Bir televizyon programinda yasanmis bir kucuk oyku:
Efendim, Rizede bir müezzin iftar ezanını yanlıştıkla 5 dk kadar önce okumuş. Ezani duyan insanlar da oruçlarını açmış doğal olarak fakat, ertesi gün müftü çıkıp 'Hacan olmaz öyle, rabbimun orucuyla dalga mı geçiiysuuz pütün Rizeli hemşerilarum bu orucu kaza edecektur' buyurmuş. Ve tabi kavga derecesine varan buyuk tartismalar cikmis. Yok efendim olurdu olmazdı. Bu esnada canlı yayına Almanya'dan -tekrar ediyorum Almanya'dan- bir telefon gelmis. Konuşma aşağıdaki gibiymis...
- Iyi akşamlar, haçan ben birşey soracağum, biz de ailecek Rizeliyuz, acaba aha bu orucu biz de mi kaza edeceğuz?
Müftünün cevabı:
- Ha bu ezanı oradan duymuşsanuz, siz de edeceksunuz!
Özetle; Biz de Bedevi'nin öyküsünü mesnet alırsak; ortaya şu sonuçlar çıkıyor:
1) . Türkiye; '10 Kasım 1938'den beri, varlık nedeni olan Cumhuriyeti, gerçek anlamda savunan bir liderden yoksun olarak, 70 yıl geçirmiştir.
2) Bu dönemde gelen istisnasız tüm liderler, kendi siyasi pazarlamalarını, Cumhuriyete ve Cumhuriyet Devrimlerine 'vurmak' üstüne kurulmuş stratejilerle yapmışlardır.
3) Yaklaşık üç kuşağa tekabül eden bu zaman zarfında, Türkiye'nin milli eğitim politikası 'teokratikleştirilmiştir' ve 'teokratikleştirilmekte' dir.
4) 29 Ekim 1923'te gerçekleştirilen 'devrim', bila fasıla tam 85 yıl süren bir 'karşı devrim' ile tasfiyenin son aşamasına gelmiştir.
Son söz:
'Başını rica ile çadıra sokan deve, artık sahibini dışarı davet etmektedir...'
Atatürk'ten sonraki lider İsmet İnönü; Köy Enstitüleri'ni kapatilmasina on ayak olarak, bir anlamda cumhuriyet devrimlerinin kırsala uzanan kollarını koparmis oldu
Sonraki lider Adnan Menderes, dini politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini başlattı. Dini; hurafelerden, siyasi spekülasyonlardan arınmış bir şekilde halka öğretecek aydın din adamları yetiştirmek üzere kurulan İmam Hatip liselerinin misyonunu ters çevirdi.
Sonraki lider Suleyman Demirel ise, Menderes'ten de baskın çıktı. Tarikatlar üzerinden siyasi ikbal aramaktan çekinmedi.
Arada gelen ve çoğumuz tarafından, Cumhuriyet devrimlerinin, laisizmin ve demokrasinin seçkin temsilcisi olarak gördüğümüz bir başka lider, yani Kenan Evren, Fethullah Gülen ile muhabbetli olmaktan sonuç bekledi.
Sonraki lider Sayın Turgut Özal; zaten bir tarikat uyesi olduğunu, gizlemeye gerek bile duymadı.
Sonraki lider Necmettin Erbakan döneminde, tarikat şeyhleri, başbakanlık protokolünün liste başındaydılar.
Modern Türk kadını imajını güçlü bir rüzgar gibi arkasına ve oy portföyüne alıp, Başbakan olan Sayin Tansu Çiller, nabzını tarikatlara tutturdu.
Bulent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz'lı hükümet, tarikatların ve dipten gelen dalganın sırtını sıvazlamaya devam etti.
Sonuc olarak;
Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra gelen bütün liderler; devenin çadıra girmesine izin verdiler. İzin vermenin ötesinde, teşvik ettiler.
Colde yasayan bir Bedevi'ye sormuslar: 'Sence lider kimdir? ..' Bedevi; 'Bir tanım yapmak yerine, bir öykü ile sorunuza cevap verebilir miyim' demis; 'Elbette, anlat öykünü' diye yanıtlamislar. Bedevi baslamis oykusunu anlatmaya:
'Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında, Sina Çölü'nde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, gökyüzünde nadiren tek tük görülen kuşlar, bu kez toplu halde, karanlığın aksi istikametine doğru, telaşla kanat çırpmaktadır. Çölün mutlak sessizliği, daha da yoğunlaşır sanki. Deneyimli Bedevi, bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar.
