Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • alia izzetbegoviç21.10.2003 - 13:49

    Bilge Kral’ ya da ‘Son Osmanlı’: ALİYA

    Cengiz Çandar

    Bosna kimliğini yok olmaktan kurtaran, böylece Balkanlar’da ikinci bir ‘Endülüs vak’asının yaşanmasının önüne geçen Aliya İzzetbegoviç’in ülkemizde ‘Bilge Kral’ lakabıyla anılır olmasında, sanırım, benim özel bir rolüm ve katkım var. ‘Bilge Kral’ın dün sonsuzluğa göçmesiyle benim yaşam sayfalarımdaki en anlamlı yaprakların bir bölümü de uçup gidince, belleğimde uçuşan anılarda ve anılarla Aliya İzzetbegoviç’i yad ettim. Aliya’yı. Bosna halkı, günlük konuşmalarda ondan öyle söz ederdi...
    Aliya İzzetbegoviç, galiba ‘Son Osmanlı’ idi. Son nefesini,21. yüzyıla kadar uzatmayı başarabilen bir ‘Son Osmanlı’. Türkçe bilmeksizin, ayyıldızın Bosna kimliğinin bir parçası olmasını, dünyada yüzlerin Washington’a, Moskova’ya, Londra’ya, Berlin’e vs. döndüğü bir zaman diliminde gözünü İstanbul’dan hiç ayırmamış olduğu için, galiba, ‘Son Osmanlı’ o idi. Eşi, amansız savaş yıllarında İstanbul’da yaşadığı için, benliğinin ve yüreğinin bir bölümü Bosna-Hersek topraklarında, yani ‘Osmanlı’nın kalbi’ Rumeli’de idiyse, diğer yarısı buradaydı; bizimle, Dersaadet’te, yani İstanbul’da.

    Önemi ve değerinin hak ettiği ölçüde anlaşılmadığını düşündüğüm bir ‘Rumeli dervişi’ idi o. Osmanlı kimliğinden ötürü, bir bey oğlu; yani Begoviç. İzzet Bey oğullarından. İzzetbegoviç. Ali’nin Boşnakça ifadesiyle, Aliya. Aliya İzzetbegoviç!

    Tertemiz beyaz, bilge çizgilerin oturduğu, derin mavi gözlerinin süslediği yüzünde, feylesofluk kadar kararlı bir kişiliğin gizlendiğini pek az kişi kavramıştı. Buna, Bosna Savaşı’nın durdurulmasında ve Dayton Antlaşmaları’nın gerçekleştirilmesinde rol oynayan Amerikalı devlet adamı Richard Holbrooke dahil. Holbrooke, anılarında Dayton’da kendilerine en fazla zorluğu, umduklarının aksine ne Sırbistan lideri Slobodan Miloşeviç ve ne de Hırvatistan lideri Franjo Tudjman’ın çıkartmadığını, en inatçı diplomatik direncin Bosna-Hersek lideri Aliya İzzetbegoviç’ten geldiğini belirtmiştir.

    Benim ‘Bilge Kral’ı, o özelliğiyle keşfetmem de, Dayton’a giden yolun başlarında olmuştu.1995 Eylül ayında Ankara’da yaptığı temaslar hakkında –Holbrooke, Amerikan barış planını ona sunmak üzere Ankara’ya gelmişti- bilgi almak için akşam İstanbul’a dönmek niyetiyle başkente gittiğimde, kendisini Dalmaçya’nın Split şehrine geri götürecek özel uçakta bir kişilik yer olduğu ve istediğim takdirde, birlikte Split’e gidebileceğimi öğrenmiştim. Tereddüt etmeden uçağa dahil oldum. Elimde küçük bir çanta bile yoktu. Ama İzzetbegoviç’le yolda sohbet etmek uğruna her sürpriz ve sıkıntıyı memnuniyetle kabule hazırdım.

