Siyasetimize yön vere(bile) n ya da veremeyen çoğu insan bu okuldan mezun,
Süleymen Demirel, İtü inşaat mezunu,
Necmettin Erbakan Itü Makina mezunu ve makina bölümünde yapılmış en yuksek ortalamaya sahip olan şahsiyet, hala onun gibi ortalama yapılamadı bölümde, bizim de yapacağımız yok zaten,
Merhum Turgut Özal Itü elektirik mezunu
Yazar Oğuz Atay itü inşaat mezunu, Ntv de sunuculuk yapan Murat Kosava da itü inşaat mezunu... Yılmaz Erdoğan itü den mezun olamasa da itu inşaat dan atılma.. Sanayicilerden Merhum İzzet garih Makina mezunu...
Eh serbestin kursusuyle biraz ilişkili olduğum için ben de yazim buraya.. serbest kursu iyidir, hoştur ve boştur(sanal için kullandım) ... müdavimleri ise belli kaliteye sahip insanlardır... kıaliteli insan ise her zaman bulunmaz, bu yuzden değerlidir..
Hayatı hakkında pek az ve fazlaca ayrıntı ihtiva etmeyen bilgiye ulaşabildim; hayatı ve eserlerinden özetle bahseden bu bilgiyi sizlerle paylaşmak isterim. Bir yazar olduğu kadar önemli bir seyyah aynı zamanda.15 yıl süren bir seyahat yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve “Bir Türk Vatana Döndü” kitabını yazdı.1960’ta 300 dolarla yola çıktı. Para daha Lübnan’a gelmeden bitti. Altın saatini, iki fotoğraf makinasından birini, dolma kalemini sattı. Japonya’nın en büyük gazetelerinden birinde 6 yazısı çıktı. Bu gezi esnasında İngiltere, Belçika, Hollanda, Almanya, Fransa, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Kıbrıs, İsrail, Lübnan, Suriye, Ürdün, Irak, Şattül Arap, İran, Abadan, Afganistan, Pakistan, Bombay, Taç Mahal, Bangladeş, Burma, Tayland, Malaya, Singapur ve Hong Kong’u gezdi. Londra’da bulunduğu sırada “Kıbrıs Türktür” dergisini yayınladı. Muallimoğlu’nun “Bütün Yönleri ile Hitabet”, “Güzel ve Tesirli Konuşmak”, “Bir Türk Vatana Döndü”, “Sovyet Emperyalizmi, Balkanlar ve Türkiye”, “Bütün Yönleriyle Komünizm”, “Kütlelerin İsyanı” (tercüme) , “Politikada Nükte”, “Medeniyetin Temelleri” (Ariel ve Vill Durand’dan tercüme) , “Şeytanın Avukatı”, “Yüz Büyük Roman” (tercüme) , “Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler”, “Türkçe Bilen Aranıyor”, “Dünden Bugüne Ezop”, “Bir Varmış Bir Yokmuş”, “Bütün Yönleri ile Hitabet”, “Düşünen İnsana Hazine” gibi telif ve tercüme eserleri bulunuyor.
MUALLİMOĞLU İLE BİR SOHBET Siyasilerimiz, aydınlarımız, üniversite öğrencilerimiz konuşamıyor, düşüncelerini aktaramıyor. Sizce bunun sebebi nedir? Bizde hitabet sanatı önemsenmemiştir. Bizde ilk büyük öncüsü Hamdullah Suphi Tanrıöver’dir. Tabii Atatürk’ün de gayet iyi bir hitabeti vardı. Hitabet sadece kürsüye çıkıp konuşmak değil. Önceden hazırlanıp ona göre konuşma yapmak gerektir. Sohbeti unuttuk. Hoşsohbet olan bir insan deyim kullanır, atasözü kullanır, mani kullanır, beyit kullanır. Artık insanlar Türkiye’nin ilimde, edebiyatta yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin sözleriyle konuşmalarına başlamıyorlar. Bir yazınızda “iyi konuşabilmek için okumak şart. Türkler dünyada en az okuyan bir millettir” diyorsunuz. Konuşma ve yazma arasındaki münasebet nedir? Tabii bir kişinin bir toplantıda yapacağı konuşmaya hazırlanırken onu gayet güzel bir Türkçe’yle yazması gerekiyor. Zengin bir kelime hazinesiyle onu kaleme almalı. Fakat hitap edeceği kitlenin anlayabileceği dili seçmesi lâzım. Hatip, iktisatçı bir gruba hitap ederken farklı bir lisan, lise öğrencilerine hitap ederken değişik bir dil kullanmalı. Pratik yaparken devamlı okumalı, bir şeyler öğrenmeye çalışmalı. Mesela ben kimya mühendisiydim. Fakat mesleğimle alakalı olarak çalışmaktan ziyade okuma, konuşma ve hitabetle ilgilendim. Bunun da tabiî sebepleri arasında hayatımda yaşadığım bir olay var. Ortaokul yıllarında iken ben kekeme idim. Bazen kendi adımı bile zor söyleyebiliyordum. Elime eski Yunanistan’ın ve halen tarihin büyük hatiplerinden Demosten’in bir eseri geçti. Demosten kekemeliğini düzeltmek için ağzına çakıl taşı koyuyor ve yüksek sesle okuyup yüksek sesle konuşuyormuş. Ben de bunu yaptım. Ege Denizi’ne bakarak ağzımda çakıl taşları okuyup konuşuyordum. Gerektiğinde bir cümleyi nefes almadan söyleyebilmek lâzım. Gerektiğinde nefes alarak konuşacaksınız. Ben Amerika’da hitabet dersleri aldım. Ayrıca Dale Carnegie’nin kurslarına devam ettim. Medeniyet ile doğru konuşup yazma arasındaki münasebet nedir? Nesiller devlerin omuzlarında oturmuş cüceler gibidir. Ancak o omuzlar üzerinde eskilerin gördüklerinden daha fazlasını ve daha ileridekileri görebilirler. Biz buna katiyyen riayet etmiyoruz. Önceki nesillerin mirasından, birikiminden faydalanmak lâzım. Devlerin omuzuna çıkamadığımız için bugün Cahit Sıtkı bile unutulmaya başlandı. Dilimizin ahengi, musikisi bir üstünlüğüdür. Türkçe dünyanın en güzel dillerinden biri. Ama iyi söylendiği zaman. Fakat maalesef bugün bu ahenk kaybolmuştur. İnceltme işaretlerini kaldırdık. Bir çok kelimeyi yanlış telaffuz ediyoruz. Türkçe’nin güzelliği uzun heceydi. Türkçe’yi kakafonik seslerle doldurduk. Göğüs var diye sadr, sine ve bağır kelimelerini atacak mıyız? Fakat attığımız takdirde siz “onu bağrıma bastım”, “onun sözlerini sineye çekemem” diyemeyeceksiniz. Mesela harp ve savaş kelimeleri farklıdır. İstiklal Harbi doğrudur. Ama Dumlupınar savaşı vardır. Türkçe’yi yanlış kullanıyoruz. Dilimiz çok yönden fakirleşti. Özellikle tercümelerde bunu daha yakından hissediyoruz. (Mehmet Nuri Yardım’ın Nejat Muallimoğlu ile yaptığı ve Türkiye gazetesinde yayınladığı 10 Haziran 2001 tarihli mülâkatından alınmıştır.)
