Kazancı Bedih Ve Halkın Edebiyatı Dr.Ali Fuat Bilkan Aksiyon/Sayı: 477
Kazancı Bedih’in şöhreti yakaladığı yerde, hayatının son yıllarında yeniden kazancılık mesleğine dönmeye karar vermesinin de bir anlamı vardı.
“Gam-ı aşkınla ahvâlim perîşan oldu gittikçe...” Henüz küçük bir çocuktum. Okul dönüşlerinde Filiz Çayevi’nin önünden geçerken beni heyecanlandıran şiirleri, gazelleri ilk olarak o zaman tanıdım. Kıraathaneye giremediğim için kapıda uzun uzun bekler ve asırlar öncesinin seslerini taşıyan o nağmeleri içime çekerdim. O içli tambur sesiyle mis gibi kokan çayın ahengini sürekli içimde taşıdım... Urfa’da ikindi ezanı serinletici ve huzur verici bir gölge gibi uzayıp giderdi. Kazancı Bedih, Zeynel Abidin cümbüşünün esrarlı tellerine dokunurdu ve içimdeki âlemin sırlı kapıları bir bir açılırdı: Ziyâ-yı şu’le-i hüsnün füzûn oldukça âlemde Nice âşüfte diller mest ü hayran oldu gittikçe Urfa’nın hani bir türküde, “daracık sokakta yâre kavuştum; yâr aşağı ben yukarı savuştum” diye tasvir edilen o daracık sokaklarında hep aynı müzik ve aynı âhenk yaşanırdı. Oturduğumuz ev Nâbî’nin mahallesine yakındı. Kazancı Bedih de o mahallede yaşadı ve hayata gözlerini orada kapadı. Onu ve gazelhan Urfalı sanatçıların kasetlerini hiç anlamadan nasıl ve niçin dinlediğimizi hâlâ çözemedim. Belki de müziğin kendine has diliydi bizi cezbeden. Sanki genlerimizde atalarımızdan kalan bir zevk ve kabulleniş hissi vardı. Belki de söylenen o sırlı kelimeleri anlamlı kılan da oydu. Ruhumuz bu müziği, bu nağmeleri bir yerlerden tanıyordu. Daha 1970’li yıllarda dinlediğim; Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünya nedir Men kimem sâkî olan kimdir mey ü sahbâ nedir beyitiyle başlayan ve Leylâ ile Mecnûn’dan alınan şiirin, bir gün Türkoloji tahsilinde imtihan sorusu olarak karşıma çıkacağını nereden bilebilirdim. Dedim ya daha küçücük bir çocuktum ve karşıma bir anlamlar deryası çıkmıştı. Hele; Tenhâ gecelerde beni eyler müteselli Baykuş sesini bülbül-i şeydâya değişmem beyiti, âdeta bir Sebk-i Hindî üslubuyla, yerleşmiş kalıpları alaşağı ediyordu. Baykuşu bülbüle tercih eden bu anlayışı, Sebk-i Hindî hakkında çalışırken yeniden keşfettim. Eski Urfa’da, bugünkü Ulucami’nin hemen arkasındaki mahallede yaşardık. Evler büyük eyvanlı ve serin mahzenli idi. Evlerin avlusuna “hayat” denirdi. Herkesin hayatı kendine idi ve hayatlarımız yüksek taş duvarlarla çevrili idi. Ama o yüksek duvarları aşıp sokağa taşan iki şey vardı: Sarmaşıklar ve gazeller... O yıllarda en çok Tenekeci Mahmut, Mükim Tahir ve Kazancı Bedih’in isimlerini duyardık... Poplar, arabeskler, yoz müzikler rağbet görmezdi. Dedim ya hayatlarımız yüksek taş duvarların arkasında yoksul, gururlu ve derin bir sessizlikte sürer giderdi. Aradan yıllar geçti. Hemşehrim Nâbî üzerinde doktora çalışması yapmak nasip olunca, biraz da o eski sesi aramak için kalkıp Urfa’ya gittim. Dar sokaklar, Filiz Çayevi, Bakırcılar Çarşısı ve Tütün Pazarı yerli yerindeydi. O zamanlar Halk Kütüphanesi’nde görev yapan değerli dostum Osman Güzelgöz’ün rahmetli pederi Tenekeci Mahmut’la görüşmek nasip oldu. Tenekeci Mahmut’la Nâbî hakkında hoş bir sohbetimiz oldu. Kazancı Bedih de Tenekeci Mahmut’un talebesi idi. Bu teneke, kazan lakapları beni alıp tâ Mevlânâ’nın Bakırcılar (veya Sahaflar) Çarşısındaki âhenge götürdü... Mevlânâ da herkesin gürültülü zannettiği bir mekânda “sonsuz bir âhengi” yakalamamış mıydı! ... Belki de Kazancı Bedih’in şöhreti yakaladığı yerde, hayatının son yıllarında yeniden kazancılık mesleğine dönmeye karar vermesinin de bir anlamı vardı. Âhenk buradaydı ve o sonsuz âhengi bir kez yakalayan bir daha ondan kopamazdı. Kimbilir, belki de Bedih’in “Gül ruhlarını gonca-i zîbâya değişmem” mısralarından duyduğu zevk de o iklime aitti. Ümmî bir Anadolu sanatçısının eski zaman nağmelerini bu denli ustalıkla sergilemesi, elbette Kerkük-Urfa hattının zengin kültür ve sanat geleneğiyle de alakalıdır. Nitekim Urfa’da daha ziyade Nesimî, Fuzûlî, Nâbî gibi, bu kültür kuşağında yetişen şairlere ait gazeller okunmaktadır. Urfa’da müziğin ve klâsik Osmanlı kültürünün bu denli yoğun ve kesintisiz yaşamasında, elbette ki sıra geceleri, bağ yatıları, esvap geceleri ve daha nice vesileyle bir araya gelmenin ve “cemiyetle” birlikte yaşamanın da rolü büyüktür. Kazancı Bedih, 1929 yılında Şanlıurfa’nın Hekimdede Mahallesi’nde doğmuştu. Çocukluğumda o semtteki Hekimdede Türbesi’ni, bunaltıcı bir kalabalığın özellikle cuma geceleri ziyaret edip duâ ve niyazda bulundukları bir yer olarak hatırlıyorum. Hz. İbrahim’in doğduğu mağarayı, Hz. Eyüb’ün çile çektiği daracık yeri, Balıklıgöl’ü, Harran’ı ve Urfa’daki pek çok esrarlı mekânı, şiir ve hoyratla bir araya getirince ne kadar büyülü ve zengin bir masalda yaşadığımı şimdilerde daha iyi anlıyorum. Bakırcılıkla uğraşırken bir nevi ritm ve âhenk eğitimi alan Bedih, “Halepli Bahçe”de uzun yaz gecelerini hoyratlarla karşılar. Bu arada ders aldığı hocası Tenekeci Mahmud’un üslubunu kısa sürede kapan ve kendine has yorumuyla yeteneğini ortaya koyan Bedih, sıra gecelerinin aranan ismi oluverir. Memurluk, ticaret ve zor hayat şartlarıyla mücadele sonunda yetmiş yaşında gelen şöhret! ... Nûş etmediğim dehrde peymâne mi kaldı Devretmediğim meclis-i rindân mı kaldı Konuk olduğu bir televizyon programıyla ve “Eşkıya” filminde bir gazel okumasıyla bütün Türkiye’nin dikkatini çeken Kazancı Bedih, daha önce çıkardığı onlarca mahalli kasetin aksine, bu kez bütün Türkiye’nin ilgiyle dinlediği daha profesyonelce hazırlanmış kasetlere imza atmıştır. Oğlu A. Naci Yoluk’u da kendi tarzı ve üslubunda yetiştirerek asırlarca yaşamayı