve kardeşiyle evliliğine rağmen, ışığa yönelen kelebek gibi Puşkin'in karısı çevresinde dönmekten alamıyordu kendisini. Puşkin'in şiirleriyle iğnelediği, eleştirdiği kim varsa, ozandan intikamlarını alay ederek almaya başladılar. Onuru yaralanan şair, George d'Anthes'i ikinci kez düelloya çağırdı. Ölüm, onun göğüs kafesine vurdu. Hem de kuşkusuz, tek bir dizesini okumamış cahil ve züppe bir Fransız'ın kurşunuyla. Yüzyıl sonra, katilin torunu tarafından Henri Troyat'ya teslim edilen bir mektubundan, güzel Natalia'nın vücudunu George d'Anthes'e asla teslim ve Puşkin'e ihanet etmediği anlaşılacaktı. Ama ruhen aldatmıştı ve ozanlar, bedenden çok ruhlarıyla kıskanırlar.
New York’ta elektrikler kesilince tüm dünyanın dikkati bu kente yöneldi. Fakat Amerika’nın göbeğinde,200 yıldır teknolojinin tüm nimetlerini reddeden Amishler zaten karanlıkta yaşıyorlar. Elektrik kullanmayan bu insanlar, kendi ekip biçtikleri ile geçimlerini sağlıyor
ABD’nin kuzeydoğusu bir—iki gün elektriksiz kalınca, tüm dünyanın ilgisi buraya toplandı. New York’tan canlı yayınlar yapıldı, dünya gazetelerinin birinci sayfalarını karanlık gökdelenlerin fotoğrafları süsledi. Halbuki Kuzey Amerika’da toplam 170 bin insan, yüzyıllardır elektrik nedir bilmiyor, at arabası ile seyahat edip, tarlalarını sabanla sürüyor. Teknolojiyi tümüyle reddeden bir Hıristiyan tarikatının mensupları olan Amishler’e bugün Pennslyvania, Ohio, İndiana başta olmak üzere ABD’nin birçok eyaletinde rastlamak mümkün. Sayılarının 170 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.1800’lü yılları anlatan film sahnelerinden fırlamış gibi giyinen Amishler, hâlâ Avrupa’dan Amerika kıtasına göç ettikleri günkü şartlarda yaşıyorlar. Amishler’in ilk hali olan Mennocular,16. yüzyılın başında İsviçre’de, reform hareketleri sırasında vaftizmi reddeden ve yeniden takdis olmaya inanan gruplar arasında ortaya çıkmış. “Yeniden Takdis” hareketini savunanlar, Hıristiyan anne babadan doğmuş olanların bile Hıristiyan kabul edilemeyeceğini iddia ediyor ve herkesin 18 yaşına gelince kendi rızası ile dine kabul törenine katılması, yani takdis edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Çünkü olgunlaşmamış bir insanın dinin gereklerini anlamasına imkân yoktu. Gerçek bir Hıristiyanın kendi rızası ile bu yolu seçmesi gerekiyordu. Bu akımın önderi ise 1530’lu yılların tanınmış gezici rahibi Menno Simons. Katolik papazken, ‘Yeniden Takdis’e inanmaya başlayan Menno’nun çevresinde insanlar toplanmaya başlar. Ancak kilisenin yoğun baskısı ile karşılaşırlar. Katolik kilisesi, Mennocular’a karşı acımasız bir savaş başlatır. Yüzlercesi öldürülür. Bu arada kendi içlerinde de ayrılıklar başlar. Amishler, Mennocular ve Bretenler olarak üç gruba bölünürler. Bugün dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca Mennocu var. ABD’de ise sayıları 1 milyon civarında. Amishler ise sadece ABD’de var ve sayıları yaklaşık 170 bin. Bretenler’in sayısı ise birkaç bin civarında. Amishler’in hikayesi,1693 yılında İsviçreli Jacob Amman ile başlıyor. Amman’ın adına izafeten Amishler olarak adlandırılan grup, temelde ‘Yeniden Takdisçiler’le benzer görüşleri savunsa da, teknolojiyi kullanma konusunda farklı düşünüyor. Gerçek Hıristiyanlığın Hz. İsa gibi yaşamak olduğuna inanan Amishler, İncil’de yer alan “Dağdaki Vaiz”in ilkeleri doğrultusunda yaşama taraftarıdırlar. Toplumdan uzak bir hayat sürmeyi savunurlar. Dünya ile ilişkiler en az seviyede olmalı, teknolojiden uzak kalmalıdır. Çünkü teknolojinin insana dünyayı sevdireceğine inanırlar. Bugün hâlâ at arabasına binmelerinin, elektrik yerine gaz lambası kullanmalarının temelinde bu inanış yatıyor. Avrupa’daki baskılar hayatı iyice yaşanmaz hale getirince, Mennocular dini özgürlük vadeden ‘Yeni Dünya’ya göç etmeye karar verirler. Ellerinde ne varsa satarak, soluğu New York limanında alırlar. Pennsilvanya’nın efsanevi valisi William Penn, kavga gürültü bilmeyen, el emeği ile kazanan ve oldukça çalışkan olan bu gruba kucak açar. Ailelere topraklar tahsis edilir, onlar da en iyi bildikleri iş olan tarıma başlar. Temel felsefelerini alçak gönüllülük ve aileye sadakat olarak açıklayan Amishler’i diğer Yeniden Takdisçiler’den ayıran en büyük özellik teknolojiyi tamamen reddetmeleri. Bütün Yeniden Takdisçi gruplar aynı dini inanışa sahip olsalar da, Mennocular tarımda traktör kullanırken, Amishler hâlâ sabanı tercih ediyor. Mennocular çok sade olmak şartıyla birkaç renkli kıyafet giyerken, Amishler tek renkli ve baskısız kumaştan kıyafetlerde ısrar ediyor. Bir anlamda Amishler, Yeniden Takdisçilerin en tutucu grubu. Mennocu gruplar, savaş karşıtı olarak biliniyor. Nereden gelirse gelsin kendilerine yapılan saldırılara karşılık vermiyorlar. Avrupa’da din savaşlarına katılmayıp Amerika’ya kaçmalarının gerekçelerinden biri de bu. Kavga etmemeyi Hz. İsa’nın temel öğretileri arasında görüyorlar. Bu nedenle askere de gitmiyorlar. Yeni Dünya’ya göç eden Amishler’in torunları ülkenin 22 eyaletinde ve Kanada’da hâlâ aynı şartlarda yaşıyorlar. En kalabalık ve toplu oldukları yer, New York’a 2 saat mesafedeki Pennsilvanya’nın Lancaster bölgesi. Son dönemde artan nüfus nedeni ile, özellikle