Dünyaya şüphesiz ki insandan daha kıymetli bir varlık gönderilmemiştir. Onun içindir ki insan ‘eşref-i mahlûkat’(yaratılanların en şereflisi) olarak nitelendirilmiştir. Hangi inanca, dile, milliyete ve cinsiyete mensup olursa olsun insan özü itibariyle değerlidir. Yüce Rabbimizin biz insanları muhatap olarak kabul etmesi, dünyayı ve içindeki nimetleri bize sunması insanın kıymetli bir varlık olduğuna delildir.
Kişiye varlığı ve makamından dolayı değil, insan olduğu için değer vermeliyiz. Fakat bu, yaşadığımız hayat içerisinde nedense böyle olmamaktadır. İnsanlara sonradan elde ettikleri varlıklar ölçü alınarak değer verilmektedir. Güçlüler, güçsüzleri her fırsatta ezmektedir. Böyle olunca da hayat yaşanmaz ve çekilmez bir hâl almaktadır.
Bugün olduğu gibi geçmişte de insan hakları sürekli çiğnenmiştir. Değişik önlemler alınmaya çalışılmışsa da bunun önüne geçmek pek mümkün olmamıştır. Bununla ilgili kanunlar çıkarılmışsa da tam anlamıyla suistimallerin önüne geçilememiştir. Çünkü tavandakiler tabandakileri hep görmezden gelmiştir.
Bilindiği gibi tarihte 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen bildirge, Magna Charte (Magna Karta) İnsan Hakları kavramının ilk belgesi sayılır. İnsan hakları konusunda yayınlanan bir diğer önemli bildirge, Amerika’da yayınlanan Bağımsızlık Bildirgesi’dir. Bunlara ilave olarak özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi ifadeler, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan kavramlardır.
Geçen zamanla birlikte insana bakış açısı da değişmiştir. İnsanın değişmesinin ve gelişmesinin sonucunda 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ doğmuştur. Türkiye, Birleşmiş Milletler’in kurucu üyelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almış ve insan hakları konusundaki önemli sözleşmelerin büyük bölümüne taraf olmuştur. Lakin bu belgelerde yazılanların çoğu hayata geçirilememiş, teori olarak kalmıştır.
Dünyaya gelen her insan özgürce yaşama hakkına sahiptir. İnsanın en önemli hakkı yaşama hakkıdır. Gerekçesi ne olursa olsun bunu hiç kimse sonlandırma hakkına sahip değildir. Haksızlıkların hesabını kişiler değil, bağımsız mahkemeler sorar. Yaşama hakkını düşünme, eğitim, öğretim, çalışma, iletişim hakları takip etmektedir. Dünyaya gelmek bu haklara sahip olmak için yeterli bir sebeptir. Fakat hiçbir hak sınırsız değildir. Unutulmamalıdır ki bizim haklarımız, başkalarının haklarını çiğnediğimiz noktada biter.
Bütün insanlar dünyaya özgür bir fert olarak gelirler. Fakat yasal olmasa da bazen kişilerin yaşadıkları hayat, onların özgürlüklerini kısıtlar, hatta elinden alır. Bunun önüne geçmek için çeşitli kanun metinleri hazırlanmıştır. Bunlardan biri olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi fertlerin haklarıyla ilgili itibarlı bir uluslararası belgedir. Bu mühim beyannamenin ikinci maddesinde hakların sınırları ve muhatapları hususunda şunlar yazar:
“Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.” İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi içerik olarak zengin bir belgedir. Fakat buna imza atan ülkeler, imzalarına sadık kal(a) mayarak insan haklarını ihlal etmektedirler. Bu sadece Doğu ülkelerinde değil, özgürlüğün çıkış noktası olarak kabul edilen Batıda da sıkça yaşanmaktadır. Kimse kendini sütten çıkmış ak kaşık olarak görmesin.
İnsan haklarını Batıyla özdeşleştirmek, Doğuyu buna muhalif göstermek doğru değildir. İslam da haklara, vazifelere ve inanç özgürlüğüne çok kıymet vermiştir. Son ilahi din olan İslam, insan hakları konusunda Batı’dan geri değil, aksine çok çok ileridir. Resulullah Efendimizin ömrünün son demlerinde irat ettiği “Veda Hutbesi” insan hakları beyannamelerinin ilk büyük örneklerindendir. Bu hutbeyi tarafsız bir gözle okuyanlar İslam’ın insan hakları hususunda çok ileri bir noktada olduğunu göreceklerdir. Veda Hutbesi’nde Müslümanın yol haritası çizilmiş, üstünlüğün sadece takvada olduğu belirtilmiştir. Özellikle kadınların erkeklere emanet olarak verildiği vurgulanmıştır.
Adı ne olursa olsun, hangi kültürden çıkmış olursa olsun insana değer veren ve onu koruyan düzenlemeler muteberdir. İnsan haklarını ihlal edenler, günün birinde hakları ihlal edilenler konumunda olabilirler. Ancak o zaman yaptıklarının anlamını hakkıyla kavrayabilirler. Bu hususta empati yapanlar ve vicdanlarının sesini dinleyenler hakikatlerle yüzleşip doğruları yakalayacaklardır. Mutlu bir hayat için birbirimizi sevelim, sınırları ihlal etmeyelim. Haklarımızı bilelim ve sonuna kadar savunalım.
Milletleri ayakta tutan asli unsurlar, asırlarca yaşattıkları değerleri ve değerlileridir. Türk milleti de bu değerleri ve değerlileri sayesinde bu günlere gelmiştir. Bütün şer güçlerin saldırılarına rağmen onların manevi tasarruflarıyla hâlâ dimdik ayaktayız. Onlara sarıldıkça ve yollarından gittikçe hakikate erişiriz. Buna inanmalı ve öylece yaşamalıyız.
Müslüman Türk milletinin manevi dinamiklerinin başında Mevlana Celaleddin Rumî gelmektedir. O, 13. asırdan günümüze akan bereketli bir manevi çağlayandır. Onun duru sularında ruhumuzu yıkadıkça kötülüklerden arınırız. Mevlana’nın Mesnevi’sinden ilham alanlar ve onun çizdiği yolda yürüyenler asla sapık kollara sapmazlar. İslam akidelerini hayatlarının temel ilkeleri bilip hayatlarını onların etrafında şekillendirirler.
Mesnevi’sini Farsça yazmış olsa da Mevlana bizden biridir. Dine sevgi, hoşgörü, akıl ve mantık çerçevesinde bakanlar, onu sevmiş ve benimsemiştir. Mevlana’yı çok seven ve onu kendine yakın bulan kişilerden birisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’le Mevlana arasında yedi asır gibi uzun bir zaman farkı olsa da bu iki ulu şahsiyetin hayata hoşgörü ve sevgi penceresinden bakmaları bu iki büyük insanı birbirine yakınlaştırmıştır. Atatürk, ömrü boyunca Mevlana’nın fikirlerinden çok etkilenmiş, onun manevi şahsiyetine büyük bir tazim ve itibar göstermiştir.
Atatürk, Konya’daki Mevlana Dergâhı ve türbesini, Konya’ya ilk gelişi olan 3 Ağustos 1920 günü ziyaret etmiş ve bu ziyaretten pek etkilenmişti. Daha sonraki gelişlerinde Mevlana Türbesini ziyaret etmeden Konya’dan ayrılmamıştır. 3 Nisan 1922 günü gerçekleştirdiği ziyaretlerinde, kendisi için açılan Sema meydanında hazır bulunmuş, 22 Mart 1923 günü yaptığı ziyarette postnişin Abdülhalim Çelebi’nin davetlisi olarak dergâhta yemek yemiş, Hz. Mevlana’nın büyüklüğü üzerine takdir ve hayranlık dolu sözler söylemiştir.
Yakın tarihle ilgilenenlerin belirttiğine göre Atatürk ömrü boyunca Konya’ya dokuz kere gelmiş, her gelişinde de Mevlana Türbesi’ni ziyaret etmiştir. Onun türbesini ziyaret etmeden şehirden ayrılmayı bir eksiklik saymıştır. O, Mevlana’nın türbesinden büyük bir manevi huzurla ayrılırdı. Atatürk’ün şu sözleri onun Mevlana’ya bakışını özetlemektedir:
“Ne zaman bu şehre(Konya’ya) gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz. Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçidir.”
“Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatördür. Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir.
Hz. Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen dönerek, ayakta ve hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii ifadesidir.”
Atatürk’ün dine ve inançlara bakışı her zaman saygı çerçevesinde olmuştur. O, Müslüman Türk milletinin bir ferdi olmakla daima iftihar etmiştir. Dini değerleri hep önemsemiştir. Atatürk, tekke ve zaviyelerin görevlerini tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan kanun sırasında Hz. Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık âlemine açık halde kalmasını sağlamıştır. Burayı kapatmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Bu onun dini değerlere saygısını ve Mevlana Celaleddin Rumî’ye duyduğu sevgisini göstermesi açısından dikkate değer bir davranıştır.
Atatürk her fırsatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okumuş, ondan süzülen rahmet damlalarından istifade etmiştir. İslamiyet’e Mevlana’nın sevgi ve hoşgörü penceresinden bakmayı ilke edinmiştir. Her ikisini de rahmet ve minnetle anıyoruz.
Türk sinemacıları son yıllarda güzel yapımlara imza atıyorlar. Bir zamanlar severek izlediğimiz Avrupa tarzı filmler ülkemizin yetiştirdiği yönetmenler ve yapımcılar tarafından sinemaseverlere sunuluyor. Artık bizde de sinemaya milyon dolarlar harcanıyor. Özverili ve pahalı yapımlar iyi de izleyici topluyor. Seyirci güzel eserlere iltifat ediyor, sinema salonlarını dolduruyor. Filmler harcamaları karşılayıp kâra geçiyor.
Geçenlerde gösterime giren ‘Takva’ isimli sinema filmi seyircilerin büyük ilgisiyle karşılaştı. Yönetmen Özer Kızıltan’ın ilk uzun metrajlı çalışması olan ‘Takva’ filminde Erkan Can, Güven Kıraç, Meray Ülgen, Settar Tanrıöven, Engin Günaydın, Duygu Şen, Selahattin Bilal ve Öznur Kula rol alıyor. Bilindiği gibi takva dini bir terimdir, korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Allah korkusu üzerine kurulu bu filmde, ‘eğer yaşamımızı Allah inancı üzerine kurmuşsak ve inançlarımızı sorgulamaya başlamışsak, bu nedenle Allah’ı kaybeder miyiz ya da Allah bizi terk eder mi? ’ teması vurgulanıyor. Erkan Can filmde, İstanbul’un en eski semtlerinden birinde yaşayan, 45 yaşında bekâr bir adam olan Muharrem’i canlandırıyor. Filmin konusu özetle şöyle:
“Geleneksel bir İstanbul mahallesinde doğmuş olan Muharrem 30 yılı aşkın bir süredir aynı mahallede yaşamaktadır. Sade bir işi vardır. Mütevazı ve içe dönük bir kişi olan Muharrem gece gündüz ibadet ederek, cinsellikten uzak, en sert İslami akidelere sıkı sıkıya bağlı bir yaşam sürdürmektedir. Bu hayata inançları uğruna katlanmaktadır. Muharrem’in koyu dindarlığı, varlıklı ve güçlü bir tarikat şeyhinin dikkatini çeker. Onun takdire şayan güvenilirliği ve vicdani zenginliği, bu şeyhin kendisine tarikatın sahip olduğu sayısız mülkün kira toplayıcısı olarak çalışacağı idari bir görev teklif etmesine zemin hazırlar. Yeni giysiler, cep telefonu ve bilgisayarla donatılmış Muharrem, şimdi uzun zamandır uzağında kalmayı başardığı modern dış dünyanın içindedir. Hayatı değişmeye başlamıştır. Para ile imtihan edilmektedir.
Muharrem, artık tahakküm eden ve mağrur bir kişi olmuştur. Çalıştığı yerde elinde olmadan bir yolsuzluk yapar. Daha da kötüsü, Muharrem’in iç huzuru gitgide bir işkence haline gelen, gece gündüz kendisini rüyalarında cezbeden baştan çıkarıcı bir kadının görüntüsü ile allak bullak olur. Muharrem yaşamını dünyevi ve manevi değerleri birbirlerinden ayırabilme üzerine kurmuştur. Ama kendini adadığı değerler bir bir yıkılmaktadır. Allah korkusu akli dengesini zedelemeye başlamıştır.”
Takva gösterime girmeden ödüllerle tanışmıştı. Uluslararası film festivallerinde dünya film otoritelerinin dikkatine sunulmuştu. Bunlardan birisi olan Toronto Uluslararası Film Festivali’nde, Meksikalı yönetmen Alejandro Gomez Monteverde’nin romantik drama filmi ‘Bella’ büyük ödülü alırken, Türk-Alman yapımı ‘Takva - Bir Adamın Allah Korkusu’ da ‘Kültürel Yenilik’ ödülünü almıştı. Bu, film için önemli sayılabilecek bir ödüldü.
Uzun süredir sesleri çıkmayan Yeni Sinemacılar’ın ‘Takva’ filmi, çekim haberleri yayıldığından beri merakla bekleniyordu zaten. Antalya’da Ulusal Yarışma bölümünde yer alan film pek çok dalda ödüllendirildi. Toronto Film Festivali’nden de ödülle dönünce, filme duyulan merak üst düzeye çıkmıştı. Nihayet Takva’nın Türkiye galası(ön gösterim) , Altın Portakal Film Festivali’nin altıncı gününde yapıldı. Söz konusu film bu festivalde tam dokuz dalda ödül aldı. Çok büyük bir beğeniyle karşılaştı.
Tarikat meselesini, maneviyatla maddi dünyanın bir arada mümkün olup olmadığı sorusu üzerinden tartışmaya açan film, izleyicileri de ikiye böldü. Bir grup seyirci, Takva’nın kendini dine adamış bir adamın buhranlarını ve tarikatların dünyasını beyazperdeye taşımakta fazlasıyla başarılı bir iş çıkardığını düşünürken, bir grup izleyici de filmi nerede duracağını bilememekle ve tarikat olgusunu biraz turistik ve oryantalist bir bakışla ele almakla eleştiriyordu. Aslında her iki kesim de haklıydı. Çünkü filme bakanlar kendi konumlarını eleştirilerine yansıtmışlardı; filme kendi duygu ve düşünce pencerelerinden bakmışlardı. Kişi merkeze kendini alınca eleştiriler de nesnelliğini kaybediyor doğal olarak…
Bence ‘Takva’ hassas bir konuyu işlemesine rağmen gayet iyi bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Bazılarının deyimiyle tarikatları yerin dibine batırmamış, yine bazılarının ileri sürdüğü gibi tarikatları seyredenlere özendirmemiştir. Durması gereken yerde durmuş, ifrat ve tefritten sakınmıştır. Filmde hiçbir tarikat hedef alınmamıştır, konuya genel açıdan bakılmıştır. Doğru olan da buydu zaten… Kutuplaşmalara zemin hazırlamanın anlamı yok.
Filmin başrolündeki Erkan Can daha evvelki filmlerinde olduğu gibi bu filmde de çok başarılı bir oyunculuk çıkardığı görülüyor. Fakat diğer oyuncular bu önemli oyuncunun gölgesinde kalmıştır. Filmde son derece kaliteli görsel efektler kullanılmış… Olumsuzluklarına rağmen başarılı bir film olarak görüyorum Takva’yı… Başarılı olmasaydı o kadar ödül almazdı. En iyisi filmi seyredin, kararı kendiniz verin.
Öğretmenler yılın bir gününe sığmayacak kadar büyük ve fedakâr şahsiyetlerdir. Onları her yıl 24 Kasımlarda anmak yetmez tabiî ki… Resmi anma törenlerinde onlara yapılan övgüler fazla bir şey ifade etmiyor gerçekte. “Öğretmenin hayat şartlarının iyileştirilmesi için neler yapılabilir? ” sorusunun cevabı aranmalıdır bu günlerde… Fakat bu konuya değinmek için öğretmenin derdiyle dertlenmek lâzım. Davulun sesi uzaktan hoş geliyor. Öğretmenler, öğretmen olmayanların insafına terk edilince hayırlı netice hâsıl olmuyor. Meseleleri gelecek yıllara aktarıp duruyorlar; çözümü bir başka bahara ertelenmek zorunda kalıyorlar. Öğretmenler artık alıştı bu laflara, beklentileri de kalmadı yetkililerden…
Trabzon’da öğretmenlerle ilgili resmi kutlama programı 24 Kasım günü Trabzon Lisesi Konferans Salonu’nda yapılmıştı. Aradan bir hafta geçti. Bu kutlamalara ilave olarak Trabzon Eğitim, Kültür, Araştırma ve Yardımlaşma Derneği(TEKAYDER) 2 Aralık 2006 Cumartesi günü 19 Mayıs Kapalı Spor Salonu’nda geniş kapsamlı bir Öğretmenler Günü Kutlama Programı gerçekleştirdi. Adı geçen derneği daha önceki etkinliklerinden de yakinen tanıyoruz. Resmi programların sıkıcı havasından uzak, alternatif kutlama ve anma programları düzenliyorlar. Belirli gün ve haftalarda konferanslar ve belirli günlerin içeriğine uygun faaliyetler tertip ediyorlar. Bundan bir ay evvel 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’yla alakalı hoş bir anma programı gerçekleştirmişlerdi. Bu etkinlik bir hayli ilgi görmüştü.
Trabzon halkı Tekayder’i anlamlı etkinlikleriyle tanıdı ve benimsedi. Artık her önemli günde onlardan alternatif etkinlikler bekliyorlar. Derneğin her faaliyeti yasalar çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Milli Eğitim ve diğer devlet kurumlarından izin ve destek alıyorlar. Devlet kurumlarıyla uyum içinde çalışıyor Tekayder… Gençlere ve öğrencilere yönelik ders destekleme ve bilgisayar kursları da düzenliyorlar. Bunlar Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu ile işbirliği yaparak gerekleştiriyorlar. Çok geniş ve güzel bir hizmet binaları var. Her kesimden insanı, özellikle maddi durumu elvermeyen zeki çocukları kucaklıyorlar.
Geçen hafta sonu Tekayder tarafından yapılan Öğretmenler Gecesi saygı duruşu ve İstiklal Marşı’yla başladı. Dernek Başkanı Fuat Öründü öğretmenlikle ilgili olarak kısa bir açış konuşması yaptı. Daha sonra öğretmenlerle ilgili olarak tiyatro şeklinde gerçek hayattan bir kesit sundular. Bitlis’in bir köyünde hain teröristler tarafından bayrak direğine asılarak öldürülen bir öğretmenin hayatını canlandırdılar. Öğretmen ve öğrencilerin rol aldığı kısa oyun güzeldi ve duygu yüklü mesajlarla doluydu.
