Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • oscar wilde20.01.2004 - 13:38

    Dorian Gray'in Portresi

  • Çay20.01.2004 - 13:34

    çiyyy, çiyyyy, çiyyyyy....
    tavşan kanı çay burda, gel bilader gel, tavşan kanı bunlar,
    inammazsan kes de, pardon tat da bak, tavşan kanı, gel gel gel,,,
    armudun iyisi orda tavşanın iyisi burda, gel vatandaş gel, çaya gel, eğer gelmezsen yüksek kalori müptela olsun, çayo çok şekerli içip, kalbinizde çarpıntı olsun, gel vatandaş geli çarpıntı yapmayan çay burda,her derde deva çay burda, halis ve muhlis rize çayıdır, zerre dene ratyosyan içermez, anam babam ölsün, çernopil bu çayın yakınından bilem geçmemiştir, gellllllllllllll, geeelllllllllllll :))))

  • lego20.01.2004 - 13:29

    Geçen gün bir oyuncak mağazasına uğradım, şöyle bir baktım, legolara da bakmayı ihmal etmedim; ama çocukluğumun(acikcasi şimdi de evde olursam ve yapmak istersem teknik legorimla uğraşıyorum) oyuncaği acayip pahalanmış.Eskiden de pahalıydı ama şimdi ateş pahası, en iyisi gidip anavatanından almak, belki birgün...

  • lego20.01.2004 - 13:27

    Paranoya ve legolar

    Yıllar önce George Orwell’in kurguladığı anti–ütopik dünyaya doğru koşar adım gidiyoruz. Üstelik bu koşunun startını, kendilerini demokrasi ve özgürlüğün beşiği olarak görenler verdiler.


    İnanılmaz bir paranoyanın desteklediği ‘kendinden başka herkesten şüphelenen’ paranoyası bir dönemin demir perde ülkelerine taş çıkartırcasına özgür gelişmiş ülkeleri sarmış durumda.

    Lego özellikle çocuklar için geliştirici zekayı sivrilten çok önemli bir oyuncak. Basit olduğu kadar çocuğun zekasını ve becerisini zorlayıcı bir özelliği olduğu için önemli ve etkili bir oyuncak lego. ABD lego sektörü inanılmaz gelişmiş durumda. Ülkenin birçok yerinde 40–50 yıllık kullanılmış legoların bile bit pazarlarında satıldığına şahit olmak mümkün. Evladiyelik oyuncaklar yani. Ancak ABD’nin gelişen sanat ve yayıncılık ortamı çocuklara çok farklı oyun alanları ve oyuncak türleri sunduğu için legonun iktidarı devrildi devrilecek. Spidermanların, Superman, Hulk, Daredevillerin karşısında sarsılan lego kalesi, yeni bir atraksiyon ile kaybettiği tepeleri geri almaya çabalıyor. Bunun için de inanılmaz bir şeyi yapmaya başladı. Son lego dergilerinin tamamı, kötücül karakterlerin, hayal üstü varlıkların legolarıyla dolu. Tuhaf yüzlü yaratıklar, eciş bücüş pörtlek kötülerin tak–tamamla parçalarının reklamlarıyla dolu lego dergileri. Oyuncak tarihinin son yüz yılına damgasını vurmuş legoculuk da kirlendi ve kolay kolay temizlenecek gibi de değil. Çocuklar artık ev, çiftlik hayvanları filan gibi bilinen masum şeyler yerine, çizgi kahramanlar, hayali ucubeleri birleştirmeyi deniyorlar.

    11 Eylül saldırısı sonunda başta sinema olmak üzere Amerikan sanatının her alanı bu konuya eğilmeye başlamıştı. Ancak bu konuda en radikal ve sorumsuz yayını ilginçtir Amerikan çizgi sektörü yaptı. Spiderman gizli hislerini Usame için kullandı, enkazın yanına gelip yaralı kurtarma çalışmalarına katılırken, diğer yandan Afganistan’a operasyon yapacak ekip gibi çalıştı. Şüphesiz bu tür bilinçsiz yayınların ekildiği tarlalar bir süre sonra son derece tehlikeli mahsul verecektir.

