Dünyanın en zor ve en zevkli mesleği öğretmenliktir.Zordur,çünkü yüzlerce insanla hemhâl olmak gerekir.Zevklidir,çünkü hepsi birbirinden farklı dünyalarla içiçe yaşama imkânı hasıl oluyor.Öğretmenin asıl görevi,elinin altındakilere ansiklopedik bilgiler vermek değildir.Onlara herşeyden evvel sevgiyi,doğruluğu güveni,çalışmayı ve hoşgörüyü öğretmeliyiz.Kitle iletişim araçları olabildiğince yaygınlaşmış.Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay…Böyle bir ortamda öğretmene daha farklı görevler düşüyor. İyi bir öğretmen,öğrencisini,kabiliyetleri doğrultusunda yönlendirir.Ona rehberlik yapar.Bilgiye ulaşmanın yollarını öğretir. Öğrencilerin manevî dünyaları,maddî dünyalarından önemlidir.Muteber olan, bilgili insandan çok,düşünen insan yetiştirmektir.Soran ve sorgulayan bir nesil yetiştirmek zorundayız.Kuru bilgileri ezberlemek ve ezberletmek artık marifet olarak görülmemektedir.Üreten ve yorumlayan insanlar,bu çağın hakimi olacaklardır. Kişi öncelikle öğrenmeli,ardından öğrendiklerini geniş kitlelere aktarmalıdır.Nitekim Peygamberimize göre: “Sadakanın en efdali,müslim kişinin ilim öğrenip,müslüman kardeşine öğretmesidir.”Bildiğini başkalarına öğretmeyenler,kitapları sırtında taşıyan eşek gibidir.Çünkü o bilgilerin ne kendine,ne de başkalarına hayrı yoktur.Bilginin sadakası onu başkalarına öğretmektir.İlimde kıskançlığa ve tamahkârlığa yer yoktur.Öğrettiklerimiz hak ve hakikat olmalıdır.İnsanların hidayetine vesile olmaktan daha büyük bir bahtiyarlık düşünülemez.Şu hadisler ilim öğretmenin önemine işaret etmektedir: “Öldükten sonra kişiye amelinden ve hasenatından ulaşan şey,öğretip neşrettiği ilimle,geride bıraktığı salih evlâttır…Allah,melekler,arz ve semada bulunan her şey yuvasındaki karıncaya,denizdeki balığa varıncaya kadar (bütün canlılar) halka hayır öğreten muallime dua ederler.” Bilindiği gibi Yunus Emre’nin manevî feyizlerle dolup taşmasında hocası Tapduk Emre’nin rolü çok büyüktür.Tapduk Emre’nin müridi olmuştur ömrü boyunca…Gerçek kişiliğini bu veli şahsın manevî tasarrufu altına girdikten sonra bulmuştur.Yunus,Tapduk Emre’nin şahsında bütün hocalara büyük bir sevgiyle ve aşkla bağlanmıştır.Fakat o,hocayı geniş mânâlarda ele almaktadır.Ona göre hoca,Allah’ın âlim sıfatıdır.Bunu şu beyitlerden de anlıyoruz: “Resul agdı Miraç’a nazar eyledi Hace Görün görün kim niçe vasfını dervişerin
Başuma dikeler hece ne irte bilen ne gice Âlemler ümidi Hace sana ferman olam bir gün” Yunus’a göre Peygamberimiz de bir hocadır.Çünkü İslâm dininin emir ve yasaklarını Cebrail vasıtasıyla Allah’tan alarak ümmetine öğretmiştir.Bunu şu beyitte ifade etmektedir: “Muhammed’e bir gice Çalap’dan indi Burak Cebrail eydür Hacem Miraç’a kıgurdı Hak” Yine o,hocayı Mürşid-i Kâmil olarak da vasıflandırmaktadır.Hatta bu mânâda kullandığı beyitlerin sayısı diğerlerine göre daha fazladır: “Hocanın talibi çokdur hiç bundan kemteri yokdur Şunun kim mürşidi Hak’dur uymaz nasun allerine”
“Dilerem fazlundan ayurmayasun Hocam senden özge sevmezem ayruk” O son olarak hocalara şu tavsiyede bulunmaktadır.Bu tavsiye onun gerçek kimliğini de,niyetini de bize açıkça göstermektedir: “Yunus Emre dir hoca gerekse var bin hacca Hepsinden iyice bir gönüle girmekdür.”
Sevgi üzere kurulmuş dünya denen bu gezegen! ..Aslolan da sevgi değil midir zaten.Ariflerin iki kanadından biridir bu asil duygu.O ulvi kanat olmasaydı erenler Allah katında maneviyat zirvesine yükselebilirler miydi? Sevginin en ileri derecesi olan aşk, Allah dostlarını manevi açıdan asumana yükseltmiştir.Makamdan makama,halden hale taşımış,gönüllerini dalga dalga coşturmuştur.Fakat aşktan kastedilen basit anlamda karşı cinslerin birbirini sevmesi değildir.Hakiki aşk, muhabbetullahtır.Yani bizi yaratan,koruyan ve rızıklandıran Allah’ı katıksız bir sevgiyle sevmektir.Beşerî aşklar da ilâhî aşkların yansımalarından ibarettir. Öyle veya böyle! ...Sevgi sevgidir.Sevmekten kimseye zarar gelmez.Fakat şunu asla unutmamalıyız.Nefsimiz bize hiçbir zaman iyi şeyleri telkin etmez.Aşk, nefisten kaynaklanmaz.Nefisten kaynaklanan şehvetle, gönülden gelen aşkı birbirine karıştırmamak gerekir. Günümüzde insanlar müzmin bir sevgisizlik hastalığına tutulmuş.En basit bir gerekçeyle kan dökülüyor.Toplumun fertleri patlamaya hazır bir bomba gibi….Pimini çekmek için bir söz yeter de artar da! ...Sanki patlamaya hazır bir yanardağ misali insanımız! ....Bana ne deyip geçemeyiz.Çünkü patlayacak volkanın lâvlarından biz de nasibimize düşen payımızı alacağız.Aynı dağın eteklerinde yaşıyoruz.O kızgın lâvlar bir gün bizi de yakıp kavurabilir.
Türk dünyasının sembol isimlerinden Yunus Emre’yi insanların gönlünde büyüten aşk ve muhabbet duygusu değil de nedir? Onun birinci özelliği aşkı taçlandırmasıdır.O, hayat felsefesini aşk üzerine kurmuştur.Bu onun hem hayatında hem de şiirlerinde görülür.Zaten bu his sadece şiirlerinde kalsaydı inandırıcı olmazdı.Yaşanılmayan ve yaşatılmayan duyguların tesiri kabil değildir. Yunus’ta aşk öyle ileri boyutlara varmıştır ki bu aşk, tutku derecesinde onun kendinden geçmesine,bir başka kimliğe bürünmesine yol açmıştır.Durumunu izah etmeye kelimeler kifayet etmemiştir.Akıllı mı,divane mi olduğunu anlamakta zorlanmaktadır.Bunu şu mısralarda görebiliyoruz: “Ben yürürem yana yana aşk boyadı beni kana Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk n’eyledi.” Daha evvel belirttiğimiz gibi Yunus’un aşkı ilâhîdir.Onun sevgisini hümanizmle ve mecazi aşklarla ifade edemeyiz.Bu demek değildir ki Yunus insanları sevmiyor.O, Allah’ın dünyadaki halifesi makamındaki insanları da elbette seviyor; fakat insanı kutsal bir unsur olarak sunup putlaştırmıyor.Onda esas olan Allah sevgisidir.Bunu şu beyitte tüm açıklığıyla görebiliriz: “Âşık Yunus seni ister, lütfeyle cemâlin göster Cemalin gören âşıklar, ebedi ölmez Allah’ım! ” Yunus’un kitabında kan,kin ve nefret kavramları yazmaz.Onun yerine sevgi,aşk ve hoşgörü bulunur.Günümüz insanının teknoloji alanında harikulâde buluşlara imza atması önemli olmakla birlikte yeterli değildir.İnsanın manevî dünyasının viraneye çevrilmesinin önlenmesi daha öncelikli bir husustur onun için! …Kişi kendi iç dünyasını imar etmedikten sonra göğün yedi katını keşfetse ne mana ifade eder ki? ...Bizi mutlu kılacak unsur, iç dinamiklerimizi dengeye oturtarak dünyayla ahireti paralel olarak tanzim etmektir.Aksi halde iç huzuru yakalamamız mümkün değildir.Asr-ı Saadet’teki insanlar onca zorluklara ve imkânsızlıklara rağmen manevî hayatlarını göz ardı etmedikleri için bizlerden çok daha mutluydular.Demek ki maddiyat tek başına huzuru sağlamıyor. İç huzuru, Allah sevgisinin en ileri derecesi olan muhabbetullahta bulan Yunus’un, herkes tarafından sevilip yüceltilmesinin esas sebebi ölmeyen duyguları ruhuna nakşedip,hayatını ona göre yönlendirmesidir.Onun bu hususiyetlerini tiyatrocu ve şair Semih Sergen veciz bir üslûpla dile getiriyor: “Yunus insan demektir: Yunus sevgi, Yunus halk. Yunus vatan demektir: Yunus yurt, Yunus toprak. Yunus Türkçe demektir: Türkçe ak, Türkçe bayrak. Dertli Yunus, han Yunus, derviş Yunus, can Yunus.”
e-mektup: [email protected] Yunus insan demektir: Yunus sevgi, Yunus halk.