Nejat Muallimoğlu ismini ilk defa, tahminen 1974 yılında kısa bir süre yayınlanan Ortadoğu gazetesinin sayfalarından birindeki reklamda gördüğümü hatırlıyorum; hafızam beni yanıltmıyorsa bu gazetede birkaç yazısını okumuş olmam da mümkündür. Reklâm bir kitap hakkındaydı: “Bir Türk Vatana Döndü”
Nejat Muallimoğlu ismini ilk defa, tahminen 1974 yılında kısa bir süre yayınlanan Ortadoğu gazetesinin sayfalarından birindeki reklamda gördüğümü hatırlıyorum; hafızam beni yanıltmıyorsa bu gazetede birkaç yazısını okumuş olmam da mümkündür. Reklâm bir kitap hakkındaydı: “Bir Türk Vatana Döndü”. İlgimi çektiği için “ödemeli” usulüyle dağıtılan kitaptan bir tane getirttim ve okudum. Kitap Türkçe’ye dairdi ve Türkçe’den bahsediyordu; evvelâ dil konusunda yapılan “devrim” tahlil ve tenkid ediliyor, bu tahribatın üzücü sonuçlarına dikkat çekiliyor, yanlış telaffuz ve imlâ hatâları üzerinde duruluyor ve bu hususta hatâ yapmamak için nelerin yapılması gerektiğinden bahsediliyordu uzun uzun. Birkaç yıl sonra bu defa Türkçe’de misli olmayan bir kitapla Muallimoğlu ismi yeniden karşıma çıktı: Politikada Nükte.1976 yılında yayınlanan bu kitabı, hâlâ büyük zevk duyarak okur ve istifade ederim. Eser, “siyasi nükte” kavramının, özellikle batılı siyaset kültüründe nasıl yankılandığını birbirinden nefis örneklerle anlattıktan sonra siyasi mizah bakımından Türk siyaset kültürünün fukaralığı üzerinde durur; bu vadide verilebilecek misal pek azdır yazara göre. Halbuki “humour” (bu kelimeye ilk defa bu kitapta rastladığımı ve öğrendiğimi minnetle ifade ederim) , batılı siyaset ikliminin olmazsa olmaz şartlarından biridir. Nejat Muallimoğlu şuurlu bir komünizm aleyhtarı idi ama bu fikrini ucuz polemiklerle ve bir sokak militanı ağzıyla ifade etmek yerine “Bütün Yönleriyle Komünizm” isimli derleme kitabı yayınlayarak ifadeyi tercih etmişti. Türkçe konusundaki hassasiyeti ve komünizm aleyhtarlığı, Muallimoğlu’nun meşhur, mâruf ve muteber bir yazar olarak tanınmasını engelleyen başlıca âmiller oldu. Nejat Bey, ölümünü iki hafta sonra tesadüfen öğrenebileceğimiz kıratta bir insan değildi. Bütün ömrü seyahatlerinden başka fikir mücadelesi ve neşriyatla dolu geçmiş olsa gerektir çünkü herkese nasib olmayacak kadar hamûleli bir yayın listesi bıraktı geriye. Bir kitabının arka sayfasında 50’li yıllarda Türkçe’de yayınlanan ilk hitabet kitabına imza koyduğundan bahsediyordu; uzun aramalardan sonra bir sahafta “Bütün Yönleriyle Hitabet” adlı eserinin ilk baskısını bulunca ne kadar sevinmiştim. Bu kitap daha sonra genişletilmiş baskılarla iki kere daha yayınlandı. İnsanlara konuşarak birşeyler anlatmak ihtiyacındaki herkesin hâlâ istifade edebileceği az sayıdaki retorik kitaplarının ilkidir bu eser. Bir başka önemli ayrıntı daha: “Bir Türk Vatana Döndü” isimli eserinin önsözünde meâlen şöyle bir iddiadan bahsediyordu Muallimoğlu, “Bu kitabı yayına hazırlarken öyle titiz bir dikkat gösterdik ki içinde bir tane bile dizgi hatası bulmak imkânsızdır”. O güne kadar dizgi hataları konusunda bu derece titizlenmek gerektiğini hatırlatan bir başka yazar tanımamıştım. Kitabı basan matbaanın adı hâlâ yâdımdadır: Çeltüt Matbaası. Son derece olgun ve zarif bir sayfa düzeni ile yayınlanan bu kitap, belki de iddia ettiği konuda hâlâ tek olmak özelliğini korumaktadır. Zevkle ve satır satır okumuştum ve şimdi bu kitabın Türkçe hakkındaki düşüncelerime büyük ölçüde istikamet verdiğini hüzünle hatırlıyorum. Hüzünle; çünkü Nejat Muallimoğlu’nun geçtiğimiz Temmuz ayının sonlarında vefat ettiğini tesadüfen, e-posta kutuma düşen bir mektubun başlığından öğrendim. Allah rahmet etsin; sevenlerine ve yakınlarına başsağlığı dilerim. Bu ölüm haberi ile yaşayan Türkçe’yi savunan burcun taşlarından biri daha düşmüştür lâkin inanıyorum ki vaktiyle verdiği mükemmel eserler, mücadelesini ve hâtırasını sürdürecektir.
Churchill’in meşhur 1946 konuşmasından sonra Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa kıtası üzerine boydan boya demir bir perde indi. Soğuk Savaş’ın başlamasından iki yıl sonra da İstanbul Boğazı’na Amerikan ‘demir perde’si indi. Rus atom denizaltıları, Boğaz’ın girişine örülen çelik ağlarla durduruldu
Emekli SAT komandosu Namık Ekin,39 kilometrelik İstanbul Boğazı’nı 14 saatte geçerek, ‘su altında en uzun mesafeyi tüple yüzme’ dünya rekoru kırdı.61 yaşındaki çelik adam, rekorunu “Ağabeyim, komutanım” dediği Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ile komutanı, aynı zamanda halter ve body hocası olan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’a hediye etti. Ünlü dalgıcın rekoru, hem gazetelere hem de Guinness Rekorlar Kitabı’na yazıldı. Fakat Ekin’in asker yönüne ilişkin emekli bir SAT komandosu olduğunun dışında pek birşey yazılıp çizilmedi. Oysa Namık Ekin, Türkiye’nin ve dünyanın yakın tarihini ilgilendiren birçok olayın tam orta yerinde, özel ve seçilmiş bir asker olarak görev yaptı.
Namık Ekin’in tamamına yakını su altında geçen biyografisine dalıp, “sessiz görev”deki yıllarını araştırdık. Karşımıza medyatik bir portreden ziyade yakın tarih belgeseli çıktı. Ekin, Türkiye’nin ilk su altı taarruz timini oluşturan arkadaşlarıyla birlikte, Amerikalılar tarafından aslında Sovyetler’e karşı eğitilmiş. Türk SAT birliği,1963 yılında, gerektiğinde demir perdenin arkasına geçmek ve o taraftan gelecek tehlikelere karşı anında karşılık vermek üzere kurulmuş. Dünyanın en tehlikeli askerlerinin yetiştirilmesini zorunlu kılan süreç 1945’e kadar uzanıyor. Japonya’ya atom bombası atarak 2. Dünya Savaşı’na nihai noktayı koyan ABD, henüz atom bombasını yapamamış olmasına rağmen Sovyetler’in gelebileceği bütün yolları kapatmaya çalışıyordu. ABD için İstanbul Boğazı Rus denizaltılarına karşı kapatılması gereken en staratejik yolların başında geliyordu.1946 yılında, Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa kıtası üzerine boydan boya demir bir perde indi. Bundan iki yıl sonra,1948’de İstanbul Boğazı’na da Amerikan ‘demir perde’si indi! Boğaz, Anadolukavağı ve Yenimahalle Orduevi’nin bulunduğu noktalardan dibe kadar çelik ağlarla örüldü.
ABD, endişelerinde haklı çıktı ve Sovyetler, beklenenden altı yıl önce bu ölümcül bombayı geliştirdi. Stalin,10 Temmuz 1949’da ilk atom bombasını patlatarak, Büyük Güç statüsünden Süper Güç statüsüne sıçradı. O tarihte her iki gücün nükleer denizaltısı yoktu ama birkaç yıl içinde sessiz göreve çıkmaya hazır hale geleceklerdi. İstanbul Boğazı çelik bir perdeyle kapatıldığı için Amerika’nın içi rahattı. Atom bombası yüklü ölüm gemilerinin önü Türk sularında kesildiği için Amerikalılar, okyanus ötesinde rahat uyuyabiliyordu. Rus Silahlı Kuvvetleri’nin ilk nükleer denizaltısı K—19’un,1961 yılında ABD’nin 400 kilometre uzağında bir noktada pozisyon almış olması İstanbul’un önemini daha da artırıyordu. Bugün Rus donanmasının kıtalararası balistik füze taşıyan 26 stratejik,72 de taktik denizaltısından birçoğu, o dönemde Boğaz’daki çelik perdeyi aşamadıkları için Anadolukavağı önlerinden geri dönmüş.
