sanırım 5 sene boyunca ilkokul 1.siniftan 5 kadar kus vurmaya calistim, ama bir kere bile basaramadim.Halbuki ben cok iyi bilye oynardim, ne alakasi var demeyin, ne de olsa ikisinde de kucuk seylerle kucuk seyleri vurmaya calisiyorsun... der tepe gezdim, ama olmadi, olmadi.. iyi vuran cocuklarla gezdim yine olmadi yine olmadi... pusuya yattim,sercelerin selvimize konduklari bi sira' ne de olsa bir sürü var, mutlak birini vururum' deyip yallah dedim ama olmadi ta kiii... yine vuramayacgimi bilerek olesine bahcemizde geziyordum.yine her seye hazir bir avci pozisyonunda, tas tabii ki sapanimin gozunde, ve bir kus gordum, bizim selvide..sapanin lastigini gerdim gerdim, gerdim ve biraktim, o da nesi kusu vurmustum, istemeyerek olmustu, gercekten yine iskalayacagim diye atmistim, ama,iste olmustu, vurmustum onu..sonra dustugu yerden gittim aldim, kalbim o kadar hizli atiyordu ki, sonun da ben de dier cocuklar gibi sahici bir kus vurmustum; kusu elime aldim, sicacikti; elime kan bulasti, kafasina aykşn bir yerden vurmustum onu..kosa kosa ananeme goturdum... ben bir kus vurdum; ama ondan sonra bir daha yapmadim...
Victor Hugo'dan okduğum ikinci kitapti, 1600 sayfaya yakın olmasına rağmen çok kısa bir sürede bitirmiştim.Kitabı kütüphaneden aldığı için sevdiğim, beni kendimden geçiren yerleri çizemediğimden onları bir kağıda not etmiştim.Daha sonra o sayfaların fotokopisi çektirdiğim zaman fotokopicinin dediği gibi'...bir kitap daha çıktı :)) '... sonra onlari gözden geçiremedim, hala bir dosyanın içinde öylece duruyorlar...
İnsan öldürmek. Eger dünya bu dünya olmasaydı,yaptığn kötülükler yanına kar kalsaydı, sanırım olacak olan bu olurdu. Yapabilr miydim; iikinde zor olurdu, zaten ilki belirlerdi; ama daha sonra bu işi soğunkanlılıkla yapabileceğimi biliyorum. Fakat dünya o dünya olmadığına ve hiçbir kötülk cezasız kalmadığına göre benim de soğukkanlı bir katil olabilmem pek ihtimal dahilinde gözükmemekte
St. Valentin Günü 14 Şubat, Roma İmparatorluğu zamanından beri 'özel' bir gün. Kadınlık ve evlilik tanrıçası Juno'ya adanmış Lupercalia Bayramı. Bayramı ilginç kılan, o gün, sevgili bulmak isteyen genç kızların isimlerini yazıp bir kavanoza bırakmaları, bekâr erkeklerin de isim çekerek kısmetlerini aramaları. Bu arkadaşlıkların evlilikle sonuçlanması da geleneğe dahil. Hıristiyanlığın yayıldığı dönemde İmparator 2. Cladius'un karısını, sevgilisini bırakıp savaşa gidecek asker bulmakta zorluk çekince bütün nişan ve evlilikleri yasakladığı; bu dönemde papazlık yapan Valentin'in evlenmek isteyen çiftlerin nikâhını gizlice kıydığı rivayet edilir. Bu anlatımda onun bir ihbar üzerine yakalanıp işkenceye uğradığı ve M.S. 270 yılının 14 Şubat'ında dövülerek öldürüldüğü de var. Neticede aradan iki asır geçtikten sonra 496 yılında Papa Gelasius, papaz Valentin'i 'aziz' (saint) , 14 Şubat'ı da St. Valentin Günü ilan etti.
'Rönesans'ı Bizans Değil Endülüs Tetikledi' başlıklı, Aksiyon dergisinin 442 sayısında yayınlanan yazıdan iktibas edilmiştir
Peki Rönesans'ı kim yaptı?