başaran bir âhengin devamına vesile olmuştur. Bir gün büyüdüm. Başka âlemlerden gelen nağmeleri dinlerken “mest ü hayran” olup eski zamanın izlerini aramaya karar verdim. Üniversite yıllarında “Divan şiirinin bize ait olmadığı”, “halktan kopuk ve anlaşılmaz bir yüksek zümre edebiyatı olduğu” yolunda görüşlerle karşılaştım. Aydınlar, Anadolu’yla ve halkla aralarına aşılması imkânsız bir duvar örmüşlerdi ve bu yüzden Urfa’da hayatları çeviren yüksek taş duvarların arkasındaki zevkten ve kültürden habersizce yaşıyorlardı. Üniversitedeki yıllarımda, şimdi birçoğu üniversitelerde hoca olan arkadaşlarımla geceleri Filiz Çayevi’nde içemediğim çayları yudumlayıp Kazancı Bedih’in gazellerini dinlerdik. Tabiatıyla Eski Edebiyat notları da gayet iyi gelirdi. Çünkü değerli hocamız Ali Osman Coşkun Bey’in sorularına cevap verirken araya Kazancı Bedih’ten mısralar eklerdik! ... 20 Ocak 2004 tarihinde vefâtını, Amerika’da bulunduğum bir sırada öğrendiğim Kazancı Bedih’i rahmetle anarken, yazıma güftesi Şanlıurfalı Lütfî’ye ait olan ve Bedih’i Türkiye’nin gündemine taşıyan şu gazelle son vermek istiyorum:
Nice bu hasret-i dildâr ile giryân olayım Yanayım aşkınla biryân olayım
Görmedim gül yüzünü âh u figân etmedeyim Akıdıp göz yaşımı dert ile nâlân olayım
Kapladı bu nâr-ı firkat cism-i gam-âlûdemi Korkarım haşre kadar böylece sûzan olayım
Sevdiğim rahm et yeter incitme artık kalbimi Ger dilersen Yusûf-âsâ bend-i zindân olayım
Lütfîyim bülbül gibi gülşende feryâd ederim Vuslat-ı yâr ile ancak şâd u handan olayım.
Noel Baba Bir Anadolu Ereni Harun Odabaşı/Aksiyon/Sayı: 473
“Bugünün bir Müslümanı Aziz Nikola döneminde yaşamış olsa idi; —bir taraftan Zeus kültü var, Zerdüş inanç sistemleri var ve tek tanrılı inanç sistemleri açısından bunların hepsi sapkınlık. O zamanda bende tek tanrı bilinci gelişti ise gidebileceğim insan Aziz Nikola’dan başka kim olabilir? Alternatifi var mı? ” “Sevgi yönünden yakın olanlar da “Biz Nasraniyiz” diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.” (Mâide. 5/82)
Dinler arası diyalog sürecinin Türkiye’deki önemli savunucularından Prof. Dr. Niyazi Öktem’in ilginç bir projesi var. Yılbaşına sayılı günlerin kaldığı şu günlerde Noel Baba unvanı ile kapitalizmin tüketime sunduğu önemli bir ismi, Aziz Nikolas’ı Müslümanların evliya veya Anadolu Ereni olarak kabul etmesini teklif ediyor. 1995 yılında Ortodoks kilisesinde Aziz Nikola için Mevlid okutan Öktem, Hz. Muhammed’den (S.A.V.) önce gelen ve o dönemin en geçerli dini sayılması gereken Hıristiyanlığı, dolayısı ile tek tanrılı dini anlatarak pagan inanç sistemleri ile mücadele eden bir insanın hele ahlaki özellikleri bilindiğinde çok rahatlıkla Müslüman sayılabileceğini söylüyor. Böyle bir empatinin dinler arası barış sürecine olumlu katkılar sağlayacağına da inanıyor. İslamiyetin tarihe bakış açısından ilham aldığını ileri süren Öktem’in perspektifi bakalım sizi ikna edebilecek mi?
—Siz Aziz Nikola’yı niçin ehl—i necat arasında, hatta evliyalar mertebesinde görüyorsunuz?
Sadece Aziz Nikola değil, Hz. Muhammed’e (s.a.v) tebliğ edilen ilk Kur’an ayetine kadar tek Tanrılı dine hizmet etmiş insanlar benim nezdimde Allah yolunda olan, İslam açısından da saygı ile bakılması gereken insanlardır. Bir tarafta pagan inanç sistemleri var; öteki tarafta tahrif edilmiş ya da kısmen tahrif edilmiş hanif dediğimiz tek tanrılı bir din var. İnancını gündeme getiren ve pagan insanlara bunları yaymaya çalışan kişiyi, İslam açısından aziz demesek de bir ‘eren’ olarak kabul etmek gerekir. Aziz Nikola da benim açımdan bir ‘Anadolu ereni’dir.
—Bu bulgularınızı güçlendiren unsurlar neler?
Benim yaptığım tamamı ile bir tarih analizi. Metodum şu: Geçmişte yaşanan olaylara bugünün koşulları ile değil de o günün koşulları ile bakmayı tarihçiliğin temeli görüyorum. Olayları olduğu zamana göre değerlendirmek lazım. Zaten bir süreçtir bu. Hz. İbrahim inanç sistemi içinde Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık var. Tabii Hz. Adem, Hz. Nuh ve diğer peygamberler var ama Hz. İbrahim ile birlikte başlayan ortak bir inanç sistemi mevcut. Belki de Allahü Teala’nın başlatmak istediği bir süreç bu.
—Böyle bir tarih okuması yaparken ilhamınızı nereden alıyorsunuz?
Hiç kuşku yok ki İslam kaynaklarından ilham alarak düşüncelerimi ortaya koyuyorum. Ben ya da bugünün bir Müslümanı, Aziz Nikola döneminde yaşamış olsa idi; —bir taraftan Zeus kültü var, Zerdüş inanç sistemleri var ve tek tanrılı inanç sistemleri açısından bunların hepsi sapkınlık— o zamanda bende tek tanrı bilinci gelişti ise gidebileceğim insan Aziz Nikola’dan başka kim olabilir? Alternatifi var mı?
— ‘Hıristiyanlık tahrif edilmişti’ karşı çıkışına ne cevap verirsiniz?
Olabilir derim. Bugünkü inanç sistemleri içerisinde insanlarımızda İslama ters düşen eğilimler yok mu? Fallar, büyüler, şunlar bunlar... Ama bu insanları ‘Sen Müslüman değilsin’ diye kimse suçlamıyor. Aynı şekilde Aziz Nikola’nın İznik Konsiline katıldığı rivayetleri vardır. İznik konsili, Hıristiyan amentüsünün şekillendiği en önemli toplantı. Orada teslis ve Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olması gündeme geldi. Fakat muhalifler de vardı. Bu muhaliflerin içinde sadece Hz. İsa’nın değil tüm insanların Allah’ın çocukları olduğuna dönük görüşler vardı. Teslisin bugünkü ya da İznik Konsilindeki gibi algılanmaması yönünde görüşler vardır. O karşı çıkan insanlar Müslümandı bence. Hıristiyanlığın en yumuşak karnı teslis. Teslis ve Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu meselesi bugün kendini Müslüman kabul edip de, yatırlardan medet umanlarınki gibi bir anlamda şirktir.