İstanbul Boğazı geçilmez
Soğuk Savaş’ın tehlikeli saatlerinin yaşandığı bu yıllarda ABD, çelik ağlarla yetinmiyor, gerektiğinde sıcak temasa girebilecek çok özel birlikler yetiştirmek istiyordu. O tarihlerde Türkiye’nin su birlikleri vardı ama su altı timleri yoktu. Türk SAT’ı, bir anlamda ABD’nin nükleer korkusunun bir ürünü olarak ortaya çıktı. Çünkü Amerika, gözünün arkada kalmaması için birlikte veya yalnız baskın, sabotaj, savunma, istihbarat yapacak bir birlik istiyordu. İki süper güç arasındaki nükleer gerilim doruk noktasına çıkarken,1963 yılında Türk SAT’ının kurulmasına karar verildi.12 yaşında Deniz Kuvvetleri’ne adım atan Namık Ekin, bu tarihte Kılıç Ali Paşa Muhribi’nde Astsubay Çavuş olarak göreve başlamıştı. Psikoteknik testlerden sonra sonarcı olan Ekin’in, düşman denizaltılarını yakalama konusunda hayli kabiliyetli olduğu ortaya çıkmış. Ekin’in balık burcu olmasına bağladığı bu özelliğini Amerikalılar da fark etmiş. Kurulacak SAT birliği için donanmadan ismen çağrılmış. Savaş şartlarında geçen eğitimden sonra 76 kişiden 11 kişi kalmış. Namık Ekin ve arkadaşlarını, atom silahları konusunda uzman olan Amerikalı Binbaşı Bob Gallagher eğitmiş. Gallagher, Vietnam’daki başarılarından dolayı 5 kez şeref madalyası almış. Ayağında platinle yaşayan ve bazı parmakları olmayan Gallagher, Birinci Körfez Savaşı sırasında ateşe verilen petrol kuyularını patlatma yöntemleriyle söndürmeyi başaran sıradışı bir asker.
Vietnam Savaşı boyunca her sene iki Türk timi, Amerikalıların Vietnam’da kullandığı taktikleri, silahları öğrenmek üzere Amerika’ya gitmiş. Gerilla savaş taktikleri, ileri marin keşif, su altı silahları konularında eğitim almışlar. Bu arada, Amerikalılara bataklık eğitimini Türk SAT’ları öğretmiş. Namık Ekin, bu ziyaretler sırasında, daha dünyanın hiçbir yerinde bilinmezken Amerika’nın kullandığı ‘beyaz fosfor’ denilen ve 800 bilye atan mayınları, silahları, patlayıcılarını çıkarıp uçakla Türkiye’ye getirmiş gizlice. Bir tür sanayi casusluğu yapmış. Sonunda, Amerika ile başa çıkabilecek dünyadaki çok ender timlerden biri yetişmiş.
Ekin, gösterdiği sıradışı başarılardan dolayı denizaltı yakalama görevi için Beykoz’daki, stratejik öneme sahip Mania Grubu’na tayin olmuş. Denizden gelecek bir Rus tehdidiyle, ilk sıcak teması bu grup sağlayacak; denizde, denizaltında, havada ve karada aralıksız savaşacaktı. Ekin, bu özel görevini ve Rus denizaltılarıyla temaslarını şöyle anlatıyor: “Boğaz’ın önünde, dışında, girişinde üç tane cihaz var. Rus denizaltısı Boğaz’a girmeye başladığında, denizaltıyı yakalayıp yönlendiriyor. Aynı anda hücumbatlar alarma geçiriliyor. Su altındaki cihazlar bizi Rus denizaltısının üstüne yönlendiriyor. Kendi sonarımızla da yerini tespit edip tam üstüne gidiyoruz. Sualtı maniplesiyle ‘adını, kodunu, ülkeni bildir’ diye ikaz ediyoruz. Yüzeye çıkması için uyarıyoruz. Eğer çıkmazsa 300 feete kadar geldiğinde su bombası atmak için hazırlık yapıyorduk. Rus denizaltıları böyle çok gelip kaçtılar Boğaz’ın önünden. Zaten Boğaz’daki ağlar onları engelliyordu. Rus şilepleri, dipten yüzeye kadar çıkan bu ağlara geçiş noktalarında çarparak hasar veriyordu.” Çelik ağlar, denizaltı takip ve imha sistemlerinin gelişmesiyle 1968’de sökülmüş. SAT’lar, Boğaz’ın soğuk sularında, üçüncü dünya savaşına yol açabilecek K—19 benzeri bir kaza ya da saldırıya karşı yıllarca tetikte beklemiş. Amerikalılarla birlikte 40 civarında taktik geliştirilmiş. Ekin, bu kritik yıllarla ilgili pek fazla konuşmak istemiyor. Soğuk Savaş döneminden kalma Mania Grubu, bugün aynı noktada görevini sürdürüyor. Ekin, sürpriz bir durumla karşılaşıldığında, Boğaz’ın yeniden Mania Grubu tarafından 2 saat içinde çelik perdeyle kapatılabileceğini ve mayınlanabileceğini söylüyor. Demir perde yıkılmış olsa bile İstanbul Boğazı’na inen perde tamamen kaldırılmamış aslında.
Namık Ekin, Amerika’nın en büyük deniz üssünün bulunduğu Virginia’da, Atlantik’i kontrol eden Amerikan atom denizaltısına da girmiş. Burada, sahilden 40 mil açılıp,500 metre aşağıda denizaltıdan çıkıp, Rus denizaltısına mayın koyup, kaçma tatbikatlarına katılmış. Bu tehlikeli sularda Amerikalılarla Rusların kedi—köpek oyunlarına da şahit olmuş. “Nerede tatbikat yapsak, sözde Rus balıkçı tekneleri başımızın üstünde biterlerdi” diyor.
Girne’yi 24 SAT komandosu aldı
Namık Ekin, Karadeniz’in karanlık sularında da sabotaj tatbikatlarına katılmış. Burada Mustafa Tosun isimli bir arkadaşını kaybetmiş, cesedini de bulamamışlar. Bu olayı yeniden hatırladığında oldukça üzülen Ekin, “Birçok arkadaşımız eğitimler, tatbikatlar sırasında öldü. Bazılarının cesetleri, bazılarının da kemikleri bulundu. Balıklar, yengeçler belden aşağısını götürmüş halde çok arkadaşımızı bulduk. Tüplerini bulduk. Bazılarını da iskelet halinde yıllar sonra ağlara takılı bulduk” diyor. Kurulduğu günden bugüne kadar 21 SAT komandosu ölmüş.
Ekin,1964—67 Kıbrıs olayları yaşanırken, Akdeniz’de bilinmeyen bir yerde 4 ay süren sabotaj tatbikatlarında yer almış. Boğaz’da Ruslar’ı bekleyen SAT’lara,1974’te Rumlarla savaşmak nasip olmuş. Harekat öncesi komandolar ikiye ayrılmış.24 kişiden oluşan SAT1, Girne önlerindeki mayınları temizleyip, sahili ve köprü başlarını tutmuş. Ardından daha ilerilere giderek sabotajlar düzenlemiş. Girne Kalesi’nde gizlenen komandolar, önceden belirlenmiş binalara girerek, önemli belgeleri Türkiye’ye getirmişler. SAT’lar, daha sonra hiç kayıp vermeden Girne’yi ele geçirmiş. Daha kalabalık olan SAT2 ise, savaşın seyrine göre, İzmir yakınlarında 12 adayı ele geçirmek üzere tetikte beklemiş. SAT2 grubunda yer alan Ekin, Kıbrıs Harekatı’nı bir antrenman olarak görüyor. Bugün Türk SAT’ları hiçbir deniz aracı olmasa bile, İzmir sahilinden 12 adaya ve Yunanistan’a 30, Mersin’den de 40 kilometre su altından yüzerek Kıbrıs’a çıkıp operasyon yapabilecek kabiliyete sahip.