Söz dönüp dolaşıp nereye geliyor? Yani Rönesansı Bizans’tan gidenler yapmadı da kim yaptı, ya da nasıl oluştu? Yukarıda sözü edilen 13. yy dönüşümünden ne kast edilmektedir? Bekir Karlığa “Rönesansın başlangıcının 13. yy’da atılan adımlar olduğunu söylüyor. Öncelikle Paris Sorbon Üniversitesi, Londra’da Oxford ve Camridge Üniversiteleri kurulur. Üniversitelerin kuruluşu ve buralarda okutulmaya başlayan kitaplar Avrupa’da önemli düşünce akımlarının doğmasına yol açar. İlk Latinceye tercüme edilen kitaplardan biri İbni Sina’nın 4 bin sayfalık “Şifa” sı olur. 20. yy’ın önemli Ortaçağ tarihçilerinden Ethenjilson “Şifa, Latinceye tercüme edildiği zaman Avrupa’daki aydınlar bu eserin büyüklüğü karşısında adeta çarpıldılar, şoke oldular” demektedir. En büyük kütüphanelerinde bile üçbeş din dışı kitap bulunmayan Avrupa için bu eserin tercüme edilmesi kayda değer etki oluşturur, ama tercümelerin ardı arkası kesilmeyecektir. Kısa bir süre sonra İbni Rüşd’ün eserleri Latinceye kazandırılır. İbni Sina, İbni Rüşd ve Aristo’nun eserleri Avrupa Üniversiteleri’nin temel ders kitabı ve el kitabı haline gelir. Ayrıca İbni Sina’nın Kanun isimli tıp kitabı da tercüme edilir. Bekir Karlığa bir kitabın altı ayrı tercümesi olduğuna dikkat çekerek tercüme furyasının boyutunu ele veriyor. Hem tercümeler hem de üniversitelerde okutuluyor olması Avrupa’da yeni bir fikir hareketinin doğmasına yol açar.
İbn Rüşd'ün özgürlükçü yorumu
Akımların en önemlisi üniversitelerde ortaya çıkan İbni Sinacılar (Avisenist) ve İbni Rüşdcüler (Averoist) akımlarıdır. Mehmet Ali Kılıçbay, Aristoteles şarihi olarak İbni Rüşd’ün özgürlükçü ve ‘liberal’ yorumunun Avrupa’nın yenilikçi kanadını çok etkilediğini söylüyor. Zaten İbni Rüşdcülük en büyük düşünce akımlarından biri olarak karşımıza çıkıyor ilerleyen yıllarda. Avisenizm ve Averoizm kısa zamanda Batı üniversitelerinde doktriner birer ideoloji haline dönüşüyor. Kilise bundan rahatsız olur ve bu akımların yaygınlaşmasını önlemek için 20 küsür yasaklama kararı alır fakat başarılı olamaz. Başaramayınca bu görüşlere karşı alternatif görüşler oluşturma ihtiyacını duyar. İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü okuyup onların Hıristiyani yorumlarını ve eleştirilerini yapan insanların yetiştirilmesine çalışılır. Bu bağlamda büyük Albert, Albertos Magnus ve onun öğrencisi Ortaçağ’ın en büyük düşünürü sayılan Saint Thomas gibi düşünürler İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü okuyup eleştirirken, Aristo’yu yorumluyorlar ve yeni bir din ve felsefe anlayışını şekillendiriyorlar. Tartışmalar, akımlar derken 13. yy bilim ve felsefe alanında Avrupa’nın uyanmaya başladığı ‘akıl’ ve ‘Hiristiyanlık dışı öğretilerle’ haşir neşir olduğu yüzyıl olarak karşımıza çıkıyor.
