Ramazan ayının müjdecisi olan mübarek Berat Kandili’ni de idrak etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Berat Kandili Müslümanların, sınırsız af ve merhamet sahibi olan Yüce Allah’a sığınarak günahlardan arındıkları, ilahi lütuf ve bereketlere eriştikleri müstesna zaman dilimlerinden birisidir.
Müminler için bu gece, hem af, mağfiret ve ilahi rahmete kavuşma vesilesi, hem de birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını en yoğun bir şekilde yaşadıkları bir fırsattır. Bu gecede kırgınlara son verilir, gönüller alınır, fakir fukara hatırlanır. Bu sebepledir ki asırlar boyu bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman ecdadımız, bu geceyi diğer kutsal geceler gibi, dini hayata derinlik kazandıran bir değer olarak görmüşler ve onu nefisleri kontrol altına almanın bir fırsatı olarak değerlendirmişlerdir.
Bunalan ruhlar için bu gece gerçekten bulunmaz bir fırsattır. Bu gece, kulluk esprisi içinde Allah’ın ilahlık hakikatine en köklü anlamda bir sığınma anlamı taşıyan ve ibadetin özü olan dualarla en güzel bir şekilde değerlendirilmeli, günahlardan arınmak için Yüce Allah’a yalvarıp yakarılmalı, tevbe ve istiğfarda bulunulmalıdır. Unutmayalım ki tevbe ruhu arındırmanın en güzel yollarından biridir. Kur’an-ı Kerim, ameli ne olursa olsun istisna koymaksızın herkesi tevbeye davet etmektedir (Nur,31) . Ruhi olgunluğun doruğuna yükselmiş peygamberlerle beşer arasında bu bakımdan fark yoktur. Peygamberimizin günde 70’den fazla tevbe etmesi de, be sebepledir. Bu gece ana baba ve akrabaların kandilleri tebrik edilmeli, hayır duaları alınmalıdır. Fakir ve muhtaçlara imkanlar nispetinde yardım eli uzatılmalıdır. Unutmayalım ki, paylaşılmayan sevinç ve mutlulukların insan için fazla bir anlamı yoktur. Sevinç ve mutluluklar paylaşıldıkça artar, kederler de paylaşıldıkça hafifler.
Mübarek Berat kandili münasebetiyle bazı hususların altının çizilmesinde yarar görüyorum.
Madde ve mana arasındaki doğal dengenin madde lehine bozulduğu, global ihtilafların bütün dünyayı olumsuz etkilediği, ihtilafların çözümü için akl-ı selimin yerine silahların devreye sokulduğu, pek çok fenalık ve kötülüğün hüküm sürdüğü günümüzde, insanının, ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için büyük ölçüde iç gözleme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç her geçen gün daha fazla kendini hissettirmektedir. İnsanlık çoğu zaman maddeyi simgeleyen değerlerin peşinden koşarak niçin yaratıldığı ve dünyadaki gerçek misyonunun ne olduğuna dair varoluşun en temel sorularına karşı ilgisiz bir tavır sergilemektedir. Halbuki insanın hayatta varoluşun temel gayesi, nefsinin esaretinden kurtularak güzelliğin kaynağı yüce Allah’ın kendinde yaşattığı mutlak kemalin içindeki yansımalarını idrak etmesidir. İç gözlemi hakkıyla yapanlar, nefsin küçük ve sefil dünyasından kurtularak Allah’a yaklaşan düşünen bir varlık konumuna yükselirler. Hayatın aşkın manası da Allah’a giden yolu, diğer bütün alternatif yollara tercih edebilme erdemine ulaşmaktır. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapan insanlarda görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddedip, Allah’ın emaneti olarak algıladıkları insanların ıstıraplarını içlerinde hissetmeleridir. Buna mukabil iç gözlemden uzaklaşanlarda fark edilen özellik ise, kendi özlerine yabancılaşmaları ve yaratıcı yeteneklerini kaybetmeleridir. İnsanın ihtirasları, saldırganlıkları, çirkinlik ve kötülüklerinin altında yatan gerçek sebep, işte tam bu noktalarda aranmalıdır.
İnsanın iç dünyasında bulacağı en güzel armağan, Yüce Allah’ın bahşettiği güzel ahlaktır. Ünlü gönül adamımız Mevlana, “bütün cihanı araştırdım, ahlak güzelliğinden daha değerli bir şey görmedim” demektedir. İç gözlem, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlaki değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak en emin yoldur. Dinimizin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yöntem, ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de, arsızlık, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması, merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar.
İşte Berat gecesi sözünü ettiğimiz iç gözlemin yapılmasına fırsatlar sunması bakımından bizler için büyük önem arz etmektedir. Umuyoruz ki insanlık modern rehavet döneminin ve bunun yarattığı ruhsal boşluğun en kısa zamanda farkına vararak dikkatini yeniden hayatın felsefi ve ruhsal yönüne çevirir. Şüphesiz ruhumuzun açlığı bedenimizin açlığından da daha acı vericidir.
İç gözlem kişiler için ne kadar önemli ve zaruri ise, toplumlar için de önemlidir. Dünyanın geldiği bu noktada, İslam dünyası da kendi iç sorunlarının çözümü için kendine yönelmesi gerekiyor. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kendini hesaba çekme düşüncesi, İslam’ın özüne yabancı değildir. İslam dünyası bugün ciddi bir sınavla karşı karşıyadır. Bu sınav, İslam toplumlarının insanlığın geleceği için geçmişte olduğu gibi günümüzde de artı değerler üretebilip üretemeyeceğini ortaya çıkaracak olan bir sınavdır. İslam uygarlığının başka uygarlıklara karşı özgünlüğüyle meydan okuma gücünü koruyabilmesi bakımından müslümanlar bu sınavda tutarlı ve başarılı olmak mecburiyetindedir.
İnançlarımız bize, hiçbir zaman adaletten ayrılmamayı, kim tarafından yapılırsa yapılsın bütün kötülüklere karşı çıkılması gerektiğini telkin etmektedir. Yüce Allah bir Ayet-i Kerime’de “bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide,8) buyurmaktadır. Şu halde müslümanlar duygularının esiri haline gelip, insanlığın huzurunu kaçırmak için iğrenç ve korkunç eylemler gerçekleştirenlere asla destek olmamalı, bunlarla aralarındaki çizgiyi net olarak belirginleştirmelidir. Mensup oldukları medeniyetin barışçıl mesajlarla yüklü olduğunu eylemleriyle ispat etmeleri, medeniyetler arası çatışmaları önlemek için kendilerine de önemli görevlerin düştüğünü hatırdan uzak tutmaları gerekiyor. Her zaman iç bünyedeki sorunların çözümü için başkalarından yardım beklemek, onurlu bir davranış değildir. Bunun için İslam dünyası iç hesaplaşmasını yapması ve içindeki İslam’ın evrensel ilkelerine ters düşen düşünce tortularını temizlemesi gerekiyor. Kendi iç bünyesindeki hastalıkları teşhis ve tedavi edemeyenler, başkalarıyla hesaplaşmayı hayal bile edemezler.
İslam dini insanlığın önüne hem madde hem de manasıyla bir bütünlük içinde insanlığını gerçekleştirmesine katkıda bulunacak geniş imkanlar sunmaktadır. İslam ülkeleri içinde bunu müşahhas bir proje haline dönüştürebilecek olan ülke Türkiye’dir. Zira Türk insanı dinle dünyanın ahenkli sentezini yapabilecek potansiyeli her zaman bünyesinde bulundurmuştur.
Bu duygu ve düşüncelerle milletimizin, yurtdışında yaşayan aziz vatandaş ve soydaşlarımızın ve bütün İslam aleminin Berat Kandilini kutluyor insanlığın barış, huzur ve saadetine ve bütün müminlerin affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
Mehmet Nuri YILMAZ - Diyanet İşleri Başkanı
NOT: Berat Kandili,31 Ekim Çarşamba Gününü 1 Kasım 2001 Perşembe Gününe bağlayan gecedir.
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvin. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını, Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, İncil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Kaynak: Bazı kaynaklar Ahmet Altan bazıları ise Halil Cibran diyor ama önemli olan yazılanlar.
Tanrı fikri çok rahatlatıcı bir şey. Yani, Tanrı olduğu zaman iyi bir adamsan daima için rahat. Nasıl olsa Tanrı sana iyi davranır. İki, nasıl olsa her acını paylaşacak bir güç vardır ki, bu da çok muhteşem bir şey. Batılı bir düşünür, 'Tanrı fikri çok iyi bir proje' diyor.
Semavi bir edebiyatın kahramanlarından biri olmaktan hoşlanıyorum. Ben kendi müellifini tanımayan; ama ona hep hoş bakan, iyi şeyler olduğunda teşekkür etmesini bilen, kötü şeyler olduğunda, sitem eden bir kahramanı olarak dolaşırım.
Zor bir duruş
Ahmet Altan muhalif bir hayatın sahibi. Konuşmaya başlarken diyorum ki, konuşalım ama baştan bilin; 'Ey kavmim sen ki, peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin' gerçeği hâlâ devam ediyor.
Ahmet Altan'ın şu aralar üzerinde yoğunlaştığı ve eylül ayında kitaplaşacak bir çalışmasının önemli kahramanlarından olan Şeyh Efendi'ye kulak veriyorum, Şeyh Efendi; 'Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlâksız, benim ahlâkıma uymayan değildir, ahlâksız kendi ahlâkına uymayandır.' diyor. Kendi ahlâkı içinde tutarlı ve onurlu duruyor Ahmet Altan. Onun duyarlılığını açık yüreklilikle ifade etmek zorundayım. Ölüm karşısında, hayat karşısında, aşk karşısında, umut karşısında, hüzün karşısında, acı karşısında, inanç karşısında, Yaratıcı karşısında duyarlı. Bu duyarlılıkta; ölümün, hayatın, aşkın, hüznün, acının kendisine ya da hiç tanımadığı bir başkasına ait olması herhangi bir rol oynamıyor.
Hasan Paşa'nın kızı, Şeyh Mustafa Efendi'nin torunu, Halit Bey'in eşi Hanımefendi'yi hayatın, 'Ben her şeyin bedelini ödetirim.' demesinden, 'Parayı dedim, depremdekilerine gönder.' diyen çocuktan ziyadesiyle etkileniyor. Hapishanede ölümle yüz yüze duran Sevgi'den etkileniyor. Sarıkamış'ta Enver Paşa'nın ihtirasıyla ölen 90 bin insanla da, Akdeniz'de, Kıbrıs'ta kendi gemimizi batıran dahilerle de ilgileniyor. Benim acılarımla da, bütün kabilelerin acılarıyla da, duyarsızlıklarıyla da ilgileniyor Ahmet Altan.