    Amerikalılar bir yandan eğitim alanında güç kaybedip, yeni nesillerini kendine güveni olmayan, hayali düşmanların korkuttuğu jenerasyon olarak yetiştirirken, diğer yandan abuk sabuk bahanelerle saldırdıkları ülkelerden gelecek tehlikeye karşı, ‘pire için yorgan yakma’ paranoyasına saplanıyor.

    Eğer şu veya bu nedenden dolayı ABD’ye gidecek olursanız, öncelikle sizi sınıflandırmalarına izin vereceksiniz. Onlar için, tehlikeli, zararsız veya yararlı turist olduğuna karar verecekler. Bundan sonra parmaklarınızı digital ekrana bastırıp parmak izinizi bırakacaksınız. Hem sağ, hem sol işaret parmağınızın resmini çekmeden ülkeye girmenize izin vermezler asla. Bu da yeterli değil. Peşinden afilli bir web cam resmi çekilecek! Eh bunca fişleme, potansiyel düşman muamelesinden sonra hâlâ girmek isterseniz ülkelerine buyrun girin.

    Aslında aklı başında birçok Amerikalı işin farkında. Uzun vadede ABD’nin kendisini dünyadan soyutladığını ve en geç birkaç on yıl sonra kapalı bir topluma dönüşeceğini şimdiden görebiliyorlar. Kendi gölgesinden bile korkan, silah zoruyla, hot/zot ile sağa sola gözdağı vermeye kalkışan bir süper gücün bir süre sonra bumerang gibi kendi silahıyla kendi dizinden vurulacağından emin fütürist Amerikalılar.

    Beni şaşırtan şey ise bir yandan bütün dünyadan korkan ve her an birilerinin kendilerine kötülük yapacağından geceleri uyku uyuyamayan bu paranoyak zihniyetin nasıl oluyor da hâlâ Mars’a filan araç yolladığıdır. Yani Ortadoğu’dan, Güney Amerika’dan, Afrika’dan, Asya’dan ödü kopan bir ülke düşman portföyüne bir de intergalaktik tehlikeleri ne diye ekliyor ki?

    Belki yakında bu sorunun cevabını bulabiliriz...

    19.01.2004 /M. Nedim Hazar/ Zaman

  • ısrar20.01.2004 - 13:24

    'ısrar etmek' nin isim hali...
    Bazı konularda ısrar edilebilir, örneğin daha iyi olmak, daha anlayışlı olmak vs; bazen de ısrar edilmesi daha iyi olur; çünkü o hallerde insan muhatabını ya da muhatap olduğu nesneyi istemediği bir konuma sürükleyebilir

  • john steinbeck20.01.2004 - 13:23

    Okuduğum ilk kitabı 'inci' ydi ve çok beğenmiştim, sonra da 'fareler ve insanlar'ını okudum,
    o da inci yi aratmayacak kadar iyiydi

  • elif şafak20.01.2004 - 13:21

    “Cehaletin kutsanmasına anlam veremiyorum”


    Türk okurunun Pinhan, Mahrem, Şehrin Aynaları ve Bit Palas adlı romanlarıyla tanıdığı Elif Şafak’ın yeni romanı “The Saint of Incipient Instanities”, Amerika’da Ekim 2004’te Farrar, Straus and Giroux Yayınevi tarafından yayımlanacak. Romanın Aslı Biçen tarafından yapılan çevirisi ise Mart 2004’te Metis Yayınları tarafından basılacak.

    Romanda, farklı kültürlerden gelerek Boston’da buluşan bir grup genci ve onların kimlik sancılarını, keskin bir mizahla anlatan Elif Şafak’la romanı, yazarlık serüveni ve Amerika’daki yaşamın onun yazarlığı üzerindeki etkilerini konuştuk. Bu arada hatırlatalım, Elif Şafak yazılarıyla bu haftadan itibaren Turkuaz’da olacak.


    Amerika’da yaşam, yazma eyleminizi nasıl etkiledi? Yeni romanınızın oluşumu, oradaki yaşamınız arasındaki paralelliklerden bahseder misiniz?

