Depremleri kaydeden, şiddetini ve uzaklığını gösteren alete ^^sismograf^^ (depremyazar) denir. Sismograf, sarkaç esasına dayanır. Yer sarsıldığı sırada, sarkaçın ucundaki yuvarlak ağır topuz, hareketsiz kalır. Ama yeryüzünde duran bir kimse, yerle birlikte gidip geldiği için sarkacı hareket eder gibi görür. Topuzun ucunda da bir kalem vardır. Kalemin ucu bîr makara üzerine sarılı duran kâğıda değer. Yer sarsılınca kâğıt da sağa, sola, yukarı aşağı gidip geleceğinden, topuzsa hareketsiz duracağından, kalem kâğıda bu hareketleri çizer. Bu şekilde deprem, kağıda geçirilerek kaydedilmiş olur. Bu basit esas üzerine yapılmış olan ilk sismograflar sonradan geliştirilerek, depreme çok duyarlı sismograflar yapılmıştır. Bu arada, bugün rasathanelerde, bir depremi gereği gibi kaydedebilmek için, genel olarak, üç ayrı sismograf kullanılır. Bunlardan biri dikey, ikisi de yatak hareketleri kaydeder. Böylece, bir depremin yönleri de belirtilmiş olur.
Ayrıca sismograflardan petrol aramalarında da faydalanılır. Petrol aranan yerde 20-30 m. derinliğinde bir çukur kazılır. Buraya dinamit sarkıtılıp ateşlenir. Bu patlamanın etkisiyle yeraltında ses dalgalan oluşur. Ses dalgalarının değişik tabakalardaki hızı farklı olduğundan, sarsıntıların sismografla kaydedilen hızından, ses dalgalarının bir petrol tabakasından geçip geçmediği anlaşılmış olur..
Bazen en büyük öfkeyi en çok sevdiklerimize duyarız. Bazen en yakınlarımız en çok acıtır canımızı. Bazen en tutkulu aşkla bağlı olduğumuzdan en vahşi intikamı almak isteriz. Bazen kendi duygularımızdan bile kuşkuya düşeriz. Bazen sevdiğimiz kuşkulandırır bizi. Sevgiyi, aşkı, mutluluğu saf ve lekesiz bir biçimde ele geçirmeyi başaramayız. Hayat, bütün izlerin birbirine karıştığı ürkütücü bir ormana benzer bazen. Böyle zamanlarda bir ses, bir işaret, bir yardım ararız yaşadıklarımızı ve bize yaşatılanları anlayabilmek için. Bizim yaşadıklarımızı başka yaşayanlarda var mı merak ederiz.
Bazen kaç kulaçta uzaklaşabilirim senden diye düşünürken, Bazen kaç kulaçta seni sarabilirim diye düşünüyorum.... Kırılgan bir köprüden sana doğru yürüyorum. Sana ulaşamazsam, sesim ve kelimelerim sana değmezse ve sen bana bir daha dokunmazsan, işte o zaman, korkarım sonsuz ve sensiz bir boşluğa yapayalnız düşeceğim.
Yüreğindeki çölde giden kervandaki bir bedeviyim artık. Bir seraptan diğerine tuz taşıyan bir kervanın ardından gidiyorum. Heybelerden dökülen tuzları birer birer topluyorum. Güneşin o kendini beğenmiş yakıcılığı yerini yıldızlara bıraktığında yaralarıma tuz basıyorum. Gündüzün aydınlığına inat kara, gecenin karanlığına inat beyaz tenimden damlayan kanla yazıyorum öykülerimi. Kapkara gözlerimi yıldızlara emanet ederken uzun kirpiklerim keskin birer kılıç, ince dudaklarımsa korsan şarkılar okuyor. Keskin kılıçların ve korsan şarkıların gölgesinde yüreğimde bir aşk büyütüyorum ve ben, seni sevmekle hayatımın diyetini ödüyorum...
Halk arasında akıl hocası olarak tanımlanan insanların yaptığı iş. Bizler yaşam koçluğunu bir meslek olarak görmezdik. Fakat günümüzde akıl hocalığı bir meslek haline geldi. Dekoratörlükte nasıl ki eşyalarınızı evinizin neresine koyacağımıza dekoratörler karar veriyorsa, yaşam koçluğunda da hayatımızı nasıl yönlendirmemiz gerektiğine bu işte uzman olduğunu düşünen kişiler karar vermektedir. Ama yine de insan şu soruyu sormaktan kendini alamıyor. Hayatın anlamını acaba kaç kişi doğru tanımlayabilir ki bir başkasının hayatını düzenleme hakkını kendinde görebilsin. Veya yaşam koçları hayatımızı kime ve neye göre yönlendirecekler? Bence bu çok büyük bir sorumluluk yüklenmeyi gerektirir ve sonuçta yapılan yanlış bir yönlendirmeden doğacak olumsuzluklarda da yaşam koçunun yasal anlamda hiçbir yükümlülüğü yoktur. Yani o böyle yap dedi yaptım diyerek hesap sorma hakkımız bile yok.