Bu güzel tiyatro gösterisinin ardından Gülbahar Hatun Koleji öğrenci korosu tarafından canlı müzik eşliğinde şarkı ve türküler söylendi, öğretmen temalı şiirler okundu. Daha sonra geçmişten günümüze nostaljik(özlemli) öğrenci kıyafetleri defilesi yapıldı. Programda öğretmenlik görevini sürdüren en genç ve en yaşlı öğretmenleri temsilen birer öğretmene söz verildi. Göreve henüz iki buçuk ay evvel başlayan bir bayan öğretmenle 32 yıldır öğretmenlik vazifesini büyük bir aşkla ve şevkle yerine getiren bir öğretmen, mesleğiyle ilgili anılarını ve duygularını anlattı. Söz konusu öğretmenlere plaket(onurluk) takdim edildi.
Tekayder’in düzenlediği öğretmenler gecesinin sonunda sahneye kıymetli bir sanatçı çıkarak izleyenleri coşturdu. TRT İzmir Radyosu Türk Halk Müziği Sanatçısı Reşit Muhtar salondaki öğretmenlere şahane bir konser verdi. Konser büyük beğeniyle izlendi. Reşit Muhtar’ı ilk kez canlı bir programda dinledim. Bir insan ancak bu kadar dolu ve geniş vizyonlu olabilir. Reşit Muhtar söylediği birbirinden güzel türkülerle ve türküler arasında yaptığı anlamlı konuşmalarla dinleyenleri mest etti. Türk-İslam kültürüyle bezenmiş ve iman nuruyla süslenmiş bu gönül adamını dinlemek büyük bir zevkti. Türkülerin hakkını fazlasıyla verdi, geceye apayrı bir renk kattı. Netice olarak şunu söylemek istiyorum: Tekayder’in programlarına alıştık, hatta müptelası olduk. Bundan sonra da onlardan yeni etkinlikler bekliyoruz. Bu anlamlı geceden dolayı kendilerine öğretmenler adına teşekkür ediyoruz.
Dünya denen durakta ebediyet arabasını bekliyoruz. O gelecek, uzun ve çileli yolculuğumuza çıkacağız. Bu yolculuk herkes için çileli değil elbette… Yolculuğa çıkmadan evvel gerekli hazırlıklarını yaptıysan yolda sıkıntı çekmezsin. Yanına azık aldıysan açlıktan, su aldıysan susuzluktan korkmazsın. Bu ebediyet yolculuğunda yanımıza alacağımız azık amellerimizdir. Onların varlığıyla yolculuğumuz keyfe, yokluğuyla da işkenceye dönüşecektir. Bunu bilerek sonsuzluğa giden yola çıkmalıyız.
Dünyanın maddi varlığı elbette ki dünyada kalır. Yanımızda götürebileceğimiz şeyler iyiliklerimizdir. Onların miktarıyla layığımızı bulacağız. Bununla beraber, şairin deyimiyle dünyada bırakacağımız ‘hoş bir seda’dan başka bir şey değildir. Fani hayattan koptuktan sonra iyi anılabiliyorsak bu bize yeter. Geride bıraktığımız hayırlı eserler ve hayırlı evlatlar amellerin devamını sağlar. Bunlar yoksa ölenin amelleri kesilir.
Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu küçük büyük hepimiz biliyoruz. Çünkü hayatta Allah tarafından her saniye imtihan ediliyoruz. Oturuşumuz, yatışımız ve kalkışımız hep imtihan içerisinde geçiyor. Kulun imtihansız anı yoktur. Onun için şeytanın fitne, fesat ve tuzakları karşısında daima teyakkuzda olmak mecburiyetindeyiz. Yüce Rabbimiz imtihanda bulunduğumuzu bize açık seçik bildirerek bunun farkında olmamızı istiyor:
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: ‘Biz Allah’a ait (kullar) ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.’ Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.” (Bakara, 155-157)
Bu yalancı dünyaya ne ağalar, ne paşalar, ne zenginler, ne makam mevki sahipleri geldi. Neticede hepsi de fani ömürlerini tamamlayıp göçtüler. Çoğunun isimleri unutuldu, nesilleri kesildi, bir fatiha okuyacak kimseleri kalmadı. Malları, makamları ve asaletleri onlara bir şey kazandırmadı. İmtihan olduğunu idrak eden, bu şuurla yaşayan insanlar fani ömürle ebediyet âlemini kazandılar. Onlar ne kadar kârlı ve bahtiyar insanlardır. Ne kadar yaşarsak yaşayalım günün birinde emaneti sahibine teslim edeceğiz. Bu gerçeği Rabbimiz bize açık seçik bir biçimde onlarca ayette bildiriyor: “Her nefis ölümü tadıcıdır.Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Biz’e döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35)
Dünyayı bir misafirhane olarak görmeliyiz; zira burada sadece geçici bir süre konaklayacağız. Ömür sermayemizi ahiret yurdunda huzur bulacağımız bir yatırım için harcamalıyız. Aksi takdirde bütün sermayesini kaybetmiş bahtsız tüccara döneriz. Kadın, çocuk ve para bu yolda önümüze çıkan tuzaklardır. Akıllı mümin bu tuzaklara düşmemek için adımını denk atar. Yüce Allah bu hususta da uyarıyor bizi:
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki: Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.” (Al-i İmran, 14-15)
Geçici hayat ve maddi lezzetler hayatımızı rotasından uzaklaştırmamalıdır. Gönül kıblelerimiz sanal değil, sabit ve daim olmalıdır. Akıllı insan dünya hayatına karşılık ahiret yurdunu satın alandır. Bu da ancak Allah’a gerçek kul olmakla mümkündür. Her şey alenen gerçekleşiyor. Eden buluyor sonunda. Yüce Allah kulunu yargılamadan evvel uyarıyor, haber gönderiyor. Pek çok ayette mümin ve mümineleri sabır ve tahammüllerinden dolayı ödüllendireceğini söylüyor. Bununla ilgili delil olarak şu ayeti gösterebiliriz:
“Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.” (Al-i İmran, 185-186)
Nasıl ki dünya imtihanlarına günlerce, haftalarca, hatta aylarca önceden titizce hazırlanıyorsak, öyle de ebedi saadetimiz için uhrevi imtihanlara da o ciddiyette çalışmalıyız. Dünyanın hengâmeleri içerisinde maneviyatımızı ihmal etmemeliyiz. İhmal edersek iç huzurumuzu sağlayamayız. Dünya imtihan meydanıdır ve hizmet yurdudur; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir. Mükâfat sadece Allah’a tabi olanlara ahirette verilecektir. Ne mutlu imtihanın sırrına varıp gereğini hakkıyla yerine getirenlere! ...
Altı haftadan beri kendimi zapt etmeye çalışıyorum. Bu hafta kaybettiler ama gelecek hafta kesin kazanırlar diyorum. “Ya sabır! ....Ya sabır! ...” deyip kötü yazmamaya çalışıyorum. Artık canıma tak etti. Yedi haftada sadece bir puan alıp bir gol atabilen Trabzonspor bütün taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir şey 39 yıllık Trabzonspor tarihinde görülmedi. Yani sizin anlayacağınız Trabzonspor geçmişte olduğu gibi yine tarih yazıyor. Fakat bu sefer tersten daldığı için tarihi de tersten yazıyor.
2 Ağustos 1967’de doğan; 1973-74 sezonunda İkinci Lig’de elde ettiği şampiyonlukla Birinci Lig’e yükselen ve 1975-76’da bir devrimin, Anadolu İhtilali’nin altını imzalayarak tarihe damgasını vuran Trabzonspor’umuz, 39 yıla sığdırdığı 6 Lig Şampiyonluğu, 7 Türkiye, 7 Cumhurbaşkanlığı, 5 de Başbakanlık Kupasıyla ülkemizin tartışmasız büyüklerinden biri olmuştur. Dikkat ederseniz hep “miş’li” geçmiş zamanda konuşuyoruz. Çünkü Trabzonspor yirmi yıldan beri geçmişte elde ettiği zaferlerle avunuyor.
Şanlı Trabzon’dan çöküşün eşiğindeki Trab-SON’a nasıl gelindi? Kendi şirketlerini başarıyla yöneten ve Trabzonspor için de bir kurtuluş olarak düşünülen Nuri Albayrak takımı uçurumun eşiğine kadar getirdi. Bu yılın başında takımı Brezilyalı Lazaroni’ye teslim eden, başarısız sonuçlar alınca da hocayı postalayan Trabzonspor yönetimi, kurtarıcı olarak Ziya Doğan’ı getirdi. Derbi maçlardan ikisini kazanan(Beşiktaş, Galatasaray) Ziya Doğan Trabzon’da kahraman ilan edildi. Fakat bu kahramanlık uzun sürmedi. Mukavvadan kahramanların saltanatı yağmur yağana kadar sürer. Nitekim öyle de oldu.
Brezilyalı çalıştırıcı Lazaroni’yle yıldız transferleri Marcelinho(!) , Musampa(!) ve Umut’la lige başlayan Trabzonspor, üç puanlı sisteme geçilen 1987-88’den beri en kötü performansını bu yıl ortaya koydu, yeni teknik direktör Ziya Doğan da kötü gidişe çare bulamadı. Geçen 20 sezonda 12’nci haftalar itibariyle en kötü dönemini yaşayan Trabzonspor, aynı zamanda geçen yılla birlikte ilk kez eksi averaja düştü. Eksiler her geçen gün artıyor.
Bu sezon Apoel’ı zorla eleyen Trabzonspor sıradan bir İspanyol takımı olan Osasuna’ya elenerek Avrupa hayallerini bir başka bahara bıraktı. Bu çöküşün ilk sinyalleriydi. Artık bundan sonra tüm güçleriyle lige sarılırlar diye düşündüğümüz bir sırada çöküş emareleri devam etti. O gün bugündür aylardan beri kâbus görüyor bu şehrin vefalı halkı.
Lazaroni yönetiminde 4 lig ve 2 de UEFA Kupası maçı oynayan Trabzonspor, ligde 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 de yenilgi alarak 4 puan toplamış, UEFA Kupası’nda ise Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden Apoel’i eleyerek bir üst tura çıkmayı başarmıştı. Ancak bu tablodan başarısızlık sonucunu çıkaran Bordo-mavili yönetim, Brezilyalı teknik adamın işine son vererek yerine daha önce de Trabzonspor’u çalıştıran Ziya Doğan’ı getirmişti. Brezilyalı teknik adam 6 maçta 2 galibiyet ile görevinden olurken Ziya Doğan yedi hafta boyunca aldığı altı malubiyet ve atılan iki golle hâlâ takımının başında duruyor. Bir de derler ki Türkiye’de yabancı antrönerlere daha toleranslı davranılıyor. Trabzonspor’daki tablo bu tezi çürütüyor.
Trabzonspor, Doğan yönetiminde çıktığı ilk maçında Beşiktaş’ı 3-2 mağlup etmiş, Konyaspor’la 1-1 berabere kalmış ve ardından da Galatasaray'ı 3-1 mağlup etmeyi başarmıştı. UEFA Kupası’nda İspanyol temsilcisi Osasuna’ya elenen Bordo-mavililer, ligde de Ankaragücü ile 2-2 berabere kalmış, evinde Kayseri Erciyesspor’u 3-1 yenmişti. Ancak daha sonra Gençlerbirliği, Çaykur Rizespor ve Sakaryaspor’a karşı üst üste 3 mağlubiyet alan Trabzonspor, daha sonra evinde Antalyaspor ile berabere kaldı; ardından Sivasspor’a deplasmanda 1-0 mağlup oldu. İlerleyen haftalarda bu mağlubiyet serisi büyük bir istikrarla sürdürüldü! Son olarak Bursa mağlubiyeti bardağı taşıran son damla oldu.
Bu noktaya geldikten sonra evvela Trabzonspor yönetimi, sonra teknik direktörü ve futbolcuları gitmelidir. Harbi Trabzonlulardan yepyeni, erkekçe sahaya çıkıp alnının teriyle oynayabilen bir takım kurulmalıdır. Bu yöneticileri, bu antrenörleri ve bu futbolcuları Trabzon’da istemiyoruz. Bu büyük kulübü ayaklar altına düşürmeye, alay konusu yapmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Sayın başkan Nuri Albayrak Trabzonspor’u şampiyon yapmak için gelmişti, bu iddiadaydı. Gerçekten de bu sene olmazsa da seneye bizi şampiyon yapacaktır. Fakat Telekom Lig A kategorisinde… Yani ikinci ligde… Bu son Bursa mağlubiyetiyle kümeye düşecek takımların arasında Trabzonspor’un adı da var. Ne mutlu bize! ....
Albayrak haklı! ...Çünkü O, “Trabzonspor’u şampiyon yapacağım” demişti. Fakat birinci ligde şampiyon yapacağını iddia etmemişti. Anlaşılan o ki sözünde duracak… Bizi seneye ikinci ligde şampiyon yapacak. Böylelikle 22 yıllık şampiyonluk özlemimiz sona erecek. Ne mantık, ne taktik ama! ...Karadeniz zekası buna denir işte! ...
Ey büyük Trabzonspor nerdesin? ...Senin o büyük ruhunu kimler çaldı? Kimlerin eline düştün? Seni bu hallere düşürenler utansın. Başka çok şeyler daha söylerim ama bunlar üslubuma uygun düşmez. Trabzonspor’u bu hallere düşürenleri Allah’a havale ediyorum. Azıcık haysiyetiniz varsa ilk yarının son maçında Ankaraspor karşısına hiçbir şey olmamış gibi çıkmayın. Nasıl olsa o maçı da kaybedeceksiniz. Çıkmayın bu maça biz erkek gibi oynayamıyoruz deyin. Ucunda ölüm yok ya, çok olsa her zamanki gibi üç puan kaybedersiniz.
Gitmek için ille de kovulmak mı gerekiyor? Kene misiniz beeee? .... Düşün yakamızdan… Egolarınızı tatmin etmek için amatörden bir takım satın alın. Yedi sülalenizi oynatın orda… Kimse karışmaz size. Trabzonspor sizin oyuncağınız değil! ....Sokağa çıkacak yüzü kalmadı taraftarların. Kendini yönetemeyen yöneticiler, topu kabak zanneden teknik traktörler(!) , yürümesini beceremeyen futbolcular! ... Allah aşkına! Düşün yakamızdan… Cebinize indirdiğiniz paralar size helal değil. Hiçbirinizi istemiyoruz.
Türk toplumunda boş zamanların en yaygın eğlencesi televizyondur. Sanırım bizim kadar televizyon başında zaman kaybeden bir başka millet yoktur. Bu konuda dünya şampiyonu bir ülkeyiz. Öte yandan kitap okuma hususunda küme düşen bir memleketin bahtsız evlatlarıyız. Birileri teknolojide son hızla ilerleyip çağ atlarken bizler hep seyrediyoruz. Ekran başında miskin miskin sabahlıyoruz.
Gerçi ülkemizde televizyon yayıncılığının tarihi çok eskilere dayanmıyor. Türkiye televizyonla tanışalı sadece 38 yıl oldu. 1968’de deneme mahiyetinde ilk televizyon yayını Ankara’da yapıldı. TRT, 359 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yasası ile 1964’te özerk bir kamu tüzel kişiliğine sahip bir kurum olarak, devlet adına radyo ve televizyon yayınlarını gerçekleştirmek amacıyla kuruldu. 1972 yılında televizyonda ilk kez ‘Bedava Dünya Gezisi’ adlı yabancı dizi Türkçe seslendirildi. Televizyon yayınları 1974 yılında yedi güne çıkarıldı. İlk renkli televizyon yayını 1976’da gerçekleşti. 1984 yılında TRT tümüyle renkli yayına geçti. 1986’da ikinci televizyon kanalı TV-2 yayına başladı.
Türkiye’de ilk özel televizyon 1990 senesinde İnter Star adıyla kuruldu. Onu Show Tv takip etti. Bugün ülkemizde onlarca ulusal, yüzlerce yerel televizyon kanalı yayın faaliyetlerini sürdürmektedir. Her geçen gün bunlara yenileri eklenmektedir. Günümüzde kanallar yayın faaliyetlerini 24 saat boyunca sürdürüyorlar. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Nitelikli yapımlar hazırlamak büyük zaman ve emek istiyor. Bunun gerçekleşmesi sonuçta maddiyata dayanıyor. Televizyonlar maddi kaynak ihtiyacını reklâmlardan aldıkları paralarla gideriyorlar. Bu da reklâm pastasının paylaşılmasında rekabeti beraberinde getiriyor. Televizyonlar daha çok seyirci toplamak ve reklâm gelirlerinden daha çok pay almak için büyük bir yarış içerisindeler… Görünen o ki bu yarışta her şey mubah kabul ediliyor.
Türkiye’de son yıllarda diziler moda oldu. Her kanalın onlarca dizisi var. Ortalık diziden geçilmiyor. Kırık Kanatlar, Kaybolan Yıllar, Kurtlar Vadisi, Avrupa Yakası, Sıla, Ihlamurlar Altında, Yabancı Damat, Acı Hayat, Arka Sokaklar, Kızlar Yurdu, Fırtına, İki Aile, Sağır Oda, Yalancı Yârim, Sihirli Annem, Cennet Mahallesi, Çemberimde Gül Oya, Acemi Cadı, Gümüş, Sevda Çiçeği, Emret Komutanım, Yaprak Dökümü, Kadın İsterse, Zerda, Bizimkiler bunlardan sadece birkaçıdır. Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz. Anlaşılan o ki dizi deryası içerisinde yüzüyoruz; yüzmek ne kelime, boğuluyoruz.
Diziler genellikle 13 bölümden oluşuyor. Fakat uzun yıllar devam eden dizilerimiz de vardır. Mesela şu anda yayında olmayan ‘Bizimkiler’ dizisi tam 14 yıl devam etmiştir. Bunun yanında ‘Bizim Mahalle’ dizisi sekiz yıl, 505 bölüm sürmüştür. Bugünlerde bu kadar uzun soluklu diziler yapıl(a) mıyor. Çünkü halk, kendini içinde bulmadığı dizileri seyretmiyor. Marifet iltifata tabi olduğu için iltifat olmayınca dizi yayından kaldırılıyor.