    Amerika göçmen toplumu. Geçmişi zedelenmişlere hitap eden bir toplum. Dünyanın geri kalan yerlerinde ise geçmiş ve kökler belirleyici, babanızın kim olduğu, hangi aileden geldiğiniz, kuşakların sürekliliği, toplumsal ağlar, ailevi bağlar, süreklilik duygusu... Ben bunlara dahil hissetmiyorum kendimi. Benim gibi “göçebe taifesi”nden olanlar için göçmen toplumunda olmayı seçmek tesadüf değil herhalde. Fakat işin zorluğu burada iken aklınız geride bıraktıklarınızda. Ne tam buradasınız, ne tam orada. Bir eşikte yaşıyorum. Romanımda da eşikte yaşayanlar anlatılıyor.

    Önceki romanlarınızın dokusunda deyim yerindeyse temelinde İstanbul vardı. Şimdi İstanbul’dan uzakta olmak, yazar kimliğinizde bir değişiklik yarattı mı?

    İstanbul’dan ayrı kalmak daimi bir sızı benimle beraber gelen. Zedelenmiş bir aşk ile bağlıyım İstanbul’a. Ne onunla olabiliyorum ne onsuz galiba. Buraya geldikten sonra bir sene boyunca rüyalarımda hiç mekan görmedim. Daha yeni yeni İstanbul’u ve New York’u görüyorum rüyalarımda. Tanıdık yerler görmeye başlamam bir sene sürdü tastamam. Mekan duygusu uzunca bir dönem zedelendi.

    Romanınızı İngilizce olarak yazdınız. Türkçe dışında bir dilde düşünmek ve o dili roman yazacak kadar iyi kullanmak nasıl mümkün oluyor? Romanınızı Türkçe yazmanız mümkün değil miydi? Neden İngilizce yazdınız?

    Yeni kitabımı İngilizce yazmamın birincil sebebi hikayenin kafamda, zihnimde, kimyamda İngilizce şekillenmiş olması. Ne zaman ki İngilizce rüya görmeye başladım, İngilizce yazmaya başladım. Tıpkı çocukluğumda İspanya’da yaşarken İspanyolca yazdığım gibi. Ancak ve ancak dilin içinde yaşıyorsanız ve dil de sizin içinizde yaşıyorsa o dilde edebiyat yazabilirsiniz. Yoksa “hadi şimdi de İngilizce yazayım” diye yazamazsınız. Benim için İngilizce yazmaya başlamak büyük bir riskti. Bildiğim sulardan çıkıp, bilmediğim sulara girdim. Ama roman sürükledi bu yöne, ben de o riski aldım.

    Önceki romanlarınız dil ve anlatım açısından kusursuz sayılabilecek bir yapıya sahip. Türkçenin olanakları ve güzelliği pek çok açıdan romanlarınızın ana izleği içinde kendine önemli bir yer ediniyor. Yabancı bir dilde yazarak bu olanaklardan vazgeçmek zor olmadı mı?

    Pek çok romancının aksine ne anlattığım kadar neyi nasıl anlattığımı da önemsedim hep. Dil, edebiyatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Türkçenin katmanlarını çok seviyorum. Ne var ki, Türkçe baltalanmış, zedelenmiş bir dil. Osmanlıca mirastan, Arapça Farsça kelimelerden kurtulma adına fena halde budanmış bir dil. Benim eski kelimeler ile yeni kelimeleri harmanlamam pek çok insanı şaşırttı Türkiye’de. Kullandığım Osmanlıca kelimelere hayret ettiler. Osmanlıca kelimelerden vazgeçmediğim için beni “modernite projesi”ne ihanet etmekle suçlayanlar oldu. Ben Türkiye’de cehaletin kutsanmasına anlam veremiyorum. Bilmediği kelimeleri öğreneceği yerde, cehaletini kutsayıp Türkçeyi 200 kelimeden ibaret bir dile çevirmeye kalkışabiliyor insanlar.