Altan'ın biz Müslümanların bu hayatta olaylar karşısında tavır ve duruşlarına ait bazı sorularını düşünmeye değer buluyorum. Sahi biz, başkalarının ölümleri, korkutulmaları, haksızlığa uğramaları ve acıları karşısında niye sessiz kalırız ki!
Ahmet Altan, 'Hayatınızda hayatınızdan daha değerli bir başka şey yoksa eğer... ' diye başlayan ve oldukça anlam yüklü bir cümleyi de bırakıyor bize. Bir de, 'İnsan neresinden değişir? ' sorusunu.
Sahi insan neresinden değişir Ahmet Altan!
Her açıdan zor bir duruş, onun tercihi.
Bir dedem şeyh, bir dedem paşa. Ama bir dedem paşa olduğu için asker, bir dedem şeyh olduğu için sivil değilim. Fakat ben bunların izleriyle büyüdüm. Dedemin kılıcını ve kahramanlık hikâyelerini, diğer dedemin tekke anılarını dinledim. Bütün bunlar insanın damarlarına akar.' diyorsunuz bir söyleşide. Peki siz nesiniz, kimsiniz, nerede duruyorsunuz?
Ben yazı yazan bir adamım. Yazının haricinde beni tarif edecek pek bir özelliğim yoktur. İyi yazı yazmaya, yazıya ihanet etmemeye çalışırım. Yazıya ihanetin cezası her şeyden daha ağırdır bilirim. Düşündüğümü ve duyduğumu yazmaya çalışırım.
Sizi okurken aldığım notlarda; neredeyse birbirine benzemeyen iki hayatınızın olduğunu söylüyorsunuz.
Serserilikle dağılmaya yatkın, süfli zevklere düşkün tabiatımın bana kaçınılmaz bir kader gibi hazırladığı yok oluştan kadınlarla kitaplar çıkardı beni.
Nereden, hangi kadınlar, hangi kitaplar, nasıl ve nereye çıkardılar sizi?
Ben hem sokak çocukluğunu bilirim, hem de entelektüel bir dünyayı. Babamın meşhur bir yazar olması, her sabah bir daktilo sesinin hayatıma girmesi, benim ihtiyaçlarımı karşılayan paranın yazıdan gelmesi... Bu iki kültürün birleştiği kavşakta bir kültür melezi olarak büyüdüm. Biraz da asi tabiatlı bir çocuktum. Ders çalışmayı, okulu hiçbir zaman sevmedim. Derslerim kötüydü, çeşitli okullardan atıldım. Cehaletin bilgiye karşı iki tavrı vardır, ya onu yerden yere vurur, ya da onu çok yüceleştirir. Biz bunun ikisini de aynı anda bu toplumun içerisinde görüyoruz. Okulun, diplomanın, donmuş bilginin, ezberlenmiş bilginin bu kadar önem kazandığı bir yerde benim durumum bir yokluğa, bir hiçliğe, bir serseriliğe doğru giden bir yol gibi gözüküyordu.
Süflilikte kalma mı?
Hayatın süfli kısımlarına da meraklıyım. Ben bütün yerleşik aile değerlerini içine sindirmiş olarak büyümedim.
Kitaplardan ve kadınlardan ne öğrendiniz?
Edebiyat çok iyi bir beslenme kaynağıdır. İnsan hayat hakkında çok önemli şeyler öğretir. İnsana kendi güvenini, kendi değerlerini kazandırır. İnsana düşünmeyi gösterir. Hayatın içinde birçok değişik hayatlar olabileceğini bilirsin. Kendi hayatın içinde birçok başka insanın hayatlarını yaşarsın. Bu sana hiç yerinden kımıldamadan müthiş bir hayat tecrübesi verir. Kitaplar bana böyle şeyler öğretti. Süfli bir serserilik içine hapsolup kalmanın çok küçük bir hayat olabileceğini bana gösterdi. Bütün kitaplar zekânın ve zarafetin çekiciliğini gösterdi bana. Kadınlar ise beni her açıdan eğittiler, bana zevk, zarafet, incelik öğrettiler. Bugün eğer sahip olabildiğim herhangi bir değer varsa onların hepsinde bir kadının izi bulunur. Hayatı kitaplardan ve kadınlardan öğrendim. Bir de babam çok önemli bir faktördü.
Var olmak diye bir problematik. Varlığınızı nasıl temellendiriyorsunuz?
Bu bir problematik. Çünkü insanlar hayatın nedenini bilmiyorlar. Doğuyorsun, tabiatın ölçüleri içinde çok kısacık yaşıyorsun ve öleceğini de biliyorsun. Dindarlar hayatın manasını öteki dünyayla bu hayatı tamamlayarak açıklıyorlar. Ama dinî inançların bu kadar kuvvetli değilse, o zaman bu kendi elinde duran ve içi boş olan 80–90 yıllık zaman dilimine bir mana yüklemek senin görevin oluyor. Herkes hayata nasıl bir mana yükleyeceğini kendisi seçiyor. Bir kısmı hayata öyle mana yüklemek istiyor ki, ölümü ben hayatımda yaşarken yeneyim diyor, yani bedenen yok olduğum halde de benden bir şeyler kalsın diyor. Bazıları ölümünden sonra kalmasa bile, bu dünyada yaşadığı sürece çevresinin kendisine saygı göstereceği bir değer birikimine sahip olmak istiyor. Bir kısmı da hayata bir mana katmaya çalışmıyor, mümkün olduğunca eğlenceli bir biçimde geçirmeye çalışıyor. Burada bir sapmanın yol ayrımına geliyor; hayatı eğlenceli geçirmek için paraya ihtiyacın var. Parasız eğlenebilmek, çok büyük bir lüks ve çok büyük bir entelektüel birikim gerektirir. Eğer elinde bu birikim yoksa eğlenebilmek için başkalarına ve paraya muhtaçsın.
O zaman parayı nereden kazanıyorsun, nasıl kazanıyorsun diye sormak gerekiyor?
Evet. Bazen insanlar kendi varoluşlarını inkâr edebilecek bir biçimde para kazanıyorlar. O zaman kendi hayatlarının manasını eksiltip, o boşluğu eğlenceyle, iktidarla doldurmaya çalışıyorlar.
Ya siz?
Sade bir hayatım var. Yalnızlıktan çok hoşlanırım, kendi kendimi eğlendirebilirim. Ben kendi hayatıma yazı yazarak bir mana katmaya çalışırım. Yazmadığım zaman kendimle aram iyi olmuyor.
Yazarken kendinizde bir iktidar, bir kudret vehmediyor musunuz?
Yazarlar Enel Hakk'a en çok yaklaşan insanlardır. Her yazarın kendi kâinatı var. Kahramanlarının kaderlerine hükmeder, onların ölümlerine, doğmalarına, yaşamalarına, aşklarına karar verir. Burada gerçekten büyük ve dokunulmaz bir iktidar vardır. Sizi öldürebilirler, sizi hapse atabilirler; ama kimse size istemediğiniz bir şeyi yazdıramaz. Hem başka hiçbir kimseden yardım alamaz, hem başka hiç kimseden tesirle kötü bir hale gelemez. İnsanın Tanrı'ya en yaklaştığı yerdir bence yazarlık.
'Hayatın, bir sanat şaheseri olarak yaratıldığı açık; duygu zenginliği, anlatım gücü, aksiyonla ruhsal derinlik dengesi, kahraman bolluğu, sürprizleri, inandırıcı olmaya hiç uğraşmadan başardığı inandırıcılığı ve sürükleyiciliği bir başyapıt' diyorsunuz. Ahmet Altan bir yazar, bir de bu evrenin bir yazarı var. Peki bu başyapıtın yazarı ile aranız nasıl?
Zaten korkunç olan da bu geçek. Şimdi burada Tanrı fikrine bir yaklaşış var. Ben Tanrı fikrinden çok hoşlanan bir insanım.
Çok iyi bir çözüm...
Çok rahatlatıcı bir şey. Yani, Tanrı olduğu zaman iyi bir adamsan daima için rahat. Nasıl olsa Tanrı sana iyi davranır. İki, nasıl olsa her acını paylaşacak bir güç vardır ki, bu da çok muhteşem bir şey. Batılı bir düşünür, 'Tanrı fikri çok iyi bir proje' diyor. Ben bu fikirle biraz oynaşmaktan hep hoşlanırım. Bu kâinatın niçinini bilmiyoruz. Muhteşem bir sanat yapıtı gibi. Bunu yaratan biraz kendi yaratıcılığının gücünü de göstermek istiyor. Ben nasıl yaratırım ve neler yaratırım diye müthiş bir kudret gösterisi.
Kendini bildirmek...
Burada bir başka gösteri daha var. Bizim bilebildiğimiz kadarıyla kâinatta sadece iki çizgi vardır, düz ve kavisli çizgi. Sadece bu iki çizgiyi ve güneşin yedi rengini kullanarak, neredeyse milyarlarca renkte, tonda ve şekilde yaratık yaratabilmek olağanüstü bir hayal gücünün, muhteşem bir kudretin işareti. Bunun bir sahibi var mı derseniz, ben şu anda buna ne var diyebilirim, ne de yok...
Size var demek de, yok demek de zor geliyor, peki böyle bir 'muhteşem başyapıt' nasıl oldu sorusuna ne diyorsunuz?
Bunun cevabını bilmiyorum. Cevabını bilmediğim zaman, bir tahminim olabilir, ama tahmini gerçek olarak kabul edemiyorum. İnançlı olanlara karşı değilim ve onları şanslı görüyorum, karşı çıkanlara da karşı değilim. Biliyorum, emin olmak onları rahatlatıyor.
Emin olmak, insanı rahatlatıyorsa, her iki durumdan birini seçemeyen ve emin olamayan Ahmet Altan'da bir rahatlama isteği hiç olmuyor mu, ya da bu rahatsızlık, size rahatsızlık vermiyor mu?
Bir huzursuzluk. Ama bu bereketli bir huzursuzluk. Bu huzursuzluk soru sordurur. İnsanların da soru soranlara ihtiyacı vardır. Huzura ve rahata kavuşmak soruları bitirir. Benim huzursuzluğum sürdüğü sürece ben iki ucun arasında sürekli dolaşabilirim, bir kesin bağlanma sağlamadan onların arasında dolaşıp kendi sorularımı iki uçta da arayabilirim. Kesinlikler artık beni şüpheye düşürüyor.
Soruları kendiniz için mi soruyorsunuz, başkaları için mi?