Televizyonların reklâm pastasından daha çok pay almak için yapmadıkları şey kalmadı. Televizyonlar eğiticilik özelliklerini çoktan kaybetti. Artık doğru mesaj verme değil, çok izlenmek esas alınıyor. Onun içindir ki çocuklarımıza ve gençlerimize yanlış mesajlar veren film ve diziler yapılıyor. Bunları seyreden gençler yanlış yollara sapıp hayatlarını karartabiliyorlar. Özellikle şiddet ve cinsellik içeren diziler çocuklarımızın ruh yapısını bozuyor, karartıyor. Televizyonlarda reyting rekorları kıran, tekrarı bile ilk üç program arasına girebilen mafya dizileri, yarınlarımızın ümidi olan çocuklarımıza şiddeti aşılıyor ve haksızlığı meşrulaştırıyor. ‘Polat Alemdar’ tiplemeleri model insan olarak sunuluyor.
Türkiye’deki diziler üç günde şöhret yetiştiriyorlar. Onları seyreden genç kızlar evlerinden kaçarak hain odakların tuzağına düşüyorlar. Türkiye’de, birkaç istisna dışında, diziler eğitmiyor, zaman kaybettiriyor. Ahlaki değerlerimizi beslemiyor, zayıflatıyor. Aileler aynı çatı altında yaşasalar da diziler yüzünden birbirini görüp yeterinde sohbet edemiyorlar. Herkes dizilerden yakınıyor ama zararlı bulduğu dizileri seyretmeden de edemiyor.
Türkiye çok ağır bir misafiri ağırladı geçen hafta…Hıristiyan Katolik âleminin en büyük dini lideri Papa 16. Benediktus, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in davetlisi olarak Türkiye’yi teşrif etti! ... Gelsin gelmesin tartışmaları içerisinde ülkemizi ziyaret eden Papa, yakın geçmişte söylediği tahrik edici ifadelerin aksine barış mesajları verdi. Fakat bu yapmacık mesajlar gerçek yüzünü aksettirmekten çok uzaktı.
Vatikan Devlet Başkanı ve Katoliklerin ruhani lideri Papa 16. Benediktus, İzmir’in Selçuk ilçesindeki Meryemana Evi’ni ziyaretinin ardından, burada düzenlenen ayine katıldı. Ayinin tamamlanmasının ardından alandan ayrılırken, kendisine sevgi gösterisinde bulunanları uzun süre selamlayan Papa, kendisine verilen Türk Bayrağını da salladı. Selçuk’taki Meryemana Evi’ni ziyaret ederek ‘hacı’ olan Papa, burada yöneteceği ayinin açılışını ‘sevgili kardeşlerim’ sözleri ile yaptı. Papa’nın Türkçe olarak bu sözleri söylemesi büyük bir jest olarak nitelendi. Hatta denilene göre ayinde Müslümanlar için de dua edildi. 67 ülkeye canlı yayınlanan ayinde Papa, bir adım daha atarak, “Türkleri çok seviyorum” dedi. Ne kadar sevinsek azdır; ay ne mutluluk: “Papa bizi seviyo! ...”
Papa 16. Benediktus, Ankara görüşmeleri çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile de görüştü. Bilindiği gibi Bardakoğlu, daha evvelki densiz çıkışı nedeniyle Papa’yı sert bir dille eleştirmişti. Ankara’daki görüşme bu eleştirinin gölgesinde geçti. Tabir caizse Ali Bardakoğlu Papa’yı üstü kapalı bir dille de olsa fırçaladı, ona gerçek İslamı anlattı. Papa’ya göndermelerde bulundu ve özetle şunları hatırlattı:
“Son dönemlerde İslâm dininin tarihi ve kaynaklarıyla şiddeti içerip teşvik ettiği, İslâm’ın yeryüzüne kılıçla yayıldığı, Müslümanların potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu anlayışını ifade eden İslâmophobia’nın giderek tırmandığını hep birlikte müşahede ediyoruz… Bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, adını barıştan alan İslâm’ın her mensubunun son derece müteessir ve müşteki olduğunu ilan etmek isterim.
Önyargılar, önemli ölçüde tarihsel korku ve kaygılardan beslenmektedir… Özellikle biz dini liderlerin ve dini kurumların, bu korku ve kaygılara dayalı önyargıların esiri olmaması ve sağduyulu davranması, evrensel barış ve huzurun tesisinde esastır… Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız… Biz Müslümanlar, şiddet ve terörün her türlüsünü, kime karşı ve kim tarafından işlenirse işlensin, kınıyoruz ve onu bir insanlık suçu olarak görüyoruz.”
Papa’nın Türkiye ziyareti masum görünse de gerçekte hiç de böyle değil. O ince hesaplarla geldi ülkemize. Öncelikle Ortodokslarla Katolikler arasındaki buzları çözmek ve Rum Cemaati’nin dini lideri olan Patrik Bartholomeos’u ‘ekümenik’ ilan etmek için geldi. Gerçi biz Türklerin, sadece ülkemizde yaşayan 2-3 bin civarındaki Rum Cemaati’nin dinî lideri olarak gördüğü Patrik Bartholomeos, dünyadaki 300 milyon Ortodoks’un lideri anlamına gelen ekümenik sıfatını resmi olmasa da yıllardan beri çaktırmadan kullanıyor.
12 Eylül’de Regensburg Üniversitesi’ndeki konuşmasında İslam’a ağır hakaretlerde bulunan Papa’yı Türkiye’ye aslında Cumhurbaşkanı değil, Fener Rum Patriği Bartholomeos davet etti. Bunu gizlemek için Çankaya tarafından Vatikan’ın devlet başkanı sıfatıyla davet ettirildi. Böylece art niyetlerin üstü örtüldü. Türkiye’yi de bu çirkin emellerine alet ettiler. Gerçi Patrik Bartholomeos ekümenikliğini her fırsatta dile getiriyor. Hatta Sabah Gazetesine verdiği bir röportajda şunları açıkça söyleyebiliyor:
“Kilise idaresi kolay değil. Kuzey ve Güney Amerika, İngiltere, Almanya, Batı Avrupa, Yeni Zelanda, Kore ve Hong Kong kiliseleri bize bağlı. Ama ekümenik değiliz! Bizim için ekümeniklik problemi yoktur. Altıncı asırdan beri bu unvanı taşıyoruz. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de bu unvanı taşıdık ve taşımaya devam edeceğiz. Ekümenik unvanı son yıllarda sıkıntı oldu. Sanki ben icat ettim gibi yazıyorlar…”
Türkiye’nin devlet olarak yapacağı şey, kendini ekümenik ilan eden bu sivri dilli adamı bu sıfatı bir daha taşımaması için uyarmaktır. Şayet laftan anlamıyorsa kolundan tutup sınır dışı etmektir. Biliyorum ki böyle kararlı ve cesur idarecileri ancak rüyada görebiliriz. Bizler kararlı olmazsak elin Papa’sı dinimize ve mukaddesatımıza saldırdıkça saldırır. Biz de bütün söylenenleri unutup onu, jest olsun diye uçağın merdivenlerinde karşılarız. Gözünü sevdiğim memleketimin hoşgörülü idarecileri sizinle ne kadar (d) öğünsek azdır.
Dünyayı ateşe veren ülkelerin başında gelir İsrail… Dünya dünya olalı bu kadar kışkırtıcı ve bağnaz bir ülke görmedi. İsrail 1948 senesinde Ortadoğu’nun kalbinde bir çıbanbaşı olarak ABD ve müttefikleri tarafından kurulmuş illegal bir devlettir. Yıllardan beri Filistinlilerin ocakları yakılıp yıkılmış, toprakları İsraillilere peşkeş çekilmiştir. Binlerce insan doğup büyüdüğü topraklarından kovulmuş, mülteci durumuna düşürülmüştür.
İsrail, İslam dünyasının kalbine saplanmış paslı bir hançerdir. Bu hançerin acısını yarım asrı aşkın bir zamandan beri çekiyoruz. İsrail’in azgınlığı ve saldırganlığı sınır tanımıyor. Tam sular duruldu diye seviniyorsunuz, densizin biri ortaya çıkıp Ortadoğu’nun huzurunu bozuyor. İsrail bu gücünü ve cesaretini nereden alıyor acaba? Bu sorunun cevabını bilmek için âlim olmaya gerek yok. Elbette İslam düşmanı devletlerden; özellikle ABD’den ve Avrupa ülkelerinden… Düşmanımın düşmanı dostumdur misali! ...
Geçenlerde enteresan bir araştırma yapıldı. Bu araştırmada İsrail’in dünyada en olumsuz imaja sahip ülke olduğu ortaya çıktı. “National Brand Index” adlı araştırmada, İsrail, dünya kamuoyunun gözünde ülkelerin imajlarıyla ilgili listede sonuncu geldi. 35 ülkede 25,903 kişi arasında yapılan araştırmada, yatırım ve göç, ihracat, kültür ve kültürel miras, halk, yönetim ve turizm alanlarında, insanların bu ülkeleri nasıl algıladıklarına bakıldı.
GMI kuruluşu tarafından yapılan araştırma, İsrail’in diğer ülkeler arasında sonuncu gelmesinin yanı sıra araştırmanın yapıldığı her bir alanda diğer ülkelerle arasındaki farkın büyük olduğunu da gösterdi. Araştırmada ayrıca, İsraillilerin dünyanın en az misafirperver halkı olarak görüldüğü de ortaya çıktı. Araştırmadan çıkan sürpriz sonuç ise İsrail’in yakın müttefiki olan ABD’de halkın, İsrail’i uluslararası güvenlik ve barış alanlarında sadece Çin’den bir üst sıraya yerleştirmesiydi. Yani ABD halkı da İsrail’e güvenmiyor, onun barış yanlısı olmadığını, kin ve nefrete hizmet ettiğini tescil ediyor. ABD yönetimi yine de İsrail’i şımarık bir çocuk gibi yetiştiriyor. Onu Ortadoğu’da tehdit ve tahrik unsuru olarak kullanıyor.
Araştırmayı kaleme alan Simon Anholt, “İsrail markasının”, bu endekste şimdiye kadar ölçülenler arasında en olumsuz imaja sahip olduğunu ve bu alanların tümünde listenin en altında yer aldığını söyledi. Anholt, bir ülkenin politikasının, bir kişinin o ülke hakkındaki düşüncelerinin her unsurunu etkilediğini düşünüyor. İsrail bunun açık bir örneği! …
Anholt, imajını daimi olarak değiştirmede başarılı olmak isteyen bir ülkenin, tavırlarını değiştirmesi gerektiğini vurguluyor. Fakat İsrail kötü imajını değiştirecek gibi görünmüyor. Aksine çirkefliklerine yenilerini eklemekte bir beis görmüyor. Araştırma Arjantin, Avustralya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Mısır, Estonya, Fransa, Almanya, Macaristan, Hindistan, Endonezya, İrlanda, İtalya, Japonya, Malezya, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Rusya, Singapur, Güney Afrika, Güney Kore, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve ABD’de yapıldı.
Bence bu sonuç hiç de sürpriz değil… Bu kadar şımarık ve kendini beğenmiş bir ülke dünya coğrafyasında görülmemiştir. Malumdur ki kendini beğenenler başkaları tarafından beğenilmezler. İsrail’in olumsuz imajı da bundandır. Bu kafayla giderse ve küstahlıklarını ısrarla sürdürürse sevimsiz ülkeler listesinin ilk sırasını kimseye kaptırmayacaktır. Peki, İsrail’i bu kadar itici ve sevimsiz kılan nedir? İsrail’i sevimsiz kılan yıkıcı, yakıcı ve saldırgan tavrıdır; barış yanlışı görünüp savaş tamtamları çalmasıdır. Haksız olduğu halde pişkinlik yapıp haklı gözükmesidir. Kadın, çocuk, yaşlı demeden Filistinlilerin kanını su niyetine içmesidir. Kanı suyla değil, kanla yuğmasıdır. Daha ne söyleyeyim… Yapılan katliamlar, işkenceler ve çirkeflikler meydanda… Başka şahide ve delile hacet yok ki! ...
Siyonist vahşeti dur durak bilmiyor. Filistinli çocuklar hedef alınmaya ve kalleşçe öldürülmeye devam ediliyor. Fakat bu acı sahneleri kör vicdanlar idrak edemiyor. Bu sebeplerden dolayıdır ki İsrail, vicdanları körelmeyenlerin nefretini toplamaya devam ediyor.
Goncaların güle dönüşmesi vakit ve emek ister. Tomurcuklar zamanı gelmeden meyveye durmazlar. Davalar da böyledir. Onlar da iradeli insanların omuzları üzerinde yükselirler. Azim, sebat ve gayret gerekir davayı sırtlamak için… Bu aslında hedefe odaklanmayla alakalı bir durumdur. Düşünceyi benimseyip hayat tarzı haline getirenler, onun uğrunda fedakârlık göstermeyi de peşinen kabullenirler.
Resulullah’tan bugüne kadar İslam davasının hizmetkârlığına soyunanlar bu yolda sayısız çileleri kucaklamışlardır. Onlar ağıyı bal niyetine içme cüretkârlığını gösteren ender karakter abideleridir. Her birinin hayatı, dikenli yollardan saadet iklimine varan güzergâhın kilometre taşlarıdır. Bu yollar çile taşlarıyla örülmüştür.
Gelmiş geçmiş yolların en kutlusu ve hayırlısı İslama giden yoldur. Bu yola revan olmak iradenin zaferinin tecellisidir. Zira Resulullah Efendimiz “Muhakkak ki, en güzel söz Allah’ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed’in yoludur.” diyerek sırat-ı müstakimi işaret etmiştir. Bu yoldan gidenlerin ve bu yola hakikat yolcusu kazandıranların ötelerde muhakkak mükâfatlandırılacağı, ayet ve hadislerde defaatle ifade edilmiştir.
İslam davası, bu dünya görüşünü benimseyen şahısların omuzlarında yükselecektir. İslam hiç kimsenin tekelinde olan bir inanç sistemi değildir. Bu inanç içerisinde ruhbanlığa da yer yoktur. Herkes dinine sahip çıkmakla ve onu yakın çevresinden uzağa olmak üzere geniş kitlelere yaymakla mükelleftir. Bu bir tercih değil, aksine mühim bir vazifedir. Aslında hayatın yaşanma sebebi bu olmalıdır. Öteki uğraşlar bunun ötesine geçmemelidir.
İmanla küfrün kavga halinde olduğu iki kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir ortamda saflarımızı net olarak belirlemeliyiz. Her iki taraftan olmak ve öylece görünmek öncelikte tezattır, bunun yanında münafıklığa da alamettir. Kişinin batını neyse zahiri de öyle olmalıdır. Sonunda bir bedel ödeyeceksek bile inanç hususunda rengimizi ve safımızı net olarak belirlemeliyiz. Bu da yetmez, ait olduğumuz safı yeni simalarla takviye etmeliyiz.
İslam davasını elimizin ve dilimizin yettiğince geniş kitlere anlatmak bizim asli vazifelerimizin başında gelmektedir. Bunun ihmali sorumsuzluğu beraberinde getirecek ve zaaflar silsilesi şerre açılan kapıları zorlayacaktır. Bu kapıdan girenler bize zarar verecektir. Onların vereceği zararlar da bizim günah galerimizi şekillendirecektir. Kur’an yoluna ve hayra çağırmak İslam güneşinin nurlu ufuklardan doğmasına vesile olacaktır. Buna zemin hazırlayanlar Hak katında elbette mükâfatlandırılacaktır. Yüce Rabbimiz bu Kur’an hizmetkârlarını ‘kurtuluşa erenler ‘ olarak vasıflandırıyor ve onlara şu ayetle hitap ediyor: “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran, 104)
Müslüman sözün en güzelini söyleyen insandır. Onun dayanağı Kur’an ve hadistir. Söyledikleri bu ana kaynaklara dayanır. O her zaman mâlâyani konuşmaktan sakınır. Onların vicdanları İslam nuruyla aydınlanmıştır. Tebliğde şefkat ve merhamet üzere hareket ederler. Korkutucu değil, sevdirici olurlar. Müjdelerler, nefret ettirmezler. Bu üslupları muhataplarını çepeçevre sarar, onları tesiri altında bırakır. Fakat asla zorlayıcı olmazlar. Çünkü Allah bu konuda da onları sınırlandırmıştır. Hatta bu dinin elçisi olan Hz. Muhammed(sav) ’e bile zor kullanma yetkisi vermemiştir: “Artık sen, öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin.” (Gaşiye, 21–22)
İslama davet metodu üzerinde duranlar, bunun çerçevesini sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü ekseninde çizmişlerdir. Bu işe soyunanların bilgi birikimi bakımından dopdolu olmasını şart koşmuşlardır. Tebliğ gönüllüleri bu hususta mücadeleci olmayı, çabuk pes etmemeyi şiar edinmişlerdir. Tebliğ vazifesi bu dinin devamlılığı ve diriliği için olmazsa olmaz şartlardandır. Hem bir insanı ateşten korumak ve kurtarmak Allah katında en büyük zaferden daha muteberdir. Yüce Rabbimiz bunun ölçülerini de koymuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et…” (Nahl, 125)
Şuurlu Müslümanlar kendilerinden çok, çevrelerini düşünürler. Bir iman kurtarmak için gecesini gündüzüne katarlar. Bunu yaparken de hiçbir beklenti içerisinde olmazlar. İlk halife, büyük insan Hz. Ebubekir’in “Benim vücudumu öyle büyüt ki cehenneme başka kimse giremesin, onların yerine sadece benimle dolsun.” sözü İslam kardeşliğinin ve fedakârlığın zirvesidir. Bugün bunu gönülden söyleyebilen insanlara ne kadar da muhtacız…
Müslümanlar iyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmakla sorumludurlar. Bu “emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker” şeklinde de zikredilir. Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlunun; iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak veya Allah Teala Hazretlerine zikir hariç, bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.”