Buz, suyun katı halde bulunmasıdır. Buzda kaymamızın nedeni ise, ayağımızın yerle temas ettiği noktadaki buzun, bizim yere uyguladığımız basınçtan dolayı erimesi ve bizim bu oluşan ince su tabakası üzerinde hareket etmemizdir.
Kışın güneş ışınları çok güçlü olmadığından, bulutların bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı da çok düşük olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan doğruya buz kristali haline dönüşüyor. 0,1 mm çapındaki buz kristalleri de birbirleriyle yapışarak kar tanelerini oluşturuyorlar.
Eğer bulutla yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene kadar yağmura dönüşebiliyor, ama hava soğuksa yere düşene kadar kar tanesi oluyorlar. Hafiflikleri nedeniyle yere öyle yavaş inerler ki 3000 metreden inmeleri 2 saati bulur.
Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyle olur ki, taneciklerin bir kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, buna ^^sulu sepken^^ diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen başlıca unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.
Kayserimizi karlar altında süslü bir gelin gibi görmek özlenen bir görüntüydü. Şu anda Kayserimiz karlar altında.
Depremleri kaydeden, şiddetini ve uzaklığını gösteren alete ^^sismograf^^ (depremyazar) denir. Sismograf, sarkaç esasına dayanır. Yer sarsıldığı sırada, sarkaçın ucundaki yuvarlak ağır topuz, hareketsiz kalır. Ama yeryüzünde duran bir kimse, yerle birlikte gidip geldiği için sarkacı hareket eder gibi görür. Topuzun ucunda da bir kalem vardır. Kalemin ucu bîr makara üzerine sarılı duran kâğıda değer. Yer sarsılınca kâğıt da sağa, sola, yukarı aşağı gidip geleceğinden, topuzsa hareketsiz duracağından, kalem kâğıda bu hareketleri çizer. Bu şekilde deprem, kağıda geçirilerek kaydedilmiş olur.
Bu basit esas üzerine yapılmış olan ilk sismograflar sonradan geliştirilerek, depreme çok duyarlı sismograflar yapılmıştır. Bu arada, bugün rasathanelerde, bir depremi gereği gibi kaydedebilmek için, genel olarak, üç ayrı sismograf kullanılır. Bunlardan biri dikey, ikisi de yatak hareketleri kaydeder. Böylece, bir depremin yönleri de belirtilmiş olur.
Ayrıca sismograflardan petrol aramalarında da faydalanılır. Petrol aranan yerde 20-30 m. derinliğinde bir çukur kazılır. Buraya dinamit sarkıtılıp ateşlenir. Bu patlamanın etkisiyle yeraltında ses dalgalan oluşur. Ses dalgalarının değişik tabakalardaki hızı farklı olduğundan, sarsıntıların sismografla kaydedilen hızından, ses dalgalarının bir petrol tabakasından geçip geçmediği anlaşılmış olur..
Bazen en büyük öfkeyi en çok sevdiklerimize duyarız.
Bazen en yakınlarımız en çok acıtır canımızı.
Bazen en tutkulu aşkla bağlı olduğumuzdan en vahşi intikamı almak isteriz.
Bazen kendi duygularımızdan bile kuşkuya düşeriz.
Bazen sevdiğimiz kuşkulandırır bizi.
Sevgiyi, aşkı, mutluluğu saf ve lekesiz bir biçimde ele geçirmeyi başaramayız.
Hayat, bütün izlerin birbirine karıştığı ürkütücü bir ormana benzer bazen.
Böyle zamanlarda bir ses, bir işaret, bir yardım ararız yaşadıklarımızı ve bize yaşatılanları anlayabilmek için.
Bizim yaşadıklarımızı başka yaşayanlarda var mı merak ederiz.
Bazen kaç kulaçta uzaklaşabilirim senden diye düşünürken,
Bazen kaç kulaçta seni sarabilirim diye düşünüyorum....
Kırılgan bir köprüden sana doğru yürüyorum.
Sana ulaşamazsam, sesim ve kelimelerim sana değmezse ve sen bana bir daha dokunmazsan, işte o zaman, korkarım sonsuz ve sensiz bir boşluğa yapayalnız düşeceğim.
Beni tut, her şeye rağmen beni tut.