kendilerine kolaylıklar sağlayan Wisconsin eyaletine de yoğun bir göç var. Giyimleri ile dikkat çekiyorlar Amishler, yazılı olmayan kurallar zinciri “Ordung” doğrultusunda hareket ediyorlar. Erkekler koyu renkli, uzun, düz, yakasız pardösüleri ile tanınıyor. Sade renkli, uzun kollu, yakasız gömlekler giyiyorlar. Kışın siyah fötr, yazın hasır şapka takıyorlar. Ayakkabı ve çorapları da siyah. Erkekler bıyık bırakmıyor. Evlendikten sonra da genellikle bıyıksız sakal bırakıyor. Amish kadınları da erkekleri gibi sade ve düz elbiseler giyiyor. Uzun kollu, uzun etekli tek parça elbise, küçük büyük tüm hanımların üniforması. Saçlar hiç kesilmiyor, topuz yapılarak arkada toplanıyor. İbadet ederken saçların kapalı olmasına özen gösteriliyor. Evleninceye kadar başlar siyah örtü ile kapatılıyor, evlendikten sonra beyaz başörtüsü kullanılıyor. Mücevher takmaları ve makyaj yapmaları tümüyle yasak. Baskılı ve renkli kumaşları da reddeden hanımların en büyük süsleri ise çok özel zamanlarda başlarına taktıkları çiçekler. Amish kadınlarının en önemli görevi erkeklerine hizmet etmek ve çocuk yetiştirmektir. Pek çoğu 7—8 çocuk annesi kadınların hobilerinin başında ise “kırkpare” olarak bilinen, parça kumaşlardan üretilen ev eşyaları yapmak geliyor. Çocuklara 8 yıllık kilise okulu Çok çalışkan olan Amishler, boş kalmanın aklı şeytani duygularla meşgul edeceğine inanırlar. Amish sözlüğünde “teknoloji” ve “ilerleme” kelimeleri bulunmuyor. Elektrik, araba, telefon, traktör gibi yeniliklerin kendileri için değil, “dış dünya” için olduğuna inanan Amishler, teknolojinin aile bağlarını zayıflatacağını düşünüyorlar. Amish çocukları sadece 8 yıl okuyor. Kendi kiliseleri tarafından işletilen, tek odalı dini okullara giden çocuklar burada okuma—yazma öğreniyorlar. İncil derslerine, İngilizce’ye ve Almanca’ya çalışıyorlar. İlahi okumak için müzik dersleri alıyorlar. Öğretmenler genelde bu okuldan mezun olmuş 17—18 yaşındaki bekar kızlar.1972 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, açılan bir davada Amish çocuklarının 8 yıllık okuldan sonra eğitimlerine devam etmeleri için baskı yapılmasını dini özgürlüğe aykırı bulmuş. Bazı modernist Amish ve Mennocu aileler ise çocuklarını liseye ve üniversiteye gönderebiliyor. İbadetler evde yapılıyor Kendi aralarında Almanca’nın bir lehçesi ile konuşan Amishler, uzun zamandır Amerika’da yaşamalarına rağmen çok aksanlı İngilizceleri ile dikkat çekiyorlar. Çocuklar okulda İngilizce öğrenseler bile ibadetlerini Almanca yaptıkları için, günlük hayatta da bu dil ağır basıyor. Amishler’in ibadetleri de diğer Hıristiyanlarınkinden farklı. Pazar ayinlerini kiliselerde yapıyorlar. Üç saati bulan ayinden sonra her hafta birinin evinde yemekli toplantı düzenliyorlar. Dönüşümlü olarak devam eden ayinlerde İncil okunuyor. Çok ciddi bir ortamda gerçekleşen ibadetler sırasında kısık sesle ve yavaş bir tonda ilahiler okunuyor. Müzik olmadan, Almanca gerçekleştirilen ayin sırasında kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde, arkalıksız tahta sehpalarda oturuyor. Kendilerini “özel insanlar” olarak kabul eden Amishler, Tanrı’nın insanı basit ve sade bir yaşam için yarattığına inanıyor. Disipline büyük önem veren, kendilerini inançları doğrultusunda yaşamak için adayan, alçakgönüllü olmayı temel felsefeleri sayan Amishler, Tanrı’nın kendilerini dış dünyadan özel olarak koruduğuna inanıyorlar. İbadetlerini bıraktıkları zaman Tanrı’nın da kendilerini terk edeceğini ve bozulacaklarını düşünen Amishler, aile bağlarına da çok önem veriyorlar. Vergi vermeden yaşıyorlar Devletin Amishler’den vergi alma girişimleri bugüne kadar başarısızlıkla sonuçlanmış. Kendi halinde yaşayan, birkaç atı ve ineği olan, tarımla uğraşan bu insanlara vergi memurlarının haciz girişimleri, kamuoyu baskısı ile geri tepmiş. Bir kuruşluk gelirden bile vergi alan devlet de, Amishler’e göz yummuş. Kendi halinde geçinen vatandaşların ne bankada hesabı var, ne sosyal güvenlik numarası, ne de sağlık ve emeklilik sigortası. Sadece, ürettiklerini “normal” insanlara satanlar yerel gelir vergisi ödüyor belediyelere. Bir de sahip oldukları tarla ve evler için emlak vergisi veriyorlar. Büyük şehirlerin lüks marketlerinde, Amishler tarafından üretilen kekler, reçeller, ekmekler tamamen doğal olduğu için yüksek fiyatlarla tüketicilere sunuluyor. Tarım dışında marangozluk ve demircilik gibi işlerle de uğraşan Amish ustalarından “dış dünya”ya iş yapanların arasında milyoner olanlar da var. Bazıları kazandıklarını cemaat için harcıyor. Amishler, mallarını değerinden fazlaya satmanın büyük günah olduğuna inanıyor. Bu nedenle birçok doğal ürün, oldukça ucuz ve cazip fiyatlarla toptancılar tarafından toplanıyor. Yabancı ile evlilik yok 18 yaşını dolduran Amish kızları ile 20’li yaşlarının başındaki erkekler artık evlenmenin arifesindedir. Gençler, kendi aralarında gizlice görüşerek evlenmeye karar veriyorlar. Pazar toplantıları veya hasat törenlerinde birbirini görerek beğenen gençler, çok kısıtlı olan boş zamanlarında buluşarak, birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. En popüler buluşma mekanları ise, minik derelerin üzerindeki kapalı köprüler. Gençler