Devesini çökertir, üstünden iner. Heybeden aldığı sağlam bir kazığı, kızgın kumlara çakar ve devesini sıkıca bu kazığa bağlar. Sonra yine heybelerden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırını alelacele kurup, içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler.
Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına bulundukları bölgeye ulaşır. Küçük çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rüzgarın oluşturduğu kum sağnağı, neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır yüzeyine çarpmaktadır. Her kum tanesinin, boyları küçük fakat verdikleri acı büyük oklar gibi bedenine saplandığı deve, dile gelir: 'Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin' der. Dışarıda olmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen Bedevi, zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve 'Pekii, başını çadıra sokabilirsin' diyerek, kapıyı bağlayan düğümleri boşaltır.
Durmak bir yana, fırtına giderek daha da gemi azıya almaktadır. Deve, sahibine tekrar yalvarır; 'Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. izin ver, boynumu da çadıra sokayım.' Biraz ikirciklenmeyle, bu isteğe de 'Pekii' der Bedevi.
Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, ilk ikisinden daha acıklı bir sesle yalvarır; 'Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver...' Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma, Bedevi'den önce, deve tepki gösterir; 'Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan...'
'Lider kimdir? ' di soru degilm mi... Bu hikayeyi temel alarak yanitlayayim efendim:
Lider, devenin başını dahi çadıra sokmasına izin vermeyen insandır.
Bizim Başbakan Erdoğan, dış destek aramak için İngiltereyi ziyarete gitmiş. Ziyareti sırasında Kraliçe tarafından çay içmeye Davet edilen Erdoğan, Kraliçeye kendi liderlik felsefesinin ne olduğunu sormuş. Kraliçe: - 'Cçevremi akıllı insanlarla doldurmak' cevabını vermiş. Erdoğan bunun üzerine kraliçeye çevresindeki insanların akıllı olup olmadıklarını nasıl ayırt ettiğini sormuş. Kraliçe: - 'Onlara doğru soruları sorarak ayırt ediyorum' diye yanıtlamış ve - 'Iizin verin göstereyim' demiş. Kraliçe hemen Tony Blair'i aramış ve: 'Sayın Başbakan, lütfen bu soruya cevap verin: Annenizin bir çocuğu var, babanızın bir çocuğu var ve bu çocuk sizin ne kız ne de erkek kardeşiniz. Kimdir bu? ' diye sormuş. Tony Blair: 'Bu tabii ki benim majesteleri' diye yanıtlamış. Kraliçe: 'Doğru.Teşekkürler, iyi çalışmalar Mr. Blair' demiş ve Erdoğan'a dönerek: 'Gördünüz mü Sayın Erdoğan? ' 'Evet majesteleri, çok teşekkür ederim, bu metodunuzu kesinlikle kullanacağım' diyerek oradan ayrılmış.
Yurda dönüşünde hemen Unakıtan'ı yanına çağıran Erdoğan: 'Kemal abi sana soracağım bir soruyu cevaplamanı istiyorum' demiş. Unakıtan: 'Tabii efendim, nedir? ' Erdoğan: 'Annenin bir çocuğu var, babanın bir çocuğu var ve bu çocuk senin ne kız, ne de erkek kardeşin. Kimdir bu? ' Unakıtan sağa bakmış, sola bakmış, düşünmüş, taşınmış ve en sonunda: 'Efendim bunu biraz düşünüp sonra size cevap versem? ' demiş. Erdoğan kabul etmiş ve Unakıtan oradan ayrılmış, vakit kaybetmeden Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmış. Saatlerce bu soru üzerinde düşünmüşler, ama, bir cevap bulamamışlar.
En sonunda Kemal Unakıtan Kemal Derviş'i aramış ve durumu açıkladıktan sonra: 'Annenizin bir çocuğu var, babanızın bir çocuğu var ve bu çocuk sizin ne kız, ne de erkek kardeşiniz. Kimdir bu? ' Derviş: 'Bunda bilemeyecek ne var, tabii ki benim! ' diye yanıtlamış. Cevabı alan Unakıtan hemen Erdogan'i arayarak: 'Cevabı buldum efendim, kim olduğunu biliyorum, Sayın Kemal Derviş' demiş.