İslamla şereflenmek en büyük bahtiyarlıktır. İki cihan saadeti ancak bununla gerçekleşebilir. Onun için buna aracı olanlar da Allah tarafından büyük mükâfatlarla ödüllendirileceklerdir. Fakat bazen biz çok istesek de insanları hayra yöneltemeyiz. Bu bizi fazlasıyla üzse de biliriz ki hidayet de ancak bir nasip meselesidir. Bilindiği gibi Resulullah Efendimiz, amcası Ebu Talip’i inananlar safına çekmek için çok uğraşmıştır. Lâkin Ebu Talip atalarının dininden dönmeyi sosyal baskılar yüzünden kabul etmemiştir. Efendimiz, haliyle bu duruma çok üzülmüştür. Onun bu hâlini gören Yüce Rabbimiz bununla ilgili olarak şu ayeti göndermiştir “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas, 56)
İslama hizmet edenlerle yan gelip yatanlar Allah katında elbette bir tutulmayacaktır. Malla, bedenle yapılan hayırlar ve ibadetler Hak katında mizanda tartılacaktır. Sonsuz olan öbür âlemde herkes karşılığını eksiksiz bulacaktır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap) tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.” (Al-i İmran, 195)
İslama hakkıyla hizmet etmek için öncelikle ilim ehli olmak gerekir. Bilgi ve tecrübe bakımından boş olan bir insanın kimseye hayrı dokunmaz, aksine ziyanı olur. Bunun için nice İslam âlimi gecesini gündüzünü ilim tahsili için harcamıştır. İlmin önemi konusunda Hz. Muhammed(sav) ’in çok mühim sözleri vardır. Bunlardan birkaçını dikkatinize sunuyorum:
“İlme sahip ol. Muhakkak ki ilim, müminin dostu, hilim veziri, akıl rehberi, amel muhafızı, rıfk babası, mülâyemet kardeşi, sabır da askerinin kumandanıdır.”…“Ey insanlar! İlim ancak çalışmakla öğrenilir. Fıkıh da öyle, gayretle elde edilir. Kime ki Allah hayır murad ederse onu dininde ‘fakih’ kılar. Kulları içinde Allah’tan ancak, âlimler haşyet duyarlar.” …“İnsanların hayırlısı, onların en güzel okuyanı, Allah’ın indinde en fakih olanı, Allah’tan en çok korkanı, marufu emir, münkeri nehiyde ve akraba yoklamakta en ileri olanıdır.”
İnsanın en çok israf ettiği nimetlerden birisi şüphe yok ki zamandır. Zamanı belli bir bedel karşılığı elde etmediğimiz için rahatça israf ederiz, kıymetini hakkıyla bilmeyiz. Oysa geçen her saniye ömür ağacımızdan kopan bir yapraktır. Bunların dönüşü de yoktur. Ancak Allah’ın davası yolunda harcadığımız vakit geri kazanılmış sayılır.
Müslümanın boş vakti yoktur, olmamalıdır. Boş diye nitelendirilen zamanlar, aslında ziyan edilen vakitlerdir. Oysa bu zaman içerisinde Allah’ın adını, şanını ve emirlerini en ücra köşelerdeki insanlara ulaştırabilsek ne kadar büyük görev ifa etmiş oluruz. Dünyamızın bugünkü nüfusu altı milyarı aşkındır. Bunun ancak dörtte biri müslümandır. Dörtte üç insan yığını ilahi gerçeklerden bihaberdir. Her Müslüman, üç kişiye İslami hakikatleri anlatsa bütün insanlık bu şaşmaz hakikatlerden haberdar olur. Şartlanmışların dışında bunların önemli bir kısmı da hakikate teslim olur. Bunu yapmadığımız sürece sorumluluktan kurtulamayız.
İslam ferdiyetçi bir din değildir. İslamda esas olan toplumdur. Hayata toplum ekseninden bakmak ve o minval üzere görmek zorundayız. Cemiyetin inanç coğrafyasını şekillendirmek sorumluluğu Müslümanların üzerindedir.
Bugünkü gençlik geçici heveslerin peşine takılıp sürüklenmektedir. Çoğunun dini bilgileri kulaktan dolmadır. İnançları uğrunda çile çeken ve bedel ödeyenler bir elin parmaklarından fazla değildir. ‘Bunalım gençliği’ de diyebiliriz bu kartondan insanlara… Gençlik ötelere hazırlıksız ve ötelerden habersiz yaşıyor. Ahlak ve maneviyattan uzak olan bu körpe beyinler, hakikati kavrayacak düzeyde ve donanımda da değiller.
Mefkûresiz ve davasız nesiller rüzgârın önüne katılmış bir yaprak misali sürüklenip gidiyorlar. Çanakkale Savaşı’nda i’lâ-yı kelimetullah uğrunda canını feda eden, henüz bıyığı bile terlememiş insanlar gitmiş, yerlerine sanal kıbleli bizden olmayan insanlar gelmiş sanki! ... Onlar bizi anlamıyor, biz de onları…
Oysa geçmişte İslam davasını sırtlayanlar bu mübarek dava için nelerini feda etmemişlerdi ki! ...Onlar mallarından, makamlarından, hatta canlarından vazgeçmişlerdi. Böyle mukaddes ve muazzez bir örnek var arkamızda… Mübarek bir sahabe nesli dimdik duruyor önümüzde… Onlar ki Resullerini ana ve babalarından daha çok seviyorlardı. Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed(sav) ’e ‘Anam babam sana feda olsun ya Resulallah’ diyecek kadar gönülden bağlıydı. Onun her sözünü emir telakki ediyorlardı.
İslam davası için en büyük cesareti ve fedakârlığı sahabeler gösterdi şüphesiz… Bir avuç olmalarına rağmen gönülden bağlandılar hak davalarına… Hiçbir baskı ve yıldırma eylemine pirim vermediler. Ebubekir-i Sıdıklar, Halit bin Velidler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Selman-i Farisiler, Bilal-i Habeşiler İslam davasına dört elle sarıldılar. Bu dinin şanlı peygamberinin bir dediğini iki etmediler. Bu yola baş ve can koydular. Feragatin en güzel örneğini cümle âleme gösterdiler. İslam davasıyla ailelerinden daha çok ilgilediler. Zaman zaman çoluk çocuklarını ihmal etseler de davalarını hep el üstü tuttular.
Sahabelerin hayatı davaya sadakatin en güzel örnekleriyle doludur. Onlar varını yoğunu İslam davası uğruna infak etmeyi hiç ihmal etmediler. Şu ayet-i kerimeyi kendilerine şiar edindiler: “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)
Nefsin kötü emellerine uyanların inançları için fedakârlık göstermesi beklenemez. Zira nefis bencildir, kendisinden başka hiçbir şey düşünmez. Bu hususta insanı halkeden yüce Allah şu uyarıda bulunmayı ihmal etmiyor: “... Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Teğabün, 16)
Bu ayete konu edinilen şahıslar, yani nefsin bencil duygularından korunanlar iki cihan saadetini de yakalayanlardır. Onlar dünyalıklara değer vermemişlerdir. Ahireti dünyaya tercih etmişlerdir. Sahabeler bu zincirin altın halkalarını oluşturmuşlardır. Sahabeler Allah aşkıyla dolup taşan insanlardı. Ağladıkları da, güldükleri de, öfkelendikleri de Allah içindi. Kendi nefislerini maneviyat potasında eritmişlerdir. Onlar davranışları bakımından numune teşkil etmektedirler. Onlara uyanlar asla ziyanda olmayacaklardır. Çünkü Allah, güzel davranışlarda bulunanları Kuran’da şöyle müjdelemektedir: “Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” (Yunus, 26)
İslam davasına ömrünü adayanların başında hiç şüphesiz ki son Peygamber Hz. Muhammed(sav) gelmektedir. O hayatını İslam’ın yükselişi için harcamıştır. Kâinat kendisinin yüzü suyu hürmetine yaratılmış olmasına rağmen dünya sefasına hiç mi hiç değer vermemiştir. İslamın geniş kitlelere yayılması için seferber olmuştur. Defalarca ölümle yüz yüze kalmıştır, tehditler almıştır. Fakat o yaşatanın ve öldürenin Allah olduğunu bildiği için ölüm tehditlerine kulak asmamıştır. Vazifesine şevk ve heyecanla devam etmiştir.
Uhut Savaşı’nda düşmanlar, peygamberimize ok atmışlar, üzerine taş yağdırmışlar ve O’nun mübarek dişini kırıp yüzünü yaralamışlardı. Fakat O, hoşgörü ve sevgiden taviz vermemiştir. Kendisine zulmedenleri affetmiş, “Yâ Rab, kavmime hidâyet eyle. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar! ” diye dua etmiştir. Onun bu örnek tavrı, bazı insanların batıl inançlarını bir kenara bırakıp İslama koşmalarına sebep olmuştur.
İslam inancını baş tacı eden ve onun için hayatlarını hiçe sayan nice abide şahsiyetler yaşadı bu topraklarda. Bunlar davayı her şeyden önce düşünmüşler ve onun yükselmesi için ölüm dâhil, her türlü riski almışlardır. Hayatı bir imtihan vesilesi olarak gören bu insanlar gerçek huzurun mekânı olarak ahiret hayatını görmüşlerdir. Bu abide şahsiyetler eşyaya her zaman tefekkürle bakmış, lezzetleri acılaştıran ölümü hiçbir zaman unutmamışlardır. Bu Allah dostları olmasaydı İslam bugünkü kadar geniş bir alana yayılamazdı.
İslama büyük hizmetlerde bulunan ve hayatını İslam inancına adayan büyük simalardan birkaç örnek vermek istiyorum size. Bu büyük karakter heykellerinden biri Hoca Ahmet Yesevi’dir. ‘Pir-i Türkistan’ diye anılan büyük mütefekkir Hoca Ahmet Yesevi, kendi dergâhından geçen Horasan erenleri vasıtasıyla Orta Asya coğrafyasının islamla şereflenmesi için büyük gayretler göstermiştir. O, vaktini üçe ayırarak değerlendirirdi. Günün büyük bölümünde zikir ve ibadetle meşgul olur, ikinci kısmında talebelerine zahiri ve batıni ilimler öğretir, üçüncü bölümünde ise ağaçtan kaşık ve kepçe yapar, geçimini böyle sağlardı.
Bilindiği gibi Resulullah Efendimiz 63 yaşında bu dünyadan göçmüştür. Hoca Ahmet Yesevi de bu yüzden 63 yaşından sonra dünyadan kopmuş, dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırmış, içini kerpiçle ördürmüş, talebelerini toplayıp; “Ey gönül dostları! Allah-u Teala’nın en sevgili kulu olan Muhammed Mustafa Hazretleri 63 yaşından bu dünyadan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım, artık şu gördüğünüz çilehaneye çekilecek ömrümün kalan günlerini de bu hücrede tamamlayacağım” demiştir. Dervişlerinin yakarışlarına rağmen bu düşüncesinden vazgeçmemiştir. 63 yıl yeryüzünde, 63 yıl yeraltında Allah ve Resulünün muhabbetiyle uzun bir ömür yaşayıp 126 yaşında ötelerin ötesine göçen Hoca Ahmet Yesevi yerin üstündeyken de altındayken de insanlığı hakikatin ışığıyla aydınlatmıştır. Talebeleri vasıtasıyla hakikat ışığını yaymış, küfre perde olmuştur.
İnsana cesaret ve güç veren, sahip oldukları davalarıdır. İslama dört elle sarılan ve onu bir hayat tarzı olarak kabul edenler toplumları için diriliş sembolü olmuşlardır. Bu sembol şahsiyetlerden birisi de ‘Kafkas Kartalı’ sıfatıyla şöhret bulan Çeçenistan devletinin en büyük kahramanı Şeyh Şamil’dir. Hayatının tamamını ülkesinin milli bağımsızlığına ve İslam inancına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve ebedi düşmanı Rusya’ya dahi kabul ettiren, İmam Şamil düşünce ve inançlarından asla taviz vermemiş, neticede Çarlık Rusya’sını dize getirmiştir. O İslami bilgisini ve tasavvuf kültürünü, daha sonra kayınpederi de olacak olan Şeyh Cemaleddin Gazikumuki’den almıştı. Rusya’nın bütün şiddet ve baskılarına rağmen bugün Kafkaslarda İslamın köklü izleri varsa bunu en başta ona borçluyuz.
Ömrünü İslam davası için harcayan ve Çeçenlerin inançlarını diri tutan Şeyh Şamil’in tek isteği Resulullah’ın makamını ziyaret etmek ve hacı olmaktı. On yıl boyunca Rusların esareti altında kalmıştı. Bu yıllar onun gibi özgürlük savaşçıları için en çileli zaman dilimiydi. Bunun içindir ki saçı sakalı bir anda ağarmıştı. O öncelikle Osmanlı topraklarına gitmeyi istemiş, bu isteği Osmanlı sultanlarından Sultan Abdülaziz’in de devreye girmesiyle belli aşamalardan sonra kabul edilmişti. Sultan Abdülaziz onu karşılamış ve bir isteğinin olup olmadığını sormuştur. O da Hicaz’a gitmeyi çok istediğini söylemiş, padişah onu bir gemiyle istediği mübarek topraklara göndermiştir. Fakat Rusya’nın devlet yetkilileri onu salıverirken oğlunu kendi yerine esir bırakmasını istemişlerdir. O, hac farizasından sonra, çok sevdiği Peygamberinin kokusunun sindiği topraklarda ölmüş, Cennet-ül Baki mezarlığına defnedilmiştir. Böylelikle de ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisine mazhar olmuştur.
İslam davasına, yazdığı onca eserle katkıda bulunan, en sonunda da bu yolda canını veren mücahitlerden birisi de her Müslümanın yakından tanıdığı ve sevdiği Seyyid Kutup’tur. Seyyid Kutub, Mısırlı yazar ve düşünce adamıdır. O siyasal İslamın fikir babalarından sayılmıştır. Ömrünün büyük bölümünü hapishanelerde geçirmiştir. Nefes aldıkça okumuş, yazmış ve mücadele etmiştir. En mühim eseri Fizilal-il Kur’an(Kur’an’ın Gölgesinde) tefsiridir. 29 Ağustos 1966’da Stalin-Hitler karışımı nasyonal sosyalist bir diktatör olan Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır tarafından idam edilmiştir. O; iman, bilgi ve hakikat merkezli bir hayat yaşamıştır; neticede diğer mücahitler gibi şehitler kervanına katılmıştır.
İslama hayat veren ve onu toplumun öncelikli meselesi haline getirenlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Onun büyük bir emekle vücuda getirdiği Risale-i Nur Külliyatı pek çok insanın imanının kurtulmasına, İslam ahlâk ve nizamıyla tanışmasına vesile olmuştur. O insanları İslam kardeşliği etrafında birleştirmeyi düşünmüş, bunun gerçekleşmesi için yoğun bir mesai harcamıştır. Fakat her aydın Müslüman gibi o da zaman zaman yanlış anlaşılmış, Kürtlüğünü ön plana çıkarmakla, hatta Türk düşmanı olmakla suçlanmıştır. Oysa O, adı ne olursa olsun ırkçılığın karşısında olan bir insandı. Zira İslamiyet ırkçılığı reddediyordu. O da İslamiyet’in sedasının gür çıkması için mücadele ediyordu.
Said Nursi hayata ve olaylara hikmet nazarıyla İslam penceresinden bakmış bir büyük âlimdir. O isteseydi arkasındaki kitleyle çok önemli makam ve mevkilere gelebilirdi. Fakat onun asıl gayesi iman kurtarmaktı. Risale-i Nurlar aracılığıyla bu alanda hizmet etti. Dünya nimetlerini elinin tersiyle itti. Çok zor ve kötü fiziki şartlarda yaşadı. İnancına daha çok hizmet etmek için evlilikten bile feragat etti. İslama karşı olanlarla dişe diş mücadele etmekten sakınmadı. Kendisini defalarca zehirlemeye çalıştılar. Fakat her zaman takdir-i ilahi tecelli ederek, onun iman hizmetinin devam etmesi gerektiğini kör gözlere gösterip sağır kulaklara fısıldadı. Tehditler ve yıldırmalar ona vız geldi. Bunlar onun mevcut mücadele gücünü ve cesaretini artırdı; davasına daha bir iştiyakla bağladı.
Bediüzzaman’ın ömrü mahkeme koridorlarında geçti. İslamla meselesi olanlar onu her zaman birinci hedef olarak seçtiler. O da kendisine verilen harikulade bir hitabet ve ispat gücüyle onlarla dişe diş savaştı. Asla zelil olmadı. Eserleriyle iman hakikatlerini onların yüzüne bir şamar gibi indirdi. Mehmet Akif’in: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” şeklinde ifade ettiği hasreti, Bediüzzaman, Risale-i Nur’larla gerçekleştirmiştir. O bugün aramızda olmamasına rağmen kendisinin izinden gidenler ve eserlerini İslami manifesto olarak görenler iman kurtarma hizmetini eda ediyorlar.
Osmanlı padişahlarının tamamına yakını İslama üstün hizmetler etmişlerdir. Onlar toprak kazanmayı değil, insan kazanmayı gaye edinmişlerdi. 13. asırda yaşayan Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin Rumi de İslamın sesini gür bir şekilde hedef kitlelere ulaştırmışlardır. O Yunus ki bağlı olduğu dergâha odunun bile eğrisini reva görmemiştir. Mevlana ise 26 bin beyitte ilahi aşkı ve muhabbeti gönüllere nakşetmiştir.
Yakın tarih içerisinde yaşayan Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek de İslam davasından asla taviz vermemiş, her zaman dik durmuş iman ve izan erleridir. Onlar şiirlerinde dünyevi aşkları ellerinin tersiyle iterek Hakk’ı ve hakikati anlatmışlardır. Bu isimler arasına Arif Nihat Asya, Osman Yüksel Serdengeçti, Erol Güngör, Cemil Meriç, Seyyid Ahmet Arvasi gibi isimleri de ekleyebiliriz.
Dünden bugüne kadar İslam davasına canla başla hizmet etmiş kişilerin listesini yapsak sayfalar dolar. Fakat biz sembol olmuş şahsiyetleri zikretmekle yetineceğiz. Bu mübarek insanların oluşturduğu zincire bir halka da bugünden ekleyebilirsek ne mutlu bize.
Geçmişte yaşamış ve hayatın anlamını İslam’da bulmuş abide şahsiyetlerle bugünkü insanları mukayese edince koca bir ‘manevi uçurum’ çıkıyor karşımıza. Bu uçuruma bakınca insanın aklına şu sual geliyor: “Dün neredeydik, bugün neredeyiz? ” Maneviyatımız kimler tarafından, niçin tarumar edildi? Nasıl da böyle kolayca teslim olduk. Bugünkü gençlik, ceddinin gittiği yoldan ne kadar da uzaklaştı. Yeni nesil çıkmaz bir yola girmiş; fakat ne acıdır ki onlar nerede olduklarının farkında bile değiller.… Bugünkü manzarayı bundan yetmiş küsûr yıl evvel Mehmet Akif Ersoy şöyle tasvir ediyordu:
“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile... Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile! Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir! ”
ÇİĞNENEN İNSAN HAKLARI
M.NİHAT MALKOÇ
Dünyaya şüphesiz ki insandan daha kıymetli bir varlık gönderilmemiştir. Onun içindir ki insan ‘eşref-i mahlûkat’(yaratılanların en şereflisi) olarak nitelendirilmiştir. Hangi inanca, dile, milliyete ve cinsiyete mensup olursa olsun insan özü itibariyle değerlidir. Yüce Rabbimizin biz insanları muhatap olarak kabul etmesi, dünyayı ve içindeki nimetleri bize sunması insanın kıymetli bir varlık olduğuna delildir.