Aklımda bir soru varsa, zaten onu yazarım. Türk toplumu sizin samimi konuştuğunuza, o konuşmalardan bir çıkar sağlamayacağınıza inanıyorsa, onun inançlarının tam tersini söyleseniz, buna belli bir hoşgörüyle yaklaşabiliyor. Genelde dindarlar tutucu bir yapıdadır, ama benim gibi tavrını net olarak söyleyen insanlarla onların bir problemi olmaz, rahatlıkla konuşurlar. Çünkü ben dindarların kendi hayatlarını yaşamalarının gereğine inanıyorum. Ama şuna da inanırım; Türkler söyledikleri kadar dindar değiller, eğer öyle olsalardı ahlaklı olurlardı. Ben bugüne kadar din motifli politik hareketlerden hiçbirinin 'haram' kavramının üstüne gittiğini hiç görmedim. Şimdi siz 'türban' meselesini 'haram' meselesinden önde tutan bir Müslümansanız, ben sizin inançlarınızdan ve tavrınızdan kuşkuya düşerim. Bu, Tanrı'nın varlığına duyduğum kuşkudan çok daha büyük bir kuşkudur.
Semavi bir edebiyatın kahramanlarından biri olduğunuzu da yazdınız.
Böyle olmaktan da memnunum. Büyük bir başyapıtın içinde yaşayan herkes onun kahramanlarından biridir. Ben de bu başyapıtın içinde dolaşan insanlardan biriyim. Ben de onun kahraman yaratmaya çalışan kahramanlarından biriyim. Ben kendi müellifini tanımayan; ama ona hep hoş bakan, onunla şakalaşan, iyi şeyler olduğunda teşekkür etmesini bilen, kötü şeyler olduğunda, ama biraz fazla değil mi diye sitem de eden bir kahramanı olarak dolaşırım.
Bu hayatı yaratıcıyla birlikte yazarak, adınızı onun adının yanına yazdırmayı başarmak mı buradaki kahramanlık?
Asıl zevk veren, asıl heyecanlı kısım, eserin yazılmasına yardımcı olabilmemiz, bunu hissetmemiz, bu yardımcılığı mümkün olan en son çizgiye kadar uzatma isteği taşımamız. Aslında yazarlığın da büyük bir başkaldırısı var, hem topluma hem Tanrı'ya. Çünkü yarışırım diyorsun. Ben bunu böyle yaşamaktan hoşlanıyorum, uçtan uca gidip gelmekten hoşlanıyorum.
Birbirinden çok farklı şeyleri aynı anda söylüyorsunuz. Mesela Aktüel'de iki hafta önce yayınlanan yazınızda 'Artık inanıyoruz Tanrı ve insanlar bizi bekliyor, sürgün bitiyor' diyorsunuz.
Benim yazılarımda Tanrı figürü çoktur, ben bu figürü, bu fikri seviyorum. Dindar olsaydım, radikal ölçülerde dindar olabilirdim. Yaratan birisi olmasından, sitem edebileceğim, şükredebileceğim birisi olması fikrinden ben hoşlanıyorum. Sadece o fikrin varlığından emin değilim. Bir dindar çocuk sormuştu, 'İnanmadığınızı söylüyorsunuz; ama yazılarınızda hep bir Tanrı var, nedir bu ilişkiniz? ' Onun kızacağından da biraz kuşkulanarak demiştim ki, 'Biz tanrıyla flört ediyoruz.' O bu sözden maksadımı anladı ve bana kızmadı. Bu bir tür düşünsel flört...
Ahmet Altan aslında Tanrı'yı ve dini çok ciddiye alıyor...
Elbette ki çok ciddiye alıyorum. Yazılarımda çok vardır, kitaplarımda da var. Mesela kahramanlarımdan biri Şeyh, gerçek bir din adamı. Gerçekten inanan bir adamın her zaman içinde bir kuşku olduğuna inanırım. En azından kendisine karşı bir kuşku taşır, layıkıyla inanıp inanamadığından kuşkudadır. İnsanların inanışları ilgimi çekiyor. Din insanlığın hayatında hep ciddiye alınmış, çok ciddi etkileri olmuş. Dini kültürel boyutta da, edebi boyu da çok ciddiye alırım. Mesela Batı edebiyatı kendi dininden çok beslenir. Ne yazık ki, bizim edebiyatımız kendi dininden o kadar beslenemedi, çünkü bizim dinî bilgilerimiz çok azdır.
İnanca yönelik bir yaklaşımda, 'Acıyla dolu bir hayatta insanların bu acılarını taşımalarına yardım eder... İnanç, insanların çekeceği azabı azaltır...' diyorsunuz.
Ben insanların inançsız olmalarını istemem. Hatta inançlıysalar onları şanslı bulurum...
Siz acıları nasıl taşıyorsunuz?
'Keşke Allah'a inansaydım' dediğim çok zaman oldu. Zaman zaman büyük acılarla karşılaşırsın. Annem öldüğü zaman bunu çok hissettim. Benim için ölüm bir kayboluştur, öteki dünyadan tam emin değilim. Çok sevdiğiniz birinin kesin yok oluşuna tahammül etmek çok güçtür. Allah'a inanan biri ölüm karşısında çok daha tevekkül sahibi olabilir, şunu düşünür; 'o gitti ama ruhu hâlâ etrafımda, ben de bir gün onun gittiği yere gideceğim ve buluşacağız.' Bu inanç acınızı yok etmez; ama taşımayı kolaylaştırır. İki, bizim toplumumuzda görmüyoruz; ama dinin inançlı insana çok büyük bir cesaret vermesi gerektiğini düşünüyorum. Onun içinde inançlarından kuşkuluyum, inanıyorsan cesurca fikrini söylemelisin, tavrını almalı. Dinin tek işaretinin de ibadet olduğuna inanmıyorum. Dinin daha özde var olabilen bir şey olduğunu düşünüyorum. Dinler ilk çıktıklarında ve muhalif oldukları dönemlerde özü çok önemsiyorlar; ama iktidar olduktan sonra şekli öne çıkartıyorlar. Ben, evet dinin özüyle ilgileniyorum. Hiçbir din insanlara kötü şeyler önermez. Ben yalnızlığa alıştım, yalnızlığa dayanabilirseniz, birçok acıya da dayanabilirsiniz. Bir de yazıya inanırım, tıpkı gerçek bir dindarın iyi yaşarsa cennete gideceğine inandığı gibi, ben de iyi yazarsam acıların üstesinden gelebileceğime inanırım. Benim hayatımda da bir inanç var aslında.
Kant; 'İki şey beni çok şaşırtır; yıldızlar ve insanlardaki iyilik' diyor. Sizi şaşırtan nedir hayatta ya da insanda?
Beni şaşırtan şudur; bu kadar muhteşem, ayrıntılı bir yaratma. Yani örümceğin kılcal damarına kadar düşünen, bir örümcek yaratıp bununla yetinmeyen ve üç yüz türünü yaratan, bir maymun yaratıp onunla da yetinmeyip iki yüz ayrı cins maymunu yaratan, denizin altında her bir balığı birbirinden farklı yaratan bir yaratıcılık, bunu sırf bir hiçliğe dönüştürmek için neden yapar! 'Kendi yaratıcılığını görmek için'den başka bir cevap bilmiyorum. Belki bir cevabı vardır. İnsan olağanüstü bir yapı, büyük bir kudret işi. Yaratıcılık gösterisine bakar mısın? Altı milyar tane aynı şeyden yapıyorsun ve hiçbiri birbirine benzemiyor. Sonra bunları buruşturup buruşturup atıyorsun. Niye?
Burayı bir vitrin olarak kullanıyordur...
Belki. Öyle de düşünülebilir. Bu soruların sahibiyim ama cevapların değilim.
Sorulara vurgu yaptığınız kadar, cevaplara da yöneliyor musunuz?
Bu soruların cevaplarını ben bulamam, bu benim gücümü aşıyor. Ben sorularımla devam etmek isterim. Sorularım en azından bana elimde olmayan cevapların gösteremediği yolları gösterir. Bir gün cevabını da bulursam harika olur... Edebiyat insana sorular verir. Bu sorular günlük hayatta pek işine yaramaz. Ama kendinle ilişkinde önemli bir rol oynayabilir ve insanın en önemli lişkilerinden biri kendisiyle ilişkisidir. Ayrıca senin kendinle ilişkilerin zenginleşirse hayatla da ilişkilerin zenginleşir. Hayatın da aynen dinde anlatılan gökyüzünün katları olduğu gibi katlarının olduğuna inanıyorum. Senin seviyen neyse sen hayatta ancak onun cevabı olan katta yürürsün.
Sizce ölüm nedir?
Hayata kıyasla ölüm bir mükemmelliktir. Çünkü hayat eksik olmak zorundadır. Ancak eksik şey ilerler. Mükemmelin gideceği bir yer yoktur. Mükemmel sondur. Ölümün mükemmelliği son olmasındadır ki, o mükemmellik bile yeniden hayata dönüşerek bozulur.
Yani ölüm bile tam mükemmel değildir.
Doğru. Hayat hareketini eksikliğe bağlamıştır. Zaten hiçbir zaman bir din devleti olamayacağına inanmamın nedeni de budur. Dinin bana göre tek eksikliği var o da, insandan mükemmelliği istemesi... İnsanoğlunun mükemmel olması hayatın akışına aykırıdır. Hepimiz eksiğiz ve sürekli bu eksikliği tamamlamak için hareket ederiz. Müslümanların dinlerini daha ciddiye almalarını bekliyorum.
Müslümanlar dinlerini ciddiye almıyorlar mı?
Hayır. Babam sorar; 'Müslümanlar neden Allah'ın kanunları karşısında merak eksikliği içindeler.' Eğer Allah'a gerçekten inanmışsan Allah'ın kanunlarını merak etmelisin. Senin Allah'la olan tek ilişkin onun büyüklüğünü kabul etmek ve ibadet etmekle sınırlı kalabilir mi? Senin Allah'ınla daha boyutlu, daha düşünsel, daha ruhsal bir ilişki olmayacak mı? Öz meselesi. Bu senin meselen mi derseniz, eğer onlar öze indirseydi, yaşadığımız hayatın çok daha renkli, çok daha zengin olabileceğine inanıyorum. Bu bana da yansıyacaktı. Ben romanımda bir şeyh, Allah'a inanan bir insan anlatıyorum. Benim kitabımın neredeyse en akıllı adamı bir şeyh. Orada kendi günahıyla, kendi imtihanıyla inanan bir adamın dövüşmesinin acısı var. Ama ben bizdeki Müslümanlarda böyle bir acı olduğuna inanmıyorum. Onlar bir cennet cehennem pazarlığı içindeler. Bunun da bir dini, olabilecek en ucuz ve kolay hale dönüştürmek olduğu kanaatindeyim... Bu son kitabımda şeyh diyor ki; 'Allah kulunu mükemmel yaratmaz. O'nun yarattığı kulun mükemmelliği tekâmül edebilmesindedir. O zaman sen Allah'ın dünyaya vermek istediği mükemmelliğe bir uyum katmak istiyorsan, sen de gelişmeli ve tekamül etmelisin...'