—Bu biraz radikal bir fikir olduğu için tartışmaya yol açacak gibi. Karşı çıkanlar olacaktır.
Ben karşı çıkanlara şunu söylüyorum: Allah indinde tek bir din vardır: İslam. Hz. Muhammed’e (s.a.v) gelen süreç içinde değişik peygamberler gelmiş gitmişler ve insanlar ona bağlanmış, Müslüman değil mi bunlar. Her zaman olduğu gibi dinin uygulanış biçiminde tırnak içinde birtakım sapmalar olagelmiş. Biz 610 tarihine kadar olan bu süreçte bu insanları ne yapacağız? Madem Allah teslim olmamız gereken İslam diye bir dini bize vermiş, Peygamber geldikten sonra herkes sapıtmış mı, tahrifata mı girişmiş? Tevrat’ta, Zebur’da olsun İslam ile çelişmeyen noktalarda tahrifattan söz edebilir miyiz? 10 Emir geçerli değil mi? Hanif din Hz. Adem’den itibaren geliyor. Bu geliş içinde farklı görünümlere bürünebilir. Sadece Aziz Nikola değil başka isim vereyim: Aziz Augustinus. M.S. 4. yüzyılda Kartaca’da yaşamış, Aziz sıfatı verilmiş ve Hıristiyan teolojisinin önemli adamlarından biri. Yaradılışla ilgili o kadar ilginç görüşleri vardır ki. Yaradılış, Hz. Adem, Cennet’ten kovulma ve ilk günah ile ilgili ilginç görüşleri İslam açısından bir yere kadar ters görülmez. Mantıki bir benzer yaklaşımı Mutezile ve hatta Cebriye içerisinde görebiliriz.
—Ahlaki açıdan nasıl biri Aziz Nikolas?
Aziz Nikolas’a baktığımızda tam bir Müslüman. Fakirlere, zayıflara ve gemicilere yardım ediyor. Boşuna Noel Baba imajı yaratılmış değil. Yani İslamın emri olan dürüstlük, kul hakkı yememe, zayıfın yanında olma erdemi onda var. Teslim olma babında Müslüman bir kişi idi diyorum. 1995 yılı 6—7 Aralık Aziz Nikola kutlamalarında ben Yasin—i Şerif okuttum. Benim gözümde kendi açımdan Hz. Muhammed’e (s.a.v) gelen ilk vahye kadar tek tanrılı dine mensup insanlar İslama hizmet etmişlerdir veya İslama geliş sürecinin aşamalarıdır. Olaya bakış tarzım bu.
—Bu bir Niyazi Öktem bakışı tabii. Peki siz bunu bir proje olarak mı düşünüyorsunuz?
Öyle düşünüyorum. Dinler arası diyalog süreci ile uğraştığımız için hem Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde hem de genelde barış sürecine katkı sağlamak için insanların diğer dinlere de empati içersinde bakması lazım. Diğerinin dini, başkasının dini ve daha ötesinde düşmanımın dini haline dönüştürmekten ancak böyle çıkartabiliriz bu işi. Bu açıdan baktığımızda peygamberler için kolay. Yahudi peygamberler deriz ama bizim de kabul ettiğimiz peygamberlerdi onlar. Bu bakış açısı benim için barış sürecine katkı projesidir. Başka şeyleri de gündeme getiriyorum ve tabu gibi görünen konuları tartışmayı teklif ediyorum. Mesela Kutsal Ruh: Kur’an—ı Kerim’de de var. Hz. İsa’nın konumu. Tamam Allah’ın oğlu değil. Ama Hz. İsa’ya Kur’an—ı Kerim’de Kelamullah deniyor ve işte logos. Biz O’na ruhumuzdan üfledik deniyor.
—Günümüzde tüketim toplumuna hitap eden filmlerde gördüğümüz Noel Baba ile gerçek Noel Baba arasında bir fark var mı?
Birbirleri ile hiç alâkası yok. Coca Cola’nın ticarileştirdiği ABD’de ortaya çıkmış bir şey. Bir başka Nicola var; Kayserili. Fakir çocuklara bacadan kapıdan hediye atan kişi o. Muhtemelen Kayseri’den Amerika’ya göç eden Ermenilerin aktardığı bir şey bu Noel Baba. ABD’de 1890’larda iki Nikola karıştırılarak ortaya böyle bir imaj çıkarıldı. Hıristiyanlar bu duruma çok içerliyor. Örneğin Fener Patriği Bartholomeos Aziz Nikola’nın ticarileştirilmesine çok kızıyor. Noel Baba lafını da hiç sevmiyor. Doğrusu kapitalizm bu figürü çok iyi kullanmış.
—Böyle bir projeyi hayata geçirmeniz için önce hüsnükabul görmesi gerekiyor?
Çok zor tabii. Zaman zaman kendim açımdan dinler arası diyalog çalışmalarını şizofrenik bir çalışma olarak görüyorum. Olmayacak bir duaya amin diyorsun gibi geliyor bazen. Ama güzel bir düşüncenin peşinden gidilmesi gerektiğine de inanıyorum.
—Mesafe alınmıyor mu?
Mesafe alınıyor ama barış sürecine ne derece katkı getirir onu kestiremiyorum. Bir yandan Üsame bin Ladin gibi adamlar, diğer tarafta Müslümanlığı haşa Deccal’ın dini olarak görenler varken çok zor bu tabii. Benim arzum o empatik bakışa ulaşmak. Vatikan Türkiye Temsilcisi Marovitch gibi Hz. Muhammed’e (s.a.v) bir bakış getirdiklerinde gerçek mesafe o zaman alınır. Hz. Muhammed’de (s.a.v) göksel ilhamın olduğunu söylüyor. Ve Maroviç bu cümleyi kullanıyor.
—Göksel ilham dediğimiz şey neye tekabul edebilir?
Hz. Muhammed’i (s.a.v) , aziz olarak kabul edemezler. Azizlerin mucize göstermesi lazım ve bu Hıristiyanlara özgü bir unvan. Biraz muğlak olsa da göksel ilham tabirini kullanıyorlar. Ama bir yandan düşünün Kilise yüzyıllar boyunca Hz. Muhammed’i (s.a.v) Deccal olarak görmüş. Dolayısı ile şimdiki Kilise ileri gelenlerinin ‘Hz. Muhammed’de göksel ilham var’ demeleri çok büyük bir mesafe. Oryantalistlerin önemli bir bölümü buna karşı. Özellikle onlar Mekke ayetlerini öne çıkararak İslamiyetin Hıristiyanlığı yerleştirmek için geldiğini iddia ediyorlardı.
Doğumu M.S 260 ya da 270. Akdeniz’de önemli bir liman kenti olan Patara’da bir tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası ölünce kendisine kalan mirası yoksul insanlara yardım etmek için kullandı, yaptığı iyilikler dilden dile dolaşmaya başlayınca diğer bölgelerde de tanınmaya başladı. Gerçekleştirdiği seyahatlerde vaazları ile çok tanrılı ve mitolojik unsurlardan oluşan inanç sistemlerine karşı insanları tek tanrıya inanmaya davet etti. Bu seyahatler ününü daha da pekiştirdi.