Türk mefkûresinin gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden birisi de hiç şüphesiz ki Ziya Gökalp’tir. O Türk’e gönülden sevdalı bir Türk milliyetçisiydi. Hayatını Türklüğe adamıştı O! ... Bunu şu dörtlüğünde de açıkça ifade ediyor: “Türklüğe çalıştım sırf zevkim için, Ummadım bu işten asla mükâfat! Bu yüzden bin türlü felâket çektim, Hiçbir an esefle demedim:Heyhat! ... O, bazılarının sığ bir ifadeyle dile getirdiği gibi basit bir kafatası milliyetçisi değildi. Gökalp dopdolu bir insandı. Büyük bir sosyologdu. Ekonomistti aynı zamanda. Mütefekkirliği tartışılamazdı. Eğitimci yönü de asla inkâr edilemez. Bütün bu hususiyetleri benliğinde toplamış dopdolu bir Türk milliyetçisiydi O… Türk’ü ve Türk’üm emsalsiz zafer levhalarıyla dolu Türk tarihini enine boyuna bilen bir insandı. Milleti meydana getiren unsurlardan yurt,soy,dil,kültür,din ve tarih onun için mukaddes değerlerdi. Doğrusu da bu değil mi? Bu unsurlar milleti birbirine kaynaştıran çimento kabilinden değerler değil midir? Bu unsurlar varsa millet ve devlet vardır. Toprak parçası,bu maddî ve manevî unsurlarla vatan hâline dönüşüyor. Demek ki bunlar,olmazsa olmaz,kabilinden vazgeçilmez,ihmale gelmez unsurlardır. Gökalp’in bu husustaki hassasiyeti takdire şayandır. Bazıları Ziya Gökalp’i Türkçülükte aşırı bulurlar. O insanlara her şeyden evvel Türkçülüğün temel ilkelerini öğretmek gerekir. Nedir Türkçülük? Türkçülük,Türk Milleti’nin müspet olan her alanda ilerlemesini sağlamak demektir. Bu kültür,sanat,edebiyat,ahlâk,fazilet,teknoloji,eğitim ve bilim olabilir. Kısaca dünyayla yarışabilecek bir Türk Milleti ve Türk Devleti meydana getirmek… Bunun neresi kötü? ... Bu anlamda hepimiz Türkçüyüz ve olmak zorundayız. Gökalp’in Türkçülükte ileri gittiğini söyleyen bir kısım insanlar, onu dinsizlikle bile suçlamışlardır. Bunun gerekçesini anlamak mümkün değildir. Türklükle Müslümanlık etle tırnak gibidir.Birinin varlığı ötekinin yokluğunu gerektirmez ki! .... Hem Ziya Gökalp’in inanç hususunda,din konusunda söylediği şu sözler, onun din karşısındaki olumlu tavrını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor: “İmanım kuvvetli,tevekkülüm sağlam olmasaydı,bu acılara dayanamayacaktım.Bereket versin ki dindar ve mefkûreli(idealist) bir ruhum var…Allah’ın doğru kullarına vefalı olduğuna itimat ediniz.Güneş bulut altına girebilir; fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalamaz.Fırtınalar gelir geçer,kasırgalar gelir geçer.Biraz sonra görürsünüz hava güzelleşmiş.Allah güzeldir; güzelliği sever; güzelliği ister; ara sıra celâllenir(kızar,öfkelenir.) Fakat çok geçmez Cemal’e avdet eder.(Yüce güzelliğine döner; yumuşar; güzelliğini gösterir.) ” Gökalp’in din,iman ve Allah hususundaki bu güzel sözlerinden sonra onu dinsiz olarak göstermeye çalışmak asla insaf ölçüleriyle bağdaşmaz. Hem hiç kimsenin Allah adına ileri geri konuşmaya,mesnetsiz hüküm vermeye hakkı yoktur. İslâm zahire(görünene) hükmeder. Bir insanın dinsiz olarak damgalanması hakikatte onu dinsiz yapmaz.Hem böyle bir davranış kimseye bir şey kazandırmaz.Maazallah, iddia makamındaki kişi inkârcı konumuna da düşebilir. Her şeyin en doğrusunu şüphesiz ki Allah bilir. e-mektup: [email protected]
Kısa bir ömür sürmesine rağmen adından çok söz edildi Sabahattin Ali’nin…Çünkü dolu dolu yaşadı.Sözünü hiç sakınmadı.Dobra dobra konuştu. Sabahattin Ali,25 Şubat 1907 yılında Gümülcine’nin Eğridere Köyü’nde dünyaya geldi.Babası, bir subay olan Cihangirli Ali Selâhattin Bey’di.Annesi Hüsniye Hanım’dı. Sabahattin Ali,önce Edremit İlkokulu’nu bitirdi.O vakit savaş yıllarıydı.Bir süre Balıkesir Öğretmen Okulu’nda okuduktan sonra İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’na geçti.Buradan 1927’de mezun oldu.Okulu bitirdikten sonra Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na atandı.Buradaki görevi uzun sürmedi.Girdiği imtihanı kazanarak Almanya’ya gitti.Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında görev yaptı.Aydın’da çalıştığı yıllarda bölücülük yaptığı gerekçesiyle üç ay tutuklu kaldı.Konya’da öğretmenlik yaptığı sırada,okuduğu bir şiirde hakaret unsurları bulundu.Konya ve Sinop hapishanelerinde yattı. Hayatının önemli bir kısmı dört duvar arasında geçti.1934 yılında M.E.B. Neşriyat Mümeyyizliği’ne getirildi.Bunca sıkıntıdan sonra evliliğe sıra gelmişti.1935 senesinde Aliye Hanım’la dünya evine girdi.! 937’de kızları Filiz doğdu.Devlet Konservatuvarı’nda Almanca öğretmenliği yaptı.Savaş yüzünden tekrar askere alındı.Ömrünün son yıllarında M.E.B. Tercüme Bürosu’nda çevirmenlik ve editörlük yaptı. Sabahattin Ali,Cumhuriyet sonrası Türk hikâyeciliğinin önemli bir ismiydi.O da pek çok sanatçı gibi,edebiyat deryasına şiirle girmiştir.Şiirlerinde millî veznimiz olan heceyi kullanmıştır.Bu türdeki eserlerinde Halk edebiyatının şekil ve muhteva hususiyetlerini bulmak mümkündür.İlk gençlik ürünlerini Çağlayan,Servet-i Fünûn,Meşale,Hayat,Güneş gibi dergilerde yayınlamıştır.Şiirlerini “Dağlar ve Rüzgâr” adlı eserde bir araya getirmiştir. O,asıl ününü hikâyeleriyle elde etmiştir.İlk hikâyesi olan “Bir Orman Hikâyesi” 30 Eylül 1930 yılında Resimli Ay Dergisi’nde yayınlanmıştır.Hikâyelerinde daha çok Anadolu insanının hayatını anlatmıştır.Güçlü bir gözlemcidir.Tabiat tasvirlerinde başarılıdır.Hikâye kitapları şunlardır: “Değirmen(1935) ,Kağnı(1936) ,Ses(1937) ,Yeni Dünya(1943) ,Sırça Köşk(1947) ” O,hikâyenin dışında romanlar da yazmıştır: “Kuyucaklı Yusuf(1937) ,İçimizdeki Şeytan(1940) ,Kürk Mantolu Madonna(1943) ” Bunların yanında “Esirler” adlı bir de oyunu vardır.Daha sonra eserleri,külliyat hâlinde yayınlanmıştır. Büyük ülkücü şâir ve yazar Nihal Atsız’la Sabahattin Ali’nin fikrî sürtüşmeleri meşhurdur.1946 yılında bir grup arkadaşıyla “Marko Paşa” adlı mizah dergisini çıkaran Sabahattin Ali, bu yüzden de hapse atılmıştır.41 yıllık bu çileli ömür,yurt dışına kaçmak amacıyla gittiği Bulgaristan sınırında,garip kılıklı,niyeti meçhûl bir kâtilin kör kurşunlarıyla son bulmuştur.Onun,vaktiyle kaleme aldığı şu satırlar bugün bile güncel ve enteresandır: “Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer.Bir gün Almanlar’ın pabucunu yalayan,ertesi gün İngilizler’e takla atan,daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik…Kanunlu,kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.Bugünün itibarlı kişileri gibi,kese doldurmadık,makam peşinde koşmadık.İç ve dış bankalara para yatırmadık.Han,apartman sahibi olmak,sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık.Milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.Bu ne affedilmez suçmuş meğer! ...”
