evvela alfabeye gidilip itina ile bir c harfi alınır,akabinde yan yatırlıp üzerine evvelen hazırlanmış bir güzel nokta koyulur,onun üzerine de ortası boşluklu bir nokta ile tamamlanır,ne güzel oldu öyle değil mi.
sadece hayalin aynasıdır. lakin bu aynanın arkasında sırrı yoktur. hayal, aynanın ötesine geçer. varlığın hamurudur bir yönüyle.
insan olmanın getirdiği envai çeşit sıfatlardan istifa etmek mümkün olsa. dokunmak, tatmak, duymak,görmek,koklamak gibi beş duyu tanımsız hale gelse. duyguları saymaya da gerek yok. hepsi terkedilsin. herhangi bir varlık olmadan sadece bir bilinç olarak durulabilse. 'zaman' ve 'madde' denen olgular tanınmasa. ışık ve dolayısıyla renkler de yok doğal olarak. enerji denen şey hakkında da bir fikir yok. tamamen yok varsayılıyor. iletişim kurmaya yarayacak bir dil, anlayış, akıl yok. bilincin tek tadabileceği şey boşlukta kalmışlık gibi bir şey. oysa 'yokluğun' bilinci bile yok ki bu durumda yokluğu tahayyül ya da tasavvur edebilmek bile güçleşiyor.
yokluğun sınırlarına, sadece hayalen varılabiliyor. hayal, yokluğun sınırına geldiği anda, sırsız aynanın sınırını geçiyor ve yok oluyor. haber alınamıyor bir daha.
son derece şiddetli lakin 'yen içinde' kalır bir duygudur. paslı iğneler gibi batar da yüreğe, sesini çıkarmasına mani olur insanın. hem de yok yere. bir insanın, bir duygunun, bir yüreğin 'yokluğunun' yerine!
nasıl paramparça bir gökyüzüydü bu böyle...bu konuda iki yüz sayfalık bir kitap yazabileceğini düşündü. yalnızca ilk sayfaya 'gökyüzü paramparçadir, bütün değil' diye yazacaktı. geri kalan bembeyaz sayfalara bakan insan, gökyüzünü hayal edebilecek; sayfaları çevirdikçe, gökyüzü parçalanacaktı zaten...
birkaç kartpostal yolladım sana tokyo'dan. bu sıralar uzakdoğu modaymış, o yüzden tokyo'ya geldim. sarı telefon kulübelerindeki mavi rehberlere yepyeni bir alfabeyle yazdım adını. kimsenin anlamayacağı bir şekilde.. -ki kimse de anlamıyor zaten. adının ne ifade ettiğini.. adın.. o kısacık ismin beynimdeki yankısı.. tek bir sesli harfine ömrümü adardım oysaki
ellerini önünde birleştirmektir yetim çocuk burukluğu ile muktedirlerin anlamadığı bir dilde, içine kazınmış bir söz, kim veya ne tarafından olduğu ise gayet meçhul.
insanın her gün kendine sormadan cevabını bildigi sorudur. bu yuzden digerleri sorunca zaman zaman 'sanane' diyesi gelir... sanki gercek cevabını umursayacak mısın? diyesi de gelir...
sadece birilerinin dünyasında tek kelimelik bir soruyla hala var olmak isteyenlerin kullandığı sorudur...
ikrardan dı bu defa...
alın size fiyakalı bir tarif;
evvela alfabeye gidilip itina ile bir c harfi alınır,akabinde yan yatırlıp üzerine evvelen hazırlanmış bir güzel nokta koyulur,onun üzerine de ortası boşluklu bir nokta ile tamamlanır,ne güzel oldu öyle değil mi.
sadece hayalin aynasıdır. lakin bu aynanın arkasında sırrı yoktur. hayal, aynanın ötesine geçer. varlığın hamurudur bir yönüyle.