Basbakan Erdogan büyük bir hayal kırıklığıyla cevapvermiş: 'Yanlış cevap Kemal abi. Doğru cevap Tony Blair olacakti'
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar: - 'Aranızda müslüman olan var mı? ' Korkudan kimse bişey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar: - 'Ben müslümanım' der. Bıçaklı adam ona benimle gel der ve camiden birlikte çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip: - 'Amca, şu hayvanlari kesecem de ben beceremem yardım eder misin? ' der. Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra 'Ben yoruldum başka birini bul' der. Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar: - 'Aranızda başka müslüman var mı? ' Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam: - 'Ulan iki rekat namaz kıldırdık diye müslüman mı olduk'
Bir televizyon programinda yasanmis bir kucuk oyku:
Efendim, Rizede bir müezzin iftar ezanını yanlıştıkla 5 dk kadar önce okumuş. Ezani duyan insanlar da oruçlarını açmış doğal olarak fakat, ertesi gün müftü çıkıp 'Hacan olmaz öyle, rabbimun orucuyla dalga mı geçiiysuuz pütün Rizeli hemşerilarum bu orucu kaza edecektur' buyurmuş. Ve tabi kavga derecesine varan buyuk tartismalar cikmis. Yok efendim olurdu olmazdı. Bu esnada canlı yayına Almanya'dan -tekrar ediyorum Almanya'dan- bir telefon gelmis. Konuşma aşağıdaki gibiymis...
- Iyi akşamlar, haçan ben birşey soracağum, biz de ailecek Rizeliyuz, acaba aha bu orucu biz de mi kaza edeceğuz?
Müftünün cevabı:
- Ha bu ezanı oradan duymuşsanuz, siz de edeceksunuz!
Işte laz budur. :)
Yuzunuzden gulumseme hic eksilmesin efendim...
Özetle;
Biz de Bedevi'nin öyküsünü mesnet alırsak; ortaya şu sonuçlar çıkıyor:
1) . Türkiye; '10 Kasım 1938'den beri, varlık nedeni olan Cumhuriyeti, gerçek anlamda savunan bir liderden yoksun olarak, 70 yıl geçirmiştir.
2) Bu dönemde gelen istisnasız tüm liderler, kendi siyasi pazarlamalarını, Cumhuriyete ve Cumhuriyet Devrimlerine 'vurmak' üstüne kurulmuş stratejilerle yapmışlardır.
3) Yaklaşık üç kuşağa tekabül eden bu zaman zarfında, Türkiye'nin milli eğitim politikası 'teokratikleştirilmiştir' ve 'teokratikleştirilmekte' dir.
4) 29 Ekim 1923'te gerçekleştirilen 'devrim', bila fasıla tam 85 yıl süren bir 'karşı devrim' ile tasfiyenin son aşamasına gelmiştir.
Son söz:
'Başını rica ile çadıra sokan deve, artık sahibini dışarı davet etmektedir...'
Atatürk'ten sonraki lider İsmet İnönü; Köy Enstitüleri'ni kapatilmasina on ayak olarak, bir anlamda cumhuriyet devrimlerinin kırsala uzanan kollarını koparmis oldu
Sonraki lider Adnan Menderes, dini politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini başlattı. Dini; hurafelerden, siyasi spekülasyonlardan arınmış bir şekilde halka öğretecek aydın din adamları yetiştirmek üzere kurulan İmam Hatip liselerinin misyonunu ters çevirdi.
Sonraki lider Suleyman Demirel ise, Menderes'ten de baskın çıktı. Tarikatlar üzerinden siyasi ikbal aramaktan çekinmedi.
Arada gelen ve çoğumuz tarafından, Cumhuriyet devrimlerinin, laisizmin ve demokrasinin seçkin temsilcisi olarak gördüğümüz bir başka lider, yani Kenan Evren, Fethullah Gülen ile muhabbetli olmaktan sonuç bekledi.
Sonraki lider Sayın Turgut Özal; zaten bir tarikat uyesi olduğunu, gizlemeye gerek bile duymadı.
Sonraki lider Necmettin Erbakan döneminde, tarikat şeyhleri, başbakanlık protokolünün liste başındaydılar.
Modern Türk kadını imajını güçlü bir rüzgar gibi arkasına ve oy portföyüne alıp, Başbakan olan Sayin Tansu Çiller, nabzını tarikatlara tutturdu.