Osmanlı Devleti’nin altı yüz yıllık uzun ömrü,bütün dünya devletlerinin ilgisini çekmiştir.Bir devletin bu denli uzun müddet yaşaması dikkate şayandır.Bunun sırrı,sözkonusu devletin köklü ve âdil bir adalet mekanizmasına sahip olmasında aranmalıdır.Devletin zirve sindeki padişahlar iyi eğitim görmüşlerdir.Tahta oturmadan evvel staj mahiyetinde değişik illerde valilik görevlerinde bulunurlardı.Padişahlık makamına geleceklerini evvelden bildikleri için kendilerini buna hazırlarlardı. Osmanlı’nın son dönemleri çok sancılı geçmiştir.İçerden ve dışardan sokulan çomaklarla sarsıntılar geçirmiştir.Üç kıtaya hakim olan bir devletin elbette ki düşmanları çok olur.Osmanlı’nın düşmanları da çoktu.Haçlılar, Osmanlı Devleti’ne karşı et ve tırnak misali bir bütün olmuşlardı.Çünkü Osmanlı,İslâmı ölçü olarak almıştı.Ötekilerse hırıstiyanlığın birer gönüllü mensubuydular.Yani aslında Hac’la Hilâl’in mücadelesiydi bu.Onlarca değişik ırkın mensubunu aynı çatı altında birleştirmek ve barındırmak sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.Osmanlı bu zorluğun üstesinden tam altı yüz yıl boyunca gelmiştir.Bunu yaparken asla zorbalığa başvurmamıştır.Daima ikna metodunu kullanmışlardır. Osmanlı Devleti’nin o uzun ömrünün son çeyreği,büyük sarsıntılara sahne olmuştur.Bunlardan birisi de İkinci Meşrutiyet’in ilânıdır.İç ve dış müdahalelerle oluşturulan suni gerginlik,hat safhaya erişmişti.Devlet ekonomik bakımdan da güçsüzleşmişti.Tahtta bulunan ikinci Abdülhamit 24Temmuz 1908’de,1876 Kanun-i Esasisi’ni tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı.Halk,sözde hürriyet kazanmışlığın getirdiği sevinçle sokaklara döküldü.Oysa bu zorlamayla yapılmış,dış mihraklı bir değişimdi.Gaye,Osmanlı’yı bitirmekti.Halk,işin iç yüzünü bilmediği halde,bazı kendini bilmezlerin yönlendirmesiyle sevinç naraları atıyordu.Bu durumu Mehmet Akif, bakın nasıl dile getiriyor: “Birde İstanbul’a geldim ki bütün çarşı pazar Nar’adan çalkalanıyor, öyle ya:hürriyet var! Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş.Doğru: Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru. Kimse farkında değil,anlaşılan, yaptığının; Kafalar tütsülü hûyla ile,gözler kızgın. Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden Yakıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden! Zurnalar şehrin ahalisini takmış peşine; Yedisinden tutarak dayanın yetmişine! Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli: En ağır başlısının bir zili eksik,belli! Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük. Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük! Kim ne söylerse,hemen el vurup alkışlayacak... -Yaşasın /Kim yaşasın/-Ömrü olan/-Şak! şak! şak! ” Ne hazin bir tablo çizmiş Akif! .. İnsanlar nasıl da kolayca oyuna gelebiliyor.Oysa Abdülhamit çok merhametli ve kabiliyetli bir padişahtı.Zaten onun bu yönünden yararlandılar.Bazı insanlara iyi niyet ve hoşgörü yaramıyor.Akif,İkinci Meşrutiyetin ilân edildiği yıllarda 35 yaşında olgun bir insandı. Bu durum kendisini fazlasıyla üzmüştü.Gerçi İkinci Abdülhamit’i başarılı bulmazdı.Fakat ondan sonra gelenler İkinci Abdülhamit’i aratmışlardır Akif’e…Abdülhamit’i çok pasif buluyordu.Böyle olmasaydı,düşmanları bu gibi ayaklanmalara cesaret edemezlerdi.Sokaklarda sözde sevinç gösterileri sürerken idareciler adeta ortadan kaybolmuştur.Hayat durmuştur sanki…Bu manzarayı tasvir etmek için kelimeler yetersiz kalıyordu. Rabbim bizleri böyle şuursuz kalabalıkların şerrinden korusun.
MEHMET AKİF’E GÖRE EĞİTİM VE ÖĞRETİM M.NİHAT MALKOÇ
Hayatı idame ettirebilmek için eğitim ve öğretim şarttır.İnsan, Resulullah’ın deyimiyle; beşikten mezara kadar ilim tahsil etmelidir.Dinimiz,mürebbilere ve âlimlere büyük bir ehemmiyet vermiştir.Öyle ki âlimler, peygamberlerin varisleri olarak görülmüştür. Müslümanı bir bütün olarak ele alan ve Safahat’ında, onun yaşamından pasajlar sunan Mehmet Akif Ersoy,eğitimi hayatın olmazsa olmazlarından biri olarak görmüştür.Cehaleti en büyük düşman olarak kabul etmiş ve bunu bir şiirinde şöyle dile getirmiştir: “Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet… Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet, Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı ne namus Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus Ey hasm-ı hakiki, seni öldürmeli evvel: Sesin bize düşmanları üstün çıkarılan el! ” Gerçekten de Akif’in teşhisi çok doğrudur Hiçbir şeyden çekmedik cehaletten çektiğimiz kadar... Hep cahilliğimizin kurbanı olduk. Kendi hatalarımızı görmek istemeyince, kabahati yüce İslâm dinine attık. Geri kalışımıza gerekçe olarak onu gördük. Oysa kendimizi kandırdık. Yanlış teşhis, tedaviyi geciktirir; hatta imkânsız kılar. Gaflet uykusundan uyanmak gerekir.Çünkü Akif’in dediği gibi, uyanık olmalıyız: “Yıllarca,asırlarca süren uykudan artık, Silkin de: muhitindeki zulmetleri yak,yık! Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır; Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır! ” Memleketin kalkınması ve çağdaş medeniyetler seviyesine erişmesi için kadın-erkek,yaşlı- genç demeden herkes eğitimden, üzerine düşen payı almalıdır. Eğitim, çağın gereklerine uygun ve millî olmalıdır. Genç nesiller fennî ilimlerin yanında, dinini de öğrenmelidir. Çünkü dinî ve fennî ilimler terazinin iki ayrı kefesi gibidir. Birinin boşluğu ötekinin dengesini sarsar. Akif,“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ”(Zümer S.9.Ayet) ilâhi sualine karşılık şu cevabı veriyor: “ Olmaz ya … Tabiî… Biri insan, biri hayvan! ” Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “İlim Çin’de dahi olsa gidip alınız.”buyurmuştu. Buradaki Çin, uzaklığı sebebiyle, özellikle belirtilmiştir. Akif bu hadisten yola çıkarak Müslümanlara şu tavsiyede bulunuyor: “Müslüman,elde asâ, belde divit, başta sarık; Sonra sırtında yedek şaplı beş on deste çarık; Altı aylık yolu, dağ taş demeyip çiğneyerek, Çin-i Maçin’deki bir ilmi gidip öğrenecek.” Kur’an’ın ilk ayetinin “Oku” diye,bariz bir emirle gönderilmiş olması tesadüf değildir.İslâm,okumayı terakkinin vazgeçilmez bir şartı olarak görmektedir. Müslümanlar bu gerçeği idrak edemediği için müstemleke durumuna düşmüşlerdir.Oysa Müslümanların sahip olduğu topraklar,yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından çok zengindir.Fakat çağın ilmine sırt çevirdikleri için ellerinin altındaki hazineleri çağdaş ülkelerle paylaşmak zorunda kalmışlardır.Akif bakın nasıl bir dünya hayal ediyor: “Sayısız mektep açılmış:Kadın,erkek okuyor; İşliyor fabrikalar,yerli kumaşlar dokuyor Gece gündüz basıyor millete nâfi âsâr Adeta matbaalar bir uyumaz hizmetkâr Mülkü baştan başa imâr edecek şirketler; Halkın irşâdına hâdim yeni cemiyetler, Durmayıp iş buluyor,gösteriyor,uğraşıyor; Gemiler sahile boydan boya servet taşıyor… Hasır üstünde bu rüyaları görmekte iken, İki mel’un gözün altında ayıldım birden.”