Bekir Karlığa yaptığı çalışmada Avrupa’da hangi üniversitelerde kimlerin İbni Rüşdcü olduklarını ve bu akımın Rönesansa nasıl ön ayak olduğunu uzun uzun anlatıyor. Paris, Londra ve İtalya’daki üniversitelerde İslam düşünürlerinin tesirleri ortaya çıktığı ve fikirlerinin okutulduğu tartışmaya gerek duyulmayacak açıklıkta. Mehmet Ali Kılıçbay’a, “Size göre Rönesansın oluşumu nasıldır? ” gibi bir soru yönelttiğimde “Konu ortada, şuna buna göresi olmaz” cevabı alıyorum.
İbni Rüşdcülerin değişik üniversitelerde kümelenmesi kiliseyi rahatsız eder. Sözgelimi Paris Sorbon’dan kovulan İbni Rüşdcüler “Fakülte Dezhar” adında teknik bir üniversite kurarlar vs. Kilise durumdan rahatsız olsa, birtakım yaptırımlar yapsa da İbni Rüşdcülük akımı Avrupa’ya damgasını vuracaktır. Latin İbni Rüşdcülerinin önde gelen isimleri şöyle: Jena de la Rochelle, Boece de Dasie, Roger Bacon ve Adam de Buckfield, Siger de Brabant, Jena de Jandun, Dante Alighieri, Ayrıca Bologna ve Padoa üniversitesi çevresinde üniversite adıyla anılan Bologna İbni Rüşdcüleri ve Padoa İbni Rüşdcüleri vardır. Bekir Karlığa, yeni araştırmalar çerçevesinde İtalyan Rönesansının kurucusu Dante’nin, İbni Rüşd’ün tesirinde, İbni Rüşd hayranı ve İbni Rüşd’ü savunan bir kişi olduğunu söylüyor.
İbn Rüşd’ün eserlerinin İbraniceye çevrilmesiyle ortaya çıkan Yahudi İbni Rüşdcülüğü de kayda değer bir akım olarak ortaya çıkar. İsaac Albalag, Moise de Ranbonen, Levi Ben Gershom, Eliya Delmedigo, Jacop ben Abba Mari, Mois ibnh Tibbon, Connymos ben Canymos ben Meir 40 civarındaki Yahudi İbni Rüşdcülerin önde gelenleri. İbni Rüşd etkisine karşı karşı İbni Rüşd’ü okuyarak, reddiye yazarak İbni Rüşd’den etkilenen Hıristiyan düşünürlerin isimleri ise şöyle; Büyük Albert, Saint Thomas, Saint Bonaventure, Robert Kilwerdby, Duns Scot, Gilles de Rome, Raimond Lulle.
Bekir Karlığa, bu düşünürlerin bir kaç şeye karşı çıkarken İbni Rüşd’ün pek çok fikrini alıp benimsediklerini belirtiyor. Kilise İbni Rüşdcülüğü tümüyle yasaklamasına rağmen İbni Rüşdcüler faaliyetlerini sürdürüyorlar. “1650 yılında kıtanın en kuzeyinde yani bugünkü Polonya’da bile Grako Üniversitesinde İbni Rüşdcülerin ders verdiği biliniyor” diyor Karlığa.
Yukarıda sözü edilen İbn Rüşd akımları neyi doğurmuştur sorusuna şöyle bir açıklama getiriyor Karlığa: “Bu hareket üçbeş ana noktayı değiştirdi. Bunlardan birisi bilimle din arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirmek gereği duydu. Ortaçağda skolastik felsefenin, din adamlarının ‘felsefeye gerek yoktur’ tezi ret edildi. Çünkü Bizansla Roma Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra kilise felsefenin din karşıtı olduğunu ilan ederek felsefeyi ret etmiş ve felsefe kitaplarını yasaklamışlardı. Bizans bunu çok kez yaptı. İlkin Justinyanus yaptı, 529 yılında Atina felsefe okulunu kapattı ve filozofları sürdü. Bizans’ta 9. yy’da yine bir anti felsefe hareketi var. 13. yy’da Bizans’ta felsefenin lüzumsuzluğu tartışılıyor, ortaya konuluyor. Bizans herşeyi Ortodoks mezhebi çerçevesinde yerleştirmeye çalışıyor. Batı’da da aynı şey sözkonusu. Batı’da 13.yy’a kadar felsefe resmen yasaklanmamış ama felsefeye ilgi çok azalmış, hemen hemen hiç yok.”