Fırtınada zor durumda kalan bir gemiyi batmaktan kurtarınca din adamı olmamasına karşın Denizcilerin Koruyucu Azizi “ Saint Nicholas” olarak anılmaya başlanır. Derken bir gün Myra’ya yerleşme kararı alır, burada piskoposluk görevine getirilir ki Hıristiyan âleminde önem kazanması bu döneme rastlar. Hıristiyan akaidinin şekillendiği 325 İznik Konsiline katıldığı zannediliyor. Yaşamı boyunca hep zor durumdakilerin yardımına koşan Saint Nicholas, bir kabule göre 340’lı yıllarda, 6 Aralık’ta yaşama gözlerini yumdu. Ölse de ünü ve gücü yayılmaya devam etti...
Yine rivayete göre 11. yüzyılda İtalyan askerleri, Saint Nicholas’tan kalan kalıntıları Türkiye’den İtalya’ya götürürler ve Bari’de yaptırılan bir kiliseye yerleştirirler. Dünyanın her köşesinden kiliseye gelen ziyaretçiler efsaneleri kendi ülkelerine taşımaya başlar. Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde 6 Aralık, Saint Nicholas hayırseverlik ve armağan verme günü olarak kutlanmaya başlanır. Saint Nicholas’ın efsaneleri ve ismi tüm bu zaman içinde ülkelere göre yeniden uyarlanır, kimi yerde hediyelerin çoraplara, kimi yerde çocukların tahta ayakkabılarına bırakıldığına inanılır. Derken 17. yy’da Hollandalılarda Sinterklaus’a dönüşen Saint Nicholas efsaneleri, göçmenlerle Amerika’ya kadar uzanır, zamanla Santa Claus olarak anılmaya başlar.
Noel Baba bugünkü sevimli imajını Amerika’da kazandı. 1860’lı yıllarda karikatürist yazar Thomas Nast tarafından kırmızı yanaklı ve göbekli olarak kaleme alınan Santa Claus, uzun süre Harper Weekly dergisinin sevimli ve yardım sever kahramanı oldu. Elflerin atölyelerinin bulunduğu Kuzey Kutbundaki Noel Babanın Kahkaha Vadisi ile iyi ve kötü çocukların listelenme hadisesi de Nast tarafından efsaneye eklendi. 1900’lü yılların ortasına doğru Coca Cola firmasının reklamlarında başrol hakkı kazanan Santa Claus, bu firma için çalışan İsveçli bir ressam tarafından bugünkü sevimli ihtiyar Noel Baba’ya dönüştürüldü. Yüzyıllar boyu 8 geyiği ile dolaştığı varsayılan Noel Baba’ya kırmızı burunlu 9. geyiği Rudolf’u ise 1939’da Montgomary Ward firmasının reklam yazarı kazandırdı. Bu bilinen ilaveler her şeye rağmen tüm dünya tarafından benimsendi ve bugün hemen hemen herkes Noel şarkıları söyleyip, farklı isimlerle ve yeni imajıyla da olsa Aziz Nikolas’ı anıyor.
Bir baba çocuğun elinden tutmuş, alim bir şahsa getirmiş. Demiş ki: “Hocam bu çocuk terbiyeli, bilgili ve görgülüdür. Lütfen bunu talebeliğe kabul ediniz.”
Hoca, hemen ayağa kalkmış. Çocuğun karşısına geçmiş demiş ki: “Lütfen siz bizi talebeliğe kabul ediniz.”
Çocuğun babası şaşırmış. “Nasıl olur hocam? ” demiş.
Hoca:
“Evladım, yıllarca tahsil yaparız ki, edep, terbiye ve ilim öğrenelim diye. Mademki bu çocuk bu meziyetlere sahiptir, en yüksek tahsilden alacağını almış. Artık o bize talebe olmasın da biz ona talebe olalım.” demiş.
Mehmet Akif Ersoy şöyle diyor:
“Göster ilahî bu millet kurtulur.
Tek mucize gaip hazinenden
Bir utanma hissi ver bize.”
Eskiden tekkelerde bir levha vardı. Üzerinde “Edep ya hu! ” diye yazılı idi. Tarikata giren herkese derlerdi ki: “Evvelâ edep, sonra ilim”
Edep, öğretilmez, öğrenilir. Meselâ, çocuğa desen ki, “Edepli ol! ”, çocuk bir şey anlamaz. Fakat ebeveyn yemesinde, içmesinde, giyinmesinde edepli olursa, çocukları da edepli olur.
Bir mecliste otururken, yaşlı, ilim sahibi bir adam geldi. Kalktık, kendisine yer gösterdik ve yerlerimize oturduk. Biraz sonra, bir genç geldi. O yaşlı ve alim adam, hemen ayağa kalktı. “Buyurun efendim.” dedi.
Biz hayretler içinde ona bakarken o yerine oturdu. “İnsana hürmet etmek lazım.” dedi. Gelen çocuk da olsa, o bir insandır. Bu çocuk ilerde çok büyük bir adam olabilir. Biz onu bugün çocuk görsek de, o geleceğin büyüğüdür.
Nefse yüz vermemek lazım. Hürmet etmek hoşumuza gitmese de, hürmet etmek lazım ki, hürmet görelim. Saygı ve hürmet, çok felaketleri önler.
Bir gün Said Nursî Hz., köy yolunda ilerlerken, bakıyor ki, yandaki bahçede içki içiyorlar. Onları görmezlikten gelip, yoluna devam ederken, sarhoşlardan biri koşup geliyor. “Hocam çok büyük hata ettik. Dua et de bir daha içmeyeyim.” diyor. O da dua ediyor. Sadece o adam değil, o mecliste oturanların hepsi, “Yahu hocaefendiye ayıp oldu.” demişler. Hepsi içkiyi bırakmış.
İnsan önce Allah’a karşı edepli olmalıdır. İnsanlar kendilerini insanlara beğendirmek isterler. Halbuki, her Müslüman kendisini Allah’a beğendirmelidir. Şunu da belirtelim ki, bir insanda utanma duygusu varsa, yüzü kızarır. Utanma duygusu yoksa, ne yaparlarsa yapsınlar yüzü kızarmaz.
Edep ve utanma, sadece insanlarda vardır. Başka türler, bu gibi meziyetlerden yoksundurlar.
meşin yuvarlağın peşinde koşan; bunu yaparken kar, yağmur, çamur demeyen, yorulmak nedir bilmeyen; eger kilometre göstergeleri olsa tum hayatları boyuncaki koştukları mesafeyle belki de dünyayı birkaç kere turlayabilecek olan, en cok iş kazasına uğrayan; sıcakta olsa, soğukta olsa, donda olsa, rüzgarda olsa, şortla oynamak durumunda kalan; bazen horlanan, bazense tapılan bir nesne olan zattır fotbolcu
fiiik fiiik diye ses cikartan, farkli boyutlarda olan, zor bir durumda kertenkele gibi kuyruğunu bırakamayan,bıyık bırakmayı seven yumuşak bir kemirgen...
kapitalizmin aşk adı altında insanları yolduğu bir gün
Kazancı Bedih Ve Halkın Edebiyatı
Dr.Ali Fuat Bilkan
Aksiyon/Sayı: 477
Kazancı Bedih’in şöhreti yakaladığı yerde, hayatının son yıllarında yeniden kazancılık mesleğine dönmeye karar vermesinin de bir anlamı vardı.