buralarda gözlerden uzak bir ortamda konuşma imkanı buluyorlar. Ailelerin rızası ile yapılan evlenme teklifi, hasat mevsiminden önce başkalarına açıklanıyor. Kasım ayı ise evlilik ayı. Amishler’in diğer Hıristiyan grupları gibi misyonerlik amaçları bulunmuyor. İnanışlarını yaymak için çaba içinde değiller. İçlerine katılmak isteyenlere şaşırıyorlar. Normal hayata alışmış birinin aralarında dayanamayacağına inanıyorlar. Bir yabancı, uzun süren bir denemeden sonra tamamen Amish olduğuna diğerlerini ikna ederse, yaşlıların huzurunda bilgilerini sergileyip cemaate katılabiliyor. Ama bugüne kadar bu yolla Amish olanların sayısı 3’ü 5’i geçmiyor. Büyük oranda mısır eken Amishler’in kavun, kabak ve domatesleri de çok meşhur. İneklerinden aldıkları sütlerle yaptıkları tereyağı da oldukça talep görüyor. Amishler’in teknolojiyi kullandıkları tek yer de, mazotlu jeneratörlerin çalıştırdığı süt sağma makineleri. Jeneratörler bir de çok sıcak havalarda pervaneleri çalıştırma amacıyla kullanılıyor. Her köyde bir tane telefon var ve açık havada bulunuyor. Acil durumlarda kullanılıyor. Doktor nedir ki? Genelde doktora gitmeyen ve geleneksel metodlarla tedavi olan Amishler, çok gerekmedikçe hastaneye uğramıyor. Gidenlerin masrafları ise, cemaat tarafından toplanan paralarla ödeniyor. İmece usulünün çok yaygın olduğu Amishler’de evlenen gençler bir süre anne babaları ile birlikte oturuyor. Genelde 7—8 çocukları olan aileler iyice kalabalıklaşınca, cemaat yeni bir ev yapımı için destek veriyor. Amishler fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar. Bu bilgi bölgeye giden herkese bir şekilde anlatılıyor. Fotoğraflarının çekildiğini görürlerse arkalarını dönüyorlar. İncil’deki bazı ifadelerin ‘görüntü’yü yasakladığını düşünüyorlar. Bu nedenle küçük çocukların oynamaları için yapılan “kız bebekler”in yüzleri boş. Erkek bebeklerin ise yüzü var. Kız—erkek arasındaki farkı ise eski bir gelenek olarak ifade ediyorlar.
beraberinde milliyetçiliğe yeni bir akım getiren kola: pozitif milliyetçilik..
bu içeceğin yan etkileri de var: eger turk değilseniz ya da gelenek ve göreneklerinizi unuttuysanız ve yahut size öğretilmediyse, bu sıvıyı içince birden içinizde saklı kalmış turkluğunuz ortaya çıkıyor; eger turk değilseniz ve kazara bu sıvıyı içtiyseniz çat pat turkçe konuşmaya, kiss çoluk çocuk demeye, turkiya turkiya diye bağırmaya, pencereden sepet sallayıp bakkalıcıya koy cola turca demeye başlıyorsunuz..
yani turklerin kureselleştirme politikasının bir parçası.. amerika bunu her turlu kulutri uzvuyla yapıyor; mc donaldslar, coca cola lar, burger king ler, amerikan tarzı yaşam, ingilizce...vs..ama biz turkler kurelleşme ve kurellştirme akımına yeni bir soluk getirdik, hem de hiç ilgimiz olmayan bir dalda: bilim... evet öyle bir formul yaptık ki ve bu formule kola tadı verdik ki; atrık bunu içen bizden biri oluyor; böylece tum cihan a hakim olma ümitlerimiz de gerçeğe dönüşme yolunda ilerliyor.. Hadi hayırlısı... :))
Bugün yedi dörtlük Marmara depreminin yıldönümü. Kandilli Rasathanesi 17 Ağustos 1999’dan bu yana ülke çapında 2,5 büyüklüğünün üzerinde 11 bin 351 deprem kaydetmiş.
O kâbus gece hâlâ unutulmadı, on yıllarca da unutulacak değil. Başbakan Erdoğan’ın 17 Ağustos depreminin yıldönümünde Bakanlar Kurulu’nu yarın Sakarya’da toplayacak olması bu açıdan önemli.4 yıl önceki depremde Gölcük ve Adapazarı ile birlikte çevredeki yerleşim yerleri yıkılmış, binlerce insanımız enkaz yığınlarının altında kalmıştı.
Türkiye için ne büyük acıydı. Bugün acılar küllenmeye yüz tuttu, hayat yeniden yeşerdi. Çoluk çocuk, yaşlı genç göçüp gidenlere rahmet okumak için gelin o günleri bir daha hatırlayalım. Deprem gerçeğinin acı yüzüyle bir daha yüzleşelim. Dün gibi hatırlıyorum, depremin hemen ardından Gölcük’e gitmiş ve izlenimleri şöyle yazmıştım:
Sabah. Güneşin ışıkları henüz dünyamıza düşmüş değil. Gün henüz ağarıyor. Yıkıntıların arasında 60 yaşlarında bir amca. Donanma Komutanlığı ana girişinin tam karşısında. Önündeki moloz yığınını elleriyle eşeliyor. Belli ki yaralı kurtulmuş; başı sargılar içinde. Ayakta zor duruyor. Deprem felaketini bu amcanın görüntüsünden okumak mümkün. Evi, ailesi, akıl ve ruh muvazenesi perişan. ‘Ben balkonda yatıyordum. Bina yan yatınca kurtulmam kolay oldu.’ diyor. Kurtulduğuna sevinemiyor. Enkaz yığınını işaret ederek, ‘Burada eşim, çocuklarım ve torunlarım var.’ diyebiliyor titreyen sesiyle. Geceyi yıkıntının hemen karşısında geçirmiş. Artık tükenmekte olsa da umutla bekliyor, bekliyor...
Karelerin sayısını artırmak mümkün.60 yaşlarındaki Nevzat Yılmaz depremi duyar duymaz, taa Erzincan’dan ablası için gelmiş. Ellerini gösteriyor balyoz sallamaktan şişen. ‘Ölü de olsa henüz ulaşamadık.’ diyor ve ekliyor: Enkazın içinde ablamın katını buldum. Mutfağı, salonu beton ve demir engelleri aşarak ortaya çıkardık. Yatak odasını bulamadık. Muhtemelen oradadır. Yıkımın odayı nereye savurduğu belli değil.
Makine mi, ona yeni kavuşmuşlar. Öyküsü ilginç: “Yolda bir iş makinesiyle karşılaştık. ‘Bize yardım eder misiniz? ’ dedik. ‘Evet’ dediler. İzmir’den geliyormuş. Makinenin de yardımıyla herhalde ablamı ölü ya da diri bulabilirim...