Ölüm korkutuyor mu sizi?
Ölümden gençliğimde korktuğum kadar şimdi korkmuyorum. Yazı yazmak beni ölüm korkusundan epeyce kurtardı. Özellikle Kılınç Yarası beni ölüm korkusundan epeyce kurtardı.
Nedir o korku?
İnsanlar yok olmaktan ziyade ölüm anından korkarlar. Geçenlerde babam yazdı, yabancı bir yazar diyor ki, dindarlar ölümden sonrasından korkuyorlar, komünist dinsizler ölüm anından korkuyorlar.
Siz neden korkuyorsunuz?
Aslında neden korktuğumu bile bilmiyorum. Sokrat'ın çok güzel bir lafı var, onu ölüme mahkum ettiklerinde hakimlere diyor ki; 'Siz kalıyorsunuz ben öleceğim, ama hangisinin daha iyi olduğunu hiç kimse bilmiyor.' Ben korkuyorum ama ne olduğunu bilmiyorum. Bu güdüsel bir korku. Bu kâinatı yaratan her kimse, hayatı ölüm korkusuyla devam ettiriyor, ölüm korkusu olmadan hayat bitiyor. Bütün canlıların içine ölüm korkusu bir güdü olarak yerleştirilmiş doğuştan. Çünkü korkmuyorsan öyle duruyorsun. Ceylanlar ölümden korkmasa aslanlar onları rahatlıkla yer, o zaman ceylan kalmaz, bütün denge bozulur. Ceylan niye korktuğunu biliyor mu, aslan gelince kaçıyor. Biz; 'Nasıl olsa öleceğim, niye bundan kaçıyorum? ' sorusunu sormalıyız.
Ölüm sizi teslim almadan, siz ölüme gitmeyi düşündünüz mü?
Yani intihar... O kadar büyük bir ölüm korkum yok. Gençliğimde bunu düşünebilirdim...
'Genç bir kız hapishanede ve galiba ölüyor. Bu kızın kurtulmasına yardımcı olacak, henüz gergedanlaşmamış, ruhunu satmamış bir insan yok mu koskoca toplumda? Eğer, bir kişi varsa, bir insan varsa ona yalvarıyorum: Yardım edin, biri ölüyor...' diye bir çağrı yaptınız...
Sevgi İnce'yle ilgili. Yaptım da ne oldu! Sarıkamış'tan Akdeniz'e yazdım; Sarıkamış'ın ölümcül gölgesi bu ülkenin üstünden hiç gitmedi. Eğer Sarıkamış'ta ölen 90 bin askerin hesabı Enver'e, Kıbrıs'ta batırılan geminin hesabı diğerlerine sorulsaydı, ölüm böylesine pervasızca kol gezmezdi bu ülkede. Hapishanede masum bir çocuk ölürken, nasıl olur da bu ülkenin dindarları ayağa kalkmaz? 18 yaşında bir kız çocuğunun hapishanede ölmesini, neden bir türban meselesi kadar önemsemezler? Din, 'Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı ihya eden bütün insanlığı ihya etmiş gibidir.' demiyor muydu! Allah rızası için bunu ben sorayım, bunu sizin gazeteniz sorsun. Biri bana bunun cevabını versin. Gözünün önünde bir kul bir başka kulu öldürüyorsa, sen nasıl sesini çıkartmazsın... Benim Şeyh kahramanım diyor ki: 'Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlâksız, benim ahlâkıma uymayan değildir, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır.' İnsanlar dindarlara güvenmiyorlar, çünkü dindarlar kendi ahlâkına uymuyor. Çünkü dinin ahlâkı size o çocuğu kurtarmak için ayağa kalkmanızı emrederdi.
Bir insanı yalın bir 'insan' olarak görüp, bunu onun için 'yeter değer'de algılayamıyoruz da, etnik kimlik, aidiyet, bağ vs. arayışlarındayız?
Bunun vahşi bir cevabı var; çünkü biz yeterince insan olamadık. Biz tek başımıza bir insan olmayı beceremediğimizden belli bir kabilenin bir parçası olmaya çalışıyoruz. Bu kabilenin adı Kürtlük, Türklük, laiklik, dindarlık olabilir. Ama bu kabilelere dahil olan herkes sadece kendi kabilesiyle ilgileniyor ve karşı kabileden birinin acı çekmesine hiç aldırmıyor ve zaten onları da birer insan olarak görmüyor. Kendisini de bir insan olarak görmüyor, kendisini de sadece bu kabileden birisi olarak görüyor...
'Tanrıyı sevdiğim kadar severim seni' diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk? Peygamberler bile tanrıya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı? Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz, kaybedişler unutuşları da getiriyor, bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı çok sürdüremiyoruz, 'tanrımız' olmuyor sevdiğimiz, imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız. Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor. Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz. O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı tanrıya sığınıyor. Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor. - İnandır beni, diyor, o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana. Ve tanrıyla bir pazarlığa oturup, en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında tanrıya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor. Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor tanrıya. 'İnsanlar birbirlerini görmeden de sevebilirler, değil mi' diyor, 'seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.' Kapı açılıyor, kadının öldüğünü sandığı erkek içeri giriyor. Graham Green, 'Zor Tercih' isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor. 'O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının altında ölmüş yatıyor olmasını istedim.' Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti. Ve, onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını farkedip, 'keşke ölseydi' diyordu. Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti. Romandan yapılan filmde, 'tanrıyı görmeden seven insanların' birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu. - İnsan sevdiğini görmediğinde aşk biter mi? - Düşünsene tanrıyı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz. - Ama benimki o tür bir sevgi değil Sarah. - Belki de başka bir tür sevgi yok Maurice. Aşk, bir insanı tanrıyı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı? Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk? 'Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim' demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı? Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi? 'Tanrıyı sevdiğim kadar severim seni' diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk? Peygamberler bile tanrıya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı? Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz, kaybedişler unutuşları da getiriyor, bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı çok sürdüremiyoruz, 'tanrımız' olmuyor sevdiğimiz, imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız. Ama, bence, sevgiyi ve aşkı hayatımızın bu kadar önemli bir parçası kılan bu çabuk vazgeçişler değil; tanrıya 'onu yaşatırsan ben onu bir daha görmemeye bile razıyım, insanlar seni nasıl görmeden seviyorlarsa ben de onu görmeden sevebilirim' diyebilen birilerinin varlığına inanmamız. 'Belki de sevmenin başka türü yoktur' diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken. Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz. Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in, 'tanrıyı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim' diyen bir satırı yazması bize aşkın çekiciliğini yaşatan.Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan. Hiç rastlamasanız da, 'bir insanı sevmenin bir tanrıyı sevmek gibi bir şey olduğunu' yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır, bence, sizin hayatınıza mana katan. Aynen, 'tanrıyı görmeden sevmek' gibi, siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size vaadettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız. Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz. Ve, birisini öyle sevmek. Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesini farkedersiniz. Acı dolu, isyan dolu bir mucize. 'Keşke inanmasaydım' dedirtecek, 'keşke onu böyle sevmeseydim' dedirtecek bir mucize. Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize. O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam. İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, horgörmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz. Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar. Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir. Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş... Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır. İnsanlar tanrıyı görmeden seviyorlar. Ama tanrıya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor. Ben, tanrıya inanan Graham Green'e inanıyorum, 'bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi' sürdürür. Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içine kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp, onları vaadedilmiş hayallere taşıyacak. Bir gün biri onlara diyecek ki: - Belki de başka tür bir sevgi yok Maurice.
Çok zekice yapılmış bir sayfa muhakkak uğrayın. Ben nasıl olduğunu çözebildim, bakalım siz çözebilecek misiniz? Bu arada işlemleri yaparken doğru yapmanızı tavsiye ederim
1.Aşağıdaki adreste bir kristal küre bulacaksınız. 2. İki basamaklı bir sayı tutun (orn: 11) 3. Her iki basamaktaki rakamları toplayın (orn: 1+1=2) 4. Bunu ilk tuttuğunuz iki basamaklı rakamdan çıkarın (orn: 11-2=9) 5. Sağdaki listede çıkan sonucun (orn: 9) karşısındaki şekle konsantre olun... 6. Hazır olunca küreye tıklayın.
Not: Sihirli olan bir şey yok, tamamen matematiksel ve yanıltmayla ilgili.. Belki dikkatinizi çeker diye veridim. İyi eğlenceler.
... Hümanizm insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir. 'Humanités' edeb, efendilik, nefse hakimiyet, mukaddese saygı ise İslamiyet ve bilhassa tasavvuf 'humanités' nin ta kendisi. İnsan yalnız İslamiyet'te eşref-i mahlukattır. Bir yanıyla balçık, bir yanıyla tanrı. Feyzi Hindi'nin meşhur beyiti ile çerçevelediği muhteşem varlık:
Haki, eğer bezulmeti hesdi mukayyedi, Arşi, eğer benur-ı ilahi münevveri.
“...Ben herhangi bir ta-rikatın sözcüsü değilim. Yani ilan edilecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde ve konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayaca-ğım tek hakikat: HER DÜŞÜNCEYE SAYGI.” Cemil Meriç (Jurnal 28.4.1964)
'Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avcumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz durur. Avcumuzu kapatıp, sıkmaya başladığımız an kum taneleri parmaklarımız arasından akmaya başlar. Bir kısmını tutmayı başarsanız da, çoğu akıp gider. İlişkilerde böyledir. Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz. Ama diğer insanı çok bunaltırsanız ilişkide yavaş yavaş bozulur ve biter.' (Kaleel Jamison)
KONU: BERAT KANDİLİ MESAJI
Ramazan ayının müjdecisi olan mübarek Berat Kandili’ni de idrak etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Berat Kandili Müslümanların, sınırsız af ve merhamet sahibi olan Yüce Allah’a sığınarak günahlardan arındıkları, ilahi lütuf ve bereketlere eriştikleri müstesna zaman dilimlerinden birisidir.