Mehmet Ali Kılıçbay, Rönesansta olan şeyi, “zihniyet devrimi, farklı bir bakış açısıyla bakışın başlaması” olarak yorumluyor. “Hıristiyanlığın ezici tavrına karşı dayanak noktası olarak Hıristiyanlığın olmadığı dönem bulunmuştur.”
13. yy’a yani İslam dünyasından yapılan tercümelere kadar Platon’un iki, Aristo’nun üç kitabı tanınmakta, bir kaç da Hıristiyan filozofun kitabı bilinmektedir. Ki, felsefe denildiğinde din dışındaki bütün bilimler kast edilmekte. Bekir Karlığa bu dönemi şöyle özetliyor: “Demek ki din dışı bilgilere de ihtiyaç vardı. Çünkü Müslümanlara bakıyorlar, din dışı bilgilerle gelişmeye başlamışlar, İslam ilimlerine bakıyorlar, Haçlı savaşları münasebetiyle, Endülüs İslam dünyasına ‘ticaret’ vesilesiyle geliyorlar. Böylece skolastik kilisenin bu anlayışı yıkılmaya başlıyor. İkincisi milli diller doğuyor. Milli dillerle beraber yeni edebiyat ortaya çıkıyor. Rönesansa kadar edebiyatın temel konusu dini büyükleri, din liderlerini ululamak, tazim etmek iken Rönesansla birlikte dünyevi konulara, dünyevi hazlara da yer veriliyor. Ve üçüncü bir husus insan anlayışı değişiyor. Kaderci, fatalist, ‘teslimiyetçi’ insan anlayışından araştırmacı mücadeleci çalışan çırpınan insan kültürü ortaya çıkıyor.”
16. yy nerede, 13. yy nerede. Ne Bizans’tan kaçan on kişinin yaptıkları söylenen şeylere sığınırak yapılan böbürlenme, ne de Batı’nın İslam dünyasından etkilenerek geçirdiği evrimi inkar ederek yeni “yalancı” kahramanlar üretmeye ihtiyaç var. Mehmet Ali Kılıçbay’ın dediği gibi “ Bu eşyanın tabiatına aykırı bir kere...”
Bugün, hikâye anlatmanın ya da dinlemenin iyileştirici gücüne inanan herkesi mutlu edecek bir gün; ‘Dünya Öykü Günü’...
İlki, Türk P.E.N. Yazarlar Derneği ve Edebiyatçılar Derneği’nin ortak önerisiyle geçtiğimiz yıl düzenlenen ‘Dünya Öykü Günü’, bir edebî tür olarak hikâyenin artık daha çok yazılıyor ve daha çok okunuyor oluşunun bir göstergesi. Öykünün kitleselleşmesi ve toplumsal bir taban bulması için özel bir çaba gerektiğine inanan Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Özcan Karabulut, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’yle öykülerle öyküleri, öykücülerle öykücüleri, dillerle dilleri, kültürlerle kültürleri buluşturmak istediklerini söylüyor. Uluslararası PEN Yazar Örgütü’nün de desteklediği ‘Dünya Öykü Günü’ Adana, Antakya, Aydın, Antalya, İzmir, Çanakkale, Bursa, İzmit, İstanbul, Ankara ve Diyarbakır, Lefkoşa, Frankfurt ve Duisburg’da çeşitli etkinliklerle kutlanacak...