Hepimiz aynı rüyayı görmüyor muyuz yüzyıllardır? Bu rüyanın gerçek olması için daha ne bekliyorsunuz? Herkes vazifesinin başına! ... e-mektup: [email protected]
BATI MEDENİYETİ KARŞISINDA MEHMET AKİF M.NİHAT MALKOÇ
Her milletin kendine mahsus bir medeniyeti mevcuttur.Bunun yanında medeniyetlerin beynelmilel uzantıları da vardır.Bugün,medeniyet kelimesi “Uygarlık”la karşılık bulmaktadır.Kültür ve medeniyet kavramlarının içeriği ve kapsamı konusu,bugüne dek çokça tartışılmıştır.Bazıları kültürü millî,medeniyeti evrensel olarak nitelemiştir.Her ikisinin de millî olduğunu söyleyenler de vardır.Mevzumuz bu olmadığı için bunun üzerinde durmayacağız. Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy,ömrü boyunca kâmil bir mümin olarak yaşamıştır.Dünyaya bakış açısı Kur’anî ölçüler dahilindedir.Müslümanlığın gereği de budur zaten…Dinin bir kısmını kabul edip,bir kısmını çağdışı olarak görmek mümine yakışmaz.O da Müslümanlığı bir bütün olarak görmüş ve öylece yaşamıştır. Bazı insanlar Mehmet Akif’i,yobaz ve medeniyet düşmanı olarak kabul ederler.Buna dayanak olarak da İslâma tavizsiz bağlanmasını gösterirler.Onlara göre, dünya zamanla değişiyor.Değişen dünyaya ayak uydurmak gerekir.Oysa Akif çağdaş bir insandı.Yani çağın ilminden ve tekniğinden haberdardı.Hiçbir zaman,başını kuma gömerek dünyadan habersiz yaşamayı tercih etmemiştir.Lâkin manevî değerlerinden de asla taviz vermemiştir.Onun için de,bazılarının gözünde taassupkâr bir kişi olarak görülmüştür. Bilindiği gibi “medeniyet” Arapça kökenli bir kelimedir.Bu kelimenin başındaki “mim” harfi kaldırıldığında “deniyet” olarak okunur. “Deniyet” de “hayvanlaşma” demektir.Akif,medeniyetin,deniyete dönüşmesine karşıdır.Onun için,Batı medeniyeti hususunda ince eleyip sık dokumuştur.Çünkü onların inançlarıyla bizimkiler hiçbir zaman birbiriyle bağdaşmaz.Osmanlı Devleti’nin yıkılışına sebep olarak da,Batı’ya körü körüne bağlanışımızı gösterir.Çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’nın ilim ve tekniğinden ziyade,modası takip edilmiştir.Avrupa’ya teknoloji transferi gayesiyle gönderdiğimiz talebeler,kimliklerini kaybederek melez bir hâl üzere geri dönmüşlerdir.Bilimden nasiplerini alamamışlardır.Akif bu hususta Japonlar’ı takdir etmektedir.Çünkü onlar yozlaşmadan Batı’nın teknolojisini ülkelerine taşımışlardır.Gelenek,görenek ve inançlarından asla taviz vermemişlerdir.Ona göre Japonlar,tevhid hariç,müslümanlığın bütün gereklerini, farkında olmadan, yerine getirmektedirler.Akif,biz Müslüman- Türk milletine şu tavsiyede bulunmaktadır: “Alınız ilmini Garb’ın,alınız sanatını, Veriniz mesainize hem de son süratini ………. Sade Garb’ın,yalnız ilmine dönsün yüzünüz Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız Çünkü milliyeti yok sanatın,ilmin yalnız.” Akif,ilme ve teknolojiye hayrandır.İnsanların yerinde sayması,onu rahatsız eder.Batı’dan gelen her şeye önyargıyla yaklaşan kaba softalara da kızar.İfrat ve tefritten uzak durulmasını ister.Her konuda ölçülü hareket edilmesinden yanadır.Batı’nın teknolojisini alırken,onu da kendi millî rengimize boyamamız gerektiğini ifade eder.Yani taklide şiddetle karşı çıkar.Çünkü taklit hiçbir zaman aslı kadar mükemmel olamaz. Akif’e göre Batı,geçmişte Müslüman Türkler’e karşı kötü bir imtihan vermiştir.Onun için İstiklâl Marşı’nda Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” a benzetir: “Ulusun,korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar? ” Burada sözü edilen medeniyet,Batı’nın ahlâksızlıklarıdır; yoksa,ilim ve teknik değildir.Sözlerimi,Akif’in,Batı’nın ilim ve tekniğiyle alâkalı değerlendirmesiyle bitirmek istiyorum: “Avrupalılar’ın ilimleri,irfanları inkâr olunur şey değildir.Heriflerin ilimlerini,fenlerini almalı; fakat kendilerine asla inanmamalı,kapılmamalı.” Akif’in ne kadar doğru söylediğini bugün yaşadıklarımız göstermiyor mu?
Milletlerin ayakta durabilmesi için birlik ve beraberlik şarttır.Bizleri birbirimize bağlayan ortak değerlerin deforme olmasına müsaade etmemeliyiz.Osmanlı Devleti’nin çöküşüne zemin hazırlayan hadiselerin başında milliyetçilik ve kavmiyetçilik hareketleri gelmektedir.Asabiyet davası cahiliyye adetlerinden biridir.Resulullah Efendimiz pek çok hadis-i şeriflerinde ırkçılığı lânetlemiş ve yasaklamıştır: “…Allah indinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.Arap’ın Arap olmayan(Acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur.Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur.Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur.Beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük sadece takva iledir.” “Kim Cahiliyye davasında(kavmiyetçilikte) bulunursa cehenneme iki dizi üzerine çökmüş demektir.Dediler ki:Ey Allah’ın Resulü,oruç tutsa,namaz kılsa da mı? “Evet” cevabını verdi; oruç tutsa da, namaz kılsa da.” Merhum Mehmet Akif,İstiklâl Marşı’nın bir dörtlüğünde: “Ebediyen sana yok IRKIMA yok izmihlâl” diyordu.Yani mısrada açıkça ırk kelimesini kullanıyordu.Fakat O,bu ifadeyi kavmiyetçilik gayesiyle kullanmış değildir.Onun koca Safahat’ını bir kenara atıp,bir mısrasında “ırk” kelimesini kullandı diye,onu ırkçılıkla(kavmiyetçilikle) suçlamak haksızlıktır doğrusu….Çünkü onun pek çok şiirinde ırkçılık kerih görülmüştür: “Ne Araplık,ne de Türklük kalacak aç gözünü! Dinle Peygamber-i Zîşanın ilâhî sözünü! Müslümanlık sizi gayet sıkı,gayet sağlam, Bağlamak lâzım iken,anlamadım, anlayamam, Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize? Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize? Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı, Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı, Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…” Şayet Mehmet Akif ırkçı olsaydı,Arnavut ırkını ön plana çıkarırdı.Zira kendisi Arnavut kökenlidir.Onun Arnavutluğunu arkadaşı Mithat Cemal Kuntay bakın nasıl ifade ediyor: “Zola ne kadar İtalyansa, Heredis ne kadar İspanyolsa, Nice ne kadar Lehistanlı ise, Kamus mütercimi Âsım ne kadar Arap’sa, Kamus sahibi Şemsettin Sami ne kadar Arnavutsa, Akif de o kadar Arnavut’tu.” Akif,Osmanlı’nın güçlü devlet teşkilâtı altında ömrü boyunca huzurla yaşamıştır.Arnavut olduğu hiçbir zaman aklına gelmemiştir.Daima İslâmî ölçüleri hayat tarzı olarak benimsemiştir.Çünkü O biliyordu ki kavmiyetçilikle müslümanlık aynı sinede barınamaz.İslâm,ırkçılığı her halûkârda reddetmiştir.İslâm’ın kabul etmediğini, bir inanç abidesi olan Akif’in sahiplenmesi düşünülemez.Hatta O, ırkçılık yapanlara şu çağrıda bulunmuştur: “Kavmiyet cereyanı en medenî,en ilerlemiş cemiyetleri birbirine düşürür.Bizim gibi bir araya gelmiş ırkları, istisnasız câhil bulunan bir cemaati ise tarumar eder.Geliniz bu cereyanı körüklemeyiniz.” Sözlerimi Akif’in,ırkçılığı lânetleyen mısralarıyla bitiriyorum: “Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş? Ne gezer! Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber! Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatte yeri? Küfr olur,başka değil,kavmini sürmek ileri.”