Bir başka yıkıntının önü. Abidin Zenger ayakta güçlükle duruyor. Kastamonu’dan daha yeni gelmiş. ‘Yollar doluydu, Adapazarı üzerinden geldiğimiz için geciktik.’ diyor. Moloz yığınını göstererek ‘Burası eviydi, şurası da dükkanı.’ diyor. Gözleri sulanıyor. Henüz geldiklerinden oğlunun torunlarının akıbetinden haberi yok. Komşularından biri yanına yaklaşarak, ‘Amca gelininle kızı yaralı kurtuldu. Dün oğlunla, erkek torununun cesedini çıkardılar ve defnedildi.’ demiş. Ne kadarı doğru bilmiyor.
Fotoğraflar aynı. Hikayeler aynı. Sadece isimler değişiyor. Koca moloz dağlarının önlerinde insanlar geceyi karşılıyor. Ne büyük dram ya Rabbi. Kelimelerin kifayetsiz olduğu fotoğraflar. Dilce susulup görüntünün konuştuğu manzaralar. Sözün bittiği anlar.
Bir yıkıntının üzerine çıkıyorum. Bir karnenin ucu görünüyor. Adı: Burçin Beyazıt. Piri Reis ikinci sınıf öğrencisi. Sonuç bölümünde, ‘geçti’ yazıyor. Akıbetini bilen yok. Belki de enkazın altında...
Biraz ileride bir resim defteri. ‘Bunlar bir aile’ diye altına not düşerek ana–baba ve iki kardeşten oluşan insan bedenleri kare biçiminde resim çiziktirmiş. Belli ki kendi ailesi... Diğer sayfalarda dağlar ve bu dağların ardından doğan güneşi resmetmiş... Tekrar üzerine dağların arasından güneş doğan hayatı çizebilecek mi?
Askerliğimi Gölcük’te yaptığım için buraları az çok biliyorum. Defalarca geçtiğim Donanma Komutanlığı’na bitişik sokağa giriyorum. Ayakta kalan bina yok. Depremin etkilerini görmek için sahile doğru indiğimizde inanılmaz manzarayla karşılaşıyorum. Değirmendere’de çay içtiğimiz yer vardı, deniz yutmuş. Değirmendere’nin gediklisi Mehmet Hoca’nın anlattıkları tüyler ürpertiyor. Afet üstüne afet:
Depremin oluşturduğu 20–30 metreyi bulan dev dalgalar denizin dibindeki binaları alıp götürmüş. Geriye sadece çamurunu vermiş. Donanma Komutanlığı’na bağlı tesisler de farklı değil. Subay Orduevi dev dalganın gazabına uğrayan yerlerden... Mehmet Hoca öyle bir tasvir ediyor ki, ortaya kıyamet sahneleri çıkıyor...
Onca acı içinde bütün dolaşmalarımıza rağmen devleti göremedik. O yok. Her yerde millet var. Derinliğini değil âliliğini gösteriyor. Sincan Belediyesi’nin yardım kamyonu Donanma Komutanlığı’ndan içeri giriyor. Millet sağ olsun...
Yirminci yüzyılın teknolojik nimetlerini reddediyor, otomobil, elektrikle çalışan aletler, haberleşme sistemleri gibi yeni saydıkları icatlardan uzak duruyorlar.
Bu favori parçalarından biri, gerçekten iyi söylüyorlar
Bitter End
Since we're feeling so anesthetised
In our comfort zone
Reminds me of the second time
That I followed you home
We're running out of alibis
From the second of May
Reminds me of the summer time
On this winter's day
See you at the bitter end
See you at the bitter end
Every step we take that's synchronized
Every broken bone
Reminds me of the second time
That I followed you home
You shower me with lullabies
As you're walking away
Reminds me that it's killing time
On this fateful day
See you at the bitter end
See you at the bitter end
See you at the bitter end
See you at the bitter end
From the time we intercepted
Feels more like suicide...
See you at the bitter end
şu anda bulunduğum memleket
ilk antolojiye kaza eseri düştüğümde(kötü anlamda düşmek deil) onu da görmüştüm, sonra yazılarını okudum, gerçekten zeka ürünü iğneleyici yazılardı...
virgilius, bir de o...ikis de gerçekten iyi hicivciydi(laf sokucu) (affınıza sığınarak)
..
unutulumaya yüz tutmuş cin ali nin serirsi vardı ve insnaın yazmak için bir yerlerden beslenmesi gerektiği gibi o da eskide kalmış; ama insanın hayatında mühim roller oynamış artistleri(cin ali) okumayı seviyordu..
...
onunla çay içtim, yemek ve tatlı yedim..
benim tabirimle, yine affınıza sığınarak söylüyorum, çok taşaklı (kaliteli, hamuru iyi gibi manalara geliyor) biri..
..
ismi barış...
JFK...
ekşi sözlüğü seven, belki burayı da o seviyeye çıkartmaya uğraşan biri..
..
bir de serbest kursu de nerdeyse her yazılanı okuyan biriydi..
bunu nasıl yaptığını sorduğumda, insanlar kendi aralarında konuşurken kendileri hakkında ipucu verirler demişti, ben de bir süre denedim; ama sonra olmadı...
...
belki de nikahında şahit olacağım biri; ama daha çağrılmadım bu görev için..
görüşmek üzre barış :))
zamanın olmadığı yer..
yaşlanmaktan korkanlar için :)) asla yaşlanma yok; ama küçük bir nokta var:ayak ve başınız arasındaki basınç farkı o kadar fazla olacak ki, bir anda ikiye bölüneceksiniz; yani birazcık basınçlı bir ortam :))
..
ışığın hapsolduğu yer
Şiiriin Ölümü
Aleksandr Puşkin'in dedesi, Rus Çarı'na zamanın Osmanlı padişahı tarafından çocukken armağan edilen ve 'Büyük Petro'nun zencisi' olarak ünlenen İbrahim Hannibal'dı. İşte bu yüzden, en büyük Rus ozanı Puşkin, iri dudaklı, kıvırcık saçlı ve gözleri ateş saçan bir melezdi. Puşkin'in hayatını yazan Henri Troyat'dan öğrendim ben de.
Troyat'nın 'Kanda kırma, kültürde Fransız ve ruhta Rus' diye tanımladığı Puşkin, eğitimini aldığı Çarskoy Selo Lisesi'nde ilk şiirini Fransızca yazacak kadar Fransa hayranı olup, arkadaşları arasındaki lakabı
'Fransız'dı. Kaderin cilvesine bakın ki ölümü, kıskandığı genç bir Fransız'ın elinden oldu.
1837 yılının ocak karlarıyla kaplı, puslu bir sabah ayazında iki adam birbirlerine arkalarını dönüp yürüdüler. Yüz yüze döndüklerinde iki silahtan biri daha önce patladı ve Rusların 'ölümsüz' sandıkları büyük ozan ölümcül bir yarayla devrilirken kanıyla kızaran beyaz karlara... Yalnızca 37 yaşındaydı.