Bulent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz'lı hükümet, tarikatların ve dipten gelen dalganın sırtını sıvazlamaya devam etti.
Sonuc olarak;
Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra gelen bütün liderler; devenin çadıra girmesine izin verdiler. İzin vermenin ötesinde, teşvik ettiler.
Colde yasayan bir Bedevi'ye sormuslar:
'Sence lider kimdir? ..'
Bedevi;
'Bir tanım yapmak yerine, bir öykü ile sorunuza cevap verebilir miyim' demis; 'Elbette, anlat öykünü' diye yanıtlamislar.
Bedevi baslamis oykusunu anlatmaya:
'Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında, Sina Çölü'nde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, gökyüzünde nadiren tek tük görülen kuşlar, bu kez toplu halde, karanlığın aksi istikametine doğru, telaşla kanat çırpmaktadır. Çölün mutlak sessizliği, daha da yoğunlaşır sanki. Deneyimli Bedevi, bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar.
Devesini çökertir, üstünden iner. Heybeden aldığı sağlam bir kazığı, kızgın kumlara çakar ve devesini sıkıca bu kazığa bağlar. Sonra yine heybelerden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırını alelacele kurup, içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler.
Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına bulundukları bölgeye ulaşır. Küçük çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rüzgarın oluşturduğu kum sağnağı, neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır yüzeyine çarpmaktadır. Her kum tanesinin, boyları küçük fakat verdikleri acı büyük oklar gibi bedenine saplandığı deve, dile gelir:
'Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin' der. Dışarıda olmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen Bedevi, zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve 'Pekii, başını çadıra sokabilirsin' diyerek, kapıyı bağlayan düğümleri boşaltır.
Durmak bir yana, fırtına giderek daha da gemi azıya almaktadır. Deve, sahibine tekrar yalvarır; 'Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. izin ver, boynumu da çadıra sokayım.' Biraz ikirciklenmeyle, bu isteğe de 'Pekii' der Bedevi.
Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, ilk ikisinden daha acıklı bir sesle yalvarır; 'Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver...' Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma, Bedevi'den önce, deve tepki gösterir; 'Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan...'
'Lider kimdir? ' di soru degilm mi... Bu hikayeyi temel alarak yanitlayayim efendim:
Lider, devenin başını dahi çadıra sokmasına izin vermeyen insandır.
Bizim Başbakan Erdoğan, dış destek aramak için İngiltereyi ziyarete gitmiş. Ziyareti sırasında Kraliçe tarafından çay içmeye Davet edilen Erdoğan, Kraliçeye kendi liderlik felsefesinin ne olduğunu sormuş. Kraliçe:
- 'Cçevremi akıllı insanlarla doldurmak' cevabını vermiş. Erdoğan bunun üzerine kraliçeye çevresindeki insanların akıllı olup olmadıklarını nasıl ayırt ettiğini sormuş. Kraliçe:
- 'Onlara doğru soruları sorarak ayırt ediyorum' diye yanıtlamış ve - 'Iizin verin göstereyim' demiş. Kraliçe hemen Tony Blair'i aramış ve: 'Sayın Başbakan, lütfen bu soruya cevap verin: Annenizin bir çocuğu var, babanızın bir çocuğu var ve bu çocuk sizin ne kız ne de erkek kardeşiniz. Kimdir bu? ' diye sormuş. Tony Blair: 'Bu tabii ki benim majesteleri' diye yanıtlamış. Kraliçe: 'Doğru.Teşekkürler, iyi çalışmalar Mr. Blair' demiş ve Erdoğan'a dönerek: 'Gördünüz mü Sayın Erdoğan? '
'Evet majesteleri, çok teşekkür ederim, bu metodunuzu kesinlikle kullanacağım' diyerek oradan ayrılmış.
Yurda dönüşünde hemen Unakıtan'ı yanına çağıran Erdoğan: 'Kemal abi sana soracağım bir soruyu cevaplamanı istiyorum' demiş. Unakıtan: 'Tabii efendim, nedir? ' Erdoğan: 'Annenin bir çocuğu var, babanın bir çocuğu var ve bu çocuk senin ne kız, ne de erkek kardeşin. Kimdir bu? '
Unakıtan sağa bakmış, sola bakmış, düşünmüş, taşınmış ve en sonunda: 'Efendim bunu biraz düşünüp sonra size cevap versem? ' demiş. Erdoğan kabul etmiş ve Unakıtan oradan ayrılmış, vakit kaybetmeden Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmış. Saatlerce bu soru üzerinde düşünmüşler, ama, bir cevap bulamamışlar.