Merhum Mehmet Akif,dünü,bugünü ve yarını engin ufkuyla kuşatan mümtaz bir inanç abidesiydi.Bir ahlâk,ülkü ve aksiyon adamıydı.Onun kişiliğini şu mısralarından yola çıkarak kolayca anlayabiliriz:
“Zulmü alkışlayamam,zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Üç bucuk soysuzun ardında zağarlık yapamam, Hele Hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum, Kesilir belki,fakat çekmeğe gelmez boynum.”
Millî Şair Akif,özü sözü bir olan bir kişiydi.Prensiplerinden asla taviz vermezdi.Geniş bir bilgi birikimine sahipti.Çok okur ve düşünürdü.Millî ve manevî değerler her şeyden önce gelirdi onun için…Vatan,millet ve maneviyat konularında asla geri adım atmazdı.Din mezhep ve soy farkı gözetmezdi.Allah için sever,yine Allah için nefret ederdi.Gurur ve kibir onun tabiatıyla asla bağdaşmazdı.Çok bilge bir insan olmasına rağmen,konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ederdi.Hazırcevaplılıkta üzerine yoktu.Emeğe azamî derecede saygı gösterirdi.Mevlâna kadar hoşgörülü,Yunus gibi sevgi doluydu. Akif, toplumcu bir sanat görüşünü savunmaktaydı.Yani ona göre sanat toplum içindir.Şiiri,düşünceleri kitlelere ulaştırmada bir araç olarak kullanmıştır.Akif’i ümmetçi olarak göstermek doğru olmasa gerek.O, imanlı bir kişi olmasının yanında milliyetçidir de.Fakat ırkçılığa şiddetle karşıdır.Bilindiği gibi O Arnavut kökenli bir insandır.Fakat her zaman kendisini Müslüman-Türk olarak görmüştür.İstiklâl Marşı’nda geçen “Ebediyen sana yok,ırkıma yok izmihlâl” mısrasındaki “ırk” kelimesi Müslüman-Türk’ü anlatmaktadır. İstiklâl Marşı’mızın şairi olan Mehmet Akif,İslâmcı bir düşünceye mensuptur.Fakat onun İslâmcılığı siyasî değildir.Müslümanların,kutsal kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’i yanlış yorumlamaları ve uyuşuk bir yaşam sürmeleri karsısında fevkalâde rahatsız olur.Aslında dinimiz çalışmayı öncelikli olarak emrediyor.Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydurmamızı istiyor.İbni Sinalar,Farabiler,Gazaliler ve İbni Haldunlar bu dinin mensuplarıydı.Buna rağmen dünyayı buluş ve görüşleriyle sarstılar.Demek ki tembellik dinden değil,Müslümanların gevşekliğinden kaynaklanıyor.O,Müslümanlara şunu tavsiye ediyor:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Akif,şiirlerini Safahat adlı eserde bir araya getirmiştir.Bu şiir kitabı yedi bölümden meydana gelmiştir:Safahat,Süleymaniye Kürsüsünde,Hakkın Sesleri,Fatih Kürsüsünde,Hatıralar, Asım,Gölgeler…O,Sebilürreşat ve Sırat-ı Müstakim adlı iki ayrı dergi de çıkarmıştır.Zaman zaman nesir yazıları da yazmıştır.Ona göre şiir hayalden çok,hakikatleri anlatmalıdır.Bu onun aynı zamanda hayata bakış açısıdır.Bunu şu mısralarda açıkça görebiliriz:
“Hayır,hayâl ile yoktur benim alış verişim İnan ki:her ne demişsem görüp de söylemişim
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek: Sözüm odun gibi olsun,hakikat olsun tek..”
Akif,sözü tılsıma büründürerek ebedî kıldı.Her mısrasına bir mesaj sokuşturdu.Türk gençliğine iyi bir örnek oldu.Bu abide şahsiyeti rahmet ve minnetle anıyor,hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
GÜNÜMÜZ AYDINLARININ GÖZÜYLE ÜSTAD NECİP FAZIL M.NİHAT MALKOÇ
Son Sultanü’ş-Şuara olarak kabul edilen Necip Fazıl Kısakürek, günümüzden yüzyıl evvel dünyamızı şereflendirmişti.1905 senesinde İstanbul’da dünyaya gelmişti.Maraşlı Kısakürek sülâlesindendir.İlk ve ortaöğreniminden sonra Bahriye mektebini bitirdi.Bir ara İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde okuduysa da bitirmeden ayrıldı.Paris’te Sorbon Üniversitesi’ne kısa süre devam etti.Türkiye’de bankalarda çalıştı. Ağaç dergisini 1936 yılında çıkarmaya başladı.Onu 1943’te Büyük Doğu mecmuası takip etti.Yüzlerce eser vücuda getirdi. Şiir kitapları arasında Örümcek Ağı,Kaldırımlar,Ben ve Ötesi,Sonsuzluk Kervanı,Çile ve Esselâm; tiyatro eserleri arasında Tohum,Bir Adam Yaratmak,Künye,Sabırtaşı,Para,Namı Diğer Parmaksız Salih,Reis Bey,Ahşap Konak,Ulu Hakan Abdülhamit Han,Siyah Pelerinli Adam,Yunus Emre,Kanlı Sarık,Mukaddes Emanet,İbrahim Ethem; hikâyeleri arasında Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil,Ruh Burkuntularından Hikâyeler,Aynadaki Yalan(tek romanı): biyografi eserleri arasında Namık Kemal,Ulu Hakan Abdülhamit Han,Vahidüddin,Menderes; dinî,tasavvufî ve siyasî eserleri arasında Çerçeve,Halkadan Pırıltılar,Çöle İnen Nur,101 Hadis,Cinnet Mustatili,At’a Senfoni,Büyük Doğuya Doğru,Büyük Kapı,Büyük Mazlumlar,Peygamber Halkası,İdeolocya Örgüsü,Tanrı Kulundan Dinlediklerim,Türkiye’nin Manzarası,1001 Çerçeve (4 cilt) ,Müdafaalarım,O ve Ben,Abdülhak Hamit,Hazreti Ali,Her Cephesiyle Komünizma,Hacdan Çizgiler,Başbuğ Velilerden 33 Altun Silsile,Babıâli,O ki O Yüzden Varız,Komünizma ve Materyalizma,Külhanî Edipler,Rapor(6cilt) ,Senaryo Romanları,Veliler Ordusundan 333,Yolumuz Hâlimiz Çaremiz,Son Devrin Din Mazlumları,Sahte Kahramanlar,Saraylarda Mecnunlar,Türkiye’de Komünizma ve Köy Enstitüleri,Tarihimizde Moskof,İman ve Aksiyon,,İhtilâl…vb. sayılabilir. Bu kadar çok ve kıymetli eserleri kütüphanelerimize kazandıran bu büyük mütefekkir hakkında günümüzün aydınları neler düşünüyor? Bu hususta Rasim Özdenören,Mustafa Miyasoğlu,şâir Erdem Beyazıt,tiyatrocu Üstün İnanç’ın Üstat Necip Fazıl Kısakürek hakkındaki değerlendirmelerini dikkatinize sunuyorum: RASİM ÖZDENÖREN: “ Şiiri entelektüelleştirdi. Necip Fazıl Kısakürek, heceyi kentleştirmiştir. Ondan önceki şairler, taşradaki halkın diliyle şiir yazarken, o, şiirini kentli diliyle yazmıştır. Bu anlamda Necip Fazıl, şiiri entelektüelleştirmiştir. Bu da Türk şiiri için bir devrim olmuştur. Topluma ışık tutmuştur. Şiiriyle, dini bilgisiyle, ideolojisiyle, tarih ve edebiyat yelpazesiyle büyük bir şahsiyettir. O, yönlendiren, öncü bir kişidir. Her zaman bir gençlik yetiştirmek istemiştir.” MUSTAFA MİYASOĞLU: “ O yüzyılın dahisiydi Toplumların dönüşümü için, fikirleriyle katkıda bulunan kimseler için dahi tanımlaması yapılır. 20. Yüzyıl'da İslâm dünyasında ondan daha öne geçen kimse çıkmamıştır. Bu yüzden, Necip Fazıl yüzyılın dahisidir. Ancak onu ve fikirlerini henüz anlayabilmiş değiliz. Gerek İslâm dünyası, gerekse biz siyasî istikrarsızlıktan ve baskılardan ötürü Necip Fazıl gibi düşünemiyoruz. İslâm dünyası, geçen yıllar içinde kendi kültürüne yabancı kaldı.” ŞÂİR ERDEM BEYAZIT: “Bir nesli yetiştirdi.Necip Fazıl'ı yaşadığı zamanda değerlendirmek lâzım. Onun hayatını, önce 1930'ların ortasına kadar şâir ve ondan sonra dava adamı olarak iki dönemde anlamalıyız. Şiiri ve tiyatro oyunları dışında, tarihe yönelen bir Necip Fazıl da karşımıza çıkıyor. O, Osmanlı hanedanını suçlamak adına, Ermeniler'ın ağzıyla 'Kızıl Sultan' olarak anlatılan Abdülhamit Han'ın gerçek kişiliğini ortaya koydu. Onu anlayan ve davasını savunan bir nesil yetişti.” TİYATROCU ÜSTÜN İNANÇ: “ Tiyatroda da çakı taşı...Necip Fazıl sadece şiir alanında değil, tiyatro ve öyküde de çakı taşı gibidir. Şu anda bile 'Bir Adam Yaratmak' isimli eserine yaklaşabilmiş tek bir yerli oyun yoktur. Ne var ki ideolojik kamplaşmaların saf sanatı boğması yüzünden o güzelim eserler remp ışıklarına kavuşamamaktadır. İdam cezası kamuoyunda tartışılırken, aynı konuyu işleyen Reis Bey'den tiyatro dünyasının mahrum kalması ayrı bir acıdır.” Günümüzün aydınları bu büyük dâhî şâir,yazar,tiyatrocu ve mütefekkiri henüz hakkıyla tanıyamadığımız,onun fikirlerinden yeterince istifade edemediğimiz ve onu anlayamadığımız noktasında birleşiyorlar.Al benden de o kadar! ...Zaten onu gerektiği gibi okuyup anlayabilseydik bu noktada olmazdık. Necip Fazıl bir irfan mektebidir.Ne mutlu bu mektebin talebesi olma şerefine erişenlere! ... e-mektup: [email protected]
YUNUS EMRE’DE HOCA(ÖĞRETMEN) SEVGİSİ
M.NİHAT MALKOÇ
Dünyanın en zor ve en zevkli mesleği öğretmenliktir.Zordur,çünkü yüzlerce insanla hemhâl olmak gerekir.Zevklidir,çünkü hepsi birbirinden farklı dünyalarla içiçe yaşama imkânı hasıl oluyor.Öğretmenin asıl görevi,elinin altındakilere ansiklopedik bilgiler vermek değildir.Onlara herşeyden evvel sevgiyi,doğruluğu güveni,çalışmayı ve hoşgörüyü öğretmeliyiz.Kitle iletişim araçları olabildiğince yaygınlaşmış.Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay…Böyle bir ortamda öğretmene daha farklı görevler düşüyor. İyi bir öğretmen,öğrencisini,kabiliyetleri doğrultusunda yönlendirir.Ona rehberlik yapar.Bilgiye ulaşmanın yollarını öğretir.