Müminler için bu gece, hem af, mağfiret ve ilahi rahmete kavuşma vesilesi, hem de birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını en yoğun bir şekilde yaşadıkları bir fırsattır. Bu gecede kırgınlara son verilir, gönüller alınır, fakir fukara hatırlanır. Bu sebepledir ki asırlar boyu bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman ecdadımız, bu geceyi diğer kutsal geceler gibi, dini hayata derinlik kazandıran bir değer olarak görmüşler ve onu nefisleri kontrol altına almanın bir fırsatı olarak değerlendirmişlerdir.
Bunalan ruhlar için bu gece gerçekten bulunmaz bir fırsattır. Bu gece, kulluk esprisi içinde Allah’ın ilahlık hakikatine en köklü anlamda bir sığınma anlamı taşıyan ve ibadetin özü olan dualarla en güzel bir şekilde değerlendirilmeli, günahlardan arınmak için Yüce Allah’a yalvarıp yakarılmalı, tevbe ve istiğfarda bulunulmalıdır. Unutmayalım ki tevbe ruhu arındırmanın en güzel yollarından biridir. Kur’an-ı Kerim, ameli ne olursa olsun istisna koymaksızın herkesi tevbeye davet etmektedir (Nur,31) . Ruhi olgunluğun doruğuna yükselmiş peygamberlerle beşer arasında bu bakımdan fark yoktur. Peygamberimizin günde 70’den fazla tevbe etmesi de, be sebepledir. Bu gece ana baba ve akrabaların kandilleri tebrik edilmeli, hayır duaları alınmalıdır. Fakir ve muhtaçlara imkanlar nispetinde yardım eli uzatılmalıdır. Unutmayalım ki, paylaşılmayan sevinç ve mutlulukların insan için fazla bir anlamı yoktur. Sevinç ve mutluluklar paylaşıldıkça artar, kederler de paylaşıldıkça hafifler.
Mübarek Berat kandili münasebetiyle bazı hususların altının çizilmesinde yarar görüyorum.
Madde ve mana arasındaki doğal dengenin madde lehine bozulduğu, global ihtilafların bütün dünyayı olumsuz etkilediği, ihtilafların çözümü için akl-ı selimin yerine silahların devreye sokulduğu, pek çok fenalık ve kötülüğün hüküm sürdüğü günümüzde, insanının, ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için büyük ölçüde iç gözleme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç her geçen gün daha fazla kendini hissettirmektedir. İnsanlık çoğu zaman maddeyi simgeleyen değerlerin peşinden koşarak niçin yaratıldığı ve dünyadaki gerçek misyonunun ne olduğuna dair varoluşun en temel sorularına karşı ilgisiz bir tavır sergilemektedir. Halbuki insanın hayatta varoluşun temel gayesi, nefsinin esaretinden kurtularak güzelliğin kaynağı yüce Allah’ın kendinde yaşattığı mutlak kemalin içindeki yansımalarını idrak etmesidir. İç gözlemi hakkıyla yapanlar, nefsin küçük ve sefil dünyasından kurtularak Allah’a yaklaşan düşünen bir varlık konumuna yükselirler. Hayatın aşkın manası da Allah’a giden yolu, diğer bütün alternatif yollara tercih edebilme erdemine ulaşmaktır. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapan insanlarda görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddedip, Allah’ın emaneti olarak algıladıkları insanların ıstıraplarını içlerinde hissetmeleridir. Buna mukabil iç gözlemden uzaklaşanlarda fark edilen özellik ise, kendi özlerine yabancılaşmaları ve yaratıcı yeteneklerini kaybetmeleridir. İnsanın ihtirasları, saldırganlıkları, çirkinlik ve kötülüklerinin altında yatan gerçek sebep, işte tam bu noktalarda aranmalıdır.
İnsanın iç dünyasında bulacağı en güzel armağan, Yüce Allah’ın bahşettiği güzel ahlaktır. Ünlü gönül adamımız Mevlana, “bütün cihanı araştırdım, ahlak güzelliğinden daha değerli bir şey görmedim” demektedir. İç gözlem, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlaki değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak en emin yoldur. Dinimizin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yöntem, ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de, arsızlık, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması, merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar.
İşte Berat gecesi sözünü ettiğimiz iç gözlemin yapılmasına fırsatlar sunması bakımından bizler için büyük önem arz etmektedir. Umuyoruz ki insanlık modern rehavet döneminin ve bunun yarattığı ruhsal boşluğun en kısa zamanda farkına vararak dikkatini yeniden hayatın felsefi ve ruhsal yönüne çevirir. Şüphesiz ruhumuzun açlığı bedenimizin açlığından da daha acı vericidir.
İç gözlem kişiler için ne kadar önemli ve zaruri ise, toplumlar için de önemlidir. Dünyanın geldiği bu noktada, İslam dünyası da kendi iç sorunlarının çözümü için kendine yönelmesi gerekiyor. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kendini hesaba çekme düşüncesi, İslam’ın özüne yabancı değildir. İslam dünyası bugün ciddi bir sınavla karşı karşıyadır. Bu sınav, İslam toplumlarının insanlığın geleceği için geçmişte olduğu gibi günümüzde de artı değerler üretebilip üretemeyeceğini ortaya çıkaracak olan bir sınavdır. İslam uygarlığının başka uygarlıklara karşı özgünlüğüyle meydan okuma gücünü koruyabilmesi bakımından müslümanlar bu sınavda tutarlı ve başarılı olmak mecburiyetindedir.
İnançlarımız bize, hiçbir zaman adaletten ayrılmamayı, kim tarafından yapılırsa yapılsın bütün kötülüklere karşı çıkılması gerektiğini telkin etmektedir. Yüce Allah bir Ayet-i Kerime’de “bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide,8) buyurmaktadır. Şu halde müslümanlar duygularının esiri haline gelip, insanlığın huzurunu kaçırmak için iğrenç ve korkunç eylemler gerçekleştirenlere asla destek olmamalı, bunlarla aralarındaki çizgiyi net olarak belirginleştirmelidir. Mensup oldukları medeniyetin barışçıl mesajlarla yüklü olduğunu eylemleriyle ispat etmeleri, medeniyetler arası çatışmaları önlemek için kendilerine de önemli görevlerin düştüğünü hatırdan uzak tutmaları gerekiyor. Her zaman iç bünyedeki sorunların çözümü için başkalarından yardım beklemek, onurlu bir davranış değildir. Bunun için İslam dünyası iç hesaplaşmasını yapması ve içindeki İslam’ın evrensel ilkelerine ters düşen düşünce tortularını temizlemesi gerekiyor. Kendi iç bünyesindeki hastalıkları teşhis ve tedavi edemeyenler, başkalarıyla hesaplaşmayı hayal bile edemezler.
İslam dini insanlığın önüne hem madde hem de manasıyla bir bütünlük içinde insanlığını gerçekleştirmesine katkıda bulunacak geniş imkanlar sunmaktadır. İslam ülkeleri içinde bunu müşahhas bir proje haline dönüştürebilecek olan ülke Türkiye’dir. Zira Türk insanı dinle dünyanın ahenkli sentezini yapabilecek potansiyeli her zaman bünyesinde bulundurmuştur.
Bu duygu ve düşüncelerle milletimizin, yurtdışında yaşayan aziz vatandaş ve soydaşlarımızın ve bütün İslam aleminin Berat Kandilini kutluyor insanlığın barış, huzur ve saadetine ve bütün müminlerin affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
Mehmet Nuri YILMAZ - Diyanet İşleri Başkanı
NOT: Berat Kandili,31 Ekim Çarşamba Gününü
1 Kasım 2001 Perşembe Gününe bağlayan gecedir.
SAYI: B.02.1.DİB.0.01-116
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvin. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını, Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, İncil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Kaynak: Bazı kaynaklar Ahmet Altan bazıları ise Halil Cibran diyor ama önemli olan yazılanlar.
Ahmet Altan: Tanrı fikrini seviyorum
Tanrı fikri çok rahatlatıcı bir şey. Yani, Tanrı olduğu zaman iyi bir adamsan daima için rahat. Nasıl olsa Tanrı sana iyi davranır. İki, nasıl olsa her acını paylaşacak bir güç vardır ki, bu da çok muhteşem bir şey. Batılı bir düşünür, 'Tanrı fikri çok iyi bir proje' diyor.
Semavi bir edebiyatın kahramanlarından biri olmaktan hoşlanıyorum. Ben kendi müellifini tanımayan; ama ona hep hoş bakan, iyi şeyler olduğunda teşekkür etmesini bilen, kötü şeyler olduğunda, sitem eden bir kahramanı olarak dolaşırım.
Zor bir duruş
Ahmet Altan muhalif bir hayatın sahibi. Konuşmaya başlarken diyorum ki, konuşalım ama baştan bilin; 'Ey kavmim sen ki, peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin' gerçeği hâlâ devam ediyor.
Ahmet Altan'ın şu aralar üzerinde yoğunlaştığı ve eylül ayında kitaplaşacak bir çalışmasının önemli kahramanlarından olan Şeyh Efendi'ye kulak veriyorum, Şeyh Efendi; 'Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlâksız, benim ahlâkıma uymayan değildir, ahlâksız kendi ahlâkına uymayandır.' diyor. Kendi ahlâkı içinde tutarlı ve onurlu duruyor Ahmet Altan. Onun duyarlılığını açık yüreklilikle ifade etmek zorundayım. Ölüm karşısında, hayat karşısında, aşk karşısında, umut karşısında, hüzün karşısında, acı karşısında, inanç karşısında, Yaratıcı karşısında duyarlı. Bu duyarlılıkta; ölümün, hayatın, aşkın, hüznün, acının kendisine ya da hiç tanımadığı bir başkasına ait olması herhangi bir rol oynamıyor.
Hasan Paşa'nın kızı, Şeyh Mustafa Efendi'nin torunu, Halit Bey'in eşi Hanımefendi'yi hayatın, 'Ben her şeyin bedelini ödetirim.' demesinden, 'Parayı dedim, depremdekilerine gönder.' diyen çocuktan ziyadesiyle etkileniyor. Hapishanede ölümle yüz yüze duran Sevgi'den etkileniyor. Sarıkamış'ta Enver Paşa'nın ihtirasıyla ölen 90 bin insanla da, Akdeniz'de, Kıbrıs'ta kendi gemimizi batıran dahilerle de ilgileniyor. Benim acılarımla da, bütün kabilelerin acılarıyla da, duyarsızlıklarıyla da ilgileniyor Ahmet Altan.
Altan'ın biz Müslümanların bu hayatta olaylar karşısında tavır ve duruşlarına ait bazı sorularını düşünmeye değer buluyorum. Sahi biz, başkalarının ölümleri, korkutulmaları, haksızlığa uğramaları ve acıları karşısında niye sessiz kalırız ki!