“Gam-ı aşkınla ahvâlim perîşan oldu gittikçe...”
Henüz küçük bir çocuktum. Okul dönüşlerinde Filiz Çayevi’nin önünden geçerken beni heyecanlandıran şiirleri, gazelleri ilk olarak o zaman tanıdım. Kıraathaneye giremediğim için kapıda uzun uzun bekler ve asırlar öncesinin seslerini taşıyan o nağmeleri içime çekerdim. O içli tambur sesiyle mis gibi kokan çayın ahengini sürekli içimde taşıdım... Urfa’da ikindi ezanı serinletici ve huzur verici bir gölge gibi uzayıp giderdi. Kazancı Bedih, Zeynel Abidin cümbüşünün esrarlı tellerine dokunurdu ve içimdeki âlemin sırlı kapıları bir bir açılırdı:
Ziyâ-yı şu’le-i hüsnün füzûn oldukça âlemde
Nice âşüfte diller mest ü hayran oldu gittikçe
Urfa’nın hani bir türküde, “daracık sokakta yâre kavuştum; yâr aşağı ben yukarı savuştum” diye tasvir edilen o daracık sokaklarında hep aynı müzik ve aynı âhenk yaşanırdı. Oturduğumuz ev Nâbî’nin mahallesine yakındı. Kazancı Bedih de o mahallede yaşadı ve hayata gözlerini orada kapadı. Onu ve gazelhan Urfalı sanatçıların kasetlerini hiç anlamadan nasıl ve niçin dinlediğimizi hâlâ çözemedim. Belki de müziğin kendine has diliydi bizi cezbeden. Sanki genlerimizde atalarımızdan kalan bir zevk ve kabulleniş hissi vardı. Belki de söylenen o sırlı kelimeleri anlamlı kılan da oydu. Ruhumuz bu müziği, bu nağmeleri bir yerlerden tanıyordu. Daha 1970’li yıllarda dinlediğim;
Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünya nedir
Men kimem sâkî olan kimdir mey ü sahbâ nedir
beyitiyle başlayan ve Leylâ ile Mecnûn’dan alınan şiirin, bir gün Türkoloji tahsilinde imtihan sorusu olarak karşıma çıkacağını nereden bilebilirdim. Dedim ya daha küçücük bir çocuktum ve karşıma bir anlamlar deryası çıkmıştı. Hele;
Tenhâ gecelerde beni eyler müteselli
Baykuş sesini bülbül-i şeydâya değişmem
beyiti, âdeta bir Sebk-i Hindî üslubuyla, yerleşmiş kalıpları alaşağı ediyordu. Baykuşu bülbüle tercih eden bu anlayışı, Sebk-i Hindî hakkında çalışırken yeniden keşfettim.
Eski Urfa’da, bugünkü Ulucami’nin hemen arkasındaki mahallede yaşardık. Evler büyük eyvanlı ve serin mahzenli idi. Evlerin avlusuna “hayat” denirdi. Herkesin hayatı kendine idi ve hayatlarımız yüksek taş duvarlarla çevrili idi. Ama o yüksek duvarları aşıp sokağa taşan iki şey vardı: Sarmaşıklar ve gazeller...
O yıllarda en çok Tenekeci Mahmut, Mükim Tahir ve Kazancı Bedih’in isimlerini duyardık... Poplar, arabeskler, yoz müzikler rağbet görmezdi. Dedim ya hayatlarımız yüksek taş duvarların arkasında yoksul, gururlu ve derin bir sessizlikte sürer giderdi. Aradan yıllar geçti. Hemşehrim Nâbî üzerinde doktora çalışması yapmak nasip olunca, biraz da o eski sesi aramak için kalkıp Urfa’ya gittim. Dar sokaklar, Filiz Çayevi, Bakırcılar Çarşısı ve Tütün Pazarı yerli yerindeydi. O zamanlar Halk Kütüphanesi’nde görev yapan değerli dostum Osman Güzelgöz’ün rahmetli pederi Tenekeci Mahmut’la görüşmek nasip oldu. Tenekeci Mahmut’la Nâbî hakkında hoş bir sohbetimiz oldu. Kazancı Bedih de Tenekeci Mahmut’un talebesi idi. Bu teneke, kazan lakapları beni alıp tâ Mevlânâ’nın Bakırcılar (veya Sahaflar) Çarşısındaki âhenge götürdü... Mevlânâ da herkesin gürültülü zannettiği bir mekânda “sonsuz bir âhengi” yakalamamış mıydı! ... Belki de Kazancı Bedih’in şöhreti yakaladığı yerde, hayatının son yıllarında yeniden kazancılık mesleğine dönmeye karar vermesinin de bir anlamı vardı. Âhenk buradaydı ve o sonsuz âhengi bir kez yakalayan bir daha ondan kopamazdı. Kimbilir, belki de Bedih’in “Gül ruhlarını gonca-i zîbâya değişmem” mısralarından duyduğu zevk de o iklime aitti. Ümmî bir Anadolu sanatçısının eski zaman nağmelerini bu denli ustalıkla sergilemesi, elbette Kerkük-Urfa hattının zengin kültür ve sanat geleneğiyle de alakalıdır. Nitekim Urfa’da daha ziyade Nesimî, Fuzûlî, Nâbî gibi, bu kültür kuşağında yetişen şairlere ait gazeller okunmaktadır. Urfa’da müziğin ve klâsik Osmanlı kültürünün bu denli yoğun ve kesintisiz yaşamasında, elbette ki sıra geceleri, bağ yatıları, esvap geceleri ve daha nice vesileyle bir araya gelmenin ve “cemiyetle” birlikte yaşamanın da rolü büyüktür.
Kazancı Bedih, 1929 yılında Şanlıurfa’nın Hekimdede Mahallesi’nde doğmuştu. Çocukluğumda o semtteki Hekimdede Türbesi’ni, bunaltıcı bir kalabalığın özellikle cuma geceleri ziyaret edip duâ ve niyazda bulundukları bir yer olarak hatırlıyorum. Hz. İbrahim’in doğduğu mağarayı, Hz. Eyüb’ün çile çektiği daracık yeri, Balıklıgöl’ü, Harran’ı ve Urfa’daki pek çok esrarlı mekânı, şiir ve hoyratla bir araya getirince ne kadar büyülü ve zengin bir masalda yaşadığımı şimdilerde daha iyi anlıyorum. Bakırcılıkla uğraşırken bir nevi ritm ve âhenk eğitimi alan Bedih, “Halepli Bahçe”de uzun yaz gecelerini hoyratlarla karşılar. Bu arada ders aldığı hocası Tenekeci Mahmud’un üslubunu kısa sürede kapan ve kendine has yorumuyla yeteneğini ortaya koyan Bedih, sıra gecelerinin aranan ismi oluverir. Memurluk, ticaret ve zor hayat şartlarıyla mücadele sonunda yetmiş yaşında gelen şöhret! ...