    İngilizcenin yapısal ve dokusal farklılığı daha farklı yazmaya itiyor. Bizde dilin romancı üzerindeki etkisi üzerinde pek durulmaz. Genel hatlarıyla Türkiye’de romancılık dili pek önemsemez. Romancılar Türkçeyi özensiz kullanır. Önemli olan ne anlattığınızdır, nasıl anlattığınız daha geri planda kalır. Benim için böyle olmadı hiçbir zaman. Dili çok önemsiyorum. Dilin yazarın üzerinde bir hakimiyeti olduğuna inanıyorum. İngilizce yazmaya başlayınca gördüm ki farklı yazıyorum. Bu tamamen iki dil arasındaki farklılıktan kaynaklanıyor. İngilizce kelime hazinesi açısından çok güçlü bir dil. Gerçi biz dildeki Arapça Farsça Osmanlıca kelimelerden arınmak, “milli dil” kurmak adına elimizde makaslar Türkçeyi acımasızca kırpmasaydık, Türkçenin de kelime hazinesi çok genişti vaktiyle.

    İngilizce yazmaya başladığımda İngilizcenin kelime hazinesi karşısında etkilenmediğimi söylesem yalan olur. Bir dilden bir dile geçerken üslûbum değişti. İçimdeki başka başka sesler açığa çıkma fırsatı buldular. Her şeyden evvel içimdeki mizah açığa çıktı. İngilizce yazarken mizahı serbest bırakabiliyorum. Türkçe yazarken ölçülü ölçülü salıyorum içimdeki engin mizah duygusunu.

    Dillerin dokusu ve mayası o kadar farklı ki her iki dili farklı biçimlerde kullanıyorum. Eğer mizah ve hiciv yapmak istiyorsam İngilizce yazmayı tercih ederim, yok eğer daha durgun ve hüzünlü ise yazımın aksi Türkçe yazmayı tercih ederim. Geçmişi yazmak için Türkçeyi, bugünü yazmak için İngilizceyi tercih ederim.

    Amerika’da olduğunuz süre içinde Türkiye’deki gazete ve dergilere sürekli olarak yazmaya devam ettiniz. Bu yazılar, kendinizden haber vermek anlamı da taşıyor mu bir parça? Üstelik, sürekli yazma temrini yapmak, yazarlık pratikliği sağlıyor mu?

    Amerika’dan Türkiye’ye yazmaya devam etmemin birkaç sebebi var. Birincisi, ben hayatı yazı aracılığıyla algılıyor, yazarak yaşıyorum. İkincisi, edebiyat ile siyasetin, siyaset ile kültürün kesişim noktalarında gezinmeyi seviyorum. Romancı sadece roman yazar. Geri kalanla ilgilenmez zannını yıkmak istiyorum. Üçüncüsü, Türkiye’dekileri Amerika’dan, Amerika’dakileri Türkiye’den haberdar etsin istiyorum yazılarım. Dördüncüsü ve en önemlisi, yazı benim bavulum. Çocukluğumdan beri bir ülkeden bir ülkeye sürüklendim durdum. Hiçbir zaman bir yere yerleşemeden. Oradan oraya giderken benimle beraber gelen tek şey, hayatımdaki yegane süreklilik yazı oldu.

    Bu romanda, kendi yaşamınızdan izdüşümler var mı?

    Kendi yaşamımdan izdüşümler var elbette. Her şeyden önce “yabancılık” duygusu üzerine bir kitap bu. Ben ruhen bir göçebeyim. Çocukluğumdan beri bir yere yerleşmeden, kök salmadan, bir ülkeden bir ülkeye yolculuk edip durdum. Yerleşik hayata ve yerleşiklere yarı gıpta yarı hayret ile bakan bir göçebeyim. Benim için yaşam bir yere yerleşmekten ziyade, sürekli bir yol hali. Daimi yolculuk. Bu roman da o yolculukta bir sonraki durak.

    Üretken bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Hızlı yazdığınızı ve zaman zaman çok yazdığınızı da söyleyebilirim. Yazı ile olan ilişkinizi, son romanınızı yazma serüveninizi de göz önünde bulundurarak anlatır mısınız biraz?