Bu arada Yunanlı SAT’lar, Kıbrıs yerine Amerika’da karşılarına çıkmış. Amerikalıların Yunanistan’da da SAT kurduğunu, yıllar sonra bir tatbikat sırasında öğrenmişler. Yunanlı SAT, Amerika’da Türk SAT’ları eğlence mekanına davet edip, sarhoş ettikten sonra bilgi almak istemiş ama kendisi daha önce konuşmaya başlamış. “Türklerle savaşılmaz” diyerek samimi bir itirafta bulunmuş.
Bir dönemin tanığı ve henüz su yüzüne bile çıkmamış birçok olayın öznesi olan Namık Ekin, emekli olduktan sonra Amerika’dan, başta İsrail olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde paralı asker olarak çalışması için davet almış. Bu teklifleri değerlendirmeyen Ekin, kendini spora ve hayır işlerine adamış. ‘Su altında en uzun mesafeyi tüple yüzme’ dünya rekorunu da omurilik felçlilerine tekerlekli sandalye almak için kırdı. Fakat kimseden tek kuruş gelmemiş. Önümüzdeki aylarda 3 gün 3 gece su altında kalma rekorunu deneyecek. “Öyle bir rekor kırayım ki, bir daha kimse bu rekoru kıramasın” diyen Ekin,1998’de İsviçreli D. Derbant tarafından kırılan 52 saatlik rekoru 72 saate çıkarmayı hedefliyor. Yine omurilik felçlileri için, suyun altında uyumadan, bayılmadan, boğulmadan durarak psikolojik ve fizyolojik bir savaş verecek. Çok sayıda ülke, bu rekor denemesindeki tüm aşamaları canlı olarak yayınlayacak. Ekin, rekor denemesi sırasında hayranlarıyla su altından chat yapabilecek. Yeme içme ihtiyaçları ile tuvalet ihtiyacını havuz içinde karşılayacak.
Üzerinde ağırlığı olan bir harf, belki isminden kaynaklanan bir yumuşaklık olabilir; ama bu tamamen onu çekemeyenlerin uydurmasıdır.Halbuki pek az alfaye nasip olmuş ve kendini hep arka plan tutmuş bir babayiğittir.Göz önünde olmak istemediği için ilk harf olmayı, işin butun kaymağının yemeyi düşünmemiştir.Tevazu sahibi bir harftir; ama yaşadığımız ülkede değerli olana itibar edilmediğinden o da karalanmış ve 'yumuşak' olma seveyesine indirgenmiştir.O haşmetli bir Harftir..
İnsanlarımızın birçoğu, askerin siyasetin ‘üstünde’ olması gibi, Kemalizm’in de ideolojilerin, hatta zihniyetlerin ‘üzerinde’ olduğunu sanıyor. Böylece ortaya ‘demokrat’ olduğunu söyleyen Kemalistler bile çıkabiliyor. Bunların bazıları da askerî bürokrasiden çıkıyor.
Türkiye’yi daha demokrat olmaya zorlayan AB’nin kriterlerine karşı çıkan bu bürokratlar; gene de kendilerini böyle tanımlayabiliyor... Ancak bazılarının hakkını yememek lazım: Mesela Özkök kendi ifadesiyle eleştiriden ders çıkarmaya yatkın biri... Bunu ne derece uygulayabildiğini bilemesek de, Özkök’ün birçok meslektaşına nazaran en azından daha serinkanlı ve sağduyulu bir asker olduğunu söyleyebiliriz. Geçenlerde yapılan bir söyleşide demokrat olmasının gayet tabii olduğunu; çünkü demokratlığın Atatürk’ün yol gösterdiği Batı değerleri arasında yer aldığını ifade etmişti. İşin püf noktası da tam burada: Anlaşılan askerî bakış açısından demokratlık kendi başına bir amaç değil... Eğer Atatürk Batı’yı işaret etmemiş olsaydı veya Batı demokrat olmasaydı, onlar da demokrat olmayacaktı.
Demokrasinin bir araç olduğunu söylemesiyle inanılmaz bir baskı altına alınan siyasi liderlerin olduğu bir ülkede; daha da ‘radikal’ bir adım atarak demokratlığın araç olduğunu itiraf eden bir askere herhangi bir eleştiri gelmemesi, hatta bunun demokrat olmanın bir kanıtı gibi sunulması ayrıca kayda değer. Çünkü buradaki felsefi hiyerarşi tam aksi yönde: Toplumsal bir karar mekanizması olan demokrasi gerçekten de sadece bir araç. Oysa demokratlık bir duruş, hayat karşısında bir tavır alma, tercihler önünde ahlâki bir tutum, kısacası bir zihniyet. Zihniyetler ve onların içinde şekillenen ahlâki pozisyonlar ise araç olmak bir yana, diğer bütün alanlardaki algılamayı belirleyen bir altyapı hüviyetinde. Dolayısıyla sahip olduğumuz ideolojiler zihniyet tercihlerini mümkün kılmazlar; tam aksine bilinçli veya bilinçsiz olarak sahip olduğumuz zihniyetler, hangi ideolojiye kayacağımızı ima eder, o ideolojinin içini doldururlar.
Kemalizm otoriter zihniyetin üzerine oturan, onunla hayat bulan bir ideoloji. Tarihi milletlerin güç mücadelesi olarak algılayan; hayatın dinamiğini çatışmada arayan; tek yönlü doğrusal bir gelişme şemasına dayanarak ‘ileri’ olanı tanımlayan; söz konusu ‘ileri’yi kendisinin bildiğine vehmeden; kendi vehminden meşruiyet üreten; bu meşruiyete dayanarak toplum üzerinde baskı kurmayı normalleştiren; siyaseti toplumsal çatışma olarak anlayıp, kamusal alana el koyan; toplumu kendi normatif tanımına göre homojenleştirmeye çalışan; ve bütün bunları ‘bilimsellik’ ve ‘çağdaşlık’ adına yaparken, kendisini kutsallaştırıp takipçilerini ise toplumun ‘asli’ sahipleri kılan bir ideoloji...
Oysa demokratlık bilginin nesnelliğini felsefi olarak reddeden; insanı ortak bir öznelliğe mahkûm ederek, birlikte yaşamanın kurallarını koymak üzere onları ‘konuşmaya’ mahkûm eden bir zihniyet. Toplumu eş düzeyli ve heterojen bir yapı olarak, dahası zaman içinde her türlü tercihe hak sahibi bir özne olarak algılayan bir bakış... Bu nedenle demokrat birinin Kemalist olması mümkün değil. Nasıl ki Kemalistlerin de demokrat olmaları mümkün değilse... Askerî bakış açısından demokratlık sadece ‘modern bir hal’; sanki uzaktan bakıldığında anlaşılan bir tipleme... Kemalistler ‘demokrat’ olmak değil, demokrat sayılmak istiyorlar; çünkü böylece çağdaşlıktan geri kalmamış olacaklar... Aralarında daha hoşgörülü veya özgürlükçü nüanslar taşıdıkları ölçüde kendilerini demokrat sananlar da çıkıyor. Ancak bu Kemalizm’i pekiştiren bir yanılsamadan, yani otoriter zihniyete meşruiyet sağlayan bir yakıştırmadan öte bir şey değil.
Siyasetimize yön vere(bile) n ya da veremeyen çoğu insan bu okuldan mezun,
Süleymen Demirel, İtü inşaat mezunu,
Necmettin Erbakan Itü Makina mezunu ve makina bölümünde yapılmış en yuksek ortalamaya sahip olan şahsiyet, hala onun gibi ortalama yapılamadı bölümde, bizim de yapacağımız yok zaten,
Merhum Turgut Özal Itü elektirik mezunu
Yazar Oğuz Atay itü inşaat mezunu, Ntv de sunuculuk yapan Murat Kosava da itü inşaat mezunu...