Nûş etmediğim dehrde peymâne mi kaldı
Devretmediğim meclis-i rindân mı kaldı
Konuk olduğu bir televizyon programıyla ve “Eşkıya” filminde bir gazel okumasıyla bütün Türkiye’nin dikkatini çeken Kazancı Bedih, daha önce çıkardığı onlarca mahalli kasetin aksine, bu kez bütün Türkiye’nin ilgiyle dinlediği daha profesyonelce hazırlanmış kasetlere imza atmıştır. Oğlu A. Naci Yoluk’u da kendi tarzı ve üslubunda yetiştirerek asırlarca yaşamayı başaran bir âhengin devamına vesile olmuştur.
Bir gün büyüdüm. Başka âlemlerden gelen nağmeleri dinlerken “mest ü hayran” olup eski zamanın izlerini aramaya karar verdim. Üniversite yıllarında “Divan şiirinin bize ait olmadığı”, “halktan kopuk ve anlaşılmaz bir yüksek zümre edebiyatı olduğu” yolunda görüşlerle karşılaştım. Aydınlar, Anadolu’yla ve halkla aralarına aşılması imkânsız bir duvar örmüşlerdi ve bu yüzden Urfa’da hayatları çeviren yüksek taş duvarların arkasındaki zevkten ve kültürden habersizce yaşıyorlardı. Üniversitedeki yıllarımda, şimdi birçoğu üniversitelerde hoca olan arkadaşlarımla geceleri Filiz Çayevi’nde içemediğim çayları yudumlayıp Kazancı Bedih’in gazellerini dinlerdik. Tabiatıyla Eski Edebiyat notları da gayet iyi gelirdi. Çünkü değerli hocamız Ali Osman Coşkun Bey’in sorularına cevap verirken araya Kazancı Bedih’ten mısralar eklerdik! ...
20 Ocak 2004 tarihinde vefâtını, Amerika’da bulunduğum bir sırada öğrendiğim Kazancı Bedih’i rahmetle anarken, yazıma güftesi Şanlıurfalı Lütfî’ye ait olan ve Bedih’i Türkiye’nin gündemine taşıyan şu gazelle son vermek istiyorum:
Nice bu hasret-i dildâr ile giryân olayım
Yanayım aşkınla biryân olayım
Görmedim gül yüzünü âh u figân etmedeyim
Akıdıp göz yaşımı dert ile nâlân olayım
Kapladı bu nâr-ı firkat cism-i gam-âlûdemi
Korkarım haşre kadar böylece sûzan olayım
Sevdiğim rahm et yeter incitme artık kalbimi
Ger dilersen Yusûf-âsâ bend-i zindân olayım
Lütfîyim bülbül gibi gülşende feryâd ederim
Vuslat-ı yâr ile ancak şâd u handan olayım.
Noel Baba Bir Anadolu Ereni
Harun Odabaşı/Aksiyon/Sayı: 473
“Bugünün bir Müslümanı Aziz Nikola döneminde yaşamış olsa idi; —bir taraftan Zeus kültü var, Zerdüş inanç sistemleri var ve tek tanrılı inanç sistemleri açısından bunların hepsi sapkınlık. O zamanda bende tek tanrı bilinci gelişti ise gidebileceğim insan Aziz Nikola’dan başka kim olabilir? Alternatifi var mı? ” “Sevgi yönünden yakın olanlar da “Biz Nasraniyiz” diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.” (Mâide. 5/82)
Dinler arası diyalog sürecinin Türkiye’deki önemli savunucularından Prof. Dr. Niyazi Öktem’in ilginç bir projesi var. Yılbaşına sayılı günlerin kaldığı şu günlerde Noel Baba unvanı ile kapitalizmin tüketime sunduğu önemli bir ismi, Aziz Nikolas’ı Müslümanların evliya veya Anadolu Ereni olarak kabul etmesini teklif ediyor. 1995 yılında Ortodoks kilisesinde Aziz Nikola için Mevlid okutan Öktem, Hz. Muhammed’den (S.A.V.) önce gelen ve o dönemin en geçerli dini sayılması gereken Hıristiyanlığı, dolayısı ile tek tanrılı dini anlatarak pagan inanç sistemleri ile mücadele eden bir insanın hele ahlaki özellikleri bilindiğinde çok rahatlıkla Müslüman sayılabileceğini söylüyor. Böyle bir empatinin dinler arası barış sürecine olumlu katkılar sağlayacağına da inanıyor. İslamiyetin tarihe bakış açısından ilham aldığını ileri süren Öktem’in perspektifi bakalım sizi ikna edebilecek mi?
—Siz Aziz Nikola’yı niçin ehl—i necat arasında, hatta evliyalar mertebesinde görüyorsunuz?
Sadece Aziz Nikola değil, Hz. Muhammed’e (s.a.v) tebliğ edilen ilk Kur’an ayetine kadar tek Tanrılı dine hizmet etmiş insanlar benim nezdimde Allah yolunda olan, İslam açısından da saygı ile bakılması gereken insanlardır. Bir tarafta pagan inanç sistemleri var; öteki tarafta tahrif edilmiş ya da kısmen tahrif edilmiş hanif dediğimiz tek tanrılı bir din var. İnancını gündeme getiren ve pagan insanlara bunları yaymaya çalışan kişiyi, İslam açısından aziz demesek de bir ‘eren’ olarak kabul etmek gerekir. Aziz Nikola da benim açımdan bir ‘Anadolu ereni’dir.
—Bu bulgularınızı güçlendiren unsurlar neler?
Benim yaptığım tamamı ile bir tarih analizi. Metodum şu: Geçmişte yaşanan olaylara bugünün koşulları ile değil de o günün koşulları ile bakmayı tarihçiliğin temeli görüyorum. Olayları olduğu zamana göre değerlendirmek lazım. Zaten bir süreçtir bu. Hz. İbrahim inanç sistemi içinde Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık var. Tabii Hz. Adem, Hz. Nuh ve diğer peygamberler var ama Hz. İbrahim ile birlikte başlayan ortak bir inanç sistemi mevcut. Belki de Allahü Teala’nın başlatmak istediği bir süreç bu.
—Böyle bir tarih okuması yaparken ilhamınızı nereden alıyorsunuz?
Hiç kuşku yok ki İslam kaynaklarından ilham alarak düşüncelerimi ortaya koyuyorum. Ben ya da bugünün bir Müslümanı, Aziz Nikola döneminde yaşamış olsa idi; —bir taraftan Zeus kültü var, Zerdüş inanç sistemleri var ve tek tanrılı inanç sistemleri açısından bunların hepsi sapkınlık— o zamanda bende tek tanrı bilinci gelişti ise gidebileceğim insan Aziz Nikola’dan başka kim olabilir? Alternatifi var mı?
— ‘Hıristiyanlık tahrif edilmişti’ karşı çıkışına ne cevap verirsiniz?
Olabilir derim. Bugünkü inanç sistemleri içerisinde insanlarımızda İslama ters düşen eğilimler yok mu? Fallar, büyüler, şunlar bunlar... Ama bu insanları ‘Sen Müslüman değilsin’ diye kimse suçlamıyor. Aynı şekilde Aziz Nikola’nın İznik Konsiline katıldığı rivayetleri vardır. İznik konsili, Hıristiyan amentüsünün şekillendiği en önemli toplantı. Orada teslis ve Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olması gündeme geldi. Fakat muhalifler de vardı. Bu muhaliflerin içinde sadece Hz. İsa’nın değil tüm insanların Allah’ın çocukları olduğuna dönük görüşler vardı. Teslisin bugünkü ya da İznik Konsilindeki gibi algılanmaması yönünde görüşler vardır. O karşı çıkan insanlar Müslümandı bence. Hıristiyanlığın en yumuşak karnı teslis. Teslis ve Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu meselesi bugün kendini Müslüman kabul edip de, yatırlardan medet umanlarınki gibi bir anlamda şirktir.