En sonunda Kemal Unakıtan Kemal Derviş'i aramış ve durumu açıkladıktan sonra: 'Annenizin bir çocuğu var, babanızın bir çocuğu var ve bu çocuk sizin ne kız, ne de erkek kardeşiniz. Kimdir bu? ' Derviş: 'Bunda bilemeyecek ne var, tabii ki benim! ' diye yanıtlamış. Cevabı alan Unakıtan hemen Erdogan'i arayarak: 'Cevabı buldum efendim, kim olduğunu biliyorum, Sayın Kemal Derviş' demiş.
Basbakan Erdogan büyük bir hayal kırıklığıyla cevapvermiş: 'Yanlış cevap Kemal abi. Doğru cevap Tony Blair olacakti'
Yuzunuzden gulumseme hic eksilmesin efendim...
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:
- 'Aranızda müslüman olan var mı? '
Korkudan kimse bişey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
- 'Ben müslümanım' der.
Bıçaklı adam ona benimle gel der ve camiden birlikte çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:
- 'Amca, şu hayvanlari kesecem de ben beceremem yardım eder misin? ' der.
Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra 'Ben yoruldum başka birini bul' der. Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:
- 'Aranızda başka müslüman var mı? '
Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam:
- 'Ulan iki rekat namaz kıldırdık diye müslüman mı olduk'
Yuzunuzden gulumseme hic eksilmesin efendim...
Dinin emir ve yasaklarina butunuyle uyan kimselere denir...
Bulut olup diyar diyar gezersin
Bazen roman bazen şiir yazarsın
Zaman gelir söz dinlemez azarsın
Ben senin kahrını çekemem gönül
Zaman gelir yazdığımı okursun
Okursun ama bir bakar körsün
Ozümde yanan bir zalim korsun
Ben senin kahrını çekemem gönül
Yücelere yağan bir beyaz karsın
Bir fakire gölge olmaz çınarsın
Kurda kuşa su vermeyen pınarsın
Ben senin kahrını çekemem gönül
Seyyah olup tüm âlemi gezersin
Ordek olup ummanlarda yüzersin
Padişahım diye ferman yazarsın
Ben senin kahrını çekemem gönül
Namusu öldürdün birde ar istersin
Kara kışta utanmadan nar istersin
Ağustos ayında taze kar istersin
Ben senin kahrını çekemem gönül
Garip Bozkurt vasiyetin yazarsın
Leyla diye diyar diyar gezersin
Yaşayan canlara mezar kazarsın
Ben senin kahrını çekemem gönül..
Ali Bozkurt...
Bağından her güzel bir gül seçerdi,
Bundan mı sarardın soldun,ey gönül?
Kadınlar geçerdi,kızlar geçerdi,
Bir zaman aşk için yoldun,ey gönül!
Dünyaya baksan da gülümser gibi
Uzuyor hayatın bir keder gibi,
Ellerde dolaşan kadehler gibi
Yıllarca boşaldın,doldun,ey gönül!
Care yok,matemin çok derinse de,
Hasretin tükenmez yaşın dinse de.
Gençliği hoş geçti,eğlendinse de
Sanmam ki bahtiyar oldun,ey gönül!
Faruk Nafiz Camlibel...
bunca yıl herkesten kaçtın
en sonunda buldum sandın
ansızın içini açtın
yapma dedim yaptın gönül
gözleri senden uzaktı
farkedilmez bir tuzaktı
sana böylesi yasaktı
yapma dedim yaptın gönül
o bir yolcu sen bir hancı
gördüğün en son yalancı
içimdeki derin sancı
gitmez dedim kaldı gönül
sen istedin ben dinledim
senden ayrı olmaz dedim
en sonunda ben de sevdim
şimdi beni kurtar gönül
gözlerin bakar da, görmez
ellerin tutar da, bilmez
gece gündüz farkedilmez
demedim mi sana gönül
sabahın tam üçündesin
dertlerin en gücündesin
hâlâ onun peşindesin
gitme dedim gittin gönül
böylesi sevdiğin için
bir kördüğüm oldu içim
ağlıyorsun için için
demedim mi sana gönül