Öğrencilerin manevî dünyaları,maddî dünyalarından önemlidir.Muteber olan, bilgili insandan çok,düşünen insan yetiştirmektir.Soran ve sorgulayan bir nesil yetiştirmek zorundayız.Kuru bilgileri ezberlemek ve ezberletmek artık marifet olarak görülmemektedir.Üreten ve yorumlayan insanlar,bu çağın hakimi olacaklardır.
Kişi öncelikle öğrenmeli,ardından öğrendiklerini geniş kitlelere aktarmalıdır.Nitekim Peygamberimize göre: “Sadakanın en efdali,müslim kişinin ilim öğrenip,müslüman kardeşine öğretmesidir.”Bildiğini başkalarına öğretmeyenler,kitapları sırtında taşıyan eşek gibidir.Çünkü o bilgilerin ne kendine,ne de başkalarına hayrı yoktur.Bilginin sadakası onu başkalarına öğretmektir.İlimde kıskançlığa ve tamahkârlığa yer yoktur.Öğrettiklerimiz hak ve hakikat olmalıdır.İnsanların hidayetine vesile olmaktan daha büyük bir bahtiyarlık düşünülemez.Şu hadisler ilim öğretmenin önemine işaret etmektedir: “Öldükten sonra kişiye amelinden ve hasenatından ulaşan şey,öğretip neşrettiği ilimle,geride bıraktığı salih evlâttır…Allah,melekler,arz ve semada bulunan her şey yuvasındaki karıncaya,denizdeki balığa varıncaya kadar (bütün canlılar) halka hayır öğreten muallime dua ederler.”
Bilindiği gibi Yunus Emre’nin manevî feyizlerle dolup taşmasında hocası Tapduk Emre’nin rolü çok büyüktür.Tapduk Emre’nin müridi olmuştur ömrü boyunca…Gerçek kişiliğini bu veli şahsın manevî tasarrufu altına girdikten sonra bulmuştur.Yunus,Tapduk Emre’nin şahsında bütün hocalara büyük bir sevgiyle ve aşkla bağlanmıştır.Fakat o,hocayı geniş mânâlarda ele almaktadır.Ona göre hoca,Allah’ın âlim sıfatıdır.Bunu şu beyitlerden de anlıyoruz:
“Resul agdı Miraç’a nazar eyledi Hace
Görün görün kim niçe vasfını dervişerin
Başuma dikeler hece ne irte bilen ne gice
Âlemler ümidi Hace sana ferman olam bir gün”
Yunus’a göre Peygamberimiz de bir hocadır.Çünkü İslâm dininin emir ve yasaklarını Cebrail vasıtasıyla Allah’tan alarak ümmetine öğretmiştir.Bunu şu beyitte ifade etmektedir:
“Muhammed’e bir gice Çalap’dan indi Burak
Cebrail eydür Hacem Miraç’a kıgurdı Hak”
Yine o,hocayı Mürşid-i Kâmil olarak da vasıflandırmaktadır.Hatta bu mânâda kullandığı beyitlerin sayısı diğerlerine göre daha fazladır:
“Hocanın talibi çokdur hiç bundan kemteri yokdur
Şunun kim mürşidi Hak’dur uymaz nasun allerine”
“Dilerem fazlundan ayurmayasun
Hocam senden özge sevmezem ayruk”
O son olarak hocalara şu tavsiyede bulunmaktadır.Bu tavsiye onun gerçek kimliğini de,niyetini de bize açıkça göstermektedir:
“Yunus Emre dir hoca gerekse var bin hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmekdür.”
e-mektup: [email protected]
AŞK BAĞININ BÜLBÜLÜ
M.NİHAT MALKOÇ
Sevgi üzere kurulmuş dünya denen bu gezegen! ..Aslolan da sevgi değil midir zaten.Ariflerin iki kanadından biridir bu asil duygu.O ulvi kanat olmasaydı erenler Allah katında maneviyat zirvesine yükselebilirler miydi?
Sevginin en ileri derecesi olan aşk, Allah dostlarını manevi açıdan asumana yükseltmiştir.Makamdan makama,halden hale taşımış,gönüllerini dalga dalga coşturmuştur.Fakat aşktan kastedilen basit anlamda karşı cinslerin birbirini sevmesi değildir.Hakiki aşk, muhabbetullahtır.Yani bizi yaratan,koruyan ve rızıklandıran Allah’ı katıksız bir sevgiyle sevmektir.Beşerî aşklar da ilâhî aşkların yansımalarından ibarettir.
Öyle veya böyle! ...Sevgi sevgidir.Sevmekten kimseye zarar gelmez.Fakat şunu asla unutmamalıyız.Nefsimiz bize hiçbir zaman iyi şeyleri telkin etmez.Aşk, nefisten kaynaklanmaz.Nefisten kaynaklanan şehvetle, gönülden gelen aşkı birbirine karıştırmamak gerekir.
Günümüzde insanlar müzmin bir sevgisizlik hastalığına tutulmuş.En basit bir gerekçeyle kan dökülüyor.Toplumun fertleri patlamaya hazır bir bomba gibi….Pimini çekmek için bir söz yeter de artar da! ...Sanki patlamaya hazır bir yanardağ misali insanımız! ....Bana ne deyip geçemeyiz.Çünkü patlayacak volkanın lâvlarından biz de nasibimize düşen payımızı alacağız.Aynı dağın eteklerinde yaşıyoruz.O kızgın lâvlar bir gün bizi de yakıp kavurabilir.
Türk dünyasının sembol isimlerinden Yunus Emre’yi insanların gönlünde büyüten aşk ve muhabbet duygusu değil de nedir? Onun birinci özelliği aşkı taçlandırmasıdır.O, hayat felsefesini aşk üzerine kurmuştur.Bu onun hem hayatında hem de şiirlerinde görülür.Zaten bu his sadece şiirlerinde kalsaydı inandırıcı olmazdı.Yaşanılmayan ve yaşatılmayan duyguların tesiri kabil değildir.
Yunus’ta aşk öyle ileri boyutlara varmıştır ki bu aşk, tutku derecesinde onun kendinden geçmesine,bir başka kimliğe bürünmesine yol açmıştır.Durumunu izah etmeye kelimeler kifayet etmemiştir.Akıllı mı,divane mi olduğunu anlamakta zorlanmaktadır.Bunu şu mısralarda görebiliyoruz:
“Ben yürürem yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk n’eyledi.”