    O unutulmaz Ankara-Split uçak yolculuğu, berbat hava şartları nedeniyle Saraybosna’ya karayoluyla gidilmesi zorunluluğuna dönüşünce, şansım bir kez daha yaver gitmiş oldu. Aksi halde İzzetbegoviç’i Saraybosna’ya uçuracak olan BM armalı İngiliz helikopterinde bana yer yoktu. Split’ten Türkiye’ye geri dönecek iken, Mostar’a soluk ışıklar altında birlikte börek yiyerek sohbetimizi sürdürdüğümüz, amansız İgman Dağı’ndan bizi Saraybosna’ya götürecek havaalanının altından giden yeraltı tüneline varabilmek için farlarımız ve bizi taşıyan her iki jipin motorlarının susturulduğu, sis ve yağmurdan birkaç metre önümüzü göremeden, virajlarla Sırp mevzilerinin yanı başından kıvrıla kıvrıla indiğimiz o maceralı yolculuğu yapamayacaktım. O dönemdeki Saraybosna Büyükelçimiz Şükrü Tufan, o dönemdeki Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Muhammed Şakirbey, ben ve ‘Bilge Kral’...860 metre uzunluğunda, yer yer 1,50 metre yüksekliğinde, iki insanın yan yana geçemeyeceği darlıktaki tüneli birbirimiz ardına, birlikte kat ettik.

    O yolculuğun ardından yazdığım ilk yazının başlığıydı: Bilge Kral...

    Yolda, ‘Doğu ile Batı Arasındaki İslam’ kitabındaki fikirlerinin ‘felsefi sohbeti’ne koyulduk. Bir ara, hayret nidasıyla, ‘Bunları ben yazmışım’ diye sordu; ‘O kadar puslu ve uzak bir geçmişte kalmış ki...’ Savaş ve günlük siyasetin gerekleri, İzzetbegoviç’i, kuramsal kimliğinden besbelli çok uzaklaştırmıştı. Önemli olan, her iki özelliğini de, bir Müslüman kuramcı ve kültürel-ulusal devlet ve siyaset kimliğini de mükemmelen başarabilmiş olmasıydı. Hak ettiği ölçüde fark edilmediğini düşündüğüm, onun bu her iki yanı ve özelliğidir.

    Doğu ile Batı arasında İzzetbegoviç...

    İzzetbegoviç, Yugoslavya’da ‘köktendinci İslamcı’ sıfatıyla, komünist rejim döneminde büyük haksızlıklara uğradı.1970’te kaleme aldığı ‘İslami Bildirge’ kendisine büyük saldırılar getirdi. Hapse atıldı. Oysa, ‘Doğu ile Batı Arasındaki İslam’ başlıklı kitabında, özgün düşünceler ortaya atan ve İslam düşüncesini çağdaş döneme taşıyan bir ‘mütefekkir’, bir ‘feylesof’ olduğu görülebilir. Örneğin, İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliğinin en önemli postülaları o kitapta mevcuttur. İslam pratiği ile Anglo-Sakson düşünce kalıbı arasındaki çarpıcı benzerlikler, sadece o kitapta ortaya konmuştur. Fransız kökenli ‘pozitivist cereyanlar’ ve ‘ateizm’e karşılık Anglo-Sakson düşüncesiyle İslam arasındaki kesişme noktaları, İzzetbegoviç tarafından ortaya konmuştu.

    İzzetbegoviç’in İslam düşüncesine katkısı ile Prof. Fazlurrahman’ın düşünceleri arasında önemli yakınlıklar bulunuyor. Fazlurrahman’ın Türkiye’de tanınmasında büyük rol sahibi bulunan değerli düşünce adamı Prof. Mehmet Aydın’ın, devlet bakanı sıfatıyla Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yanında, ölümünden tam bir gün önce Aliya İzzetbegoviç’i ziyaret etmesi, İlahi bir rastlantı sayılabilir mi acaba? ..