Kişiye varlığı ve makamından dolayı değil, insan olduğu için değer vermeliyiz. Fakat bu, yaşadığımız hayat içerisinde nedense böyle olmamaktadır. İnsanlara sonradan elde ettikleri varlıklar ölçü alınarak değer verilmektedir. Güçlüler, güçsüzleri her fırsatta ezmektedir. Böyle olunca da hayat yaşanmaz ve çekilmez bir hâl almaktadır.
Bugün olduğu gibi geçmişte de insan hakları sürekli çiğnenmiştir. Değişik önlemler alınmaya çalışılmışsa da bunun önüne geçmek pek mümkün olmamıştır. Bununla ilgili kanunlar çıkarılmışsa da tam anlamıyla suistimallerin önüne geçilememiştir. Çünkü tavandakiler tabandakileri hep görmezden gelmiştir.
Bilindiği gibi tarihte 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen bildirge, Magna Charte (Magna Karta) İnsan Hakları kavramının ilk belgesi sayılır. İnsan hakları konusunda yayınlanan bir diğer önemli bildirge, Amerika’da yayınlanan Bağımsızlık Bildirgesi’dir. Bunlara ilave olarak özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi ifadeler, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan kavramlardır.
Geçen zamanla birlikte insana bakış açısı da değişmiştir. İnsanın değişmesinin ve gelişmesinin sonucunda 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ doğmuştur. Türkiye, Birleşmiş Milletler’in kurucu üyelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almış ve insan hakları konusundaki önemli sözleşmelerin büyük bölümüne taraf olmuştur. Lakin bu belgelerde yazılanların çoğu hayata geçirilememiş, teori olarak kalmıştır.
Dünyaya gelen her insan özgürce yaşama hakkına sahiptir. İnsanın en önemli hakkı yaşama hakkıdır. Gerekçesi ne olursa olsun bunu hiç kimse sonlandırma hakkına sahip değildir. Haksızlıkların hesabını kişiler değil, bağımsız mahkemeler sorar. Yaşama hakkını düşünme, eğitim, öğretim, çalışma, iletişim hakları takip etmektedir. Dünyaya gelmek bu haklara sahip olmak için yeterli bir sebeptir. Fakat hiçbir hak sınırsız değildir. Unutulmamalıdır ki bizim haklarımız, başkalarının haklarını çiğnediğimiz noktada biter.
Bütün insanlar dünyaya özgür bir fert olarak gelirler. Fakat yasal olmasa da bazen kişilerin yaşadıkları hayat, onların özgürlüklerini kısıtlar, hatta elinden alır. Bunun önüne geçmek için çeşitli kanun metinleri hazırlanmıştır. Bunlardan biri olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi fertlerin haklarıyla ilgili itibarlı bir uluslararası belgedir. Bu mühim beyannamenin ikinci maddesinde hakların sınırları ve muhatapları hususunda şunlar yazar:
“Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.”
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi içerik olarak zengin bir belgedir. Fakat buna imza atan ülkeler, imzalarına sadık kal(a) mayarak insan haklarını ihlal etmektedirler. Bu sadece Doğu ülkelerinde değil, özgürlüğün çıkış noktası olarak kabul edilen Batıda da sıkça yaşanmaktadır. Kimse kendini sütten çıkmış ak kaşık olarak görmesin.
İnsan haklarını Batıyla özdeşleştirmek, Doğuyu buna muhalif göstermek doğru değildir. İslam da haklara, vazifelere ve inanç özgürlüğüne çok kıymet vermiştir. Son ilahi din olan İslam, insan hakları konusunda Batı’dan geri değil, aksine çok çok ileridir. Resulullah Efendimizin ömrünün son demlerinde irat ettiği “Veda Hutbesi” insan hakları beyannamelerinin ilk büyük örneklerindendir. Bu hutbeyi tarafsız bir gözle okuyanlar İslam’ın insan hakları hususunda çok ileri bir noktada olduğunu göreceklerdir. Veda Hutbesi’nde Müslümanın yol haritası çizilmiş, üstünlüğün sadece takvada olduğu belirtilmiştir. Özellikle kadınların erkeklere emanet olarak verildiği vurgulanmıştır.
Adı ne olursa olsun, hangi kültürden çıkmış olursa olsun insana değer veren ve onu koruyan düzenlemeler muteberdir. İnsan haklarını ihlal edenler, günün birinde hakları ihlal edilenler konumunda olabilirler. Ancak o zaman yaptıklarının anlamını hakkıyla kavrayabilirler. Bu hususta empati yapanlar ve vicdanlarının sesini dinleyenler hakikatlerle yüzleşip doğruları yakalayacaklardır. Mutlu bir hayat için birbirimizi sevelim, sınırları ihlal etmeyelim. Haklarımızı bilelim ve sonuna kadar savunalım.
ATATÜRK’ÜN MEVLANA SEVGİSİ
M.NİHAT MALKOÇ
Milletleri ayakta tutan asli unsurlar, asırlarca yaşattıkları değerleri ve değerlileridir. Türk milleti de bu değerleri ve değerlileri sayesinde bu günlere gelmiştir. Bütün şer güçlerin saldırılarına rağmen onların manevi tasarruflarıyla hâlâ dimdik ayaktayız. Onlara sarıldıkça ve yollarından gittikçe hakikate erişiriz. Buna inanmalı ve öylece yaşamalıyız.
Müslüman Türk milletinin manevi dinamiklerinin başında Mevlana Celaleddin Rumî gelmektedir. O, 13. asırdan günümüze akan bereketli bir manevi çağlayandır. Onun duru sularında ruhumuzu yıkadıkça kötülüklerden arınırız. Mevlana’nın Mesnevi’sinden ilham alanlar ve onun çizdiği yolda yürüyenler asla sapık kollara sapmazlar. İslam akidelerini hayatlarının temel ilkeleri bilip hayatlarını onların etrafında şekillendirirler.
Mesnevi’sini Farsça yazmış olsa da Mevlana bizden biridir. Dine sevgi, hoşgörü, akıl ve mantık çerçevesinde bakanlar, onu sevmiş ve benimsemiştir. Mevlana’yı çok seven ve onu kendine yakın bulan kişilerden birisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’le Mevlana arasında yedi asır gibi uzun bir zaman farkı olsa da bu iki ulu şahsiyetin hayata hoşgörü ve sevgi penceresinden bakmaları bu iki büyük insanı birbirine yakınlaştırmıştır. Atatürk, ömrü boyunca Mevlana’nın fikirlerinden çok etkilenmiş, onun manevi şahsiyetine büyük bir tazim ve itibar göstermiştir.
Atatürk, Konya’daki Mevlana Dergâhı ve türbesini, Konya’ya ilk gelişi olan 3 Ağustos 1920 günü ziyaret etmiş ve bu ziyaretten pek etkilenmişti. Daha sonraki gelişlerinde Mevlana Türbesini ziyaret etmeden Konya’dan ayrılmamıştır. 3 Nisan 1922 günü gerçekleştirdiği ziyaretlerinde, kendisi için açılan Sema meydanında hazır bulunmuş, 22 Mart 1923 günü yaptığı ziyarette postnişin Abdülhalim Çelebi’nin davetlisi olarak dergâhta yemek yemiş, Hz. Mevlana’nın büyüklüğü üzerine takdir ve hayranlık dolu sözler söylemiştir.
Yakın tarihle ilgilenenlerin belirttiğine göre Atatürk ömrü boyunca Konya’ya dokuz kere gelmiş, her gelişinde de Mevlana Türbesi’ni ziyaret etmiştir. Onun türbesini ziyaret etmeden şehirden ayrılmayı bir eksiklik saymıştır. O, Mevlana’nın türbesinden büyük bir manevi huzurla ayrılırdı. Atatürk’ün şu sözleri onun Mevlana’ya bakışını özetlemektedir:
“Ne zaman bu şehre(Konya’ya) gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz. Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçidir.”
“Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatördür. Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir.
Hz. Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen dönerek, ayakta ve hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii ifadesidir.”
Atatürk’ün dine ve inançlara bakışı her zaman saygı çerçevesinde olmuştur. O, Müslüman Türk milletinin bir ferdi olmakla daima iftihar etmiştir. Dini değerleri hep önemsemiştir. Atatürk, tekke ve zaviyelerin görevlerini tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan kanun sırasında Hz. Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık âlemine açık halde kalmasını sağlamıştır. Burayı kapatmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Bu onun dini değerlere saygısını ve Mevlana Celaleddin Rumî’ye duyduğu sevgisini göstermesi açısından dikkate değer bir davranıştır.
Atatürk her fırsatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okumuş, ondan süzülen rahmet damlalarından istifade etmiştir. İslamiyet’e Mevlana’nın sevgi ve hoşgörü penceresinden bakmayı ilke edinmiştir. Her ikisini de rahmet ve minnetle anıyoruz.
BİR ADAMIN ALLAH KORKUSU: “TAKVA”
M.NİHAT MALKOÇ
Türk sinemacıları son yıllarda güzel yapımlara imza atıyorlar. Bir zamanlar severek izlediğimiz Avrupa tarzı filmler ülkemizin yetiştirdiği yönetmenler ve yapımcılar tarafından sinemaseverlere sunuluyor. Artık bizde de sinemaya milyon dolarlar harcanıyor. Özverili ve pahalı yapımlar iyi de izleyici topluyor. Seyirci güzel eserlere iltifat ediyor, sinema salonlarını dolduruyor. Filmler harcamaları karşılayıp kâra geçiyor.
Geçenlerde gösterime giren ‘Takva’ isimli sinema filmi seyircilerin büyük ilgisiyle karşılaştı. Yönetmen Özer Kızıltan’ın ilk uzun metrajlı çalışması olan ‘Takva’ filminde Erkan Can, Güven Kıraç, Meray Ülgen, Settar Tanrıöven, Engin Günaydın, Duygu Şen, Selahattin Bilal ve Öznur Kula rol alıyor. Bilindiği gibi takva dini bir terimdir, korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Allah korkusu üzerine kurulu bu filmde, ‘eğer yaşamımızı Allah inancı üzerine kurmuşsak ve inançlarımızı sorgulamaya başlamışsak, bu nedenle Allah’ı kaybeder miyiz ya da Allah bizi terk eder mi? ’ teması vurgulanıyor. Erkan Can filmde, İstanbul’un en eski semtlerinden birinde yaşayan, 45 yaşında bekâr bir adam olan Muharrem’i canlandırıyor. Filmin konusu özetle şöyle:
“Geleneksel bir İstanbul mahallesinde doğmuş olan Muharrem 30 yılı aşkın bir süredir aynı mahallede yaşamaktadır. Sade bir işi vardır. Mütevazı ve içe dönük bir kişi olan Muharrem gece gündüz ibadet ederek, cinsellikten uzak, en sert İslami akidelere sıkı sıkıya bağlı bir yaşam sürdürmektedir. Bu hayata inançları uğruna katlanmaktadır.
Muharrem’in koyu dindarlığı, varlıklı ve güçlü bir tarikat şeyhinin dikkatini çeker. Onun takdire şayan güvenilirliği ve vicdani zenginliği, bu şeyhin kendisine tarikatın sahip olduğu sayısız mülkün kira toplayıcısı olarak çalışacağı idari bir görev teklif etmesine zemin hazırlar. Yeni giysiler, cep telefonu ve bilgisayarla donatılmış Muharrem, şimdi uzun zamandır uzağında kalmayı başardığı modern dış dünyanın içindedir. Hayatı değişmeye başlamıştır. Para ile imtihan edilmektedir.
Muharrem, artık tahakküm eden ve mağrur bir kişi olmuştur. Çalıştığı yerde elinde olmadan bir yolsuzluk yapar. Daha da kötüsü, Muharrem’in iç huzuru gitgide bir işkence haline gelen, gece gündüz kendisini rüyalarında cezbeden baştan çıkarıcı bir kadının görüntüsü ile allak bullak olur. Muharrem yaşamını dünyevi ve manevi değerleri birbirlerinden ayırabilme üzerine kurmuştur. Ama kendini adadığı değerler bir bir yıkılmaktadır. Allah korkusu akli dengesini zedelemeye başlamıştır.”
Takva gösterime girmeden ödüllerle tanışmıştı. Uluslararası film festivallerinde dünya film otoritelerinin dikkatine sunulmuştu. Bunlardan birisi olan Toronto Uluslararası Film Festivali’nde, Meksikalı yönetmen Alejandro Gomez Monteverde’nin romantik drama filmi ‘Bella’ büyük ödülü alırken, Türk-Alman yapımı ‘Takva - Bir Adamın Allah Korkusu’ da ‘Kültürel Yenilik’ ödülünü almıştı. Bu, film için önemli sayılabilecek bir ödüldü.
Uzun süredir sesleri çıkmayan Yeni Sinemacılar’ın ‘Takva’ filmi, çekim haberleri yayıldığından beri merakla bekleniyordu zaten. Antalya’da Ulusal Yarışma bölümünde yer alan film pek çok dalda ödüllendirildi. Toronto Film Festivali’nden de ödülle dönünce, filme duyulan merak üst düzeye çıkmıştı. Nihayet Takva’nın Türkiye galası(ön gösterim) , Altın Portakal Film Festivali’nin altıncı gününde yapıldı. Söz konusu film bu festivalde tam dokuz dalda ödül aldı. Çok büyük bir beğeniyle karşılaştı.
Tarikat meselesini, maneviyatla maddi dünyanın bir arada mümkün olup olmadığı sorusu üzerinden tartışmaya açan film, izleyicileri de ikiye böldü. Bir grup seyirci, Takva’nın kendini dine adamış bir adamın buhranlarını ve tarikatların dünyasını beyazperdeye taşımakta fazlasıyla başarılı bir iş çıkardığını düşünürken, bir grup izleyici de filmi nerede duracağını bilememekle ve tarikat olgusunu biraz turistik ve oryantalist bir bakışla ele almakla eleştiriyordu. Aslında her iki kesim de haklıydı. Çünkü filme bakanlar kendi konumlarını eleştirilerine yansıtmışlardı; filme kendi duygu ve düşünce pencerelerinden bakmışlardı. Kişi merkeze kendini alınca eleştiriler de nesnelliğini kaybediyor doğal olarak…
Bence ‘Takva’ hassas bir konuyu işlemesine rağmen gayet iyi bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Bazılarının deyimiyle tarikatları yerin dibine batırmamış, yine bazılarının ileri sürdüğü gibi tarikatları seyredenlere özendirmemiştir. Durması gereken yerde durmuş, ifrat ve tefritten sakınmıştır. Filmde hiçbir tarikat hedef alınmamıştır, konuya genel açıdan bakılmıştır. Doğru olan da buydu zaten… Kutuplaşmalara zemin hazırlamanın anlamı yok.
Filmin başrolündeki Erkan Can daha evvelki filmlerinde olduğu gibi bu filmde de çok başarılı bir oyunculuk çıkardığı görülüyor. Fakat diğer oyuncular bu önemli oyuncunun gölgesinde kalmıştır. Filmde son derece kaliteli görsel efektler kullanılmış… Olumsuzluklarına rağmen başarılı bir film olarak görüyorum Takva’yı… Başarılı olmasaydı o kadar ödül almazdı. En iyisi filmi seyredin, kararı kendiniz verin.
TEKAYDER’DEN ALTERNATİF BİR ÖĞRETMENLER GÜNÜ
M.NİHAT MALKOÇ
Öğretmenler yılın bir gününe sığmayacak kadar büyük ve fedakâr şahsiyetlerdir. Onları her yıl 24 Kasımlarda anmak yetmez tabiî ki… Resmi anma törenlerinde onlara yapılan övgüler fazla bir şey ifade etmiyor gerçekte. “Öğretmenin hayat şartlarının iyileştirilmesi için neler yapılabilir? ” sorusunun cevabı aranmalıdır bu günlerde… Fakat bu konuya değinmek için öğretmenin derdiyle dertlenmek lâzım. Davulun sesi uzaktan hoş geliyor. Öğretmenler, öğretmen olmayanların insafına terk edilince hayırlı netice hâsıl olmuyor. Meseleleri gelecek yıllara aktarıp duruyorlar; çözümü bir başka bahara ertelenmek zorunda kalıyorlar. Öğretmenler artık alıştı bu laflara, beklentileri de kalmadı yetkililerden…
Trabzon’da öğretmenlerle ilgili resmi kutlama programı 24 Kasım günü Trabzon Lisesi Konferans Salonu’nda yapılmıştı. Aradan bir hafta geçti. Bu kutlamalara ilave olarak Trabzon Eğitim, Kültür, Araştırma ve Yardımlaşma Derneği(TEKAYDER) 2 Aralık 2006 Cumartesi günü 19 Mayıs Kapalı Spor Salonu’nda geniş kapsamlı bir Öğretmenler Günü Kutlama Programı gerçekleştirdi. Adı geçen derneği daha önceki etkinliklerinden de yakinen tanıyoruz. Resmi programların sıkıcı havasından uzak, alternatif kutlama ve anma programları düzenliyorlar. Belirli gün ve haftalarda konferanslar ve belirli günlerin içeriğine uygun faaliyetler tertip ediyorlar. Bundan bir ay evvel 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’yla alakalı hoş bir anma programı gerçekleştirmişlerdi. Bu etkinlik bir hayli ilgi görmüştü.
Trabzon halkı Tekayder’i anlamlı etkinlikleriyle tanıdı ve benimsedi. Artık her önemli günde onlardan alternatif etkinlikler bekliyorlar. Derneğin her faaliyeti yasalar çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Milli Eğitim ve diğer devlet kurumlarından izin ve destek alıyorlar. Devlet kurumlarıyla uyum içinde çalışıyor Tekayder… Gençlere ve öğrencilere yönelik ders destekleme ve bilgisayar kursları da düzenliyorlar. Bunlar Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu ile işbirliği yaparak gerekleştiriyorlar. Çok geniş ve güzel bir hizmet binaları var. Her kesimden insanı, özellikle maddi durumu elvermeyen zeki çocukları kucaklıyorlar.
Geçen hafta sonu Tekayder tarafından yapılan Öğretmenler Gecesi saygı duruşu ve İstiklal Marşı’yla başladı. Dernek Başkanı Fuat Öründü öğretmenlikle ilgili olarak kısa bir açış konuşması yaptı. Daha sonra öğretmenlerle ilgili olarak tiyatro şeklinde gerçek hayattan bir kesit sundular. Bitlis’in bir köyünde hain teröristler tarafından bayrak direğine asılarak öldürülen bir öğretmenin hayatını canlandırdılar. Öğretmen ve öğrencilerin rol aldığı kısa oyun güzeldi ve duygu yüklü mesajlarla doluydu.