zannedersem kraliceler bugunde dogarlar, ne de olsa yonettikleri hakllarina olesiye asiktirlar
para karsiligi etini satan kadin
sanırım 5 sene boyunca ilkokul 1.siniftan 5 kadar kus vurmaya calistim, ama bir kere bile basaramadim.Halbuki ben cok iyi bilye oynardim, ne alakasi var demeyin, ne de olsa ikisinde de kucuk seylerle kucuk seyleri vurmaya calisiyorsun...
der tepe gezdim, ama olmadi, olmadi..
iyi vuran cocuklarla gezdim yine olmadi yine olmadi...
pusuya yattim,sercelerin selvimize konduklari bi sira' ne de olsa bir sürü var, mutlak birini vururum' deyip yallah dedim ama olmadi
ta kiii...
yine vuramayacgimi bilerek olesine bahcemizde geziyordum.yine her seye hazir bir avci pozisyonunda, tas tabii ki sapanimin gozunde, ve bir kus gordum, bizim selvide..sapanin lastigini gerdim gerdim, gerdim ve biraktim, o da nesi kusu vurmustum, istemeyerek olmustu, gercekten yine iskalayacagim diye atmistim, ama,iste olmustu, vurmustum onu..sonra dustugu yerden gittim aldim, kalbim o kadar hizli atiyordu ki, sonun da ben de dier cocuklar gibi sahici bir kus vurmustum; kusu elime aldim, sicacikti; elime kan bulasti, kafasina aykşn bir yerden vurmustum onu..kosa kosa ananeme goturdum...
ben bir kus vurdum; ama ondan sonra bir daha yapmadim...
Victor Hugo'dan okduğum ikinci kitapti, 1600 sayfaya yakın olmasına rağmen çok kısa bir sürede bitirmiştim.Kitabı kütüphaneden aldığı için sevdiğim, beni kendimden geçiren yerleri çizemediğimden onları bir kağıda not etmiştim.Daha sonra o sayfaların fotokopisi çektirdiğim zaman fotokopicinin dediği gibi'...bir kitap daha çıktı :)) '...
sonra onlari gözden geçiremedim, hala bir dosyanın içinde öylece duruyorlar...
İnsan öldürmek.
Eger dünya bu dünya olmasaydı,yaptığn kötülükler yanına kar kalsaydı, sanırım olacak olan bu olurdu.
Yapabilr miydim; iikinde zor olurdu, zaten ilki belirlerdi; ama daha sonra bu işi soğunkanlılıkla yapabileceğimi biliyorum.
Fakat dünya o dünya olmadığına ve hiçbir kötülk cezasız kalmadığına göre benim de soğukkanlı bir katil olabilmem pek ihtimal dahilinde gözükmemekte
St. Valentin Günü
14 Şubat, Roma İmparatorluğu zamanından beri 'özel' bir gün. Kadınlık ve evlilik tanrıçası Juno'ya adanmış Lupercalia Bayramı. Bayramı ilginç kılan, o gün, sevgili bulmak isteyen genç kızların isimlerini yazıp bir kavanoza bırakmaları, bekâr erkeklerin de isim çekerek kısmetlerini aramaları. Bu arkadaşlıkların evlilikle sonuçlanması da geleneğe dahil.
Hıristiyanlığın yayıldığı dönemde İmparator 2. Cladius'un karısını, sevgilisini bırakıp savaşa gidecek asker bulmakta zorluk çekince bütün nişan ve evlilikleri yasakladığı; bu dönemde papazlık yapan Valentin'in evlenmek isteyen çiftlerin nikâhını gizlice kıydığı rivayet edilir. Bu anlatımda onun bir ihbar üzerine yakalanıp işkenceye uğradığı ve M.S. 270 yılının 14 Şubat'ında dövülerek öldürüldüğü de var.
Neticede aradan iki asır geçtikten sonra 496 yılında Papa Gelasius, papaz Valentin'i 'aziz' (saint) , 14 Şubat'ı da St. Valentin Günü ilan etti.
Avni Özgürel /Radikal/14 Şubat
Lise 3 müfredatında 'Fotoelektrik' konusunda adı geçen, enerji barındıran küçük taneciklere verilen ad.