Daha evvel belirttiğimiz gibi Yunus’un aşkı ilâhîdir.Onun sevgisini hümanizmle ve mecazi aşklarla ifade edemeyiz.Bu demek değildir ki Yunus insanları sevmiyor.O, Allah’ın dünyadaki halifesi makamındaki insanları da elbette seviyor; fakat insanı kutsal bir unsur olarak sunup putlaştırmıyor.Onda esas olan Allah sevgisidir.Bunu şu beyitte tüm açıklığıyla görebiliriz:
“Âşık Yunus seni ister, lütfeyle cemâlin göster
Cemalin gören âşıklar, ebedi ölmez Allah’ım! ”
Yunus’un kitabında kan,kin ve nefret kavramları yazmaz.Onun yerine sevgi,aşk ve hoşgörü bulunur.Günümüz insanının teknoloji alanında harikulâde buluşlara imza atması önemli olmakla birlikte yeterli değildir.İnsanın manevî dünyasının viraneye çevrilmesinin önlenmesi daha öncelikli bir husustur onun için! …Kişi kendi iç dünyasını imar etmedikten sonra göğün yedi katını keşfetse ne mana ifade eder ki? ...Bizi mutlu kılacak unsur, iç dinamiklerimizi dengeye oturtarak dünyayla ahireti paralel olarak tanzim etmektir.Aksi halde iç huzuru yakalamamız mümkün değildir.Asr-ı Saadet’teki insanlar onca zorluklara ve imkânsızlıklara rağmen manevî hayatlarını göz ardı etmedikleri için bizlerden çok daha mutluydular.Demek ki maddiyat tek başına huzuru sağlamıyor.
İç huzuru, Allah sevgisinin en ileri derecesi olan muhabbetullahta bulan Yunus’un, herkes tarafından sevilip yüceltilmesinin esas sebebi ölmeyen duyguları ruhuna nakşedip,hayatını ona göre yönlendirmesidir.Onun bu hususiyetlerini tiyatrocu ve şair Semih Sergen veciz bir üslûpla dile getiriyor:
“Yunus insan demektir: Yunus sevgi, Yunus halk.
Yunus vatan demektir: Yunus yurt, Yunus toprak.
Yunus Türkçe demektir: Türkçe ak, Türkçe bayrak.
Dertli Yunus, han Yunus, derviş Yunus, can Yunus.”
e-mektup: [email protected]
Yunus insan demektir: Yunus sevgi, Yunus halk.
ZİYA GÖKALP’İN MANEVÎ DÜNYASI
M.NİHAT MALKOÇ
Türk mefkûresinin gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden birisi de hiç şüphesiz ki Ziya Gökalp’tir.
O Türk’e gönülden sevdalı bir Türk milliyetçisiydi.
Hayatını Türklüğe adamıştı O! ...
Bunu şu dörtlüğünde de açıkça ifade ediyor:
“Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükâfat!
Bu yüzden bin türlü felâket çektim,
Hiçbir an esefle demedim:Heyhat! ...
O, bazılarının sığ bir ifadeyle dile getirdiği gibi basit bir kafatası milliyetçisi değildi.
Gökalp dopdolu bir insandı.
Büyük bir sosyologdu.
Ekonomistti aynı zamanda.
Mütefekkirliği tartışılamazdı.
Eğitimci yönü de asla inkâr edilemez.
Bütün bu hususiyetleri benliğinde toplamış dopdolu bir Türk milliyetçisiydi O…
Türk’ü ve Türk’üm emsalsiz zafer levhalarıyla dolu Türk tarihini enine boyuna bilen bir insandı.
Milleti meydana getiren unsurlardan yurt,soy,dil,kültür,din ve tarih onun için mukaddes değerlerdi.
Doğrusu da bu değil mi?
Bu unsurlar milleti birbirine kaynaştıran çimento kabilinden değerler değil midir?
Bu unsurlar varsa millet ve devlet vardır.
Toprak parçası,bu maddî ve manevî unsurlarla vatan hâline dönüşüyor.
Demek ki bunlar,olmazsa olmaz,kabilinden vazgeçilmez,ihmale gelmez unsurlardır.
Gökalp’in bu husustaki hassasiyeti takdire şayandır.
Bazıları Ziya Gökalp’i Türkçülükte aşırı bulurlar.
O insanlara her şeyden evvel Türkçülüğün temel ilkelerini öğretmek gerekir.
Nedir Türkçülük?
Türkçülük,Türk Milleti’nin müspet olan her alanda ilerlemesini sağlamak demektir.
Bu kültür,sanat,edebiyat,ahlâk,fazilet,teknoloji,eğitim ve bilim olabilir.
Kısaca dünyayla yarışabilecek bir Türk Milleti ve Türk Devleti meydana getirmek…
Bunun neresi kötü? ...
Bu anlamda hepimiz Türkçüyüz ve olmak zorundayız.
Gökalp’in Türkçülükte ileri gittiğini söyleyen bir kısım insanlar, onu dinsizlikle bile suçlamışlardır.
Bunun gerekçesini anlamak mümkün değildir.
Türklükle Müslümanlık etle tırnak gibidir.Birinin varlığı ötekinin yokluğunu gerektirmez ki! ....
Hem Ziya Gökalp’in inanç hususunda,din konusunda söylediği şu sözler, onun din karşısındaki olumlu tavrını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor:
“İmanım kuvvetli,tevekkülüm sağlam olmasaydı,bu acılara dayanamayacaktım.Bereket versin ki dindar ve mefkûreli(idealist) bir ruhum var…Allah’ın doğru kullarına vefalı olduğuna itimat ediniz.Güneş bulut altına girebilir; fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalamaz.Fırtınalar gelir geçer,kasırgalar gelir geçer.Biraz sonra görürsünüz hava güzelleşmiş.Allah güzeldir; güzelliği sever; güzelliği ister; ara sıra celâllenir(kızar,öfkelenir.) Fakat çok geçmez Cemal’e avdet eder.(Yüce güzelliğine döner; yumuşar; güzelliğini gösterir.) ”
Gökalp’in din,iman ve Allah hususundaki bu güzel sözlerinden sonra onu dinsiz olarak göstermeye çalışmak asla insaf ölçüleriyle bağdaşmaz.
Hem hiç kimsenin Allah adına ileri geri konuşmaya,mesnetsiz hüküm vermeye hakkı yoktur.
İslâm zahire(görünene) hükmeder.
Bir insanın dinsiz olarak damgalanması hakikatte onu dinsiz yapmaz.Hem böyle bir davranış kimseye bir şey kazandırmaz.Maazallah, iddia makamındaki kişi inkârcı konumuna da düşebilir.
Her şeyin en doğrusunu şüphesiz ki Allah bilir.
e-mektup: [email protected]
SABAHATTİN ALİ
M.NİHAT MALKOÇ
Kısa bir ömür sürmesine rağmen adından çok söz edildi Sabahattin Ali’nin…Çünkü dolu dolu yaşadı.Sözünü hiç sakınmadı.Dobra dobra konuştu.
Sabahattin Ali,25 Şubat 1907 yılında Gümülcine’nin Eğridere Köyü’nde dünyaya geldi.Babası, bir subay olan Cihangirli Ali Selâhattin Bey’di.Annesi Hüsniye Hanım’dı. Sabahattin Ali,önce Edremit İlkokulu’nu bitirdi.O vakit savaş yıllarıydı.Bir süre Balıkesir Öğretmen Okulu’nda okuduktan sonra İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’na geçti.Buradan 1927’de mezun oldu.Okulu bitirdikten sonra Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na atandı.Buradaki görevi uzun sürmedi.Girdiği imtihanı kazanarak Almanya’ya gitti.Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında görev yaptı.Aydın’da çalıştığı yıllarda bölücülük yaptığı gerekçesiyle üç ay tutuklu kaldı.Konya’da öğretmenlik yaptığı sırada,okuduğu bir şiirde hakaret unsurları bulundu.Konya ve Sinop hapishanelerinde yattı.
Hayatının önemli bir kısmı dört duvar arasında geçti.1934 yılında M.E.B. Neşriyat Mümeyyizliği’ne getirildi.Bunca sıkıntıdan sonra evliliğe sıra gelmişti.1935 senesinde Aliye Hanım’la dünya evine girdi.! 937’de kızları Filiz doğdu.Devlet Konservatuvarı’nda Almanca öğretmenliği yaptı.Savaş yüzünden tekrar askere alındı.Ömrünün son yıllarında M.E.B. Tercüme Bürosu’nda çevirmenlik ve editörlük yaptı.