Bu güzel tiyatro gösterisinin ardından Gülbahar Hatun Koleji öğrenci korosu tarafından canlı müzik eşliğinde şarkı ve türküler söylendi, öğretmen temalı şiirler okundu. Daha sonra geçmişten günümüze nostaljik(özlemli) öğrenci kıyafetleri defilesi yapıldı. Programda öğretmenlik görevini sürdüren en genç ve en yaşlı öğretmenleri temsilen birer öğretmene söz verildi. Göreve henüz iki buçuk ay evvel başlayan bir bayan öğretmenle 32 yıldır öğretmenlik vazifesini büyük bir aşkla ve şevkle yerine getiren bir öğretmen, mesleğiyle ilgili anılarını ve duygularını anlattı. Söz konusu öğretmenlere plaket(onurluk) takdim edildi.
Tekayder’in düzenlediği öğretmenler gecesinin sonunda sahneye kıymetli bir sanatçı çıkarak izleyenleri coşturdu. TRT İzmir Radyosu Türk Halk Müziği Sanatçısı Reşit Muhtar salondaki öğretmenlere şahane bir konser verdi. Konser büyük beğeniyle izlendi. Reşit Muhtar’ı ilk kez canlı bir programda dinledim. Bir insan ancak bu kadar dolu ve geniş vizyonlu olabilir. Reşit Muhtar söylediği birbirinden güzel türkülerle ve türküler arasında yaptığı anlamlı konuşmalarla dinleyenleri mest etti. Türk-İslam kültürüyle bezenmiş ve iman nuruyla süslenmiş bu gönül adamını dinlemek büyük bir zevkti. Türkülerin hakkını fazlasıyla verdi, geceye apayrı bir renk kattı. Netice olarak şunu söylemek istiyorum: Tekayder’in programlarına alıştık, hatta müptelası olduk. Bundan sonra da onlardan yeni etkinlikler bekliyoruz. Bu anlamlı geceden dolayı kendilerine öğretmenler adına teşekkür ediyoruz.
HER AN İMTİHAN OLUYORUZ
M.NİHAT MALKOÇ
Dünya denen durakta ebediyet arabasını bekliyoruz. O gelecek, uzun ve çileli yolculuğumuza çıkacağız. Bu yolculuk herkes için çileli değil elbette… Yolculuğa çıkmadan evvel gerekli hazırlıklarını yaptıysan yolda sıkıntı çekmezsin. Yanına azık aldıysan açlıktan, su aldıysan susuzluktan korkmazsın. Bu ebediyet yolculuğunda yanımıza alacağımız azık amellerimizdir. Onların varlığıyla yolculuğumuz keyfe, yokluğuyla da işkenceye dönüşecektir. Bunu bilerek sonsuzluğa giden yola çıkmalıyız.
Dünyanın maddi varlığı elbette ki dünyada kalır. Yanımızda götürebileceğimiz şeyler iyiliklerimizdir. Onların miktarıyla layığımızı bulacağız. Bununla beraber, şairin deyimiyle dünyada bırakacağımız ‘hoş bir seda’dan başka bir şey değildir. Fani hayattan koptuktan sonra iyi anılabiliyorsak bu bize yeter. Geride bıraktığımız hayırlı eserler ve hayırlı evlatlar amellerin devamını sağlar. Bunlar yoksa ölenin amelleri kesilir.
Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu küçük büyük hepimiz biliyoruz. Çünkü hayatta Allah tarafından her saniye imtihan ediliyoruz. Oturuşumuz, yatışımız ve kalkışımız hep imtihan içerisinde geçiyor. Kulun imtihansız anı yoktur. Onun için şeytanın fitne, fesat ve tuzakları karşısında daima teyakkuzda olmak mecburiyetindeyiz. Yüce Rabbimiz imtihanda bulunduğumuzu bize açık seçik bildirerek bunun farkında olmamızı istiyor:
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: ‘Biz Allah’a ait (kullar) ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.’ Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.” (Bakara, 155-157)
Bu yalancı dünyaya ne ağalar, ne paşalar, ne zenginler, ne makam mevki sahipleri geldi. Neticede hepsi de fani ömürlerini tamamlayıp göçtüler. Çoğunun isimleri unutuldu, nesilleri kesildi, bir fatiha okuyacak kimseleri kalmadı. Malları, makamları ve asaletleri onlara bir şey kazandırmadı. İmtihan olduğunu idrak eden, bu şuurla yaşayan insanlar fani ömürle ebediyet âlemini kazandılar. Onlar ne kadar kârlı ve bahtiyar insanlardır. Ne kadar yaşarsak yaşayalım günün birinde emaneti sahibine teslim edeceğiz. Bu gerçeği Rabbimiz bize açık seçik bir biçimde onlarca ayette bildiriyor: “Her nefis ölümü tadıcıdır.Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Biz’e döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35)
Dünyayı bir misafirhane olarak görmeliyiz; zira burada sadece geçici bir süre konaklayacağız. Ömür sermayemizi ahiret yurdunda huzur bulacağımız bir yatırım için harcamalıyız. Aksi takdirde bütün sermayesini kaybetmiş bahtsız tüccara döneriz. Kadın, çocuk ve para bu yolda önümüze çıkan tuzaklardır. Akıllı mümin bu tuzaklara düşmemek için adımını denk atar. Yüce Allah bu hususta da uyarıyor bizi:
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki: Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.” (Al-i İmran, 14-15)
Geçici hayat ve maddi lezzetler hayatımızı rotasından uzaklaştırmamalıdır. Gönül kıblelerimiz sanal değil, sabit ve daim olmalıdır. Akıllı insan dünya hayatına karşılık ahiret yurdunu satın alandır. Bu da ancak Allah’a gerçek kul olmakla mümkündür. Her şey alenen gerçekleşiyor. Eden buluyor sonunda. Yüce Allah kulunu yargılamadan evvel uyarıyor, haber gönderiyor. Pek çok ayette mümin ve mümineleri sabır ve tahammüllerinden dolayı ödüllendireceğini söylüyor. Bununla ilgili delil olarak şu ayeti gösterebiliriz:
“Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.” (Al-i İmran, 185-186)
Nasıl ki dünya imtihanlarına günlerce, haftalarca, hatta aylarca önceden titizce hazırlanıyorsak, öyle de ebedi saadetimiz için uhrevi imtihanlara da o ciddiyette çalışmalıyız. Dünyanın hengâmeleri içerisinde maneviyatımızı ihmal etmemeliyiz. İhmal edersek iç huzurumuzu sağlayamayız. Dünya imtihan meydanıdır ve hizmet yurdudur; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir. Mükâfat sadece Allah’a tabi olanlara ahirette verilecektir. Ne mutlu imtihanın sırrına varıp gereğini hakkıyla yerine getirenlere! ...
TRABZONSPOR SEN BİZİM NEYİMİZSİN?
M.NİHAT MALKOÇ
Altı haftadan beri kendimi zapt etmeye çalışıyorum. Bu hafta kaybettiler ama gelecek hafta kesin kazanırlar diyorum. “Ya sabır! ....Ya sabır! ...” deyip kötü yazmamaya çalışıyorum. Artık canıma tak etti. Yedi haftada sadece bir puan alıp bir gol atabilen Trabzonspor bütün taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir şey 39 yıllık Trabzonspor tarihinde görülmedi. Yani sizin anlayacağınız Trabzonspor geçmişte olduğu gibi yine tarih yazıyor. Fakat bu sefer tersten daldığı için tarihi de tersten yazıyor.
2 Ağustos 1967’de doğan; 1973-74 sezonunda İkinci Lig’de elde ettiği şampiyonlukla Birinci Lig’e yükselen ve 1975-76’da bir devrimin, Anadolu İhtilali’nin altını imzalayarak tarihe damgasını vuran Trabzonspor’umuz, 39 yıla sığdırdığı 6 Lig Şampiyonluğu, 7 Türkiye, 7 Cumhurbaşkanlığı, 5 de Başbakanlık Kupasıyla ülkemizin tartışmasız büyüklerinden biri olmuştur. Dikkat ederseniz hep “miş’li” geçmiş zamanda konuşuyoruz. Çünkü Trabzonspor yirmi yıldan beri geçmişte elde ettiği zaferlerle avunuyor.
Şanlı Trabzon’dan çöküşün eşiğindeki Trab-SON’a nasıl gelindi? Kendi şirketlerini başarıyla yöneten ve Trabzonspor için de bir kurtuluş olarak düşünülen Nuri Albayrak takımı uçurumun eşiğine kadar getirdi. Bu yılın başında takımı Brezilyalı Lazaroni’ye teslim eden, başarısız sonuçlar alınca da hocayı postalayan Trabzonspor yönetimi, kurtarıcı olarak Ziya Doğan’ı getirdi. Derbi maçlardan ikisini kazanan(Beşiktaş, Galatasaray) Ziya Doğan Trabzon’da kahraman ilan edildi. Fakat bu kahramanlık uzun sürmedi. Mukavvadan kahramanların saltanatı yağmur yağana kadar sürer. Nitekim öyle de oldu.
Brezilyalı çalıştırıcı Lazaroni’yle yıldız transferleri Marcelinho(!) , Musampa(!) ve Umut’la lige başlayan Trabzonspor, üç puanlı sisteme geçilen 1987-88’den beri en kötü performansını bu yıl ortaya koydu, yeni teknik direktör Ziya Doğan da kötü gidişe çare bulamadı. Geçen 20 sezonda 12’nci haftalar itibariyle en kötü dönemini yaşayan Trabzonspor, aynı zamanda geçen yılla birlikte ilk kez eksi averaja düştü. Eksiler her geçen gün artıyor.
Bu sezon Apoel’ı zorla eleyen Trabzonspor sıradan bir İspanyol takımı olan Osasuna’ya elenerek Avrupa hayallerini bir başka bahara bıraktı. Bu çöküşün ilk sinyalleriydi. Artık bundan sonra tüm güçleriyle lige sarılırlar diye düşündüğümüz bir sırada çöküş emareleri devam etti. O gün bugündür aylardan beri kâbus görüyor bu şehrin vefalı halkı.
Lazaroni yönetiminde 4 lig ve 2 de UEFA Kupası maçı oynayan Trabzonspor, ligde 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 de yenilgi alarak 4 puan toplamış, UEFA Kupası’nda ise Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden Apoel’i eleyerek bir üst tura çıkmayı başarmıştı. Ancak bu tablodan başarısızlık sonucunu çıkaran Bordo-mavili yönetim, Brezilyalı teknik adamın işine son vererek yerine daha önce de Trabzonspor’u çalıştıran Ziya Doğan’ı getirmişti. Brezilyalı teknik adam 6 maçta 2 galibiyet ile görevinden olurken Ziya Doğan yedi hafta boyunca aldığı altı malubiyet ve atılan iki golle hâlâ takımının başında duruyor. Bir de derler ki Türkiye’de yabancı antrönerlere daha toleranslı davranılıyor. Trabzonspor’daki tablo bu tezi çürütüyor.
Trabzonspor, Doğan yönetiminde çıktığı ilk maçında Beşiktaş’ı 3-2 mağlup etmiş, Konyaspor’la 1-1 berabere kalmış ve ardından da Galatasaray'ı 3-1 mağlup etmeyi başarmıştı. UEFA Kupası’nda İspanyol temsilcisi Osasuna’ya elenen Bordo-mavililer, ligde de Ankaragücü ile 2-2 berabere kalmış, evinde Kayseri Erciyesspor’u 3-1 yenmişti. Ancak daha sonra Gençlerbirliği, Çaykur Rizespor ve Sakaryaspor’a karşı üst üste 3 mağlubiyet alan Trabzonspor, daha sonra evinde Antalyaspor ile berabere kaldı; ardından Sivasspor’a deplasmanda 1-0 mağlup oldu. İlerleyen haftalarda bu mağlubiyet serisi büyük bir istikrarla sürdürüldü! Son olarak Bursa mağlubiyeti bardağı taşıran son damla oldu.
Bu noktaya geldikten sonra evvela Trabzonspor yönetimi, sonra teknik direktörü ve futbolcuları gitmelidir. Harbi Trabzonlulardan yepyeni, erkekçe sahaya çıkıp alnının teriyle oynayabilen bir takım kurulmalıdır. Bu yöneticileri, bu antrenörleri ve bu futbolcuları Trabzon’da istemiyoruz. Bu büyük kulübü ayaklar altına düşürmeye, alay konusu yapmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Sayın başkan Nuri Albayrak Trabzonspor’u şampiyon yapmak için gelmişti, bu iddiadaydı. Gerçekten de bu sene olmazsa da seneye bizi şampiyon yapacaktır. Fakat Telekom Lig A kategorisinde… Yani ikinci ligde… Bu son Bursa mağlubiyetiyle kümeye düşecek takımların arasında Trabzonspor’un adı da var. Ne mutlu bize! ....
Albayrak haklı! ...Çünkü O, “Trabzonspor’u şampiyon yapacağım” demişti. Fakat birinci ligde şampiyon yapacağını iddia etmemişti. Anlaşılan o ki sözünde duracak… Bizi seneye ikinci ligde şampiyon yapacak. Böylelikle 22 yıllık şampiyonluk özlemimiz sona erecek. Ne mantık, ne taktik ama! ...Karadeniz zekası buna denir işte! ...
Ey büyük Trabzonspor nerdesin? ...Senin o büyük ruhunu kimler çaldı? Kimlerin eline düştün? Seni bu hallere düşürenler utansın. Başka çok şeyler daha söylerim ama bunlar üslubuma uygun düşmez. Trabzonspor’u bu hallere düşürenleri Allah’a havale ediyorum. Azıcık haysiyetiniz varsa ilk yarının son maçında Ankaraspor karşısına hiçbir şey olmamış gibi çıkmayın. Nasıl olsa o maçı da kaybedeceksiniz. Çıkmayın bu maça biz erkek gibi oynayamıyoruz deyin. Ucunda ölüm yok ya, çok olsa her zamanki gibi üç puan kaybedersiniz.
Gitmek için ille de kovulmak mı gerekiyor? Kene misiniz beeee? .... Düşün yakamızdan… Egolarınızı tatmin etmek için amatörden bir takım satın alın. Yedi sülalenizi oynatın orda… Kimse karışmaz size. Trabzonspor sizin oyuncağınız değil! ....Sokağa çıkacak yüzü kalmadı taraftarların. Kendini yönetemeyen yöneticiler, topu kabak zanneden teknik traktörler(!) , yürümesini beceremeyen futbolcular! ... Allah aşkına! Düşün yakamızdan… Cebinize indirdiğiniz paralar size helal değil. Hiçbirinizi istemiyoruz.
DİZİLER! ....DİZİLERİ KİM İZLER?
M.NİHAT MALKOÇ
Türk toplumunda boş zamanların en yaygın eğlencesi televizyondur. Sanırım bizim kadar televizyon başında zaman kaybeden bir başka millet yoktur. Bu konuda dünya şampiyonu bir ülkeyiz. Öte yandan kitap okuma hususunda küme düşen bir memleketin bahtsız evlatlarıyız. Birileri teknolojide son hızla ilerleyip çağ atlarken bizler hep seyrediyoruz. Ekran başında miskin miskin sabahlıyoruz.
Gerçi ülkemizde televizyon yayıncılığının tarihi çok eskilere dayanmıyor. Türkiye televizyonla tanışalı sadece 38 yıl oldu. 1968’de deneme mahiyetinde ilk televizyon yayını Ankara’da yapıldı. TRT, 359 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yasası ile 1964’te özerk bir kamu tüzel kişiliğine sahip bir kurum olarak, devlet adına radyo ve televizyon yayınlarını gerçekleştirmek amacıyla kuruldu. 1972 yılında televizyonda ilk kez ‘Bedava Dünya Gezisi’ adlı yabancı dizi Türkçe seslendirildi. Televizyon yayınları 1974 yılında yedi güne çıkarıldı. İlk renkli televizyon yayını 1976’da gerçekleşti. 1984 yılında TRT tümüyle renkli yayına geçti. 1986’da ikinci televizyon kanalı TV-2 yayına başladı.
Türkiye’de ilk özel televizyon 1990 senesinde İnter Star adıyla kuruldu. Onu Show Tv takip etti. Bugün ülkemizde onlarca ulusal, yüzlerce yerel televizyon kanalı yayın faaliyetlerini sürdürmektedir. Her geçen gün bunlara yenileri eklenmektedir. Günümüzde kanallar yayın faaliyetlerini 24 saat boyunca sürdürüyorlar. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Nitelikli yapımlar hazırlamak büyük zaman ve emek istiyor. Bunun gerçekleşmesi sonuçta maddiyata dayanıyor. Televizyonlar maddi kaynak ihtiyacını reklâmlardan aldıkları paralarla gideriyorlar. Bu da reklâm pastasının paylaşılmasında rekabeti beraberinde getiriyor. Televizyonlar daha çok seyirci toplamak ve reklâm gelirlerinden daha çok pay almak için büyük bir yarış içerisindeler… Görünen o ki bu yarışta her şey mubah kabul ediliyor.
Türkiye’de son yıllarda diziler moda oldu. Her kanalın onlarca dizisi var. Ortalık diziden geçilmiyor. Kırık Kanatlar, Kaybolan Yıllar, Kurtlar Vadisi, Avrupa Yakası, Sıla, Ihlamurlar Altında, Yabancı Damat, Acı Hayat, Arka Sokaklar, Kızlar Yurdu, Fırtına, İki Aile, Sağır Oda, Yalancı Yârim, Sihirli Annem, Cennet Mahallesi, Çemberimde Gül Oya, Acemi Cadı, Gümüş, Sevda Çiçeği, Emret Komutanım, Yaprak Dökümü, Kadın İsterse, Zerda, Bizimkiler bunlardan sadece birkaçıdır. Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz. Anlaşılan o ki dizi deryası içerisinde yüzüyoruz; yüzmek ne kelime, boğuluyoruz.
Diziler genellikle 13 bölümden oluşuyor. Fakat uzun yıllar devam eden dizilerimiz de vardır. Mesela şu anda yayında olmayan ‘Bizimkiler’ dizisi tam 14 yıl devam etmiştir. Bunun yanında ‘Bizim Mahalle’ dizisi sekiz yıl, 505 bölüm sürmüştür. Bugünlerde bu kadar uzun soluklu diziler yapıl(a) mıyor. Çünkü halk, kendini içinde bulmadığı dizileri seyretmiyor. Marifet iltifata tabi olduğu için iltifat olmayınca dizi yayından kaldırılıyor.