'Rönesans'ı Bizans Değil Endülüs Tetikledi' başlıklı, Aksiyon dergisinin 442 sayısında yayınlanan yazıdan iktibas edilmiştir
Peki Rönesans'ı kim yaptı?
Söz dönüp dolaşıp nereye geliyor? Yani Rönesansı Bizans’tan gidenler yapmadı da kim yaptı, ya da nasıl oluştu? Yukarıda sözü edilen 13. yy dönüşümünden ne kast edilmektedir? Bekir Karlığa “Rönesansın başlangıcının 13. yy’da atılan adımlar olduğunu söylüyor. Öncelikle Paris Sorbon Üniversitesi, Londra’da Oxford ve Camridge Üniversiteleri kurulur. Üniversitelerin kuruluşu ve buralarda okutulmaya başlayan kitaplar Avrupa’da önemli düşünce akımlarının doğmasına yol açar. İlk Latinceye tercüme edilen kitaplardan biri İbni Sina’nın 4 bin sayfalık “Şifa” sı olur. 20. yy’ın önemli Ortaçağ tarihçilerinden Ethenjilson “Şifa, Latinceye tercüme edildiği zaman Avrupa’daki aydınlar bu eserin büyüklüğü karşısında adeta çarpıldılar, şoke oldular” demektedir. En büyük kütüphanelerinde bile üçbeş din dışı kitap bulunmayan Avrupa için bu eserin tercüme edilmesi kayda değer etki oluşturur, ama tercümelerin ardı arkası kesilmeyecektir. Kısa bir süre sonra İbni Rüşd’ün eserleri Latinceye kazandırılır. İbni Sina, İbni Rüşd ve Aristo’nun eserleri Avrupa Üniversiteleri’nin temel ders kitabı ve el kitabı haline gelir. Ayrıca İbni Sina’nın Kanun isimli tıp kitabı da tercüme edilir. Bekir Karlığa bir kitabın altı ayrı tercümesi olduğuna dikkat çekerek tercüme furyasının boyutunu ele veriyor. Hem tercümeler hem de üniversitelerde okutuluyor olması Avrupa’da yeni bir fikir hareketinin doğmasına yol açar.
İbn Rüşd'ün özgürlükçü yorumu
Akımların en önemlisi üniversitelerde ortaya çıkan İbni Sinacılar (Avisenist) ve İbni Rüşdcüler (Averoist) akımlarıdır. Mehmet Ali Kılıçbay, Aristoteles şarihi olarak İbni Rüşd’ün özgürlükçü ve ‘liberal’ yorumunun Avrupa’nın yenilikçi kanadını çok etkilediğini söylüyor. Zaten İbni Rüşdcülük en büyük düşünce akımlarından biri olarak karşımıza çıkıyor ilerleyen yıllarda. Avisenizm ve Averoizm kısa zamanda Batı üniversitelerinde doktriner birer ideoloji haline dönüşüyor. Kilise bundan rahatsız olur ve bu akımların yaygınlaşmasını önlemek için 20 küsür yasaklama kararı alır fakat başarılı olamaz. Başaramayınca bu görüşlere karşı alternatif görüşler oluşturma ihtiyacını duyar. İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü okuyup onların Hıristiyani yorumlarını ve eleştirilerini yapan insanların yetiştirilmesine çalışılır. Bu bağlamda büyük Albert, Albertos Magnus ve onun öğrencisi Ortaçağ’ın en büyük düşünürü sayılan Saint Thomas gibi düşünürler İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü okuyup eleştirirken, Aristo’yu yorumluyorlar ve yeni bir din ve felsefe anlayışını şekillendiriyorlar. Tartışmalar, akımlar derken 13. yy bilim ve felsefe alanında Avrupa’nın uyanmaya başladığı ‘akıl’ ve ‘Hiristiyanlık dışı öğretilerle’ haşir neşir olduğu yüzyıl olarak karşımıza çıkıyor.