Ahmet Altan, 'Hayatınızda hayatınızdan daha değerli bir başka şey yoksa eğer... ' diye başlayan ve oldukça anlam yüklü bir cümleyi de bırakıyor bize. Bir de, 'İnsan neresinden değişir? ' sorusunu.
Sahi insan neresinden değişir Ahmet Altan!
Her açıdan zor bir duruş, onun tercihi.
Bir dedem şeyh, bir dedem paşa. Ama bir dedem paşa olduğu için asker, bir dedem şeyh olduğu için sivil değilim. Fakat ben bunların izleriyle büyüdüm. Dedemin kılıcını ve kahramanlık hikâyelerini, diğer dedemin tekke anılarını dinledim. Bütün bunlar insanın damarlarına akar.' diyorsunuz bir söyleşide. Peki siz nesiniz, kimsiniz, nerede duruyorsunuz?
Ben yazı yazan bir adamım. Yazının haricinde beni tarif edecek pek bir özelliğim yoktur. İyi yazı yazmaya, yazıya ihanet etmemeye çalışırım. Yazıya ihanetin cezası her şeyden daha ağırdır bilirim. Düşündüğümü ve duyduğumu yazmaya çalışırım.
Sizi okurken aldığım notlarda; neredeyse birbirine benzemeyen iki hayatınızın olduğunu söylüyorsunuz.
Serserilikle dağılmaya yatkın, süfli zevklere düşkün tabiatımın bana kaçınılmaz bir kader gibi hazırladığı yok oluştan kadınlarla kitaplar çıkardı beni.
Nereden, hangi kadınlar, hangi kitaplar, nasıl ve nereye çıkardılar sizi?
Ben hem sokak çocukluğunu bilirim, hem de entelektüel bir dünyayı. Babamın meşhur bir yazar olması, her sabah bir daktilo sesinin hayatıma girmesi, benim ihtiyaçlarımı karşılayan paranın yazıdan gelmesi... Bu iki kültürün birleştiği kavşakta bir kültür melezi olarak büyüdüm. Biraz da asi tabiatlı bir çocuktum. Ders çalışmayı, okulu hiçbir zaman sevmedim. Derslerim kötüydü, çeşitli okullardan atıldım. Cehaletin bilgiye karşı iki tavrı vardır, ya onu yerden yere vurur, ya da onu çok yüceleştirir. Biz bunun ikisini de aynı anda bu toplumun içerisinde görüyoruz. Okulun, diplomanın, donmuş bilginin, ezberlenmiş bilginin bu kadar önem kazandığı bir yerde benim durumum bir yokluğa, bir hiçliğe, bir serseriliğe doğru giden bir yol gibi gözüküyordu.
Süflilikte kalma mı?
Hayatın süfli kısımlarına da meraklıyım. Ben bütün yerleşik aile değerlerini içine sindirmiş olarak büyümedim.
Kitaplardan ve kadınlardan ne öğrendiniz?
Edebiyat çok iyi bir beslenme kaynağıdır. İnsan hayat hakkında çok önemli şeyler öğretir. İnsana kendi güvenini, kendi değerlerini kazandırır. İnsana düşünmeyi gösterir. Hayatın içinde birçok değişik hayatlar olabileceğini bilirsin. Kendi hayatın içinde birçok başka insanın hayatlarını yaşarsın. Bu sana hiç yerinden kımıldamadan müthiş bir hayat tecrübesi verir. Kitaplar bana böyle şeyler öğretti. Süfli bir serserilik içine hapsolup kalmanın çok küçük bir hayat olabileceğini bana gösterdi. Bütün kitaplar zekânın ve zarafetin çekiciliğini gösterdi bana. Kadınlar ise beni her açıdan eğittiler, bana zevk, zarafet, incelik öğrettiler. Bugün eğer sahip olabildiğim herhangi bir değer varsa onların hepsinde bir kadının izi bulunur. Hayatı kitaplardan ve kadınlardan öğrendim. Bir de babam çok önemli bir faktördü.
Var olmak diye bir problematik. Varlığınızı nasıl temellendiriyorsunuz?
Bu bir problematik. Çünkü insanlar hayatın nedenini bilmiyorlar. Doğuyorsun, tabiatın ölçüleri içinde çok kısacık yaşıyorsun ve öleceğini de biliyorsun. Dindarlar hayatın manasını öteki dünyayla bu hayatı tamamlayarak açıklıyorlar. Ama dinî inançların bu kadar kuvvetli değilse, o zaman bu kendi elinde duran ve içi boş olan 80–90 yıllık zaman dilimine bir mana yüklemek senin görevin oluyor. Herkes hayata nasıl bir mana yükleyeceğini kendisi seçiyor. Bir kısmı hayata öyle mana yüklemek istiyor ki, ölümü ben hayatımda yaşarken yeneyim diyor, yani bedenen yok olduğum halde de benden bir şeyler kalsın diyor. Bazıları ölümünden sonra kalmasa bile, bu dünyada yaşadığı sürece çevresinin kendisine saygı göstereceği bir değer birikimine sahip olmak istiyor. Bir kısmı da hayata bir mana katmaya çalışmıyor, mümkün olduğunca eğlenceli bir biçimde geçirmeye çalışıyor. Burada bir sapmanın yol ayrımına geliyor; hayatı eğlenceli geçirmek için paraya ihtiyacın var. Parasız eğlenebilmek, çok büyük bir lüks ve çok büyük bir entelektüel birikim gerektirir. Eğer elinde bu birikim yoksa eğlenebilmek için başkalarına ve paraya muhtaçsın.
O zaman parayı nereden kazanıyorsun, nasıl kazanıyorsun diye sormak gerekiyor?
Evet. Bazen insanlar kendi varoluşlarını inkâr edebilecek bir biçimde para kazanıyorlar. O zaman kendi hayatlarının manasını eksiltip, o boşluğu eğlenceyle, iktidarla doldurmaya çalışıyorlar.
Ya siz?
Sade bir hayatım var. Yalnızlıktan çok hoşlanırım, kendi kendimi eğlendirebilirim. Ben kendi hayatıma yazı yazarak bir mana katmaya çalışırım. Yazmadığım zaman kendimle aram iyi olmuyor.
Yazarken kendinizde bir iktidar, bir kudret vehmediyor musunuz?
Yazarlar Enel Hakk'a en çok yaklaşan insanlardır. Her yazarın kendi kâinatı var. Kahramanlarının kaderlerine hükmeder, onların ölümlerine, doğmalarına, yaşamalarına, aşklarına karar verir. Burada gerçekten büyük ve dokunulmaz bir iktidar vardır. Sizi öldürebilirler, sizi hapse atabilirler; ama kimse size istemediğiniz bir şeyi yazdıramaz. Hem başka hiçbir kimseden yardım alamaz, hem başka hiç kimseden tesirle kötü bir hale gelemez. İnsanın Tanrı'ya en yaklaştığı yerdir bence yazarlık.
'Hayatın, bir sanat şaheseri olarak yaratıldığı açık; duygu zenginliği, anlatım gücü, aksiyonla ruhsal derinlik dengesi, kahraman bolluğu, sürprizleri, inandırıcı olmaya hiç uğraşmadan başardığı inandırıcılığı ve sürükleyiciliği bir başyapıt' diyorsunuz. Ahmet Altan bir yazar, bir de bu evrenin bir yazarı var. Peki bu başyapıtın yazarı ile aranız nasıl?
Zaten korkunç olan da bu geçek. Şimdi burada Tanrı fikrine bir yaklaşış var. Ben Tanrı fikrinden çok hoşlanan bir insanım.
Çok iyi bir çözüm...
Çok rahatlatıcı bir şey. Yani, Tanrı olduğu zaman iyi bir adamsan daima için rahat. Nasıl olsa Tanrı sana iyi davranır. İki, nasıl olsa her acını paylaşacak bir güç vardır ki, bu da çok muhteşem bir şey. Batılı bir düşünür, 'Tanrı fikri çok iyi bir proje' diyor. Ben bu fikirle biraz oynaşmaktan hep hoşlanırım. Bu kâinatın niçinini bilmiyoruz. Muhteşem bir sanat yapıtı gibi. Bunu yaratan biraz kendi yaratıcılığının gücünü de göstermek istiyor. Ben nasıl yaratırım ve neler yaratırım diye müthiş bir kudret gösterisi.
Kendini bildirmek...
Burada bir başka gösteri daha var. Bizim bilebildiğimiz kadarıyla kâinatta sadece iki çizgi vardır, düz ve kavisli çizgi. Sadece bu iki çizgiyi ve güneşin yedi rengini kullanarak, neredeyse milyarlarca renkte, tonda ve şekilde yaratık yaratabilmek olağanüstü bir hayal gücünün, muhteşem bir kudretin işareti. Bunun bir sahibi var mı derseniz, ben şu anda buna ne var diyebilirim, ne de yok...
Size var demek de, yok demek de zor geliyor, peki böyle bir 'muhteşem başyapıt' nasıl oldu sorusuna ne diyorsunuz?
Bunun cevabını bilmiyorum. Cevabını bilmediğim zaman, bir tahminim olabilir, ama tahmini gerçek olarak kabul edemiyorum. İnançlı olanlara karşı değilim ve onları şanslı görüyorum, karşı çıkanlara da karşı değilim. Biliyorum, emin olmak onları rahatlatıyor.
Emin olmak, insanı rahatlatıyorsa, her iki durumdan birini seçemeyen ve emin olamayan Ahmet Altan'da bir rahatlama isteği hiç olmuyor mu, ya da bu rahatsızlık, size rahatsızlık vermiyor mu?
Bir huzursuzluk. Ama bu bereketli bir huzursuzluk. Bu huzursuzluk soru sordurur. İnsanların da soru soranlara ihtiyacı vardır. Huzura ve rahata kavuşmak soruları bitirir. Benim huzursuzluğum sürdüğü sürece ben iki ucun arasında sürekli dolaşabilirim, bir kesin bağlanma sağlamadan onların arasında dolaşıp kendi sorularımı iki uçta da arayabilirim. Kesinlikler artık beni şüpheye düşürüyor.
Soruları kendiniz için mi soruyorsunuz, başkaları için mi?