Televizyonların reklâm pastasından daha çok pay almak için yapmadıkları şey kalmadı. Televizyonlar eğiticilik özelliklerini çoktan kaybetti. Artık doğru mesaj verme değil, çok izlenmek esas alınıyor. Onun içindir ki çocuklarımıza ve gençlerimize yanlış mesajlar veren film ve diziler yapılıyor. Bunları seyreden gençler yanlış yollara sapıp hayatlarını karartabiliyorlar. Özellikle şiddet ve cinsellik içeren diziler çocuklarımızın ruh yapısını bozuyor, karartıyor. Televizyonlarda reyting rekorları kıran, tekrarı bile ilk üç program arasına girebilen mafya dizileri, yarınlarımızın ümidi olan çocuklarımıza şiddeti aşılıyor ve haksızlığı meşrulaştırıyor. ‘Polat Alemdar’ tiplemeleri model insan olarak sunuluyor.
Türkiye’deki diziler üç günde şöhret yetiştiriyorlar. Onları seyreden genç kızlar evlerinden kaçarak hain odakların tuzağına düşüyorlar. Türkiye’de, birkaç istisna dışında, diziler eğitmiyor, zaman kaybettiriyor. Ahlaki değerlerimizi beslemiyor, zayıflatıyor. Aileler aynı çatı altında yaşasalar da diziler yüzünden birbirini görüp yeterinde sohbet edemiyorlar. Herkes dizilerden yakınıyor ama zararlı bulduğu dizileri seyretmeden de edemiyor.
PAPA BİZİ SEVİYO! ...
M.NİHAT MALKOÇ
Türkiye çok ağır bir misafiri ağırladı geçen hafta…Hıristiyan Katolik âleminin en büyük dini lideri Papa 16. Benediktus, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in davetlisi olarak Türkiye’yi teşrif etti! ... Gelsin gelmesin tartışmaları içerisinde ülkemizi ziyaret eden Papa, yakın geçmişte söylediği tahrik edici ifadelerin aksine barış mesajları verdi. Fakat bu yapmacık mesajlar gerçek yüzünü aksettirmekten çok uzaktı.
Vatikan Devlet Başkanı ve Katoliklerin ruhani lideri Papa 16. Benediktus, İzmir’in Selçuk ilçesindeki Meryemana Evi’ni ziyaretinin ardından, burada düzenlenen ayine katıldı. Ayinin tamamlanmasının ardından alandan ayrılırken, kendisine sevgi gösterisinde bulunanları uzun süre selamlayan Papa, kendisine verilen Türk Bayrağını da salladı. Selçuk’taki Meryemana Evi’ni ziyaret ederek ‘hacı’ olan Papa, burada yöneteceği ayinin açılışını ‘sevgili kardeşlerim’ sözleri ile yaptı. Papa’nın Türkçe olarak bu sözleri söylemesi büyük bir jest olarak nitelendi. Hatta denilene göre ayinde Müslümanlar için de dua edildi. 67 ülkeye canlı yayınlanan ayinde Papa, bir adım daha atarak, “Türkleri çok seviyorum” dedi. Ne kadar sevinsek azdır; ay ne mutluluk: “Papa bizi seviyo! ...”
Papa 16. Benediktus, Ankara görüşmeleri çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile de görüştü. Bilindiği gibi Bardakoğlu, daha evvelki densiz çıkışı nedeniyle Papa’yı sert bir dille eleştirmişti. Ankara’daki görüşme bu eleştirinin gölgesinde geçti. Tabir caizse Ali Bardakoğlu Papa’yı üstü kapalı bir dille de olsa fırçaladı, ona gerçek İslamı anlattı. Papa’ya göndermelerde bulundu ve özetle şunları hatırlattı:
“Son dönemlerde İslâm dininin tarihi ve kaynaklarıyla şiddeti içerip teşvik ettiği, İslâm’ın yeryüzüne kılıçla yayıldığı, Müslümanların potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu anlayışını ifade eden İslâmophobia’nın giderek tırmandığını hep birlikte müşahede ediyoruz… Bilimsel ve tarihsel hiçbir araştırma ve veriye dayanmayan, adalet ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, adını barıştan alan İslâm’ın her mensubunun son derece müteessir ve müşteki olduğunu ilan etmek isterim.
Önyargılar, önemli ölçüde tarihsel korku ve kaygılardan beslenmektedir… Özellikle biz dini liderlerin ve dini kurumların, bu korku ve kaygılara dayalı önyargıların esiri olmaması ve sağduyulu davranması, evrensel barış ve huzurun tesisinde esastır… Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız… Biz Müslümanlar, şiddet ve terörün her türlüsünü, kime karşı ve kim tarafından işlenirse işlensin, kınıyoruz ve onu bir insanlık suçu olarak görüyoruz.”
Papa’nın Türkiye ziyareti masum görünse de gerçekte hiç de böyle değil. O ince hesaplarla geldi ülkemize. Öncelikle Ortodokslarla Katolikler arasındaki buzları çözmek ve Rum Cemaati’nin dini lideri olan Patrik Bartholomeos’u ‘ekümenik’ ilan etmek için geldi. Gerçi biz Türklerin, sadece ülkemizde yaşayan 2-3 bin civarındaki Rum Cemaati’nin dinî lideri olarak gördüğü Patrik Bartholomeos, dünyadaki 300 milyon Ortodoks’un lideri anlamına gelen ekümenik sıfatını resmi olmasa da yıllardan beri çaktırmadan kullanıyor.
12 Eylül’de Regensburg Üniversitesi’ndeki konuşmasında İslam’a ağır hakaretlerde bulunan Papa’yı Türkiye’ye aslında Cumhurbaşkanı değil, Fener Rum Patriği Bartholomeos davet etti. Bunu gizlemek için Çankaya tarafından Vatikan’ın devlet başkanı sıfatıyla davet ettirildi. Böylece art niyetlerin üstü örtüldü. Türkiye’yi de bu çirkin emellerine alet ettiler. Gerçi Patrik Bartholomeos ekümenikliğini her fırsatta dile getiriyor. Hatta Sabah Gazetesine verdiği bir röportajda şunları açıkça söyleyebiliyor:
“Kilise idaresi kolay değil. Kuzey ve Güney Amerika, İngiltere, Almanya, Batı Avrupa, Yeni Zelanda, Kore ve Hong Kong kiliseleri bize bağlı. Ama ekümenik değiliz! Bizim için ekümeniklik problemi yoktur. Altıncı asırdan beri bu unvanı taşıyoruz. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de bu unvanı taşıdık ve taşımaya devam edeceğiz. Ekümenik unvanı son yıllarda sıkıntı oldu. Sanki ben icat ettim gibi yazıyorlar…”
Türkiye’nin devlet olarak yapacağı şey, kendini ekümenik ilan eden bu sivri dilli adamı bu sıfatı bir daha taşımaması için uyarmaktır. Şayet laftan anlamıyorsa kolundan tutup sınır dışı etmektir. Biliyorum ki böyle kararlı ve cesur idarecileri ancak rüyada görebiliriz. Bizler kararlı olmazsak elin Papa’sı dinimize ve mukaddesatımıza saldırdıkça saldırır. Biz de bütün söylenenleri unutup onu, jest olsun diye uçağın merdivenlerinde karşılarız. Gözünü sevdiğim memleketimin hoşgörülü idarecileri sizinle ne kadar (d) öğünsek azdır.
İSRAİL’E GÜVENMEK Mİ? ...GÜLDÜRMEYİN BENİ! ...
M.NİHAT MALKOÇ
Dünyayı ateşe veren ülkelerin başında gelir İsrail… Dünya dünya olalı bu kadar kışkırtıcı ve bağnaz bir ülke görmedi. İsrail 1948 senesinde Ortadoğu’nun kalbinde bir çıbanbaşı olarak ABD ve müttefikleri tarafından kurulmuş illegal bir devlettir. Yıllardan beri Filistinlilerin ocakları yakılıp yıkılmış, toprakları İsraillilere peşkeş çekilmiştir. Binlerce insan doğup büyüdüğü topraklarından kovulmuş, mülteci durumuna düşürülmüştür.
İsrail, İslam dünyasının kalbine saplanmış paslı bir hançerdir. Bu hançerin acısını yarım asrı aşkın bir zamandan beri çekiyoruz. İsrail’in azgınlığı ve saldırganlığı sınır tanımıyor. Tam sular duruldu diye seviniyorsunuz, densizin biri ortaya çıkıp Ortadoğu’nun huzurunu bozuyor. İsrail bu gücünü ve cesaretini nereden alıyor acaba? Bu sorunun cevabını bilmek için âlim olmaya gerek yok. Elbette İslam düşmanı devletlerden; özellikle ABD’den ve Avrupa ülkelerinden… Düşmanımın düşmanı dostumdur misali! ...
Geçenlerde enteresan bir araştırma yapıldı. Bu araştırmada İsrail’in dünyada en olumsuz imaja sahip ülke olduğu ortaya çıktı. “National Brand Index” adlı araştırmada, İsrail, dünya kamuoyunun gözünde ülkelerin imajlarıyla ilgili listede sonuncu geldi. 35 ülkede 25,903 kişi arasında yapılan araştırmada, yatırım ve göç, ihracat, kültür ve kültürel miras, halk, yönetim ve turizm alanlarında, insanların bu ülkeleri nasıl algıladıklarına bakıldı.
GMI kuruluşu tarafından yapılan araştırma, İsrail’in diğer ülkeler arasında sonuncu gelmesinin yanı sıra araştırmanın yapıldığı her bir alanda diğer ülkelerle arasındaki farkın büyük olduğunu da gösterdi. Araştırmada ayrıca, İsraillilerin dünyanın en az misafirperver halkı olarak görüldüğü de ortaya çıktı. Araştırmadan çıkan sürpriz sonuç ise İsrail’in yakın müttefiki olan ABD’de halkın, İsrail’i uluslararası güvenlik ve barış alanlarında sadece Çin’den bir üst sıraya yerleştirmesiydi. Yani ABD halkı da İsrail’e güvenmiyor, onun barış yanlısı olmadığını, kin ve nefrete hizmet ettiğini tescil ediyor. ABD yönetimi yine de İsrail’i şımarık bir çocuk gibi yetiştiriyor. Onu Ortadoğu’da tehdit ve tahrik unsuru olarak kullanıyor.
Araştırmayı kaleme alan Simon Anholt, “İsrail markasının”, bu endekste şimdiye kadar ölçülenler arasında en olumsuz imaja sahip olduğunu ve bu alanların tümünde listenin en altında yer aldığını söyledi. Anholt, bir ülkenin politikasının, bir kişinin o ülke hakkındaki düşüncelerinin her unsurunu etkilediğini düşünüyor. İsrail bunun açık bir örneği! …
Anholt, imajını daimi olarak değiştirmede başarılı olmak isteyen bir ülkenin, tavırlarını değiştirmesi gerektiğini vurguluyor. Fakat İsrail kötü imajını değiştirecek gibi görünmüyor. Aksine çirkefliklerine yenilerini eklemekte bir beis görmüyor. Araştırma Arjantin, Avustralya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Mısır, Estonya, Fransa, Almanya, Macaristan, Hindistan, Endonezya, İrlanda, İtalya, Japonya, Malezya, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Rusya, Singapur, Güney Afrika, Güney Kore, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve ABD’de yapıldı.
Bence bu sonuç hiç de sürpriz değil… Bu kadar şımarık ve kendini beğenmiş bir ülke dünya coğrafyasında görülmemiştir. Malumdur ki kendini beğenenler başkaları tarafından beğenilmezler. İsrail’in olumsuz imajı da bundandır. Bu kafayla giderse ve küstahlıklarını ısrarla sürdürürse sevimsiz ülkeler listesinin ilk sırasını kimseye kaptırmayacaktır.
Peki, İsrail’i bu kadar itici ve sevimsiz kılan nedir? İsrail’i sevimsiz kılan yıkıcı, yakıcı ve saldırgan tavrıdır; barış yanlışı görünüp savaş tamtamları çalmasıdır. Haksız olduğu halde pişkinlik yapıp haklı gözükmesidir. Kadın, çocuk, yaşlı demeden Filistinlilerin kanını su niyetine içmesidir. Kanı suyla değil, kanla yuğmasıdır. Daha ne söyleyeyim… Yapılan katliamlar, işkenceler ve çirkeflikler meydanda… Başka şahide ve delile hacet yok ki! ...
Siyonist vahşeti dur durak bilmiyor. Filistinli çocuklar hedef alınmaya ve kalleşçe öldürülmeye devam ediliyor. Fakat bu acı sahneleri kör vicdanlar idrak edemiyor. Bu sebeplerden dolayıdır ki İsrail, vicdanları körelmeyenlerin nefretini toplamaya devam ediyor.
İSLAM DAVASINA ADANAN ÖMÜRLER
M.NİHAT MALKOÇ
Goncaların güle dönüşmesi vakit ve emek ister. Tomurcuklar zamanı gelmeden meyveye durmazlar. Davalar da böyledir. Onlar da iradeli insanların omuzları üzerinde yükselirler. Azim, sebat ve gayret gerekir davayı sırtlamak için… Bu aslında hedefe odaklanmayla alakalı bir durumdur. Düşünceyi benimseyip hayat tarzı haline getirenler, onun uğrunda fedakârlık göstermeyi de peşinen kabullenirler.
Resulullah’tan bugüne kadar İslam davasının hizmetkârlığına soyunanlar bu yolda sayısız çileleri kucaklamışlardır. Onlar ağıyı bal niyetine içme cüretkârlığını gösteren ender karakter abideleridir. Her birinin hayatı, dikenli yollardan saadet iklimine varan güzergâhın kilometre taşlarıdır. Bu yollar çile taşlarıyla örülmüştür.
Gelmiş geçmiş yolların en kutlusu ve hayırlısı İslama giden yoldur. Bu yola revan olmak iradenin zaferinin tecellisidir. Zira Resulullah Efendimiz “Muhakkak ki, en güzel söz Allah’ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed’in yoludur.” diyerek sırat-ı müstakimi işaret etmiştir. Bu yoldan gidenlerin ve bu yola hakikat yolcusu kazandıranların ötelerde muhakkak mükâfatlandırılacağı, ayet ve hadislerde defaatle ifade edilmiştir.
İslam davası, bu dünya görüşünü benimseyen şahısların omuzlarında yükselecektir. İslam hiç kimsenin tekelinde olan bir inanç sistemi değildir. Bu inanç içerisinde ruhbanlığa da yer yoktur. Herkes dinine sahip çıkmakla ve onu yakın çevresinden uzağa olmak üzere geniş kitlelere yaymakla mükelleftir. Bu bir tercih değil, aksine mühim bir vazifedir. Aslında hayatın yaşanma sebebi bu olmalıdır. Öteki uğraşlar bunun ötesine geçmemelidir.
İmanla küfrün kavga halinde olduğu iki kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir ortamda saflarımızı net olarak belirlemeliyiz. Her iki taraftan olmak ve öylece görünmek öncelikte tezattır, bunun yanında münafıklığa da alamettir. Kişinin batını neyse zahiri de öyle olmalıdır. Sonunda bir bedel ödeyeceksek bile inanç hususunda rengimizi ve safımızı net olarak belirlemeliyiz. Bu da yetmez, ait olduğumuz safı yeni simalarla takviye etmeliyiz.
İslam davasını elimizin ve dilimizin yettiğince geniş kitlere anlatmak bizim asli vazifelerimizin başında gelmektedir. Bunun ihmali sorumsuzluğu beraberinde getirecek ve zaaflar silsilesi şerre açılan kapıları zorlayacaktır. Bu kapıdan girenler bize zarar verecektir. Onların vereceği zararlar da bizim günah galerimizi şekillendirecektir. Kur’an yoluna ve hayra çağırmak İslam güneşinin nurlu ufuklardan doğmasına vesile olacaktır. Buna zemin hazırlayanlar Hak katında elbette mükâfatlandırılacaktır. Yüce Rabbimiz bu Kur’an hizmetkârlarını ‘kurtuluşa erenler ‘ olarak vasıflandırıyor ve onlara şu ayetle hitap ediyor: “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran, 104)
Müslüman sözün en güzelini söyleyen insandır. Onun dayanağı Kur’an ve hadistir. Söyledikleri bu ana kaynaklara dayanır. O her zaman mâlâyani konuşmaktan sakınır. Onların vicdanları İslam nuruyla aydınlanmıştır. Tebliğde şefkat ve merhamet üzere hareket ederler. Korkutucu değil, sevdirici olurlar. Müjdelerler, nefret ettirmezler. Bu üslupları muhataplarını çepeçevre sarar, onları tesiri altında bırakır. Fakat asla zorlayıcı olmazlar. Çünkü Allah bu konuda da onları sınırlandırmıştır. Hatta bu dinin elçisi olan Hz. Muhammed(sav) ’e bile zor kullanma yetkisi vermemiştir: “Artık sen, öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin.” (Gaşiye, 21–22)
İslama davet metodu üzerinde duranlar, bunun çerçevesini sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü ekseninde çizmişlerdir. Bu işe soyunanların bilgi birikimi bakımından dopdolu olmasını şart koşmuşlardır. Tebliğ gönüllüleri bu hususta mücadeleci olmayı, çabuk pes etmemeyi şiar edinmişlerdir. Tebliğ vazifesi bu dinin devamlılığı ve diriliği için olmazsa olmaz şartlardandır. Hem bir insanı ateşten korumak ve kurtarmak Allah katında en büyük zaferden daha muteberdir. Yüce Rabbimiz bunun ölçülerini de koymuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et…” (Nahl, 125)
Şuurlu Müslümanlar kendilerinden çok, çevrelerini düşünürler. Bir iman kurtarmak için gecesini gündüzüne katarlar. Bunu yaparken de hiçbir beklenti içerisinde olmazlar. İlk halife, büyük insan Hz. Ebubekir’in “Benim vücudumu öyle büyüt ki cehenneme başka kimse giremesin, onların yerine sadece benimle dolsun.” sözü İslam kardeşliğinin ve fedakârlığın zirvesidir. Bugün bunu gönülden söyleyebilen insanlara ne kadar da muhtacız…
Müslümanlar iyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmakla sorumludurlar. Bu “emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker” şeklinde de zikredilir. Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlunun; iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak veya Allah Teala Hazretlerine zikir hariç, bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.”