insan olmanın getirdiği envai çeşit sıfatlardan istifa etmek mümkün olsa. dokunmak, tatmak, duymak,görmek,koklamak gibi beş duyu tanımsız hale gelse. duyguları saymaya da gerek yok. hepsi terkedilsin. herhangi bir varlık olmadan sadece bir bilinç olarak durulabilse. 'zaman' ve 'madde' denen olgular tanınmasa. ışık ve dolayısıyla renkler de yok doğal olarak. enerji denen şey hakkında da bir fikir yok. tamamen yok varsayılıyor. iletişim kurmaya yarayacak bir dil, anlayış, akıl yok. bilincin tek tadabileceği şey boşlukta kalmışlık gibi bir şey. oysa 'yokluğun' bilinci bile yok ki bu durumda yokluğu tahayyül ya da tasavvur edebilmek bile güçleşiyor.
yokluğun sınırlarına, sadece hayalen varılabiliyor. hayal, yokluğun sınırına geldiği anda, sırsız aynanın sınırını geçiyor ve yok oluyor. haber alınamıyor bir daha.
bütün uzaklara gittim
hepsinin de dönüşü vardı
toprakla güneş arasına kısılmış bir çocuk
yakamı hiç bırakmadı
gitmesem ölürdüm
kocaman bir yalnızlıktı dönüp geldiğim...
son derece şiddetli lakin 'yen içinde' kalır bir duygudur. paslı iğneler gibi batar da yüreğe, sesini çıkarmasına mani olur insanın.
hem de yok yere.
bir insanın, bir duygunun, bir yüreğin 'yokluğunun' yerine!
insan nasıl uzaklık'la cezalandırılır ki? !
nasıl?
geceleri duvarlara, gündüzleri yol ağızlarına baksın diye mi...
insan dokunmadığı topraklarda, yabancı, olsun ya da ölsün diye sırf 'derdinden'...
gündüzleri taşlarla oynasa, geceleri mürekkebi üflese mi...
insan sanki giderken ne vakit yalnız gitmiştir ki,
dokunmayın yaralarıma! dokunamazsınız zaten...
hem onca uzaktan, göz üstünde; hem başına gelen vazgeçmediği düşünce'dense...
insandan koparırsınız her şeyi ya, alamadığınız tek şey beraberinde gidecek değil mi yabancılanan yere? !
bazen sürgün, kendi kendinle dalga geçer gibi... hem zor mu, zor elbet de; gün, geçmez mi her şey gibi...
sürgün, adıyla süren sizi onların gittikleri şehirlerin bulutlarına...
ben şimdi yağmasam, yağmasam ben olur muyum ha! ! !
nasıl paramparça bir gökyüzüydü bu böyle...bu konuda iki yüz sayfalık bir kitap yazabileceğini düşündü. yalnızca ilk sayfaya 'gökyüzü paramparçadir, bütün değil' diye yazacaktı. geri kalan bembeyaz sayfalara bakan insan, gökyüzünü hayal edebilecek; sayfaları çevirdikçe, gökyüzü parçalanacaktı zaten...
birkaç kartpostal yolladım sana tokyo'dan.
bu sıralar uzakdoğu modaymış, o yüzden tokyo'ya geldim.
sarı telefon kulübelerindeki mavi rehberlere yepyeni bir alfabeyle yazdım adını.
kimsenin anlamayacağı bir şekilde..
-ki kimse de anlamıyor zaten.
adının ne ifade ettiğini..
adın..
o kısacık ismin beynimdeki yankısı..
tek bir sesli harfine ömrümü adardım oysaki
ellerini önünde birleştirmektir yetim çocuk burukluğu ile muktedirlerin anlamadığı bir dilde, içine kazınmış bir söz, kim veya ne tarafından olduğu ise gayet meçhul.
insanın her gün kendine sormadan cevabını bildigi sorudur. bu yuzden digerleri sorunca zaman zaman 'sanane' diyesi gelir... sanki gercek cevabını umursayacak mısın? diyesi de gelir...
sadece birilerinin dünyasında tek kelimelik bir soruyla hala var olmak isteyenlerin kullandığı sorudur...
sadece bir hatırlatmadır artık...