Yılmaz Erdoğan itü den mezun olamasa da itu inşaat dan atılma..
Sanayicilerden Merhum İzzet garih Makina mezunu...
Kısaca İtü
Türkiye'nin en eski üniversitelerinden biri..
www.itu.edu.tr
Eh serbestin kursusuyle biraz ilişkili olduğum için ben de yazim buraya..
serbest kursu iyidir, hoştur ve boştur(sanal için kullandım)
...
müdavimleri ise belli kaliteye sahip insanlardır...
kıaliteli insan ise her zaman bulunmaz, bu yuzden değerlidir..
NEJAT MUALLİMOĞLU KİMDİ?
Hayatı hakkında pek az ve fazlaca ayrıntı ihtiva etmeyen bilgiye ulaşabildim; hayatı ve eserlerinden özetle bahseden bu bilgiyi sizlerle paylaşmak isterim. Bir yazar olduğu kadar önemli bir seyyah aynı zamanda.15 yıl süren bir seyahat yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve “Bir Türk Vatana Döndü” kitabını yazdı.1960’ta 300 dolarla yola çıktı. Para daha Lübnan’a gelmeden bitti. Altın saatini, iki fotoğraf makinasından birini, dolma kalemini sattı. Japonya’nın en büyük gazetelerinden birinde 6 yazısı çıktı. Bu gezi esnasında İngiltere, Belçika, Hollanda, Almanya, Fransa, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Kıbrıs, İsrail, Lübnan, Suriye, Ürdün, Irak, Şattül Arap, İran, Abadan, Afganistan, Pakistan, Bombay, Taç Mahal, Bangladeş, Burma, Tayland, Malaya, Singapur ve Hong Kong’u gezdi. Londra’da bulunduğu sırada “Kıbrıs Türktür” dergisini yayınladı. Muallimoğlu’nun “Bütün Yönleri ile Hitabet”, “Güzel ve Tesirli Konuşmak”, “Bir Türk Vatana Döndü”, “Sovyet Emperyalizmi, Balkanlar ve Türkiye”, “Bütün Yönleriyle Komünizm”, “Kütlelerin İsyanı” (tercüme) , “Politikada Nükte”, “Medeniyetin Temelleri” (Ariel ve Vill Durand’dan tercüme) , “Şeytanın Avukatı”, “Yüz Büyük Roman” (tercüme) , “Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler”, “Türkçe Bilen Aranıyor”, “Dünden Bugüne Ezop”, “Bir Varmış Bir Yokmuş”, “Bütün Yönleri ile Hitabet”, “Düşünen İnsana Hazine” gibi telif ve tercüme eserleri bulunuyor.
MUALLİMOĞLU İLE BİR SOHBET
Siyasilerimiz, aydınlarımız, üniversite öğrencilerimiz konuşamıyor, düşüncelerini aktaramıyor. Sizce bunun sebebi nedir?
Bizde hitabet sanatı önemsenmemiştir. Bizde ilk büyük öncüsü Hamdullah Suphi Tanrıöver’dir. Tabii Atatürk’ün de gayet iyi bir hitabeti vardı. Hitabet sadece kürsüye çıkıp konuşmak değil. Önceden hazırlanıp ona göre konuşma yapmak gerektir. Sohbeti unuttuk. Hoşsohbet olan bir insan deyim kullanır, atasözü kullanır, mani kullanır, beyit kullanır. Artık insanlar Türkiye’nin ilimde, edebiyatta yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin sözleriyle konuşmalarına başlamıyorlar.
Bir yazınızda “iyi konuşabilmek için okumak şart. Türkler dünyada en az okuyan bir millettir” diyorsunuz. Konuşma ve yazma arasındaki münasebet nedir?
Tabii bir kişinin bir toplantıda yapacağı konuşmaya hazırlanırken onu gayet güzel bir Türkçe’yle yazması gerekiyor. Zengin bir kelime hazinesiyle onu kaleme almalı. Fakat hitap edeceği kitlenin anlayabileceği dili seçmesi lâzım. Hatip, iktisatçı bir gruba hitap ederken farklı bir lisan, lise öğrencilerine hitap ederken değişik bir dil kullanmalı. Pratik yaparken devamlı okumalı, bir şeyler öğrenmeye çalışmalı. Mesela ben kimya mühendisiydim. Fakat mesleğimle alakalı olarak çalışmaktan ziyade okuma, konuşma ve hitabetle ilgilendim. Bunun da tabiî sebepleri arasında hayatımda yaşadığım bir olay var. Ortaokul yıllarında iken ben kekeme idim. Bazen kendi adımı bile zor söyleyebiliyordum. Elime eski Yunanistan’ın ve halen tarihin büyük hatiplerinden Demosten’in bir eseri geçti. Demosten kekemeliğini düzeltmek için ağzına çakıl taşı koyuyor ve yüksek sesle okuyup yüksek sesle konuşuyormuş. Ben de bunu yaptım. Ege Denizi’ne bakarak ağzımda çakıl taşları okuyup konuşuyordum. Gerektiğinde bir cümleyi nefes almadan söyleyebilmek lâzım. Gerektiğinde nefes alarak konuşacaksınız. Ben Amerika’da hitabet dersleri aldım. Ayrıca Dale Carnegie’nin kurslarına devam ettim.
Medeniyet ile doğru konuşup yazma arasındaki münasebet nedir?
Nesiller devlerin omuzlarında oturmuş cüceler gibidir. Ancak o omuzlar üzerinde eskilerin gördüklerinden daha fazlasını ve daha ileridekileri görebilirler. Biz buna katiyyen riayet etmiyoruz. Önceki nesillerin mirasından, birikiminden faydalanmak lâzım. Devlerin omuzuna çıkamadığımız için bugün Cahit Sıtkı bile unutulmaya başlandı. Dilimizin ahengi, musikisi bir üstünlüğüdür. Türkçe dünyanın en güzel dillerinden biri. Ama iyi söylendiği zaman. Fakat maalesef bugün bu ahenk kaybolmuştur. İnceltme işaretlerini kaldırdık. Bir çok kelimeyi yanlış telaffuz ediyoruz. Türkçe’nin güzelliği uzun heceydi. Türkçe’yi kakafonik seslerle doldurduk. Göğüs var diye sadr, sine ve bağır kelimelerini atacak mıyız? Fakat attığımız takdirde siz “onu bağrıma bastım”, “onun sözlerini sineye çekemem” diyemeyeceksiniz. Mesela harp ve savaş kelimeleri farklıdır. İstiklal Harbi doğrudur. Ama Dumlupınar savaşı vardır. Türkçe’yi yanlış kullanıyoruz. Dilimiz çok yönden fakirleşti. Özellikle tercümelerde bunu daha yakından hissediyoruz.
(Mehmet Nuri Yardım’ın Nejat Muallimoğlu ile yaptığı ve Türkiye gazetesinde yayınladığı 10 Haziran 2001 tarihli mülâkatından alınmıştır.)
Nejat Muallimoğlu ismini ilk defa, tahminen 1974 yılında kısa bir süre yayınlanan Ortadoğu gazetesinin sayfalarından birindeki reklamda gördüğümü hatırlıyorum; hafızam beni yanıltmıyorsa bu gazetede birkaç yazısını okumuş olmam da mümkündür. Reklâm bir kitap hakkındaydı: “Bir Türk Vatana Döndü”
Nejat Muallimoğlu ismini ilk defa, tahminen 1974 yılında kısa bir süre yayınlanan Ortadoğu gazetesinin sayfalarından birindeki reklamda gördüğümü hatırlıyorum; hafızam beni yanıltmıyorsa bu gazetede birkaç yazısını okumuş olmam da mümkündür. Reklâm bir kitap hakkındaydı: “Bir Türk Vatana Döndü”. İlgimi çektiği için “ödemeli” usulüyle dağıtılan kitaptan bir tane getirttim ve okudum. Kitap Türkçe’ye dairdi ve Türkçe’den bahsediyordu; evvelâ dil konusunda yapılan “devrim” tahlil ve tenkid ediliyor, bu tahribatın üzücü sonuçlarına dikkat çekiliyor, yanlış telaffuz ve imlâ hatâları üzerinde duruluyor ve bu hususta hatâ yapmamak için nelerin yapılması gerektiğinden bahsediliyordu uzun uzun.