Neden? Tabii ki bir kadın yüzünden. Kuş beyinli, ama kuğu boyunlu Natalia'nın mülkiyeti, dünya şiirini en büyük ozanından öksüz bıraktı.
Puşkin, yalnız şiir yazarken değil, yaşarken de bir fırtınaydı. Zamansız ölümünü bilircesine ağız dolusu lokmalar koparta koparta, hızla kemirdi ömrünü. Elini attığı her işi başarıyor, yazdığı her dize olay oluyor, kalemi bırakıp kumara, kumarı bırakıp kadınlara sarılıyordu. Deve gibi içiyor, dev gibi seviyor, iktidarla dövüşüyor, sürgüne gönderiliyor,
çok büyük şair olduğu için bağışlanıp geri dönüyor, kumarda borçlanıyor, tabii şiir yazıyor ve ödüyordu. Kadınların biri girip biri çıkıyordu hayatından.
Zaten hepsi âşıktı Puşkin'e, ya da.. şiirine. Elini sallasa, ellisi tellisi kapısında yatmaya hazırdı.
Ama işte, kuş beyinli kuğu boyunlu Natalia var ya, Natalia... Bu kez sırılsıklam, evlenecek kadar vurulmuştu ona. Düğün oldu. Puşkin muradına ermişti, ama kerevete çıkanlar rahat bırakmadılar. Aşırı güzeldi Natalia, aşırı. Ve Rus sosyetesinin toplandığı salonlarda boy gösterdiği zaman, tüm erkeklerin yüreğini hoplatıyordu. İşin kötüsü, Natalia da hoşlanıyordu göz süzüp gerdan kırmaktan. Çar Birinci Nikolay bile asılıyordu Puşkin'in karısına!
Ama aralarında biri vardı ki, Natalia'nın da gözlerini kamaştırıyordu. Puşkin'in karısı kadar aptal ve değersiz Georges de Heeckeren d'Anthes, Rus ordusuna kabul edilen bir Fransız subayı olup, ne yazık ki çok yakışıklıydı.
1836 yılı kasım ayı başında Petersburg kenti sosyetisinin başlıca eğlencesi, Puşkin'e 'Boynuz Nişanı' verileceğini ilan eden anonim mektubun elden ele dolaşan kopyasıydı. Aslı, büyük şaire gönderilmişti tabii.
Puşkin, çıldırdı. Mektubu yazan, Fransız rakibi George d'Anthes'ten başkası olamazdı. Genç ve yakışıklı rakibini düelloya davet etti. Ama Fransız subayı, kendisini evlat edinen Rus babasının öğüdünü dinleyerek, bir özür mektubu yazdı ve şaire bir yanlış anlama olduğunu, kendisinin Natalia'ya değil, kız kardeşine âşık olduğunu, hatta evlenmek istediğini belirtti.
Çok geçmeden de Puşkin'in baldızıyla başgöz edildi zaten. Ama Fransız subay, aslında bal gibi Natalia'ya vurgun, hatta delicesine tutkundu ve kardeşiyle evliliğine rağmen, ışığa yönelen kelebek gibi Puşkin'in karısı çevresinde dönmekten alamıyordu kendisini.
Puşkin'in şiirleriyle iğnelediği, eleştirdiği kim varsa, ozandan intikamlarını alay ederek almaya başladılar.
Onuru yaralanan şair, George d'Anthes'i ikinci kez düelloya çağırdı.
Ölüm, onun göğüs kafesine vurdu. Hem de kuşkusuz, tek bir dizesini okumamış cahil ve züppe bir Fransız'ın kurşunuyla. Yüzyıl sonra, katilin torunu tarafından Henri Troyat'ya teslim edilen bir mektubundan, güzel Natalia'nın vücudunu George d'Anthes'e asla teslim ve Puşkin'e ihanet etmediği anlaşılacaktı. Ama ruhen aldatmıştı ve ozanlar, bedenden çok ruhlarıyla kıskanırlar.
Mine G. Kırıkkanat/Radikal/20.08.2003
İlerleme yasak teknoloji haram
New York’ta elektrikler kesilince tüm dünyanın dikkati bu kente yöneldi. Fakat Amerika’nın göbeğinde,200 yıldır teknolojinin tüm nimetlerini reddeden Amishler zaten karanlıkta yaşıyorlar. Elektrik kullanmayan bu insanlar, kendi ekip biçtikleri ile geçimlerini sağlıyor
ABD’nin kuzeydoğusu bir—iki gün elektriksiz kalınca, tüm dünyanın ilgisi buraya toplandı. New York’tan canlı yayınlar yapıldı, dünya gazetelerinin birinci sayfalarını karanlık gökdelenlerin fotoğrafları süsledi. Halbuki Kuzey Amerika’da toplam 170 bin insan, yüzyıllardır elektrik nedir bilmiyor, at arabası ile seyahat edip, tarlalarını sabanla sürüyor.
Teknolojiyi tümüyle reddeden bir Hıristiyan tarikatının mensupları olan Amishler’e bugün Pennslyvania, Ohio, İndiana başta olmak üzere ABD’nin birçok eyaletinde rastlamak mümkün. Sayılarının 170 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.1800’lü yılları anlatan film sahnelerinden fırlamış gibi giyinen Amishler, hâlâ Avrupa’dan Amerika kıtasına göç ettikleri günkü şartlarda yaşıyorlar.
Amishler’in ilk hali olan Mennocular,16. yüzyılın başında İsviçre’de, reform hareketleri sırasında vaftizmi reddeden ve yeniden takdis olmaya inanan gruplar arasında ortaya çıkmış. “Yeniden Takdis” hareketini savunanlar, Hıristiyan anne babadan doğmuş olanların bile Hıristiyan kabul edilemeyeceğini iddia ediyor ve herkesin 18 yaşına gelince kendi rızası ile dine kabul törenine katılması, yani takdis edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Çünkü olgunlaşmamış bir insanın dinin gereklerini anlamasına imkân yoktu. Gerçek bir Hıristiyanın kendi rızası ile bu yolu seçmesi gerekiyordu. Bu akımın önderi ise 1530’lu yılların tanınmış gezici rahibi Menno Simons. Katolik papazken, ‘Yeniden Takdis’e inanmaya başlayan Menno’nun çevresinde insanlar toplanmaya başlar. Ancak kilisenin yoğun baskısı ile karşılaşırlar. Katolik kilisesi, Mennocular’a karşı acımasız bir savaş başlatır. Yüzlercesi öldürülür. Bu arada kendi içlerinde de ayrılıklar başlar. Amishler, Mennocular ve Bretenler olarak üç gruba bölünürler. Bugün dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca Mennocu var. ABD’de ise sayıları 1 milyon civarında. Amishler ise sadece ABD’de var ve sayıları yaklaşık 170 bin. Bretenler’in sayısı ise birkaç bin civarında.