Yüreğindeki çölde giden kervandaki bir bedeviyim artık. Bir seraptan diğerine tuz taşıyan bir kervanın ardından gidiyorum. Heybelerden dökülen tuzları birer birer topluyorum. Güneşin o kendini beğenmiş yakıcılığı yerini yıldızlara bıraktığında yaralarıma tuz basıyorum. Gündüzün aydınlığına inat kara, gecenin karanlığına inat beyaz tenimden damlayan kanla yazıyorum öykülerimi. Kapkara gözlerimi yıldızlara emanet ederken uzun kirpiklerim keskin birer kılıç, ince dudaklarımsa korsan şarkılar okuyor.
Keskin kılıçların ve korsan şarkıların gölgesinde yüreğimde bir aşk büyütüyorum ve ben, seni sevmekle hayatımın diyetini ödüyorum...
Sen O Zaman İnsansın
İnsanlık doğup da yaşamak değil
Sadece bir beden taşımak değil
İnsansan insanın kıymetini bil
Sen o zaman, sen o zaman insansın
Yarına bir umut katabildinse
Düşenin elinden tutabildinse
Uyurken huzurla yatabildinse
Sen o zaman, sen o zaman insansın
Hayatın anlamı elbette derin
Yalnız nefes almak değil değerin
İnsanlıktan yana varsa eserin
Sen o zaman, sen o zaman insansın
Halk arasında akıl hocası olarak tanımlanan insanların yaptığı iş. Bizler yaşam koçluğunu bir meslek olarak görmezdik. Fakat günümüzde akıl hocalığı bir meslek haline geldi. Dekoratörlükte nasıl ki eşyalarınızı evinizin neresine koyacağımıza dekoratörler karar veriyorsa, yaşam koçluğunda da hayatımızı nasıl yönlendirmemiz gerektiğine bu işte uzman olduğunu düşünen kişiler karar vermektedir. Ama yine de insan şu soruyu sormaktan kendini alamıyor. Hayatın anlamını acaba kaç kişi doğru tanımlayabilir ki bir başkasının hayatını düzenleme hakkını kendinde görebilsin. Veya yaşam koçları hayatımızı kime ve neye göre yönlendirecekler?
Bence bu çok büyük bir sorumluluk yüklenmeyi gerektirir ve sonuçta yapılan yanlış bir yönlendirmeden doğacak olumsuzluklarda da yaşam koçunun yasal anlamda hiçbir yükümlülüğü yoktur. Yani o böyle yap dedi yaptım diyerek hesap sorma hakkımız bile yok.
Gönlümün Gülü
Sen’i seven her ruh uludur ya Resûlallâh!
Gönlü-gözü onun doludur ya Resûlallâh!
Cemâlin pertevinden zerre şevk alan billâh,
Kapının ayrılmaz kuludur ya Resûlallâh!
Beklemez bir başka iltifât Sana erenler,
Semtin iltifat buğuludur ya Resûlallâh!
Gönül gözleriyle bir kere seni görenler,
Onlar ruhların bir koludur ya Resûlallâh!
Uçuşur ikliminde altın kanatlı kuşlar,
İklimin kuşların yoludur ya Resûlallâh!
Cennet yamaçları gibidir orda ufuklar,
Cemâlin bu ufkun tülüdür ya Resûlallâh!
Sana ermek imanlı gönüllerin rüyâsı,
Seni bilmeyenler ölüdür ya Resûlallâh!
Vuslatın, bu garip kıtmîrin her dem hülyâsı,
Bu benim gönlümün gülüdür ya Resûlallâh!
M. Fethullah Gülen
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Buz, suyun katı halde bulunmasıdır. Buzda kaymamızın nedeni ise, ayağımızın yerle temas ettiği noktadaki buzun, bizim yere uyguladığımız basınçtan dolayı erimesi ve bizim bu oluşan ince su tabakası üzerinde hareket etmemizdir.
Kışın güneş ışınları çok güçlü olmadığından, bulutların bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı da çok düşük olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan doğruya buz kristali haline dönüşüyor. 0,1 mm çapındaki buz kristalleri de birbirleriyle yapışarak kar tanelerini oluşturuyorlar.
Eğer bulutla yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene kadar yağmura dönüşebiliyor, ama hava soğuksa yere düşene kadar kar tanesi oluyorlar. Hafiflikleri nedeniyle yere öyle yavaş inerler ki 3000 metreden inmeleri 2 saati bulur.
Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyle olur ki, taneciklerin bir kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, buna ^^sulu sepken^^ diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen başlıca unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.
Kayserimizi karlar altında süslü bir gelin gibi görmek özlenen bir görüntüydü. Şu anda Kayserimiz karlar altında.
Öğünmek gibi olmasın ama gayseriliyim.