Birkaç yıl sonra bu defa Türkçe’de misli olmayan bir kitapla Muallimoğlu ismi yeniden karşıma çıktı: Politikada Nükte.1976 yılında yayınlanan bu kitabı, hâlâ büyük zevk duyarak okur ve istifade ederim. Eser, “siyasi nükte” kavramının, özellikle batılı siyaset kültüründe nasıl yankılandığını birbirinden nefis örneklerle anlattıktan sonra siyasi mizah bakımından Türk siyaset kültürünün fukaralığı üzerinde durur; bu vadide verilebilecek misal pek azdır yazara göre. Halbuki “humour” (bu kelimeye ilk defa bu kitapta rastladığımı ve öğrendiğimi minnetle ifade ederim) , batılı siyaset ikliminin olmazsa olmaz şartlarından biridir.
Nejat Muallimoğlu şuurlu bir komünizm aleyhtarı idi ama bu fikrini ucuz polemiklerle ve bir sokak militanı ağzıyla ifade etmek yerine “Bütün Yönleriyle Komünizm” isimli derleme kitabı yayınlayarak ifadeyi tercih etmişti. Türkçe konusundaki hassasiyeti ve komünizm aleyhtarlığı, Muallimoğlu’nun meşhur, mâruf ve muteber bir yazar olarak tanınmasını engelleyen başlıca âmiller oldu. Nejat Bey, ölümünü iki hafta sonra tesadüfen öğrenebileceğimiz kıratta bir insan değildi. Bütün ömrü seyahatlerinden başka fikir mücadelesi ve neşriyatla dolu geçmiş olsa gerektir çünkü herkese nasib olmayacak kadar hamûleli bir yayın listesi bıraktı geriye.
Bir kitabının arka sayfasında 50’li yıllarda Türkçe’de yayınlanan ilk hitabet kitabına imza koyduğundan bahsediyordu; uzun aramalardan sonra bir sahafta “Bütün Yönleriyle Hitabet” adlı eserinin ilk baskısını bulunca ne kadar sevinmiştim. Bu kitap daha sonra genişletilmiş baskılarla iki kere daha yayınlandı. İnsanlara konuşarak birşeyler anlatmak ihtiyacındaki herkesin hâlâ istifade edebileceği az sayıdaki retorik kitaplarının ilkidir bu eser. Bir başka önemli ayrıntı daha: “Bir Türk Vatana Döndü” isimli eserinin önsözünde meâlen şöyle bir iddiadan bahsediyordu Muallimoğlu, “Bu kitabı yayına hazırlarken öyle titiz bir dikkat gösterdik ki içinde bir tane bile dizgi hatası bulmak imkânsızdır”. O güne kadar dizgi hataları konusunda bu derece titizlenmek gerektiğini hatırlatan bir başka yazar tanımamıştım. Kitabı basan matbaanın adı hâlâ yâdımdadır: Çeltüt Matbaası. Son derece olgun ve zarif bir sayfa düzeni ile yayınlanan bu kitap, belki de iddia ettiği konuda hâlâ tek olmak özelliğini korumaktadır.
Zevkle ve satır satır okumuştum ve şimdi bu kitabın Türkçe hakkındaki düşüncelerime büyük ölçüde istikamet verdiğini hüzünle hatırlıyorum. Hüzünle; çünkü Nejat Muallimoğlu’nun geçtiğimiz Temmuz ayının sonlarında vefat ettiğini tesadüfen, e-posta kutuma düşen bir mektubun başlığından öğrendim. Allah rahmet etsin; sevenlerine ve yakınlarına başsağlığı dilerim. Bu ölüm haberi ile yaşayan Türkçe’yi savunan burcun taşlarından biri daha düşmüştür lâkin inanıyorum ki vaktiyle verdiği mükemmel eserler, mücadelesini ve hâtırasını sürdürecektir.
Ahmet Turan Alkan/Aksiyon/sayı:455
İstanbul Boğazı'na Amerikan 'demir perdesi'
Churchill’in meşhur 1946 konuşmasından sonra Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa kıtası üzerine boydan boya demir bir perde indi. Soğuk Savaş’ın başlamasından iki yıl sonra da İstanbul Boğazı’na Amerikan ‘demir perde’si indi. Rus atom denizaltıları, Boğaz’ın girişine örülen çelik ağlarla durduruldu
Emekli SAT komandosu Namık Ekin,39 kilometrelik İstanbul Boğazı’nı 14 saatte geçerek, ‘su altında en uzun mesafeyi tüple yüzme’ dünya rekoru kırdı.61 yaşındaki çelik adam, rekorunu “Ağabeyim, komutanım” dediği Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ile komutanı, aynı zamanda halter ve body hocası olan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’a hediye etti. Ünlü dalgıcın rekoru, hem gazetelere hem de Guinness Rekorlar Kitabı’na yazıldı. Fakat Ekin’in asker yönüne ilişkin emekli bir SAT komandosu olduğunun dışında pek birşey yazılıp çizilmedi. Oysa Namık Ekin, Türkiye’nin ve dünyanın yakın tarihini ilgilendiren birçok olayın tam orta yerinde, özel ve seçilmiş bir asker olarak görev yaptı.
Namık Ekin’in tamamına yakını su altında geçen biyografisine dalıp, “sessiz görev”deki yıllarını araştırdık. Karşımıza medyatik bir portreden ziyade yakın tarih belgeseli çıktı. Ekin, Türkiye’nin ilk su altı taarruz timini oluşturan arkadaşlarıyla birlikte, Amerikalılar tarafından aslında Sovyetler’e karşı eğitilmiş. Türk SAT birliği,1963 yılında, gerektiğinde demir perdenin arkasına geçmek ve o taraftan gelecek tehlikelere karşı anında karşılık vermek üzere kurulmuş. Dünyanın en tehlikeli askerlerinin yetiştirilmesini zorunlu kılan süreç 1945’e kadar uzanıyor. Japonya’ya atom bombası atarak 2. Dünya Savaşı’na nihai noktayı koyan ABD, henüz atom bombasını yapamamış olmasına rağmen Sovyetler’in gelebileceği bütün yolları kapatmaya çalışıyordu. ABD için İstanbul Boğazı Rus denizaltılarına karşı kapatılması gereken en staratejik yolların başında geliyordu.1946 yılında, Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa kıtası üzerine boydan boya demir bir perde indi. Bundan iki yıl sonra,1948’de İstanbul Boğazı’na da Amerikan ‘demir perde’si indi! Boğaz, Anadolukavağı ve Yenimahalle Orduevi’nin bulunduğu noktalardan dibe kadar çelik ağlarla örüldü.
ABD, endişelerinde haklı çıktı ve Sovyetler, beklenenden altı yıl önce bu ölümcül bombayı geliştirdi. Stalin,10 Temmuz 1949’da ilk atom bombasını patlatarak, Büyük Güç statüsünden Süper Güç statüsüne sıçradı. O tarihte her iki gücün nükleer denizaltısı yoktu ama birkaç yıl içinde sessiz göreve çıkmaya hazır hale geleceklerdi. İstanbul Boğazı çelik bir perdeyle kapatıldığı için Amerika’nın içi rahattı. Atom bombası yüklü ölüm gemilerinin önü Türk sularında kesildiği için Amerikalılar, okyanus ötesinde rahat uyuyabiliyordu. Rus Silahlı Kuvvetleri’nin ilk nükleer denizaltısı K—19’un,1961 yılında ABD’nin 400 kilometre uzağında bir noktada pozisyon almış olması İstanbul’un önemini daha da artırıyordu. Bugün Rus donanmasının kıtalararası balistik füze taşıyan 26 stratejik,72 de taktik denizaltısından birçoğu, o dönemde Boğaz’daki çelik perdeyi aşamadıkları için Anadolukavağı önlerinden geri dönmüş.