Amishler’in hikayesi,1693 yılında İsviçreli Jacob Amman ile başlıyor. Amman’ın adına izafeten Amishler olarak adlandırılan grup, temelde ‘Yeniden Takdisçiler’le benzer görüşleri savunsa da, teknolojiyi kullanma konusunda farklı düşünüyor. Gerçek Hıristiyanlığın Hz. İsa gibi yaşamak olduğuna inanan Amishler, İncil’de yer alan “Dağdaki Vaiz”in ilkeleri doğrultusunda yaşama taraftarıdırlar. Toplumdan uzak bir hayat sürmeyi savunurlar. Dünya ile ilişkiler en az seviyede olmalı, teknolojiden uzak kalmalıdır. Çünkü teknolojinin insana dünyayı sevdireceğine inanırlar. Bugün hâlâ at arabasına binmelerinin, elektrik yerine gaz lambası kullanmalarının temelinde bu inanış yatıyor.
Avrupa’daki baskılar hayatı iyice yaşanmaz hale getirince, Mennocular dini özgürlük vadeden ‘Yeni Dünya’ya göç etmeye karar verirler. Ellerinde ne varsa satarak, soluğu New York limanında alırlar. Pennsilvanya’nın efsanevi valisi William Penn, kavga gürültü bilmeyen, el emeği ile kazanan ve oldukça çalışkan olan bu gruba kucak açar. Ailelere topraklar tahsis edilir, onlar da en iyi bildikleri iş olan tarıma başlar.
Temel felsefelerini alçak gönüllülük ve aileye sadakat olarak açıklayan Amishler’i diğer Yeniden Takdisçiler’den ayıran en büyük özellik teknolojiyi tamamen reddetmeleri. Bütün Yeniden Takdisçi gruplar aynı dini inanışa sahip olsalar da, Mennocular tarımda traktör kullanırken, Amishler hâlâ sabanı tercih ediyor. Mennocular çok sade olmak şartıyla birkaç renkli kıyafet giyerken, Amishler tek renkli ve baskısız kumaştan kıyafetlerde ısrar ediyor. Bir anlamda Amishler, Yeniden Takdisçilerin en tutucu grubu.
Mennocu gruplar, savaş karşıtı olarak biliniyor. Nereden gelirse gelsin kendilerine yapılan saldırılara karşılık vermiyorlar. Avrupa’da din savaşlarına katılmayıp Amerika’ya kaçmalarının gerekçelerinden biri de bu. Kavga etmemeyi Hz. İsa’nın temel öğretileri arasında görüyorlar. Bu nedenle askere de gitmiyorlar.
Yeni Dünya’ya göç eden Amishler’in torunları ülkenin 22 eyaletinde ve Kanada’da hâlâ aynı şartlarda yaşıyorlar. En kalabalık ve toplu oldukları yer, New York’a 2 saat mesafedeki Pennsilvanya’nın Lancaster bölgesi. Son dönemde artan nüfus nedeni ile, özellikle kendilerine kolaylıklar sağlayan Wisconsin eyaletine de yoğun bir göç var.
Giyimleri ile dikkat çekiyorlar
Amishler, yazılı olmayan kurallar zinciri “Ordung” doğrultusunda hareket ediyorlar. Erkekler koyu renkli, uzun, düz, yakasız pardösüleri ile tanınıyor. Sade renkli, uzun kollu, yakasız gömlekler giyiyorlar. Kışın siyah fötr, yazın hasır şapka takıyorlar. Ayakkabı ve çorapları da siyah. Erkekler bıyık bırakmıyor. Evlendikten sonra da genellikle bıyıksız sakal bırakıyor. Amish kadınları da erkekleri gibi sade ve düz elbiseler giyiyor. Uzun kollu, uzun etekli tek parça elbise, küçük büyük tüm hanımların üniforması. Saçlar hiç kesilmiyor, topuz yapılarak arkada toplanıyor. İbadet ederken saçların kapalı olmasına özen gösteriliyor. Evleninceye kadar başlar siyah örtü ile kapatılıyor, evlendikten sonra beyaz başörtüsü kullanılıyor. Mücevher takmaları ve makyaj yapmaları tümüyle yasak. Baskılı ve renkli kumaşları da reddeden hanımların en büyük süsleri ise çok özel zamanlarda başlarına taktıkları çiçekler. Amish kadınlarının en önemli görevi erkeklerine hizmet etmek ve çocuk yetiştirmektir. Pek çoğu 7—8 çocuk annesi kadınların hobilerinin başında ise “kırkpare” olarak bilinen, parça kumaşlardan üretilen ev eşyaları yapmak geliyor.
Çocuklara 8 yıllık kilise okulu
Çok çalışkan olan Amishler, boş kalmanın aklı şeytani duygularla meşgul edeceğine inanırlar. Amish sözlüğünde “teknoloji” ve “ilerleme” kelimeleri bulunmuyor. Elektrik, araba, telefon, traktör gibi yeniliklerin kendileri için değil, “dış dünya” için olduğuna inanan Amishler, teknolojinin aile bağlarını zayıflatacağını düşünüyorlar. Amish çocukları sadece 8 yıl okuyor. Kendi kiliseleri tarafından işletilen, tek odalı dini okullara giden çocuklar burada okuma—yazma öğreniyorlar. İncil derslerine, İngilizce’ye ve Almanca’ya çalışıyorlar. İlahi okumak için müzik dersleri alıyorlar. Öğretmenler genelde bu okuldan mezun olmuş 17—18 yaşındaki bekar kızlar.1972 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, açılan bir davada Amish çocuklarının 8 yıllık okuldan sonra eğitimlerine devam etmeleri için baskı yapılmasını dini özgürlüğe aykırı bulmuş. Bazı modernist Amish ve Mennocu aileler ise çocuklarını liseye ve üniversiteye gönderebiliyor.
İbadetler evde yapılıyor
Kendi aralarında Almanca’nın bir lehçesi ile konuşan Amishler, uzun zamandır Amerika’da yaşamalarına rağmen çok aksanlı İngilizceleri ile dikkat çekiyorlar. Çocuklar okulda İngilizce öğrenseler bile ibadetlerini Almanca yaptıkları için, günlük hayatta da bu dil ağır basıyor. Amishler’in ibadetleri de diğer Hıristiyanlarınkinden farklı. Pazar ayinlerini kiliselerde yapıyorlar. Üç saati bulan ayinden sonra her hafta birinin evinde yemekli toplantı düzenliyorlar. Dönüşümlü olarak devam eden ayinlerde İncil okunuyor. Çok ciddi bir ortamda gerçekleşen ibadetler sırasında kısık sesle ve yavaş bir tonda ilahiler okunuyor. Müzik olmadan, Almanca gerçekleştirilen ayin sırasında kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde, arkalıksız tahta sehpalarda oturuyor.