    Hızlı mı yazıyorum, çok mu yazıyorum tartışılır; çünkü bunlar göreli sıfatlar. Kime göre, neye göre, hangi kıstaslara göre? Nedir yazmanın hızı? Bir kitap kaç senede yazılmalıdır? Var mı bunların evrensel formülleri? Boris Vian 2–3 ayda bir roman bitirirdi. Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken’i 3 ayda yazdı. Iris Murdoch, 30’un üzerinde kitap yayınladı. Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar peş peşe romanlar yayınladılar. Yüzlerce örnek verebilirim size. Yazmanın genel geçer bir reçetesi, formülü kuralı yok. Tek bildiğim, yazmak benim için soluk almak demek. Soluk alan birine “çok nefes aldın, dur biraz bekle” denir mi? Benim için yazı, yaşam ile iç içe, kenetlenmiş.

    Bir röportajınızda sezgiyle yazdığınızı söylemişsiniz, nedir sezgiyle yazmak? Yeni romanınız da sezgisel bir sürecin sonunda mı oluştu?

    Sezgiyle yazmak yanlış anlaşıldı çok insan tarafından. Çünkü biz “ifrat ve tefrit” toplumuyuz. İlla ki ya kara olacak ya ak. Sezgi ile yazmak, aklı, bilgiyi, kurguyu kullanarak yazmanın tezadı demek değil. Hiç kurgu yapmam demek değil. Tam tersine her roman için hayli araştırma ve titizlikle kurgu yaparım. Ama tüm bu parçaları bir arada tutan zamk akli bir zamk değil. Sezgisel bir zamk. Bazen nereye gideceğini bilmezsiniz yazının. O alır başını gider. Karakterler kendilerini dillendirir, hikaye kendini sürükler. Bazen yazı bir vecd halidir. Adeta yazı kendini yazdırır. Ben kâtibiyim hayal gücümün.

    18.01.2004
    SEVENGÜL SÖNMEZ/ Zaman/ Turkuaz

  • ilaç20.01.2004 - 13:19

    iyi olmak için kullanılan, suni ve doğal olarak bulunabilen, genellikle kapsül biçiminde olup, kutu ve şişelere hapsedilmiş olan iyi; olmaya vasıta olanlardır

  • green card20.01.2004 - 13:17

    her sene bir sürü insan başvurur, çoğu formu doldururken yaptığı hatalardan dolayı elenir, ve şanslılarda kazanır...