İstanbul Boğazı geçilmez
Soğuk Savaş’ın tehlikeli saatlerinin yaşandığı bu yıllarda ABD, çelik ağlarla yetinmiyor, gerektiğinde sıcak temasa girebilecek çok özel birlikler yetiştirmek istiyordu. O tarihlerde Türkiye’nin su birlikleri vardı ama su altı timleri yoktu. Türk SAT’ı, bir anlamda ABD’nin nükleer korkusunun bir ürünü olarak ortaya çıktı. Çünkü Amerika, gözünün arkada kalmaması için birlikte veya yalnız baskın, sabotaj, savunma, istihbarat yapacak bir birlik istiyordu. İki süper güç arasındaki nükleer gerilim doruk noktasına çıkarken,1963 yılında Türk SAT’ının kurulmasına karar verildi.12 yaşında Deniz Kuvvetleri’ne adım atan Namık Ekin, bu tarihte Kılıç Ali Paşa Muhribi’nde Astsubay Çavuş olarak göreve başlamıştı. Psikoteknik testlerden sonra sonarcı olan Ekin’in, düşman denizaltılarını yakalama konusunda hayli kabiliyetli olduğu ortaya çıkmış. Ekin’in balık burcu olmasına bağladığı bu özelliğini Amerikalılar da fark etmiş. Kurulacak SAT birliği için donanmadan ismen çağrılmış. Savaş şartlarında geçen eğitimden sonra 76 kişiden 11 kişi kalmış. Namık Ekin ve arkadaşlarını, atom silahları konusunda uzman olan Amerikalı Binbaşı Bob Gallagher eğitmiş. Gallagher, Vietnam’daki başarılarından dolayı 5 kez şeref madalyası almış. Ayağında platinle yaşayan ve bazı parmakları olmayan Gallagher, Birinci Körfez Savaşı sırasında ateşe verilen petrol kuyularını patlatma yöntemleriyle söndürmeyi başaran sıradışı bir asker.
Vietnam Savaşı boyunca her sene iki Türk timi, Amerikalıların Vietnam’da kullandığı taktikleri, silahları öğrenmek üzere Amerika’ya gitmiş. Gerilla savaş taktikleri, ileri marin keşif, su altı silahları konularında eğitim almışlar. Bu arada, Amerikalılara bataklık eğitimini Türk SAT’ları öğretmiş. Namık Ekin, bu ziyaretler sırasında, daha dünyanın hiçbir yerinde bilinmezken Amerika’nın kullandığı ‘beyaz fosfor’ denilen ve 800 bilye atan mayınları, silahları, patlayıcılarını çıkarıp uçakla Türkiye’ye getirmiş gizlice. Bir tür sanayi casusluğu yapmış. Sonunda, Amerika ile başa çıkabilecek dünyadaki çok ender timlerden biri yetişmiş.
Ekin, gösterdiği sıradışı başarılardan dolayı denizaltı yakalama görevi için Beykoz’daki, stratejik öneme sahip Mania Grubu’na tayin olmuş. Denizden gelecek bir Rus tehdidiyle, ilk sıcak teması bu grup sağlayacak; denizde, denizaltında, havada ve karada aralıksız savaşacaktı. Ekin, bu özel görevini ve Rus denizaltılarıyla temaslarını şöyle anlatıyor: “Boğaz’ın önünde, dışında, girişinde üç tane cihaz var. Rus denizaltısı Boğaz’a girmeye başladığında, denizaltıyı yakalayıp yönlendiriyor. Aynı anda hücumbatlar alarma geçiriliyor. Su altındaki cihazlar bizi Rus denizaltısının üstüne yönlendiriyor. Kendi sonarımızla da yerini tespit edip tam üstüne gidiyoruz. Sualtı maniplesiyle ‘adını, kodunu, ülkeni bildir’ diye ikaz ediyoruz. Yüzeye çıkması için uyarıyoruz. Eğer çıkmazsa 300 feete kadar geldiğinde su bombası atmak için hazırlık yapıyorduk. Rus denizaltıları böyle çok gelip kaçtılar Boğaz’ın önünden. Zaten Boğaz’daki ağlar onları engelliyordu. Rus şilepleri, dipten yüzeye kadar çıkan bu ağlara geçiş noktalarında çarparak hasar veriyordu.” Çelik ağlar, denizaltı takip ve imha sistemlerinin gelişmesiyle 1968’de sökülmüş. SAT’lar, Boğaz’ın soğuk sularında, üçüncü dünya savaşına yol açabilecek K—19 benzeri bir kaza ya da saldırıya karşı yıllarca tetikte beklemiş. Amerikalılarla birlikte 40 civarında taktik geliştirilmiş. Ekin, bu kritik yıllarla ilgili pek fazla konuşmak istemiyor. Soğuk Savaş döneminden kalma Mania Grubu, bugün aynı noktada görevini sürdürüyor. Ekin, sürpriz bir durumla karşılaşıldığında, Boğaz’ın yeniden Mania Grubu tarafından 2 saat içinde çelik perdeyle kapatılabileceğini ve mayınlanabileceğini söylüyor. Demir perde yıkılmış olsa bile İstanbul Boğazı’na inen perde tamamen kaldırılmamış aslında.
Namık Ekin, Amerika’nın en büyük deniz üssünün bulunduğu Virginia’da, Atlantik’i kontrol eden Amerikan atom denizaltısına da girmiş. Burada, sahilden 40 mil açılıp,500 metre aşağıda denizaltıdan çıkıp, Rus denizaltısına mayın koyup, kaçma tatbikatlarına katılmış. Bu tehlikeli sularda Amerikalılarla Rusların kedi—köpek oyunlarına da şahit olmuş. “Nerede tatbikat yapsak, sözde Rus balıkçı tekneleri başımızın üstünde biterlerdi” diyor.
Girne’yi 24 SAT komandosu aldı
Namık Ekin, Karadeniz’in karanlık sularında da sabotaj tatbikatlarına katılmış. Burada Mustafa Tosun isimli bir arkadaşını kaybetmiş, cesedini de bulamamışlar. Bu olayı yeniden hatırladığında oldukça üzülen Ekin, “Birçok arkadaşımız eğitimler, tatbikatlar sırasında öldü. Bazılarının cesetleri, bazılarının da kemikleri bulundu. Balıklar, yengeçler belden aşağısını götürmüş halde çok arkadaşımızı bulduk. Tüplerini bulduk. Bazılarını da iskelet halinde yıllar sonra ağlara takılı bulduk” diyor. Kurulduğu günden bugüne kadar 21 SAT komandosu ölmüş.
Ekin,1964—67 Kıbrıs olayları yaşanırken, Akdeniz’de bilinmeyen bir yerde 4 ay süren sabotaj tatbikatlarında yer almış. Boğaz’da Ruslar’ı bekleyen SAT’lara,1974’te Rumlarla savaşmak nasip olmuş. Harekat öncesi komandolar ikiye ayrılmış.24 kişiden oluşan SAT1, Girne önlerindeki mayınları temizleyip, sahili ve köprü başlarını tutmuş. Ardından daha ilerilere giderek sabotajlar düzenlemiş. Girne Kalesi’nde gizlenen komandolar, önceden belirlenmiş binalara girerek, önemli belgeleri Türkiye’ye getirmişler. SAT’lar, daha sonra hiç kayıp vermeden Girne’yi ele geçirmiş. Daha kalabalık olan SAT2 ise, savaşın seyrine göre, İzmir yakınlarında 12 adayı ele geçirmek üzere tetikte beklemiş. SAT2 grubunda yer alan Ekin, Kıbrıs Harekatı’nı bir antrenman olarak görüyor. Bugün Türk SAT’ları hiçbir deniz aracı olmasa bile, İzmir sahilinden 12 adaya ve Yunanistan’a 30, Mersin’den de 40 kilometre su altından yüzerek Kıbrıs’a çıkıp operasyon yapabilecek kabiliyete sahip.