—Bu biraz radikal bir fikir olduğu için tartışmaya yol açacak gibi. Karşı çıkanlar olacaktır.
Ben karşı çıkanlara şunu söylüyorum: Allah indinde tek bir din vardır: İslam. Hz. Muhammed’e (s.a.v) gelen süreç içinde değişik peygamberler gelmiş gitmişler ve insanlar ona bağlanmış, Müslüman değil mi bunlar. Her zaman olduğu gibi dinin uygulanış biçiminde tırnak içinde birtakım sapmalar olagelmiş. Biz 610 tarihine kadar olan bu süreçte bu insanları ne yapacağız? Madem Allah teslim olmamız gereken İslam diye bir dini bize vermiş, Peygamber geldikten sonra herkes sapıtmış mı, tahrifata mı girişmiş? Tevrat’ta, Zebur’da olsun İslam ile çelişmeyen noktalarda tahrifattan söz edebilir miyiz? 10 Emir geçerli değil mi? Hanif din Hz. Adem’den itibaren geliyor. Bu geliş içinde farklı görünümlere bürünebilir. Sadece Aziz Nikola değil başka isim vereyim: Aziz Augustinus. M.S. 4. yüzyılda Kartaca’da yaşamış, Aziz sıfatı verilmiş ve Hıristiyan teolojisinin önemli adamlarından biri. Yaradılışla ilgili o kadar ilginç görüşleri vardır ki. Yaradılış, Hz. Adem, Cennet’ten kovulma ve ilk günah ile ilgili ilginç görüşleri İslam açısından bir yere kadar ters görülmez. Mantıki bir benzer yaklaşımı Mutezile ve hatta Cebriye içerisinde görebiliriz.
—Ahlaki açıdan nasıl biri Aziz Nikolas?
Aziz Nikolas’a baktığımızda tam bir Müslüman. Fakirlere, zayıflara ve gemicilere yardım ediyor. Boşuna Noel Baba imajı yaratılmış değil. Yani İslamın emri olan dürüstlük, kul hakkı yememe, zayıfın yanında olma erdemi onda var. Teslim olma babında Müslüman bir kişi idi diyorum. 1995 yılı 6—7 Aralık Aziz Nikola kutlamalarında ben Yasin—i Şerif okuttum. Benim gözümde kendi açımdan Hz. Muhammed’e (s.a.v) gelen ilk vahye kadar tek tanrılı dine mensup insanlar İslama hizmet etmişlerdir veya İslama geliş sürecinin aşamalarıdır. Olaya bakış tarzım bu.
—Bu bir Niyazi Öktem bakışı tabii. Peki siz bunu bir proje olarak mı düşünüyorsunuz?
Öyle düşünüyorum. Dinler arası diyalog süreci ile uğraştığımız için hem Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde hem de genelde barış sürecine katkı sağlamak için insanların diğer dinlere de empati içersinde bakması lazım. Diğerinin dini, başkasının dini ve daha ötesinde düşmanımın dini haline dönüştürmekten ancak böyle çıkartabiliriz bu işi. Bu açıdan baktığımızda peygamberler için kolay. Yahudi peygamberler deriz ama bizim de kabul ettiğimiz peygamberlerdi onlar. Bu bakış açısı benim için barış sürecine katkı projesidir. Başka şeyleri de gündeme getiriyorum ve tabu gibi görünen konuları tartışmayı teklif ediyorum. Mesela Kutsal Ruh: Kur’an—ı Kerim’de de var. Hz. İsa’nın konumu. Tamam Allah’ın oğlu değil. Ama Hz. İsa’ya Kur’an—ı Kerim’de Kelamullah deniyor ve işte logos. Biz O’na ruhumuzdan üfledik deniyor.
—Günümüzde tüketim toplumuna hitap eden filmlerde gördüğümüz Noel Baba ile gerçek Noel Baba arasında bir fark var mı?
Birbirleri ile hiç alâkası yok. Coca Cola’nın ticarileştirdiği ABD’de ortaya çıkmış bir şey. Bir başka Nicola var; Kayserili. Fakir çocuklara bacadan kapıdan hediye atan kişi o. Muhtemelen Kayseri’den Amerika’ya göç eden Ermenilerin aktardığı bir şey bu Noel Baba. ABD’de 1890’larda iki Nikola karıştırılarak ortaya böyle bir imaj çıkarıldı. Hıristiyanlar bu duruma çok içerliyor. Örneğin Fener Patriği Bartholomeos Aziz Nikola’nın ticarileştirilmesine çok kızıyor. Noel Baba lafını da hiç sevmiyor. Doğrusu kapitalizm bu figürü çok iyi kullanmış.
—Böyle bir projeyi hayata geçirmeniz için önce hüsnükabul görmesi gerekiyor?
Çok zor tabii. Zaman zaman kendim açımdan dinler arası diyalog çalışmalarını şizofrenik bir çalışma olarak görüyorum. Olmayacak bir duaya amin diyorsun gibi geliyor bazen. Ama güzel bir düşüncenin peşinden gidilmesi gerektiğine de inanıyorum.
—Mesafe alınmıyor mu?
Mesafe alınıyor ama barış sürecine ne derece katkı getirir onu kestiremiyorum. Bir yandan Üsame bin Ladin gibi adamlar, diğer tarafta Müslümanlığı haşa Deccal’ın dini olarak görenler varken çok zor bu tabii. Benim arzum o empatik bakışa ulaşmak. Vatikan Türkiye Temsilcisi Marovitch gibi Hz. Muhammed’e (s.a.v) bir bakış getirdiklerinde gerçek mesafe o zaman alınır. Hz. Muhammed’de (s.a.v) göksel ilhamın olduğunu söylüyor. Ve Maroviç bu cümleyi kullanıyor.
—Göksel ilham dediğimiz şey neye tekabul edebilir?
Hz. Muhammed’i (s.a.v) , aziz olarak kabul edemezler. Azizlerin mucize göstermesi lazım ve bu Hıristiyanlara özgü bir unvan. Biraz muğlak olsa da göksel ilham tabirini kullanıyorlar. Ama bir yandan düşünün Kilise yüzyıllar boyunca Hz. Muhammed’i (s.a.v) Deccal olarak görmüş. Dolayısı ile şimdiki Kilise ileri gelenlerinin ‘Hz. Muhammed’de göksel ilham var’ demeleri çok büyük bir mesafe. Oryantalistlerin önemli bir bölümü buna karşı. Özellikle onlar Mekke ayetlerini öne çıkararak İslamiyetin Hıristiyanlığı yerleştirmek için geldiğini iddia ediyorlardı.
kutu
SAINT NICOLAS (AZİZ NİKOLAS)
Doğumu M.S 260 ya da 270. Akdeniz’de önemli bir liman kenti olan Patara’da bir tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası ölünce kendisine kalan mirası yoksul insanlara yardım etmek için kullandı, yaptığı iyilikler dilden dile dolaşmaya başlayınca diğer bölgelerde de tanınmaya başladı. Gerçekleştirdiği seyahatlerde vaazları ile çok tanrılı ve mitolojik unsurlardan oluşan inanç sistemlerine karşı insanları tek tanrıya inanmaya davet etti. Bu seyahatler ününü daha da pekiştirdi.