Aklımda bir soru varsa, zaten onu yazarım. Türk toplumu sizin samimi konuştuğunuza, o konuşmalardan bir çıkar sağlamayacağınıza inanıyorsa, onun inançlarının tam tersini söyleseniz, buna belli bir hoşgörüyle yaklaşabiliyor. Genelde dindarlar tutucu bir yapıdadır, ama benim gibi tavrını net olarak söyleyen insanlarla onların bir problemi olmaz, rahatlıkla konuşurlar. Çünkü ben dindarların kendi hayatlarını yaşamalarının gereğine inanıyorum. Ama şuna da inanırım; Türkler söyledikleri kadar dindar değiller, eğer öyle olsalardı ahlaklı olurlardı. Ben bugüne kadar din motifli politik hareketlerden hiçbirinin 'haram' kavramının üstüne gittiğini hiç görmedim. Şimdi siz 'türban' meselesini 'haram' meselesinden önde tutan bir Müslümansanız, ben sizin inançlarınızdan ve tavrınızdan kuşkuya düşerim. Bu, Tanrı'nın varlığına duyduğum kuşkudan çok daha büyük bir kuşkudur.
Semavi bir edebiyatın kahramanlarından biri olduğunuzu da yazdınız.
Böyle olmaktan da memnunum. Büyük bir başyapıtın içinde yaşayan herkes onun kahramanlarından biridir. Ben de bu başyapıtın içinde dolaşan insanlardan biriyim. Ben de onun kahraman yaratmaya çalışan kahramanlarından biriyim. Ben kendi müellifini tanımayan; ama ona hep hoş bakan, onunla şakalaşan, iyi şeyler olduğunda teşekkür etmesini bilen, kötü şeyler olduğunda, ama biraz fazla değil mi diye sitem de eden bir kahramanı olarak dolaşırım.
Bu hayatı yaratıcıyla birlikte yazarak, adınızı onun adının yanına yazdırmayı başarmak mı buradaki kahramanlık?
Asıl zevk veren, asıl heyecanlı kısım, eserin yazılmasına yardımcı olabilmemiz, bunu hissetmemiz, bu yardımcılığı mümkün olan en son çizgiye kadar uzatma isteği taşımamız. Aslında yazarlığın da büyük bir başkaldırısı var, hem topluma hem Tanrı'ya. Çünkü yarışırım diyorsun. Ben bunu böyle yaşamaktan hoşlanıyorum, uçtan uca gidip gelmekten hoşlanıyorum.
Birbirinden çok farklı şeyleri aynı anda söylüyorsunuz. Mesela Aktüel'de iki hafta önce yayınlanan yazınızda 'Artık inanıyoruz Tanrı ve insanlar bizi bekliyor, sürgün bitiyor' diyorsunuz.
Benim yazılarımda Tanrı figürü çoktur, ben bu figürü, bu fikri seviyorum. Dindar olsaydım, radikal ölçülerde dindar olabilirdim. Yaratan birisi olmasından, sitem edebileceğim, şükredebileceğim birisi olması fikrinden ben hoşlanıyorum. Sadece o fikrin varlığından emin değilim. Bir dindar çocuk sormuştu, 'İnanmadığınızı söylüyorsunuz; ama yazılarınızda hep bir Tanrı var, nedir bu ilişkiniz? ' Onun kızacağından da biraz kuşkulanarak demiştim ki, 'Biz tanrıyla flört ediyoruz.' O bu sözden maksadımı anladı ve bana kızmadı. Bu bir tür düşünsel flört...
Ahmet Altan aslında Tanrı'yı ve dini çok ciddiye alıyor...
Elbette ki çok ciddiye alıyorum. Yazılarımda çok vardır, kitaplarımda da var. Mesela kahramanlarımdan biri Şeyh, gerçek bir din adamı. Gerçekten inanan bir adamın her zaman içinde bir kuşku olduğuna inanırım. En azından kendisine karşı bir kuşku taşır, layıkıyla inanıp inanamadığından kuşkudadır. İnsanların inanışları ilgimi çekiyor. Din insanlığın hayatında hep ciddiye alınmış, çok ciddi etkileri olmuş. Dini kültürel boyutta da, edebi boyu da çok ciddiye alırım. Mesela Batı edebiyatı kendi dininden çok beslenir. Ne yazık ki, bizim edebiyatımız kendi dininden o kadar beslenemedi, çünkü bizim dinî bilgilerimiz çok azdır.
İnanca yönelik bir yaklaşımda, 'Acıyla dolu bir hayatta insanların bu acılarını taşımalarına yardım eder... İnanç, insanların çekeceği azabı azaltır...' diyorsunuz.
Ben insanların inançsız olmalarını istemem. Hatta inançlıysalar onları şanslı bulurum...
Siz acıları nasıl taşıyorsunuz?
'Keşke Allah'a inansaydım' dediğim çok zaman oldu. Zaman zaman büyük acılarla karşılaşırsın. Annem öldüğü zaman bunu çok hissettim. Benim için ölüm bir kayboluştur, öteki dünyadan tam emin değilim. Çok sevdiğiniz birinin kesin yok oluşuna tahammül etmek çok güçtür. Allah'a inanan biri ölüm karşısında çok daha tevekkül sahibi olabilir, şunu düşünür; 'o gitti ama ruhu hâlâ etrafımda, ben de bir gün onun gittiği yere gideceğim ve buluşacağız.' Bu inanç acınızı yok etmez; ama taşımayı kolaylaştırır. İki, bizim toplumumuzda görmüyoruz; ama dinin inançlı insana çok büyük bir cesaret vermesi gerektiğini düşünüyorum. Onun içinde inançlarından kuşkuluyum, inanıyorsan cesurca fikrini söylemelisin, tavrını almalı. Dinin tek işaretinin de ibadet olduğuna inanmıyorum. Dinin daha özde var olabilen bir şey olduğunu düşünüyorum. Dinler ilk çıktıklarında ve muhalif oldukları dönemlerde özü çok önemsiyorlar; ama iktidar olduktan sonra şekli öne çıkartıyorlar. Ben, evet dinin özüyle ilgileniyorum. Hiçbir din insanlara kötü şeyler önermez. Ben yalnızlığa alıştım, yalnızlığa dayanabilirseniz, birçok acıya da dayanabilirsiniz. Bir de yazıya inanırım, tıpkı gerçek bir dindarın iyi yaşarsa cennete gideceğine inandığı gibi, ben de iyi yazarsam acıların üstesinden gelebileceğime inanırım. Benim hayatımda da bir inanç var aslında.
Kant; 'İki şey beni çok şaşırtır; yıldızlar ve insanlardaki iyilik' diyor. Sizi şaşırtan nedir hayatta ya da insanda?
Beni şaşırtan şudur; bu kadar muhteşem, ayrıntılı bir yaratma. Yani örümceğin kılcal damarına kadar düşünen, bir örümcek yaratıp bununla yetinmeyen ve üç yüz türünü yaratan, bir maymun yaratıp onunla da yetinmeyip iki yüz ayrı cins maymunu yaratan, denizin altında her bir balığı birbirinden farklı yaratan bir yaratıcılık, bunu sırf bir hiçliğe dönüştürmek için neden yapar! 'Kendi yaratıcılığını görmek için'den başka bir cevap bilmiyorum. Belki bir cevabı vardır. İnsan olağanüstü bir yapı, büyük bir kudret işi. Yaratıcılık gösterisine bakar mısın? Altı milyar tane aynı şeyden yapıyorsun ve hiçbiri birbirine benzemiyor. Sonra bunları buruşturup buruşturup atıyorsun. Niye?
Burayı bir vitrin olarak kullanıyordur...
Belki. Öyle de düşünülebilir. Bu soruların sahibiyim ama cevapların değilim.
Sorulara vurgu yaptığınız kadar, cevaplara da yöneliyor musunuz?
Bu soruların cevaplarını ben bulamam, bu benim gücümü aşıyor. Ben sorularımla devam etmek isterim. Sorularım en azından bana elimde olmayan cevapların gösteremediği yolları gösterir. Bir gün cevabını da bulursam harika olur... Edebiyat insana sorular verir. Bu sorular günlük hayatta pek işine yaramaz. Ama kendinle ilişkinde önemli bir rol oynayabilir ve insanın en önemli lişkilerinden biri kendisiyle ilişkisidir. Ayrıca senin kendinle ilişkilerin zenginleşirse hayatla da ilişkilerin zenginleşir. Hayatın da aynen dinde anlatılan gökyüzünün katları olduğu gibi katlarının olduğuna inanıyorum. Senin seviyen neyse sen hayatta ancak onun cevabı olan katta yürürsün.
Sizce ölüm nedir?
Hayata kıyasla ölüm bir mükemmelliktir. Çünkü hayat eksik olmak zorundadır. Ancak eksik şey ilerler. Mükemmelin gideceği bir yer yoktur. Mükemmel sondur. Ölümün mükemmelliği son olmasındadır ki, o mükemmellik bile yeniden hayata dönüşerek bozulur.
Yani ölüm bile tam mükemmel değildir.
Doğru. Hayat hareketini eksikliğe bağlamıştır. Zaten hiçbir zaman bir din devleti olamayacağına inanmamın nedeni de budur. Dinin bana göre tek eksikliği var o da, insandan mükemmelliği istemesi... İnsanoğlunun mükemmel olması hayatın akışına aykırıdır. Hepimiz eksiğiz ve sürekli bu eksikliği tamamlamak için hareket ederiz. Müslümanların dinlerini daha ciddiye almalarını bekliyorum.
Müslümanlar dinlerini ciddiye almıyorlar mı?
Hayır. Babam sorar; 'Müslümanlar neden Allah'ın kanunları karşısında merak eksikliği içindeler.' Eğer Allah'a gerçekten inanmışsan Allah'ın kanunlarını merak etmelisin. Senin Allah'la olan tek ilişkin onun büyüklüğünü kabul etmek ve ibadet etmekle sınırlı kalabilir mi? Senin Allah'ınla daha boyutlu, daha düşünsel, daha ruhsal bir ilişki olmayacak mı? Öz meselesi. Bu senin meselen mi derseniz, eğer onlar öze indirseydi, yaşadığımız hayatın çok daha renkli, çok daha zengin olabileceğine inanıyorum. Bu bana da yansıyacaktı. Ben romanımda bir şeyh, Allah'a inanan bir insan anlatıyorum. Benim kitabımın neredeyse en akıllı adamı bir şeyh. Orada kendi günahıyla, kendi imtihanıyla inanan bir adamın dövüşmesinin acısı var. Ama ben bizdeki Müslümanlarda böyle bir acı olduğuna inanmıyorum. Onlar bir cennet cehennem pazarlığı içindeler. Bunun da bir dini, olabilecek en ucuz ve kolay hale dönüştürmek olduğu kanaatindeyim... Bu son kitabımda şeyh diyor ki; 'Allah kulunu mükemmel yaratmaz. O'nun yarattığı kulun mükemmelliği tekâmül edebilmesindedir. O zaman sen Allah'ın dünyaya vermek istediği mükemmelliğe bir uyum katmak istiyorsan, sen de gelişmeli ve tekamül etmelisin...'