Bu arada Yunanlı SAT’lar, Kıbrıs yerine Amerika’da karşılarına çıkmış. Amerikalıların Yunanistan’da da SAT kurduğunu, yıllar sonra bir tatbikat sırasında öğrenmişler. Yunanlı SAT, Amerika’da Türk SAT’ları eğlence mekanına davet edip, sarhoş ettikten sonra bilgi almak istemiş ama kendisi daha önce konuşmaya başlamış. “Türklerle savaşılmaz” diyerek samimi bir itirafta bulunmuş.
Bir dönemin tanığı ve henüz su yüzüne bile çıkmamış birçok olayın öznesi olan Namık Ekin, emekli olduktan sonra Amerika’dan, başta İsrail olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde paralı asker olarak çalışması için davet almış. Bu teklifleri değerlendirmeyen Ekin, kendini spora ve hayır işlerine adamış. ‘Su altında en uzun mesafeyi tüple yüzme’ dünya rekorunu da omurilik felçlilerine tekerlekli sandalye almak için kırdı. Fakat kimseden tek kuruş gelmemiş. Önümüzdeki aylarda 3 gün 3 gece su altında kalma rekorunu deneyecek. “Öyle bir rekor kırayım ki, bir daha kimse bu rekoru kıramasın” diyen Ekin,1998’de İsviçreli D. Derbant tarafından kırılan 52 saatlik rekoru 72 saate çıkarmayı hedefliyor. Yine omurilik felçlileri için, suyun altında uyumadan, bayılmadan, boğulmadan durarak psikolojik ve fizyolojik bir savaş verecek. Çok sayıda ülke, bu rekor denemesindeki tüm aşamaları canlı olarak yayınlayacak. Ekin, rekor denemesi sırasında hayranlarıyla su altından chat yapabilecek. Yeme içme ihtiyaçları ile tuvalet ihtiyacını havuz içinde karşılayacak.
M.Yaşar Durukan/Aksiyon/Sayı: 457
Üzerinde ağırlığı olan bir harf, belki isminden kaynaklanan bir yumuşaklık olabilir; ama bu tamamen onu çekemeyenlerin uydurmasıdır.Halbuki pek az alfaye nasip olmuş ve kendini hep arka plan tutmuş bir babayiğittir.Göz önünde olmak istemediği için ilk harf olmayı, işin butun kaymağının yemeyi düşünmemiştir.Tevazu sahibi bir harftir; ama yaşadığımız ülkede değerli olana itibar edilmediğinden o da karalanmış ve 'yumuşak' olma seveyesine indirgenmiştir.O haşmetli bir Harftir..
Çoğu insanı hayalkırıklığına uğratan bir şahsiyet
Annemin isminin en cok tıklanananlar arasında ilk beşe oynayacağını hiç tahmin etmiyordum...ama..
Kemalistler demokrat olabilir mi?
İnsanlarımızın birçoğu, askerin siyasetin ‘üstünde’ olması gibi, Kemalizm’in de ideolojilerin, hatta zihniyetlerin ‘üzerinde’ olduğunu sanıyor. Böylece ortaya ‘demokrat’ olduğunu söyleyen Kemalistler bile çıkabiliyor. Bunların bazıları da askerî bürokrasiden çıkıyor.
Türkiye’yi daha demokrat olmaya zorlayan AB’nin kriterlerine karşı çıkan bu bürokratlar; gene de kendilerini böyle tanımlayabiliyor... Ancak bazılarının hakkını yememek lazım: Mesela Özkök kendi ifadesiyle eleştiriden ders çıkarmaya yatkın biri... Bunu ne derece uygulayabildiğini bilemesek de, Özkök’ün birçok meslektaşına nazaran en azından daha serinkanlı ve sağduyulu bir asker olduğunu söyleyebiliriz. Geçenlerde yapılan bir söyleşide demokrat olmasının gayet tabii olduğunu; çünkü demokratlığın Atatürk’ün yol gösterdiği Batı değerleri arasında yer aldığını ifade etmişti. İşin püf noktası da tam burada: Anlaşılan askerî bakış açısından demokratlık kendi başına bir amaç değil... Eğer Atatürk Batı’yı işaret etmemiş olsaydı veya Batı demokrat olmasaydı, onlar da demokrat olmayacaktı.
Demokrasinin bir araç olduğunu söylemesiyle inanılmaz bir baskı altına alınan siyasi liderlerin olduğu bir ülkede; daha da ‘radikal’ bir adım atarak demokratlığın araç olduğunu itiraf eden bir askere herhangi bir eleştiri gelmemesi, hatta bunun demokrat olmanın bir kanıtı gibi sunulması ayrıca kayda değer. Çünkü buradaki felsefi hiyerarşi tam aksi yönde: Toplumsal bir karar mekanizması olan demokrasi gerçekten de sadece bir araç. Oysa demokratlık bir duruş, hayat karşısında bir tavır alma, tercihler önünde ahlâki bir tutum, kısacası bir zihniyet. Zihniyetler ve onların içinde şekillenen ahlâki pozisyonlar ise araç olmak bir yana, diğer bütün alanlardaki algılamayı belirleyen bir altyapı hüviyetinde. Dolayısıyla sahip olduğumuz ideolojiler zihniyet tercihlerini mümkün kılmazlar; tam aksine bilinçli veya bilinçsiz olarak sahip olduğumuz zihniyetler, hangi ideolojiye kayacağımızı ima eder, o ideolojinin içini doldururlar.
Kemalizm otoriter zihniyetin üzerine oturan, onunla hayat bulan bir ideoloji. Tarihi milletlerin güç mücadelesi olarak algılayan; hayatın dinamiğini çatışmada arayan; tek yönlü doğrusal bir gelişme şemasına dayanarak ‘ileri’ olanı tanımlayan; söz konusu ‘ileri’yi kendisinin bildiğine vehmeden; kendi vehminden meşruiyet üreten; bu meşruiyete dayanarak toplum üzerinde baskı kurmayı normalleştiren; siyaseti toplumsal çatışma olarak anlayıp, kamusal alana el koyan; toplumu kendi normatif tanımına göre homojenleştirmeye çalışan; ve bütün bunları ‘bilimsellik’ ve ‘çağdaşlık’ adına yaparken, kendisini kutsallaştırıp takipçilerini ise toplumun ‘asli’ sahipleri kılan bir ideoloji...
Oysa demokratlık bilginin nesnelliğini felsefi olarak reddeden; insanı ortak bir öznelliğe mahkûm ederek, birlikte yaşamanın kurallarını koymak üzere onları ‘konuşmaya’ mahkûm eden bir zihniyet. Toplumu eş düzeyli ve heterojen bir yapı olarak, dahası zaman içinde her türlü tercihe hak sahibi bir özne olarak algılayan bir bakış... Bu nedenle demokrat birinin Kemalist olması mümkün değil. Nasıl ki Kemalistlerin de demokrat olmaları mümkün değilse... Askerî bakış açısından demokratlık sadece ‘modern bir hal’; sanki uzaktan bakıldığında anlaşılan bir tipleme... Kemalistler ‘demokrat’ olmak değil, demokrat sayılmak istiyorlar; çünkü böylece çağdaşlıktan geri kalmamış olacaklar... Aralarında daha hoşgörülü veya özgürlükçü nüanslar taşıdıkları ölçüde kendilerini demokrat sananlar da çıkıyor. Ancak bu Kemalizm’i pekiştiren bir yanılsamadan, yani otoriter zihniyete meşruiyet sağlayan bir yakıştırmadan öte bir şey değil.
09.06.2003 /E. Mahçupyan/Zaman