Bekir Karlığa yaptığı çalışmada Avrupa’da hangi üniversitelerde kimlerin İbni Rüşdcü olduklarını ve bu akımın Rönesansa nasıl ön ayak olduğunu uzun uzun anlatıyor. Paris, Londra ve İtalya’daki üniversitelerde İslam düşünürlerinin tesirleri ortaya çıktığı ve fikirlerinin okutulduğu tartışmaya gerek duyulmayacak açıklıkta. Mehmet Ali Kılıçbay’a, “Size göre Rönesansın oluşumu nasıldır? ” gibi bir soru yönelttiğimde “Konu ortada, şuna buna göresi olmaz” cevabı alıyorum.
Yahudi İbni Rüşdcüler...
İbni Rüşdcülerin değişik üniversitelerde kümelenmesi kiliseyi rahatsız eder. Sözgelimi Paris Sorbon’dan kovulan İbni Rüşdcüler “Fakülte Dezhar” adında teknik bir üniversite kurarlar vs. Kilise durumdan rahatsız olsa, birtakım yaptırımlar yapsa da İbni Rüşdcülük akımı Avrupa’ya damgasını vuracaktır. Latin İbni Rüşdcülerinin önde gelen isimleri şöyle: Jena de la Rochelle, Boece de Dasie, Roger Bacon ve Adam de Buckfield, Siger de Brabant, Jena de Jandun, Dante Alighieri, Ayrıca Bologna ve Padoa üniversitesi çevresinde üniversite adıyla anılan Bologna İbni Rüşdcüleri ve Padoa İbni Rüşdcüleri vardır. Bekir Karlığa, yeni araştırmalar çerçevesinde İtalyan Rönesansının kurucusu Dante’nin, İbni Rüşd’ün tesirinde, İbni Rüşd hayranı ve İbni Rüşd’ü savunan bir kişi olduğunu söylüyor.
İbn Rüşd’ün eserlerinin İbraniceye çevrilmesiyle ortaya çıkan Yahudi İbni Rüşdcülüğü de kayda değer bir akım olarak ortaya çıkar. İsaac Albalag, Moise de Ranbonen, Levi Ben Gershom, Eliya Delmedigo, Jacop ben Abba Mari, Mois ibnh Tibbon, Connymos ben Canymos ben Meir 40 civarındaki Yahudi İbni Rüşdcülerin önde gelenleri. İbni Rüşd etkisine karşı karşı İbni Rüşd’ü okuyarak, reddiye yazarak İbni Rüşd’den etkilenen Hıristiyan düşünürlerin isimleri ise şöyle; Büyük Albert, Saint Thomas, Saint Bonaventure, Robert Kilwerdby, Duns Scot, Gilles de Rome, Raimond Lulle.
Bekir Karlığa, bu düşünürlerin bir kaç şeye karşı çıkarken İbni Rüşd’ün pek çok fikrini alıp benimsediklerini belirtiyor. Kilise İbni Rüşdcülüğü tümüyle yasaklamasına rağmen İbni Rüşdcüler faaliyetlerini sürdürüyorlar. “1650 yılında kıtanın en kuzeyinde yani bugünkü Polonya’da bile Grako Üniversitesinde İbni Rüşdcülerin ders verdiği biliniyor” diyor Karlığa.
Yukarıda sözü edilen İbn Rüşd akımları neyi doğurmuştur sorusuna şöyle bir açıklama getiriyor Karlığa: “Bu hareket üçbeş ana noktayı değiştirdi. Bunlardan birisi bilimle din arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirmek gereği duydu. Ortaçağda skolastik felsefenin, din adamlarının ‘felsefeye gerek yoktur’ tezi ret edildi. Çünkü Bizansla Roma Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra kilise felsefenin din karşıtı olduğunu ilan ederek felsefeyi ret etmiş ve felsefe kitaplarını yasaklamışlardı. Bizans bunu çok kez yaptı. İlkin Justinyanus yaptı, 529 yılında Atina felsefe okulunu kapattı ve filozofları sürdü. Bizans’ta 9. yy’da yine bir anti felsefe hareketi var. 13. yy’da Bizans’ta felsefenin lüzumsuzluğu tartışılıyor, ortaya konuluyor. Bizans herşeyi Ortodoks mezhebi çerçevesinde yerleştirmeye çalışıyor. Batı’da da aynı şey sözkonusu. Batı’da 13.yy’a kadar felsefe resmen yasaklanmamış ama felsefeye ilgi çok azalmış, hemen hemen hiç yok.”