Ölüm korkutuyor mu sizi?
Ölümden gençliğimde korktuğum kadar şimdi korkmuyorum. Yazı yazmak beni ölüm korkusundan epeyce kurtardı. Özellikle Kılınç Yarası beni ölüm korkusundan epeyce kurtardı.
Nedir o korku?
İnsanlar yok olmaktan ziyade ölüm anından korkarlar. Geçenlerde babam yazdı, yabancı bir yazar diyor ki, dindarlar ölümden sonrasından korkuyorlar, komünist dinsizler ölüm anından korkuyorlar.
Siz neden korkuyorsunuz?
Aslında neden korktuğumu bile bilmiyorum. Sokrat'ın çok güzel bir lafı var, onu ölüme mahkum ettiklerinde hakimlere diyor ki; 'Siz kalıyorsunuz ben öleceğim, ama hangisinin daha iyi olduğunu hiç kimse bilmiyor.' Ben korkuyorum ama ne olduğunu bilmiyorum. Bu güdüsel bir korku. Bu kâinatı yaratan her kimse, hayatı ölüm korkusuyla devam ettiriyor, ölüm korkusu olmadan hayat bitiyor. Bütün canlıların içine ölüm korkusu bir güdü olarak yerleştirilmiş doğuştan. Çünkü korkmuyorsan öyle duruyorsun. Ceylanlar ölümden korkmasa aslanlar onları rahatlıkla yer, o zaman ceylan kalmaz, bütün denge bozulur. Ceylan niye korktuğunu biliyor mu, aslan gelince kaçıyor. Biz; 'Nasıl olsa öleceğim, niye bundan kaçıyorum? ' sorusunu sormalıyız.
Ölüm sizi teslim almadan, siz ölüme gitmeyi düşündünüz mü?
Yani intihar... O kadar büyük bir ölüm korkum yok. Gençliğimde bunu düşünebilirdim...
'Genç bir kız hapishanede ve galiba ölüyor. Bu kızın kurtulmasına yardımcı olacak, henüz gergedanlaşmamış, ruhunu satmamış bir insan yok mu koskoca toplumda? Eğer, bir kişi varsa, bir insan varsa ona yalvarıyorum: Yardım edin, biri ölüyor...' diye bir çağrı yaptınız...
Sevgi İnce'yle ilgili. Yaptım da ne oldu! Sarıkamış'tan Akdeniz'e yazdım; Sarıkamış'ın ölümcül gölgesi bu ülkenin üstünden hiç gitmedi. Eğer Sarıkamış'ta ölen 90 bin askerin hesabı Enver'e, Kıbrıs'ta batırılan geminin hesabı diğerlerine sorulsaydı, ölüm böylesine pervasızca kol gezmezdi bu ülkede. Hapishanede masum bir çocuk ölürken, nasıl olur da bu ülkenin dindarları ayağa kalkmaz? 18 yaşında bir kız çocuğunun hapishanede ölmesini, neden bir türban meselesi kadar önemsemezler? Din, 'Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı ihya eden bütün insanlığı ihya etmiş gibidir.' demiyor muydu! Allah rızası için bunu ben sorayım, bunu sizin gazeteniz sorsun. Biri bana bunun cevabını versin. Gözünün önünde bir kul bir başka kulu öldürüyorsa, sen nasıl sesini çıkartmazsın... Benim Şeyh kahramanım diyor ki: 'Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlâksız, benim ahlâkıma uymayan değildir, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır.' İnsanlar dindarlara güvenmiyorlar, çünkü dindarlar kendi ahlâkına uymuyor. Çünkü dinin ahlâkı size o çocuğu kurtarmak için ayağa kalkmanızı emrederdi.
Bir insanı yalın bir 'insan' olarak görüp, bunu onun için 'yeter değer'de algılayamıyoruz da, etnik kimlik, aidiyet, bağ vs. arayışlarındayız?
Bunun vahşi bir cevabı var; çünkü biz yeterince insan olamadık. Biz tek başımıza bir insan olmayı beceremediğimizden belli bir kabilenin bir parçası olmaya çalışıyoruz. Bu kabilenin adı Kürtlük, Türklük, laiklik, dindarlık olabilir. Ama bu kabilelere dahil olan herkes sadece kendi kabilesiyle ilgileniyor ve karşı kabileden birinin acı çekmesine hiç aldırmıyor ve zaten onları da birer insan olarak görmüyor. Kendisini de bir insan olarak görmüyor, kendisini de sadece bu kabileden birisi olarak görüyor...
Mehmet GÜNDEM
İnsan sevdiğini görmediğinde...
'Tanrıyı sevdiğim kadar severim seni' diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk? Peygamberler bile tanrıya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı? Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz, kaybedişler unutuşları da getiriyor, bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı çok sürdüremiyoruz, 'tanrımız' olmuyor sevdiğimiz, imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız. Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor. Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz. O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı tanrıya sığınıyor. Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
- İnandır beni, diyor, o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana. Ve tanrıyla bir pazarlığa oturup, en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında tanrıya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor. Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor tanrıya. 'İnsanlar birbirlerini görmeden de sevebilirler, değil mi' diyor, 'seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.' Kapı açılıyor, kadının öldüğünü sandığı erkek içeri giriyor. Graham Green, 'Zor Tercih' isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
'O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının altında ölmüş yatıyor olmasını istedim.' Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti. Ve, onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını farkedip, 'keşke ölseydi' diyordu. Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti. Romandan yapılan filmde, 'tanrıyı görmeden seven insanların' birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İnsan sevdiğini görmediğinde aşk biter mi?
- Düşünsene tanrıyı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok Maurice.
Aşk, bir insanı tanrıyı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı? Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
'Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim' demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı? Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi? 'Tanrıyı sevdiğim kadar severim seni' diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk? Peygamberler bile tanrıya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı? Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz, kaybedişler unutuşları da getiriyor, bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı çok sürdüremiyoruz, 'tanrımız' olmuyor sevdiğimiz, imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız. Ama, bence, sevgiyi ve aşkı hayatımızın bu kadar önemli bir parçası kılan bu çabuk vazgeçişler değil; tanrıya 'onu yaşatırsan ben onu bir daha görmemeye bile razıyım, insanlar seni nasıl görmeden seviyorlarsa ben de onu görmeden sevebilirim' diyebilen birilerinin varlığına inanmamız.
'Belki de sevmenin başka türü yoktur' diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken. Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz. Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in, 'tanrıyı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim' diyen bir satırı yazması bize aşkın çekiciliğini yaşatan.Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da, 'bir insanı sevmenin bir tanrıyı sevmek gibi bir şey olduğunu' yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır, bence, sizin hayatınıza mana katan. Aynen, 'tanrıyı görmeden sevmek' gibi, siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size vaadettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız. Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz. Ve, birisini öyle sevmek. Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesini farkedersiniz. Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
'Keşke inanmasaydım' dedirtecek, 'keşke onu böyle sevmeseydim' dedirtecek bir mucize. Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize. O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam. İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, horgörmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz. Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar. Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir. Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş...
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır. İnsanlar tanrıyı görmeden seviyorlar. Ama tanrıya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor. Ben, tanrıya inanan Graham Green'e inanıyorum, 'bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi' sürdürür. Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içine kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp, onları vaadedilmiş hayallere taşıyacak. Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok Maurice.
Ahmet ALTAN
HİNT ÖĞÜTLERİ
1. Düşünmeye vakit ayır; Düşünce güç için kaynaktır.
2. Eğlenceye vakit ayır; Eğlence gençliğin sırrıdır.
3. Okumaya vakit ayır; Okuma bilginin pınarıdır.
4. Duaya vakit ayır; Dua, güç anlarda direnmenin desteğidir
5. Sevmeye vakit ayır; Sevme yaşamı tatlı kılan şeydir.
6. Anlaşmaya vakit ayır.
7. Gülmeye vakit ayır; Gülme ruhun müziğidir.
8. Vermeye vakit ayır; Verme günün aydınlığıdır.
9. İşini yapmaya vakit ayır.
10. Teşekküre vakit ayır; Teşekkür, yaşam pastasının kremasıdır.
İdare edilecek 3 şey; Dilimiz, huyumuz, hareketlerimiz.
Sevilecek 3 şey: Cesaret, nezaket, yardim.
Nefret edilecek 3 şey: Kin, kibir, nankörlük.
İstenen 3 şey: Sağlık, dostluk, huzur.
Düşünülecek 3 şey: Hayat, ölüm, sonsuzluk.
Çok zekice yapılmış bir sayfa muhakkak uğrayın. Ben nasıl olduğunu çözebildim, bakalım siz çözebilecek misiniz? Bu arada işlemleri yaparken doğru yapmanızı tavsiye ederim
1.Aşağıdaki adreste bir kristal küre bulacaksınız.
2. İki basamaklı bir sayı tutun (orn: 11)
3. Her iki basamaktaki rakamları toplayın
(orn: 1+1=2)
4. Bunu ilk tuttuğunuz iki basamaklı rakamdan
çıkarın (orn: 11-2=9)
5. Sağdaki listede çıkan sonucun (orn: 9)
karşısındaki şekle konsantre olun...
6. Hazır olunca küreye tıklayın.
Not: Sihirli olan bir şey yok, tamamen matematiksel ve yanıltmayla ilgili.. Belki dikkatinizi çeker diye veridim. İyi eğlenceler.
...
Hümanizm insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir.
'Humanités' edeb, efendilik, nefse hakimiyet, mukaddese saygı ise İslamiyet ve bilhassa tasavvuf 'humanités' nin ta kendisi. İnsan yalnız İslamiyet'te eşref-i mahlukattır. Bir yanıyla balçık, bir yanıyla tanrı. Feyzi Hindi'nin meşhur beyiti ile çerçevelediği muhteşem varlık:
Haki, eğer bezulmeti hesdi mukayyedi,
Arşi, eğer benur-ı ilahi münevveri.
“Ben şiire, şiire saygı duyulan bir ortamda başladım, ” İsmet Özel
“...Ben herhangi bir ta-rikatın sözcüsü değilim. Yani ilan edilecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde ve konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayaca-ğım tek hakikat: HER DÜŞÜNCEYE SAYGI.” Cemil Meriç (Jurnal 28.4.1964)
'Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avcumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz durur. Avcumuzu kapatıp, sıkmaya başladığımız an kum taneleri parmaklarımız arasından akmaya başlar. Bir kısmını tutmayı başarsanız da, çoğu akıp gider. İlişkilerde böyledir. Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz. Ama diğer insanı çok bunaltırsanız ilişkide yavaş yavaş bozulur ve biter.' (Kaleel Jamison)