    Tayyip Erdoğan ve Mehmet Aydın, Avrupa Anayasası’nın tartışıldığı bir forumdan Türkiye’ye dönmekteydiler ve ‘Avrupa kültürünün temeli Hıristiyanlık’tır’ tespitine karşı koymuşlardı. Aliya İzzetbegoviç, ‘Avrupa’daki İslam’ın en çarpıcı temsilcisi ve sancaktarı idi. Avrupa örfü ile İslam’ın hoşgörü mekaniğini, şahsında ve Bosna-Hersek’in Avrupalı ve Müslüman kimliğinin meczedilmesinde temsil etmişti. Bu eşsiz özelliği, kuramsal alana geçirdiği gibi, Bosna-Hersek’in var oluş mücadelesinde, halkını adeta ‘soykırımlar geçidi’nde ilerleyişinde yöneterek, Avrupa kıt’asında ve tarihte ‘Endülüs’ün tekerrürü’nü önlemiştir.

    O nedenle, ‘bilge’ydi ve hem de ‘kral’dı. Bilge Kral’dı o. Aliya İzzetbegoviç. Bilge Kral. Nur içinde yatsın...


    21.10.2003 /Zaman

  • serbest kürsü dostluğu21.10.2003 - 13:46

    serbest kursu dostluğu
    benim baya var; yuz yuze görüştüklerim bile var,

  • sabahattin ali21.10.2003 - 11:47

    sayfa 163
    ...
    'Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.'

  • sabahattin ali21.10.2003 - 11:46

    sayfa 139
    ...
    ' 'Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! ' dedi.' Bu eksik sana değil, bana ait...Bende, inanmak noksanmış...Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum...Bunu şimdi anlıyorum.Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar...Ama şimdi inanıyorum...Sen beni inandırdın...Seni seviyorum...Seni istiyorum...İçimde müthiş bir arzu var...Bir iyi olsam! ..Ne zaman iyi olacağım acaba? ...' '

  • sabahattin ali21.10.2003 - 11:42

    sayfa 124
    ...
    'Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum.Sadece müteessirdim.'Bunun böyle olmaması lazımdı' diyordum.Demek ki beni bir turlu sevemiyordu.Hakkı vardı.Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.Zaten kadınlar pek acayip mahluklardı.Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum.'

  • sabahattin ali21.10.2003 - 11:39

    sayfa 111
    ...
    'Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınmayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan...'

  • sabahattin ali21.10.2003 - 11:37

    Kürk Mantolu Madonna'dan
    (YKY,10.Baskı)
    ...
    sayfa 89
    ...
    'Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu...'
    ...
    sayfa 96
    ...
    'Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalrını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...'

  • milyon birinci21.10.2003 - 11:32

    ...
    ' Ben binaya girer girmez, ince siyah bıyıklı, kahverengi gözlü nazik bir genç salonu geçerek beni dansa davet etti.'Cevher Dudaev' dedi ve daha önce duymadığım için bana çok garip gelen Kafkasya dilinde yedi isim daha sıralayıverdi.Şakın bakışlarımı fark eden Cevher: 'Bizde, insanın yedi atasının isimlerini bilmek ve söylemek adettir', diye ekledi.
    ...
    sayfa: 17

  • milyon birinci21.10.2003 - 11:28

    ... Vaynahlar...
    Bu halka dair ilk belgeler M.Ö 6. yüzyıla ait.Çeçenler, kendilerine aslen 'Nohçi' olarak adlandırırlar.Bazıları kelimeyi Nuh Peygamber'le irtibatlandırır.Diğer iki görüş de bu terimi, Çeçence'de 'pulluk'manasına gelen'noh' kelimesine ve yine Çeçence'de 'insanlar, millet' manalarına gelen 'nah' kelimesine dayandırır.
    14.yüzyıl Gürcü misyoneri Yevfiminiy, kelimeyi 'Nahçuo' olarak alıyor; manasını da 'insanlar, halk' olarak veriyordu.İşte 'Vaynah' da, Çeçen ve İnguşlar'ın kendilerine verdikleri 'bizim insanlarımız' manasına gelen isimdir.

    sayfa 14-15

  • milyon birinci21.10.2003 - 11:23

    'Ona soruyorlar:
    -Cevher Dudaev, Çeçenlerin kaç generali vardır?
    Cevher gülüyor
    - Her Çeçen generaldir! İnanmazsanız gidin, bulduğunuz ilk Çeçene, ' Sen general misin? ' diye sorun.O zaman anlarsınız.Evet her Çeçen generaldir; ben sadece ilyon birincisiyim! '

    Sayfa 11