Mehmet Ali Kılıçbay, Rönesansta olan şeyi, “zihniyet devrimi, farklı bir bakış açısıyla bakışın başlaması” olarak yorumluyor. “Hıristiyanlığın ezici tavrına karşı dayanak noktası olarak Hıristiyanlığın olmadığı dönem bulunmuştur.”
13. yy’a yani İslam dünyasından yapılan tercümelere kadar Platon’un iki, Aristo’nun üç kitabı tanınmakta, bir kaç da Hıristiyan filozofun kitabı bilinmektedir. Ki, felsefe denildiğinde din dışındaki bütün bilimler kast edilmekte. Bekir Karlığa bu dönemi şöyle özetliyor: “Demek ki din dışı bilgilere de ihtiyaç vardı. Çünkü Müslümanlara bakıyorlar, din dışı bilgilerle gelişmeye başlamışlar, İslam ilimlerine bakıyorlar, Haçlı savaşları münasebetiyle, Endülüs İslam dünyasına ‘ticaret’ vesilesiyle geliyorlar. Böylece skolastik kilisenin bu anlayışı yıkılmaya başlıyor. İkincisi milli diller doğuyor. Milli dillerle beraber yeni edebiyat ortaya çıkıyor. Rönesansa kadar edebiyatın temel konusu dini büyükleri, din liderlerini ululamak, tazim etmek iken Rönesansla birlikte dünyevi konulara, dünyevi hazlara da yer veriliyor. Ve üçüncü bir husus insan anlayışı değişiyor. Kaderci, fatalist, ‘teslimiyetçi’ insan anlayışından araştırmacı mücadeleci çalışan çırpınan insan kültürü ortaya çıkıyor.”
16. yy nerede, 13. yy nerede. Ne Bizans’tan kaçan on kişinin yaptıkları söylenen şeylere sığınırak yapılan böbürlenme, ne de Batı’nın İslam dünyasından etkilenerek geçirdiği evrimi inkar ederek yeni “yalancı” kahramanlar üretmeye ihtiyaç var. Mehmet Ali Kılıçbay’ın dediği gibi “ Bu eşyanın tabiatına aykırı bir kere...”
Bugün, hikâye anlatmanın ya da dinlemenin iyileştirici gücüne inanan herkesi mutlu edecek bir gün; ‘Dünya Öykü Günü’...
İlki, Türk P.E.N. Yazarlar Derneği ve Edebiyatçılar Derneği’nin ortak önerisiyle geçtiğimiz yıl düzenlenen ‘Dünya Öykü Günü’, bir edebî tür olarak hikâyenin artık daha çok yazılıyor ve daha çok okunuyor oluşunun bir göstergesi. Öykünün kitleselleşmesi ve toplumsal bir taban bulması için özel bir çaba gerektiğine inanan Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Özcan Karabulut, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’yle öykülerle öyküleri, öykücülerle öykücüleri, dillerle dilleri, kültürlerle kültürleri buluşturmak istediklerini söylüyor. Uluslararası PEN Yazar Örgütü’nün de desteklediği ‘Dünya Öykü Günü’ Adana, Antakya, Aydın, Antalya, İzmir, Çanakkale, Bursa, İzmit, İstanbul, Ankara ve Diyarbakır, Lefkoşa, Frankfurt ve Duisburg’da çeşitli etkinliklerle kutlanacak...
Zaman/14 Şubat/Kültür Sanat