İslamla şereflenmek en büyük bahtiyarlıktır. İki cihan saadeti ancak bununla gerçekleşebilir. Onun için buna aracı olanlar da Allah tarafından büyük mükâfatlarla ödüllendirileceklerdir. Fakat bazen biz çok istesek de insanları hayra yöneltemeyiz. Bu bizi fazlasıyla üzse de biliriz ki hidayet de ancak bir nasip meselesidir. Bilindiği gibi Resulullah Efendimiz, amcası Ebu Talip’i inananlar safına çekmek için çok uğraşmıştır. Lâkin Ebu Talip atalarının dininden dönmeyi sosyal baskılar yüzünden kabul etmemiştir. Efendimiz, haliyle bu duruma çok üzülmüştür. Onun bu hâlini gören Yüce Rabbimiz bununla ilgili olarak şu ayeti göndermiştir “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas, 56)
İslama hizmet edenlerle yan gelip yatanlar Allah katında elbette bir tutulmayacaktır. Malla, bedenle yapılan hayırlar ve ibadetler Hak katında mizanda tartılacaktır. Sonsuz olan öbür âlemde herkes karşılığını eksiksiz bulacaktır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap) tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.” (Al-i İmran, 195)
İslama hakkıyla hizmet etmek için öncelikle ilim ehli olmak gerekir. Bilgi ve tecrübe bakımından boş olan bir insanın kimseye hayrı dokunmaz, aksine ziyanı olur. Bunun için nice İslam âlimi gecesini gündüzünü ilim tahsili için harcamıştır. İlmin önemi konusunda Hz. Muhammed(sav) ’in çok mühim sözleri vardır. Bunlardan birkaçını dikkatinize sunuyorum:
“İlme sahip ol. Muhakkak ki ilim, müminin dostu, hilim veziri, akıl rehberi, amel muhafızı, rıfk babası, mülâyemet kardeşi, sabır da askerinin kumandanıdır.”…“Ey insanlar! İlim ancak çalışmakla öğrenilir. Fıkıh da öyle, gayretle elde edilir. Kime ki Allah hayır murad ederse onu dininde ‘fakih’ kılar. Kulları içinde Allah’tan ancak, âlimler haşyet duyarlar.” …“İnsanların hayırlısı, onların en güzel okuyanı, Allah’ın indinde en fakih olanı, Allah’tan en çok korkanı, marufu emir, münkeri nehiyde ve akraba yoklamakta en ileri olanıdır.”
İnsanın en çok israf ettiği nimetlerden birisi şüphe yok ki zamandır. Zamanı belli bir bedel karşılığı elde etmediğimiz için rahatça israf ederiz, kıymetini hakkıyla bilmeyiz. Oysa geçen her saniye ömür ağacımızdan kopan bir yapraktır. Bunların dönüşü de yoktur. Ancak Allah’ın davası yolunda harcadığımız vakit geri kazanılmış sayılır.
Müslümanın boş vakti yoktur, olmamalıdır. Boş diye nitelendirilen zamanlar, aslında ziyan edilen vakitlerdir. Oysa bu zaman içerisinde Allah’ın adını, şanını ve emirlerini en ücra köşelerdeki insanlara ulaştırabilsek ne kadar büyük görev ifa etmiş oluruz. Dünyamızın bugünkü nüfusu altı milyarı aşkındır. Bunun ancak dörtte biri müslümandır. Dörtte üç insan yığını ilahi gerçeklerden bihaberdir. Her Müslüman, üç kişiye İslami hakikatleri anlatsa bütün insanlık bu şaşmaz hakikatlerden haberdar olur. Şartlanmışların dışında bunların önemli bir kısmı da hakikate teslim olur. Bunu yapmadığımız sürece sorumluluktan kurtulamayız.
İslam ferdiyetçi bir din değildir. İslamda esas olan toplumdur. Hayata toplum ekseninden bakmak ve o minval üzere görmek zorundayız. Cemiyetin inanç coğrafyasını şekillendirmek sorumluluğu Müslümanların üzerindedir.
Bugünkü gençlik geçici heveslerin peşine takılıp sürüklenmektedir. Çoğunun dini bilgileri kulaktan dolmadır. İnançları uğrunda çile çeken ve bedel ödeyenler bir elin parmaklarından fazla değildir. ‘Bunalım gençliği’ de diyebiliriz bu kartondan insanlara… Gençlik ötelere hazırlıksız ve ötelerden habersiz yaşıyor. Ahlak ve maneviyattan uzak olan bu körpe beyinler, hakikati kavrayacak düzeyde ve donanımda da değiller.
Mefkûresiz ve davasız nesiller rüzgârın önüne katılmış bir yaprak misali sürüklenip gidiyorlar. Çanakkale Savaşı’nda i’lâ-yı kelimetullah uğrunda canını feda eden, henüz bıyığı bile terlememiş insanlar gitmiş, yerlerine sanal kıbleli bizden olmayan insanlar gelmiş sanki! ... Onlar bizi anlamıyor, biz de onları…
Oysa geçmişte İslam davasını sırtlayanlar bu mübarek dava için nelerini feda etmemişlerdi ki! ...Onlar mallarından, makamlarından, hatta canlarından vazgeçmişlerdi. Böyle mukaddes ve muazzez bir örnek var arkamızda… Mübarek bir sahabe nesli dimdik duruyor önümüzde… Onlar ki Resullerini ana ve babalarından daha çok seviyorlardı. Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed(sav) ’e ‘Anam babam sana feda olsun ya Resulallah’ diyecek kadar gönülden bağlıydı. Onun her sözünü emir telakki ediyorlardı.
İslam davası için en büyük cesareti ve fedakârlığı sahabeler gösterdi şüphesiz… Bir avuç olmalarına rağmen gönülden bağlandılar hak davalarına… Hiçbir baskı ve yıldırma eylemine pirim vermediler. Ebubekir-i Sıdıklar, Halit bin Velidler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Selman-i Farisiler, Bilal-i Habeşiler İslam davasına dört elle sarıldılar. Bu dinin şanlı peygamberinin bir dediğini iki etmediler. Bu yola baş ve can koydular. Feragatin en güzel örneğini cümle âleme gösterdiler. İslam davasıyla ailelerinden daha çok ilgilediler. Zaman zaman çoluk çocuklarını ihmal etseler de davalarını hep el üstü tuttular.
Sahabelerin hayatı davaya sadakatin en güzel örnekleriyle doludur. Onlar varını yoğunu İslam davası uğruna infak etmeyi hiç ihmal etmediler. Şu ayet-i kerimeyi kendilerine şiar edindiler: “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)
Nefsin kötü emellerine uyanların inançları için fedakârlık göstermesi beklenemez. Zira nefis bencildir, kendisinden başka hiçbir şey düşünmez. Bu hususta insanı halkeden yüce Allah şu uyarıda bulunmayı ihmal etmiyor: “... Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Teğabün, 16)
Bu ayete konu edinilen şahıslar, yani nefsin bencil duygularından korunanlar iki cihan saadetini de yakalayanlardır. Onlar dünyalıklara değer vermemişlerdir. Ahireti dünyaya tercih etmişlerdir. Sahabeler bu zincirin altın halkalarını oluşturmuşlardır. Sahabeler Allah aşkıyla dolup taşan insanlardı. Ağladıkları da, güldükleri de, öfkelendikleri de Allah içindi. Kendi nefislerini maneviyat potasında eritmişlerdir. Onlar davranışları bakımından numune teşkil etmektedirler. Onlara uyanlar asla ziyanda olmayacaklardır. Çünkü Allah, güzel davranışlarda bulunanları Kuran’da şöyle müjdelemektedir: “Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” (Yunus, 26)
İslam davasına ömrünü adayanların başında hiç şüphesiz ki son Peygamber Hz. Muhammed(sav) gelmektedir. O hayatını İslam’ın yükselişi için harcamıştır. Kâinat kendisinin yüzü suyu hürmetine yaratılmış olmasına rağmen dünya sefasına hiç mi hiç değer vermemiştir. İslamın geniş kitlelere yayılması için seferber olmuştur. Defalarca ölümle yüz yüze kalmıştır, tehditler almıştır. Fakat o yaşatanın ve öldürenin Allah olduğunu bildiği için ölüm tehditlerine kulak asmamıştır. Vazifesine şevk ve heyecanla devam etmiştir.
Uhut Savaşı’nda düşmanlar, peygamberimize ok atmışlar, üzerine taş yağdırmışlar ve O’nun mübarek dişini kırıp yüzünü yaralamışlardı. Fakat O, hoşgörü ve sevgiden taviz vermemiştir. Kendisine zulmedenleri affetmiş, “Yâ Rab, kavmime hidâyet eyle. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar! ” diye dua etmiştir. Onun bu örnek tavrı, bazı insanların batıl inançlarını bir kenara bırakıp İslama koşmalarına sebep olmuştur.
İslam inancını baş tacı eden ve onun için hayatlarını hiçe sayan nice abide şahsiyetler yaşadı bu topraklarda. Bunlar davayı her şeyden önce düşünmüşler ve onun yükselmesi için ölüm dâhil, her türlü riski almışlardır. Hayatı bir imtihan vesilesi olarak gören bu insanlar gerçek huzurun mekânı olarak ahiret hayatını görmüşlerdir. Bu abide şahsiyetler eşyaya her zaman tefekkürle bakmış, lezzetleri acılaştıran ölümü hiçbir zaman unutmamışlardır. Bu Allah dostları olmasaydı İslam bugünkü kadar geniş bir alana yayılamazdı.
İslama büyük hizmetlerde bulunan ve hayatını İslam inancına adayan büyük simalardan birkaç örnek vermek istiyorum size. Bu büyük karakter heykellerinden biri Hoca Ahmet Yesevi’dir. ‘Pir-i Türkistan’ diye anılan büyük mütefekkir Hoca Ahmet Yesevi, kendi dergâhından geçen Horasan erenleri vasıtasıyla Orta Asya coğrafyasının islamla şereflenmesi için büyük gayretler göstermiştir. O, vaktini üçe ayırarak değerlendirirdi. Günün büyük bölümünde zikir ve ibadetle meşgul olur, ikinci kısmında talebelerine zahiri ve batıni ilimler öğretir, üçüncü bölümünde ise ağaçtan kaşık ve kepçe yapar, geçimini böyle sağlardı.
Bilindiği gibi Resulullah Efendimiz 63 yaşında bu dünyadan göçmüştür. Hoca Ahmet Yesevi de bu yüzden 63 yaşından sonra dünyadan kopmuş, dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırmış, içini kerpiçle ördürmüş, talebelerini toplayıp; “Ey gönül dostları! Allah-u Teala’nın en sevgili kulu olan Muhammed Mustafa Hazretleri 63 yaşından bu dünyadan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım, artık şu gördüğünüz çilehaneye çekilecek ömrümün kalan günlerini de bu hücrede tamamlayacağım” demiştir. Dervişlerinin yakarışlarına rağmen bu düşüncesinden vazgeçmemiştir. 63 yıl yeryüzünde, 63 yıl yeraltında Allah ve Resulünün muhabbetiyle uzun bir ömür yaşayıp 126 yaşında ötelerin ötesine göçen Hoca Ahmet Yesevi yerin üstündeyken de altındayken de insanlığı hakikatin ışığıyla aydınlatmıştır. Talebeleri vasıtasıyla hakikat ışığını yaymış, küfre perde olmuştur.
İnsana cesaret ve güç veren, sahip oldukları davalarıdır. İslama dört elle sarılan ve onu bir hayat tarzı olarak kabul edenler toplumları için diriliş sembolü olmuşlardır. Bu sembol şahsiyetlerden birisi de ‘Kafkas Kartalı’ sıfatıyla şöhret bulan Çeçenistan devletinin en büyük kahramanı Şeyh Şamil’dir. Hayatının tamamını ülkesinin milli bağımsızlığına ve İslam inancına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve ebedi düşmanı Rusya’ya dahi kabul ettiren, İmam Şamil düşünce ve inançlarından asla taviz vermemiş, neticede Çarlık Rusya’sını dize getirmiştir. O İslami bilgisini ve tasavvuf kültürünü, daha sonra kayınpederi de olacak olan Şeyh Cemaleddin Gazikumuki’den almıştı. Rusya’nın bütün şiddet ve baskılarına rağmen bugün Kafkaslarda İslamın köklü izleri varsa bunu en başta ona borçluyuz.
Ömrünü İslam davası için harcayan ve Çeçenlerin inançlarını diri tutan Şeyh Şamil’in tek isteği Resulullah’ın makamını ziyaret etmek ve hacı olmaktı. On yıl boyunca Rusların esareti altında kalmıştı. Bu yıllar onun gibi özgürlük savaşçıları için en çileli zaman dilimiydi. Bunun içindir ki saçı sakalı bir anda ağarmıştı. O öncelikle Osmanlı topraklarına gitmeyi istemiş, bu isteği Osmanlı sultanlarından Sultan Abdülaziz’in de devreye girmesiyle belli aşamalardan sonra kabul edilmişti. Sultan Abdülaziz onu karşılamış ve bir isteğinin olup olmadığını sormuştur. O da Hicaz’a gitmeyi çok istediğini söylemiş, padişah onu bir gemiyle istediği mübarek topraklara göndermiştir. Fakat Rusya’nın devlet yetkilileri onu salıverirken oğlunu kendi yerine esir bırakmasını istemişlerdir. O, hac farizasından sonra, çok sevdiği Peygamberinin kokusunun sindiği topraklarda ölmüş, Cennet-ül Baki mezarlığına defnedilmiştir. Böylelikle de ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisine mazhar olmuştur.
İslam davasına, yazdığı onca eserle katkıda bulunan, en sonunda da bu yolda canını veren mücahitlerden birisi de her Müslümanın yakından tanıdığı ve sevdiği Seyyid Kutup’tur. Seyyid Kutub, Mısırlı yazar ve düşünce adamıdır. O siyasal İslamın fikir babalarından sayılmıştır. Ömrünün büyük bölümünü hapishanelerde geçirmiştir. Nefes aldıkça okumuş, yazmış ve mücadele etmiştir. En mühim eseri Fizilal-il Kur’an(Kur’an’ın Gölgesinde) tefsiridir. 29 Ağustos 1966’da Stalin-Hitler karışımı nasyonal sosyalist bir diktatör olan Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır tarafından idam edilmiştir. O; iman, bilgi ve hakikat merkezli bir hayat yaşamıştır; neticede diğer mücahitler gibi şehitler kervanına katılmıştır.
İslama hayat veren ve onu toplumun öncelikli meselesi haline getirenlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Onun büyük bir emekle vücuda getirdiği Risale-i Nur Külliyatı pek çok insanın imanının kurtulmasına, İslam ahlâk ve nizamıyla tanışmasına vesile olmuştur. O insanları İslam kardeşliği etrafında birleştirmeyi düşünmüş, bunun gerçekleşmesi için yoğun bir mesai harcamıştır. Fakat her aydın Müslüman gibi o da zaman zaman yanlış anlaşılmış, Kürtlüğünü ön plana çıkarmakla, hatta Türk düşmanı olmakla suçlanmıştır. Oysa O, adı ne olursa olsun ırkçılığın karşısında olan bir insandı. Zira İslamiyet ırkçılığı reddediyordu. O da İslamiyet’in sedasının gür çıkması için mücadele ediyordu.
Said Nursi hayata ve olaylara hikmet nazarıyla İslam penceresinden bakmış bir büyük âlimdir. O isteseydi arkasındaki kitleyle çok önemli makam ve mevkilere gelebilirdi. Fakat onun asıl gayesi iman kurtarmaktı. Risale-i Nurlar aracılığıyla bu alanda hizmet etti. Dünya nimetlerini elinin tersiyle itti. Çok zor ve kötü fiziki şartlarda yaşadı. İnancına daha çok hizmet etmek için evlilikten bile feragat etti. İslama karşı olanlarla dişe diş mücadele etmekten sakınmadı. Kendisini defalarca zehirlemeye çalıştılar. Fakat her zaman takdir-i ilahi tecelli ederek, onun iman hizmetinin devam etmesi gerektiğini kör gözlere gösterip sağır kulaklara fısıldadı. Tehditler ve yıldırmalar ona vız geldi. Bunlar onun mevcut mücadele gücünü ve cesaretini artırdı; davasına daha bir iştiyakla bağladı.
Bediüzzaman’ın ömrü mahkeme koridorlarında geçti. İslamla meselesi olanlar onu her zaman birinci hedef olarak seçtiler. O da kendisine verilen harikulade bir hitabet ve ispat gücüyle onlarla dişe diş savaştı. Asla zelil olmadı. Eserleriyle iman hakikatlerini onların yüzüne bir şamar gibi indirdi. Mehmet Akif’in: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” şeklinde ifade ettiği hasreti, Bediüzzaman, Risale-i Nur’larla gerçekleştirmiştir. O bugün aramızda olmamasına rağmen kendisinin izinden gidenler ve eserlerini İslami manifesto olarak görenler iman kurtarma hizmetini eda ediyorlar.
Osmanlı padişahlarının tamamına yakını İslama üstün hizmetler etmişlerdir. Onlar toprak kazanmayı değil, insan kazanmayı gaye edinmişlerdi. 13. asırda yaşayan Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin Rumi de İslamın sesini gür bir şekilde hedef kitlelere ulaştırmışlardır. O Yunus ki bağlı olduğu dergâha odunun bile eğrisini reva görmemiştir. Mevlana ise 26 bin beyitte ilahi aşkı ve muhabbeti gönüllere nakşetmiştir.
Yakın tarih içerisinde yaşayan Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek de İslam davasından asla taviz vermemiş, her zaman dik durmuş iman ve izan erleridir. Onlar şiirlerinde dünyevi aşkları ellerinin tersiyle iterek Hakk’ı ve hakikati anlatmışlardır. Bu isimler arasına Arif Nihat Asya, Osman Yüksel Serdengeçti, Erol Güngör, Cemil Meriç, Seyyid Ahmet Arvasi gibi isimleri de ekleyebiliriz.
Dünden bugüne kadar İslam davasına canla başla hizmet etmiş kişilerin listesini yapsak sayfalar dolar. Fakat biz sembol olmuş şahsiyetleri zikretmekle yetineceğiz. Bu mübarek insanların oluşturduğu zincire bir halka da bugünden ekleyebilirsek ne mutlu bize.
Geçmişte yaşamış ve hayatın anlamını İslam’da bulmuş abide şahsiyetlerle bugünkü insanları mukayese edince koca bir ‘manevi uçurum’ çıkıyor karşımıza. Bu uçuruma bakınca insanın aklına şu sual geliyor: “Dün neredeydik, bugün neredeyiz? ” Maneviyatımız kimler tarafından, niçin tarumar edildi? Nasıl da böyle kolayca teslim olduk. Bugünkü gençlik, ceddinin gittiği yoldan ne kadar da uzaklaştı. Yeni nesil çıkmaz bir yola girmiş; fakat ne acıdır ki onlar nerede olduklarının farkında bile değiller.… Bugünkü manzarayı bundan yetmiş küsûr yıl evvel Mehmet Akif Ersoy şöyle tasvir ediyordu:
“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir! ”