Kendilerini “özel insanlar” olarak kabul eden Amishler, Tanrı’nın insanı basit ve sade bir yaşam için yarattığına inanıyor. Disipline büyük önem veren, kendilerini inançları doğrultusunda yaşamak için adayan, alçakgönüllü olmayı temel felsefeleri sayan Amishler, Tanrı’nın kendilerini dış dünyadan özel olarak koruduğuna inanıyorlar. İbadetlerini bıraktıkları zaman Tanrı’nın da kendilerini terk edeceğini ve bozulacaklarını düşünen Amishler, aile bağlarına da çok önem veriyorlar.
Vergi vermeden yaşıyorlar
Devletin Amishler’den vergi alma girişimleri bugüne kadar başarısızlıkla sonuçlanmış. Kendi halinde yaşayan, birkaç atı ve ineği olan, tarımla uğraşan bu insanlara vergi memurlarının haciz girişimleri, kamuoyu baskısı ile geri tepmiş. Bir kuruşluk gelirden bile vergi alan devlet de, Amishler’e göz yummuş. Kendi halinde geçinen vatandaşların ne bankada hesabı var, ne sosyal güvenlik numarası, ne de sağlık ve emeklilik sigortası. Sadece, ürettiklerini “normal” insanlara satanlar yerel gelir vergisi ödüyor belediyelere. Bir de sahip oldukları tarla ve evler için emlak vergisi veriyorlar. Büyük şehirlerin lüks marketlerinde, Amishler tarafından üretilen kekler, reçeller, ekmekler tamamen doğal olduğu için yüksek fiyatlarla tüketicilere sunuluyor. Tarım dışında marangozluk ve demircilik gibi işlerle de uğraşan Amish ustalarından “dış dünya”ya iş yapanların arasında milyoner olanlar da var. Bazıları kazandıklarını cemaat için harcıyor. Amishler, mallarını değerinden fazlaya satmanın büyük günah olduğuna inanıyor. Bu nedenle birçok doğal ürün, oldukça ucuz ve cazip fiyatlarla toptancılar tarafından toplanıyor.
Yabancı ile evlilik yok
18 yaşını dolduran Amish kızları ile 20’li yaşlarının başındaki erkekler artık evlenmenin arifesindedir. Gençler, kendi aralarında gizlice görüşerek evlenmeye karar veriyorlar. Pazar toplantıları veya hasat törenlerinde birbirini görerek beğenen gençler, çok kısıtlı olan boş zamanlarında buluşarak, birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. En popüler buluşma mekanları ise, minik derelerin üzerindeki kapalı köprüler. Gençler buralarda gözlerden uzak bir ortamda konuşma imkanı buluyorlar. Ailelerin rızası ile yapılan evlenme teklifi, hasat mevsiminden önce başkalarına açıklanıyor. Kasım ayı ise evlilik ayı.
Amishler’in diğer Hıristiyan grupları gibi misyonerlik amaçları bulunmuyor. İnanışlarını yaymak için çaba içinde değiller. İçlerine katılmak isteyenlere şaşırıyorlar. Normal hayata alışmış birinin aralarında dayanamayacağına inanıyorlar. Bir yabancı, uzun süren bir denemeden sonra tamamen Amish olduğuna diğerlerini ikna ederse, yaşlıların huzurunda bilgilerini sergileyip cemaate katılabiliyor. Ama bugüne kadar bu yolla Amish olanların sayısı 3’ü 5’i geçmiyor. Büyük oranda mısır eken Amishler’in kavun, kabak ve domatesleri de çok meşhur. İneklerinden aldıkları sütlerle yaptıkları tereyağı da oldukça talep görüyor. Amishler’in teknolojiyi kullandıkları tek yer de, mazotlu jeneratörlerin çalıştırdığı süt sağma makineleri. Jeneratörler bir de çok sıcak havalarda pervaneleri çalıştırma amacıyla kullanılıyor. Her köyde bir tane telefon var ve açık havada bulunuyor. Acil durumlarda kullanılıyor.
Doktor nedir ki?
Genelde doktora gitmeyen ve geleneksel metodlarla tedavi olan Amishler, çok gerekmedikçe hastaneye uğramıyor. Gidenlerin masrafları ise, cemaat tarafından toplanan paralarla ödeniyor. İmece usulünün çok yaygın olduğu Amishler’de evlenen gençler bir süre anne babaları ile birlikte oturuyor. Genelde 7—8 çocukları olan aileler iyice kalabalıklaşınca, cemaat yeni bir ev yapımı için destek veriyor.
Amishler fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar. Bu bilgi bölgeye giden herkese bir şekilde anlatılıyor. Fotoğraflarının çekildiğini görürlerse arkalarını dönüyorlar. İncil’deki bazı ifadelerin ‘görüntü’yü yasakladığını düşünüyorlar. Bu nedenle küçük çocukların oynamaları için yapılan “kız bebekler”in yüzleri boş. Erkek bebeklerin ise yüzü var. Kız—erkek arasındaki farkı ise eski bir gelenek olarak ifade ediyorlar.
Emrah Ülker/ Aksiyon/Sayı:455
beraberinde milliyetçiliğe yeni bir akım getiren kola: pozitif milliyetçilik..
bu içeceğin yan etkileri de var: eger turk değilseniz ya da gelenek ve göreneklerinizi unuttuysanız ve yahut size öğretilmediyse, bu sıvıyı içince birden içinizde saklı kalmış turkluğunuz ortaya çıkıyor; eger turk değilseniz ve kazara bu sıvıyı içtiyseniz çat pat turkçe konuşmaya, kiss çoluk çocuk demeye, turkiya turkiya diye bağırmaya, pencereden sepet sallayıp bakkalıcıya koy cola turca demeye başlıyorsunuz..
yani turklerin kureselleştirme politikasının bir parçası..
amerika bunu her turlu kulutri uzvuyla yapıyor; mc donaldslar, coca cola lar, burger king ler, amerikan tarzı yaşam, ingilizce...vs..ama biz turkler kurelleşme ve kurellştirme akımına yeni bir soluk getirdik, hem de hiç ilgimiz olmayan bir dalda: bilim...
evet öyle bir formul yaptık ki ve bu formule kola tadı verdik ki; atrık bunu içen bizden biri oluyor; böylece tum cihan a hakim olma ümitlerimiz de gerçeğe dönüşme yolunda ilerliyor..