Fırtınada zor durumda kalan bir gemiyi batmaktan kurtarınca din adamı olmamasına karşın Denizcilerin Koruyucu Azizi “ Saint Nicholas” olarak anılmaya başlanır. Derken bir gün Myra’ya yerleşme kararı alır, burada piskoposluk görevine getirilir ki Hıristiyan âleminde önem kazanması bu döneme rastlar. Hıristiyan akaidinin şekillendiği 325 İznik Konsiline katıldığı zannediliyor. Yaşamı boyunca hep zor durumdakilerin yardımına koşan Saint Nicholas, bir kabule göre 340’lı yıllarda, 6 Aralık’ta yaşama gözlerini yumdu. Ölse de ünü ve gücü yayılmaya devam etti...
Yine rivayete göre 11. yüzyılda İtalyan askerleri, Saint Nicholas’tan kalan kalıntıları Türkiye’den İtalya’ya götürürler ve Bari’de yaptırılan bir kiliseye yerleştirirler. Dünyanın her köşesinden kiliseye gelen ziyaretçiler efsaneleri kendi ülkelerine taşımaya başlar. Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde 6 Aralık, Saint Nicholas hayırseverlik ve armağan verme günü olarak kutlanmaya başlanır. Saint Nicholas’ın efsaneleri ve ismi tüm bu zaman içinde ülkelere göre yeniden uyarlanır, kimi yerde hediyelerin çoraplara, kimi yerde çocukların tahta ayakkabılarına bırakıldığına inanılır. Derken 17. yy’da Hollandalılarda Sinterklaus’a dönüşen Saint Nicholas efsaneleri, göçmenlerle Amerika’ya kadar uzanır, zamanla Santa Claus olarak anılmaya başlar.
Noel Baba bugünkü sevimli imajını Amerika’da kazandı. 1860’lı yıllarda karikatürist yazar Thomas Nast tarafından kırmızı yanaklı ve göbekli olarak kaleme alınan Santa Claus, uzun süre Harper Weekly dergisinin sevimli ve yardım sever kahramanı oldu. Elflerin atölyelerinin bulunduğu Kuzey Kutbundaki Noel Babanın Kahkaha Vadisi ile iyi ve kötü çocukların listelenme hadisesi de Nast tarafından efsaneye eklendi. 1900’lü yılların ortasına doğru Coca Cola firmasının reklamlarında başrol hakkı kazanan Santa Claus, bu firma için çalışan İsveçli bir ressam tarafından bugünkü sevimli ihtiyar Noel Baba’ya dönüştürüldü. Yüzyıllar boyu 8 geyiği ile dolaştığı varsayılan Noel Baba’ya kırmızı burunlu 9. geyiği Rudolf’u ise 1939’da Montgomary Ward firmasının reklam yazarı kazandırdı. Bu bilinen ilaveler her şeye rağmen tüm dünya tarafından benimsendi ve bugün hemen hemen herkes Noel şarkıları söyleyip, farklı isimlerle ve yeni imajıyla da olsa Aziz Nikolas’ı anıyor.
Edep
Bir baba çocuğun elinden tutmuş, alim bir şahsa getirmiş. Demiş ki: “Hocam bu çocuk terbiyeli, bilgili ve görgülüdür. Lütfen bunu talebeliğe kabul ediniz.”
Hoca, hemen ayağa kalkmış. Çocuğun karşısına geçmiş demiş ki: “Lütfen siz bizi talebeliğe kabul ediniz.”
Çocuğun babası şaşırmış. “Nasıl olur hocam? ” demiş.
Hoca:
“Evladım, yıllarca tahsil yaparız ki, edep, terbiye ve ilim öğrenelim diye. Mademki bu çocuk bu meziyetlere sahiptir, en yüksek tahsilden alacağını almış. Artık o bize talebe olmasın da biz ona talebe olalım.” demiş.
Mehmet Akif Ersoy şöyle diyor:
“Göster ilahî bu millet kurtulur.
Tek mucize gaip hazinenden
Bir utanma hissi ver bize.”
Eskiden tekkelerde bir levha vardı. Üzerinde “Edep ya hu! ” diye yazılı idi. Tarikata giren herkese derlerdi ki: “Evvelâ edep, sonra ilim”
Edep, öğretilmez, öğrenilir. Meselâ, çocuğa desen ki, “Edepli ol! ”, çocuk bir şey anlamaz. Fakat ebeveyn yemesinde, içmesinde, giyinmesinde edepli olursa, çocukları da edepli olur.
Bir mecliste otururken, yaşlı, ilim sahibi bir adam geldi. Kalktık, kendisine yer gösterdik ve yerlerimize oturduk. Biraz sonra, bir genç geldi. O yaşlı ve alim adam, hemen ayağa kalktı. “Buyurun efendim.” dedi.
Biz hayretler içinde ona bakarken o yerine oturdu. “İnsana hürmet etmek lazım.” dedi. Gelen çocuk da olsa, o bir insandır. Bu çocuk ilerde çok büyük bir adam olabilir. Biz onu bugün çocuk görsek de, o geleceğin büyüğüdür.
Nefse yüz vermemek lazım. Hürmet etmek hoşumuza gitmese de, hürmet etmek lazım ki, hürmet görelim. Saygı ve hürmet, çok felaketleri önler.
Bir gün Said Nursî Hz., köy yolunda ilerlerken, bakıyor ki, yandaki bahçede içki içiyorlar. Onları görmezlikten gelip, yoluna devam ederken, sarhoşlardan biri koşup geliyor. “Hocam çok büyük hata ettik. Dua et de bir daha içmeyeyim.” diyor. O da dua ediyor. Sadece o adam değil, o mecliste oturanların hepsi, “Yahu hocaefendiye ayıp oldu.” demişler. Hepsi içkiyi bırakmış.
İnsan önce Allah’a karşı edepli olmalıdır. İnsanlar kendilerini insanlara beğendirmek isterler. Halbuki, her Müslüman kendisini Allah’a beğendirmelidir. Şunu da belirtelim ki, bir insanda utanma duygusu varsa, yüzü kızarır. Utanma duygusu yoksa, ne yaparlarsa yapsınlar yüzü kızarmaz.
Edep ve utanma, sadece insanlarda vardır. Başka türler, bu gibi meziyetlerden yoksundurlar.
24.01.2004 /Hekimoğlu İsmail/ Zaman
Denizli'nin ilçesi
meşin yuvarlağın peşinde koşan; bunu yaparken kar, yağmur, çamur demeyen, yorulmak nedir bilmeyen; eger kilometre göstergeleri olsa tum hayatları boyuncaki koştukları mesafeyle belki de dünyayı birkaç kere turlayabilecek olan, en cok iş kazasına uğrayan; sıcakta olsa, soğukta olsa, donda olsa, rüzgarda olsa, şortla oynamak durumunda kalan; bazen horlanan, bazense tapılan bir nesne olan zattır fotbolcu
fiiik fiiik diye ses cikartan,
farkli boyutlarda olan, zor bir durumda kertenkele gibi kuyruğunu bırakamayan,bıyık bırakmayı seven yumuşak bir kemirgen...
yüceltme, ululaştırma