  • bayhan gürhan20.01.2004 - 13:15

    Bayhan'ın engellenemez yükselişi

    Son üç haftadır Bayhan'ı izledim ve şöyle bir slogan çıkardım:
    'Bayhan'cıyız! Bayhancı! ' Bunu çıkarırkenki nedenim, onun hemen fark edilen olağanüstü kendine özgü tarzıydı ki, bu çok az görülen bir şey bizde! Derken olaylar şöyle gelişti: Son programda Abidin annesine şarkı söyledi ve çok alkışlandı. Freud da olsa 'Hâlâ ne kadar geçerliyim' diye alkışlardı herhalde. Abidin duygulandı, ağladı. Bir Ödip kompleksi böyle sonuçlandı. Bir tek SAĞOLSUN Ercan Saatçi şarkının içinde arabeskin olduğunu söyledi. Ve 'Arabesk gözüyle bakarsak çok hoşlandım' dedi.
    Firdevs yarışma boyunca en çok aşama yapan kişi seçildi. Ben de sevdim onu bir kadın olarak. Şarkısı kötü bitti. Süre kısıtlıydı. Şarkıcıların hepsi ARABESK'le kendini buldu. 'Arabesk ki en çok yakışandır bize...' Ve güzel dans ettiler. Elena, İngilizce şarkısıyla çok beğenildi ve Natalya ile özdeşleştirildi. Bense Ruslardan, Litvanyalılardan çok çekmiş biri olarak gitmesini istiyordum ve gitti!
    Barış, 'Şimdi Uzaklardasın'ı fena söylemedi. 'Kolye ve küpesini çıkarmadı' dedi zirzop Armağan. Ercan Saatçi, 'Kolay olmasına rağmen yanlış girdi' dedi. Ahmet San'sa, onu Beyaz Prens olarak görüyor. Aşk mıdır, nedir anlamadım. 'Benim yine bir nolu adayımsın' dedi. Zerrin Özer, ki çok saygım vardır şarkıcı olarak, sesinin tekniğinin yeterli olduğunu söyledi ki doğruydu.
    BAYHAN'a gelince, 'Sen İngilizce söyleyeceksin..' diye şüpheyle sordu Haldun Dormen. 'Evet' dedi Bayhan, hiçbir şey yansıtmayarak. Zerrin'in gülme krizine de bir şey demedi. Haldun Dormen, 'Bir de İngilizce söyleyeceksin. Onu merak ediyorum' dedi işbilir bir şekilde. Sanki salonda hemen hemen herkesin iki kuşak öncesinde kötü Türkçe konuşan akrabası yoktu! Ve işte bir tek Bayhan vardı ve onu parçalamaya doğru gidiyorlardı ki, Bayhan İngilizce parçasını PATLATTI! Ama ne patlatma! Bence gerçekten içimi kımıldatan, yeni ufuklar açan gerçek bir DOĞU-BATI SENTEZİ! Ki çok çok çok az insanda var! Kıyafeti içinse kendini ve nerede olduğunu unutup, 'Bizim evdeki kanaviçe masaörtüsüne benziyor' dedi zirzop Armağan. Ahmet San, 'Ama hâlâ popstar olarak görmüyorum' dedi. Sanki popstar olmak demek, doğru bir Türkçe'yle aval aval şarkılar söylemek demek. Yapsın onlardan biri Bayhan'ın İngilizce'de yapabildiğini görelim!
    'Niye herkes gülüyor' dedi kurnazca Armağan. 'Sevdiğimiz için' diye cevapladı millet! Ama onda utanma yoktu. Bir tek Ercan Saatçi katılmadı bu toptan aşağılamaya ve hatta kızdı: 'Ben, bu popstar mı, değil mi tartışmasından sıkıldım' dedi. 'Duruşuyla, tarzıyla bambaşka bir şekilde duruyor. Sosyal durumunun irdelenmesinden de sıkıldım! ' dedi. Bayhan hem mütevazı hem de iddialıydı. Ahmet San en ağır sözlerini iletti bunun üzerine. 'Tüylerim diken diken olmaya başlar, bu adamı Türkçe Hafif Müzik finalinde görürsem! ' diye bağırdı. 'Fakat madem ki başladım, sonuna kadar gitmeliyim' dedi Bayhan alçakgönüllü bir tarzda.
    İngilizce şarkısına başladı Bayhan ve bakınca görüyorsun STAR'ı. 'VE SENTEZ' dedim bağırarak. Ahmet San çatık kaşla izledi. Bayhan çok da şıktı, ama kimse bu konuda bir şey söylemedi. Ama herkes ayakta alkışladı. Bravo dediler. Ercan Saatçi, 'İşte arabesk söyleyerek yerini bulmuşsun diyen jüri arkadaşlarım, işte ARABESK şarkı! Bu da benden size kapak olsun' diye haykırdı. 'Ama popstar olamaz' diye sapıttı Ahmet San. Zerrin onu yanaklarından öptü, ağlayarak. Ahmet San bile 'Bir balet gibi duruşu var' diye itiraf etmek zorunda kaldı.
    Müthiş küçümseyerek bakıyordu Bayhan onlara. Armağan'sa kafasını en ileri noktalara zorlayarak, 'Ne var, olağanüstü bir şey mi yapıyor? Herkes şarkı söylüyor' dedi, bir türlü göremeyen bir çocuk gibi. 'Armut başka, elma başka' deyip duruyor, Ahmet San salon alkıştan ölürken. Halk ne de olsa bazen uzmanlardan bile daha iyi anlıyor gerçek sanatı. Abidin'in arkasındaki dansçılar da olağanüstü kötüydü. Zaten Türkiye'de iyi dans eden bulmak zor. Annem ve babam bile bunlardan iyi dans ederler! Ahmet San iyice tırlatıp zırvaladı sonunda.
    Ercan Saatçi ve Zerrin Özer dışında kimsenin tutmadığı Bayhan, İngilizce parçasıyla herkesin üzerine çıkmış ve tam bir Doğu-Batı sentezi yakalamıştır ve bu çok çok çok güçtür. Onlara olan küçümseyici bakışlarıyla şöyle demiştir: 'Siz ve ben, aramızda dağlar var! ..'

    Lale Müldür/ Radikal İki 18.01.2004