Hadi hayırlısı... :))
17 Ağustos 7,2
Bugün yedi dörtlük Marmara depreminin yıldönümü. Kandilli Rasathanesi 17 Ağustos 1999’dan bu yana ülke çapında 2,5 büyüklüğünün üzerinde 11 bin 351 deprem kaydetmiş.
O kâbus gece hâlâ unutulmadı, on yıllarca da unutulacak değil. Başbakan Erdoğan’ın 17 Ağustos depreminin yıldönümünde Bakanlar Kurulu’nu yarın Sakarya’da toplayacak olması bu açıdan önemli.4 yıl önceki depremde Gölcük ve Adapazarı ile birlikte çevredeki yerleşim yerleri yıkılmış, binlerce insanımız enkaz yığınlarının altında kalmıştı.
Türkiye için ne büyük acıydı. Bugün acılar küllenmeye yüz tuttu, hayat yeniden yeşerdi. Çoluk çocuk, yaşlı genç göçüp gidenlere rahmet okumak için gelin o günleri bir daha hatırlayalım. Deprem gerçeğinin acı yüzüyle bir daha yüzleşelim. Dün gibi hatırlıyorum, depremin hemen ardından Gölcük’e gitmiş ve izlenimleri şöyle yazmıştım:
Sabah. Güneşin ışıkları henüz dünyamıza düşmüş değil. Gün henüz ağarıyor. Yıkıntıların arasında 60 yaşlarında bir amca. Donanma Komutanlığı ana girişinin tam karşısında. Önündeki moloz yığınını elleriyle eşeliyor. Belli ki yaralı kurtulmuş; başı sargılar içinde. Ayakta zor duruyor. Deprem felaketini bu amcanın görüntüsünden okumak mümkün. Evi, ailesi, akıl ve ruh muvazenesi perişan. ‘Ben balkonda yatıyordum. Bina yan yatınca kurtulmam kolay oldu.’ diyor. Kurtulduğuna sevinemiyor. Enkaz yığınını işaret ederek, ‘Burada eşim, çocuklarım ve torunlarım var.’ diyebiliyor titreyen sesiyle. Geceyi yıkıntının hemen karşısında geçirmiş. Artık tükenmekte olsa da umutla bekliyor, bekliyor...
Karelerin sayısını artırmak mümkün.60 yaşlarındaki Nevzat Yılmaz depremi duyar duymaz, taa Erzincan’dan ablası için gelmiş. Ellerini gösteriyor balyoz sallamaktan şişen. ‘Ölü de olsa henüz ulaşamadık.’ diyor ve ekliyor: Enkazın içinde ablamın katını buldum. Mutfağı, salonu beton ve demir engelleri aşarak ortaya çıkardık. Yatak odasını bulamadık. Muhtemelen oradadır. Yıkımın odayı nereye savurduğu belli değil.
Makine mi, ona yeni kavuşmuşlar. Öyküsü ilginç: “Yolda bir iş makinesiyle karşılaştık. ‘Bize yardım eder misiniz? ’ dedik. ‘Evet’ dediler. İzmir’den geliyormuş. Makinenin de yardımıyla herhalde ablamı ölü ya da diri bulabilirim...
Bir başka yıkıntının önü. Abidin Zenger ayakta güçlükle duruyor. Kastamonu’dan daha yeni gelmiş. ‘Yollar doluydu, Adapazarı üzerinden geldiğimiz için geciktik.’ diyor. Moloz yığınını göstererek ‘Burası eviydi, şurası da dükkanı.’ diyor. Gözleri sulanıyor. Henüz geldiklerinden oğlunun torunlarının akıbetinden haberi yok. Komşularından biri yanına yaklaşarak, ‘Amca gelininle kızı yaralı kurtuldu. Dün oğlunla, erkek torununun cesedini çıkardılar ve defnedildi.’ demiş. Ne kadarı doğru bilmiyor.
Fotoğraflar aynı. Hikayeler aynı. Sadece isimler değişiyor. Koca moloz dağlarının önlerinde insanlar geceyi karşılıyor. Ne büyük dram ya Rabbi. Kelimelerin kifayetsiz olduğu fotoğraflar. Dilce susulup görüntünün konuştuğu manzaralar. Sözün bittiği anlar.
Bir yıkıntının üzerine çıkıyorum. Bir karnenin ucu görünüyor. Adı: Burçin Beyazıt. Piri Reis ikinci sınıf öğrencisi. Sonuç bölümünde, ‘geçti’ yazıyor. Akıbetini bilen yok. Belki de enkazın altında...
Biraz ileride bir resim defteri. ‘Bunlar bir aile’ diye altına not düşerek ana–baba ve iki kardeşten oluşan insan bedenleri kare biçiminde resim çiziktirmiş. Belli ki kendi ailesi... Diğer sayfalarda dağlar ve bu dağların ardından doğan güneşi resmetmiş... Tekrar üzerine dağların arasından güneş doğan hayatı çizebilecek mi?
Askerliğimi Gölcük’te yaptığım için buraları az çok biliyorum. Defalarca geçtiğim Donanma Komutanlığı’na bitişik sokağa giriyorum. Ayakta kalan bina yok. Depremin etkilerini görmek için sahile doğru indiğimizde inanılmaz manzarayla karşılaşıyorum. Değirmendere’de çay içtiğimiz yer vardı, deniz yutmuş. Değirmendere’nin gediklisi Mehmet Hoca’nın anlattıkları tüyler ürpertiyor. Afet üstüne afet:
Depremin oluşturduğu 20–30 metreyi bulan dev dalgalar denizin dibindeki binaları alıp götürmüş. Geriye sadece çamurunu vermiş. Donanma Komutanlığı’na bağlı tesisler de farklı değil. Subay Orduevi dev dalganın gazabına uğrayan yerlerden... Mehmet Hoca öyle bir tasvir ediyor ki, ortaya kıyamet sahneleri çıkıyor...
Onca acı içinde bütün dolaşmalarımıza rağmen devleti göremedik. O yok. Her yerde millet var. Derinliğini değil âliliğini gösteriyor. Sincan Belediyesi’nin yardım kamyonu Donanma Komutanlığı’ndan içeri giriyor. Millet sağ olsun...
17.08.2003 /Mustafa Ünal/Zaman
Yirminci yüzyılın teknolojik nimetlerini reddediyor, otomobil, elektrikle çalışan aletler, haberleşme sistemleri gibi yeni saydıkları icatlardan uzak duruyorlar.
Röportajın ikinci kısmını okumak isterseniz şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.zaman.com.tr/2003/02/24/roportaj/default.htm