Sabahattin Ali,Cumhuriyet sonrası Türk hikâyeciliğinin önemli bir ismiydi.O da pek çok sanatçı gibi,edebiyat deryasına şiirle girmiştir.Şiirlerinde millî veznimiz olan heceyi kullanmıştır.Bu türdeki eserlerinde Halk edebiyatının şekil ve muhteva hususiyetlerini bulmak mümkündür.İlk gençlik ürünlerini Çağlayan,Servet-i Fünûn,Meşale,Hayat,Güneş gibi dergilerde yayınlamıştır.Şiirlerini “Dağlar ve Rüzgâr” adlı eserde bir araya getirmiştir.
O,asıl ününü hikâyeleriyle elde etmiştir.İlk hikâyesi olan “Bir Orman Hikâyesi” 30 Eylül 1930 yılında Resimli Ay Dergisi’nde yayınlanmıştır.Hikâyelerinde daha çok Anadolu insanının hayatını anlatmıştır.Güçlü bir gözlemcidir.Tabiat tasvirlerinde başarılıdır.Hikâye kitapları şunlardır: “Değirmen(1935) ,Kağnı(1936) ,Ses(1937) ,Yeni Dünya(1943) ,Sırça Köşk(1947) ”
O,hikâyenin dışında romanlar da yazmıştır: “Kuyucaklı Yusuf(1937) ,İçimizdeki Şeytan(1940) ,Kürk Mantolu Madonna(1943) ” Bunların yanında “Esirler” adlı bir de oyunu vardır.Daha sonra eserleri,külliyat hâlinde yayınlanmıştır.
Büyük ülkücü şâir ve yazar Nihal Atsız’la Sabahattin Ali’nin fikrî sürtüşmeleri meşhurdur.1946 yılında bir grup arkadaşıyla “Marko Paşa” adlı mizah dergisini çıkaran Sabahattin Ali, bu yüzden de hapse atılmıştır.41 yıllık bu çileli ömür,yurt dışına kaçmak amacıyla gittiği Bulgaristan sınırında,garip kılıklı,niyeti meçhûl bir kâtilin kör kurşunlarıyla son bulmuştur.Onun,vaktiyle kaleme aldığı şu satırlar bugün bile güncel ve enteresandır:
“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer.Bir gün Almanlar’ın pabucunu yalayan,ertesi gün İngilizler’e takla atan,daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik…Kanunlu,kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.Bugünün itibarlı kişileri gibi,kese doldurmadık,makam peşinde koşmadık.İç ve dış bankalara para yatırmadık.Han,apartman sahibi olmak,sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık.Milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.Bu ne affedilmez suçmuş meğer! ...”
e-mektup: [email protected]
İKİNCİ MEŞRUTİYET VE MEHMET AKİF
M. NİHAT MALKOÇ
Osmanlı Devleti’nin altı yüz yıllık uzun ömrü,bütün dünya devletlerinin ilgisini çekmiştir.Bir devletin bu denli uzun müddet yaşaması dikkate şayandır.Bunun sırrı,sözkonusu devletin köklü ve âdil bir adalet mekanizmasına sahip olmasında aranmalıdır.Devletin zirve sindeki padişahlar iyi eğitim görmüşlerdir.Tahta oturmadan evvel staj mahiyetinde değişik illerde valilik görevlerinde bulunurlardı.Padişahlık makamına geleceklerini evvelden bildikleri için kendilerini buna hazırlarlardı.
Osmanlı’nın son dönemleri çok sancılı geçmiştir.İçerden ve dışardan sokulan çomaklarla sarsıntılar geçirmiştir.Üç kıtaya hakim olan bir devletin elbette ki düşmanları çok olur.Osmanlı’nın düşmanları da çoktu.Haçlılar, Osmanlı Devleti’ne karşı et ve tırnak misali bir bütün olmuşlardı.Çünkü Osmanlı,İslâmı ölçü olarak almıştı.Ötekilerse hırıstiyanlığın birer gönüllü mensubuydular.Yani aslında Hac’la Hilâl’in mücadelesiydi bu.Onlarca değişik ırkın mensubunu aynı çatı altında birleştirmek ve barındırmak sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.Osmanlı bu zorluğun üstesinden tam altı yüz yıl boyunca gelmiştir.Bunu yaparken asla zorbalığa başvurmamıştır.Daima ikna metodunu kullanmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin o uzun ömrünün son çeyreği,büyük sarsıntılara sahne olmuştur.Bunlardan birisi de İkinci Meşrutiyet’in ilânıdır.İç ve dış müdahalelerle oluşturulan suni gerginlik,hat safhaya erişmişti.Devlet ekonomik bakımdan da güçsüzleşmişti.Tahtta bulunan ikinci Abdülhamit 24Temmuz 1908’de,1876 Kanun-i Esasisi’ni tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı.Halk,sözde hürriyet kazanmışlığın getirdiği sevinçle sokaklara döküldü.Oysa bu zorlamayla yapılmış,dış mihraklı bir değişimdi.Gaye,Osmanlı’yı bitirmekti.Halk,işin iç yüzünü bilmediği halde,bazı kendini bilmezlerin yönlendirmesiyle sevinç naraları atıyordu.Bu durumu Mehmet Akif, bakın nasıl dile getiriyor:
“Birde İstanbul’a geldim ki bütün çarşı pazar
Nar’adan çalkalanıyor, öyle ya:hürriyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş.Doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil,anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hûyla ile,gözler kızgın.
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden
Yakıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehrin ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli:
En ağır başlısının bir zili eksik,belli!
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse,hemen el vurup alkışlayacak...
-Yaşasın /Kim yaşasın/-Ömrü olan/-Şak! şak! şak! ”
Ne hazin bir tablo çizmiş Akif! .. İnsanlar nasıl da kolayca oyuna gelebiliyor.Oysa Abdülhamit çok merhametli ve kabiliyetli bir padişahtı.Zaten onun bu yönünden yararlandılar.Bazı insanlara iyi niyet ve hoşgörü yaramıyor.Akif,İkinci Meşrutiyetin ilân edildiği yıllarda 35 yaşında olgun bir insandı. Bu durum kendisini fazlasıyla üzmüştü.Gerçi İkinci Abdülhamit’i başarılı bulmazdı.Fakat ondan sonra gelenler İkinci Abdülhamit’i aratmışlardır Akif’e…Abdülhamit’i çok pasif buluyordu.Böyle olmasaydı,düşmanları bu gibi ayaklanmalara cesaret edemezlerdi.Sokaklarda sözde sevinç gösterileri sürerken idareciler adeta ortadan kaybolmuştur.Hayat durmuştur sanki…Bu manzarayı tasvir etmek için kelimeler yetersiz kalıyordu. Rabbim bizleri böyle şuursuz kalabalıkların şerrinden korusun.
e-mektup: [email protected]
MEHMET AKİF’E GÖRE EĞİTİM VE ÖĞRETİM
M.NİHAT MALKOÇ
Hayatı idame ettirebilmek için eğitim ve öğretim şarttır.İnsan, Resulullah’ın deyimiyle; beşikten mezara kadar ilim tahsil etmelidir.Dinimiz,mürebbilere ve âlimlere büyük bir ehemmiyet vermiştir.Öyle ki âlimler, peygamberlerin varisleri olarak görülmüştür.
Müslümanı bir bütün olarak ele alan ve Safahat’ında, onun yaşamından pasajlar sunan Mehmet Akif Ersoy,eğitimi hayatın olmazsa olmazlarından biri olarak görmüştür.Cehaleti en büyük düşman olarak kabul etmiş ve bunu bir şiirinde şöyle dile getirmiştir:
“Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet…
Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı ne namus
Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus
Ey hasm-ı hakiki, seni öldürmeli evvel:
Sesin bize düşmanları üstün çıkarılan el! ”
Gerçekten de Akif’in teşhisi çok doğrudur Hiçbir şeyden çekmedik cehaletten çektiğimiz kadar... Hep cahilliğimizin kurbanı olduk. Kendi hatalarımızı görmek istemeyince, kabahati yüce İslâm dinine attık. Geri kalışımıza gerekçe olarak onu gördük. Oysa kendimizi kandırdık. Yanlış teşhis, tedaviyi geciktirir; hatta imkânsız kılar. Gaflet uykusundan uyanmak gerekir.Çünkü Akif’in dediği gibi, uyanık olmalıyız:
“Yıllarca,asırlarca süren uykudan artık,
Silkin de: muhitindeki zulmetleri yak,yık!
Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır! ”
Memleketin kalkınması ve çağdaş medeniyetler seviyesine erişmesi için kadın-erkek,yaşlı- genç demeden herkes eğitimden, üzerine düşen payı almalıdır. Eğitim, çağın gereklerine uygun ve millî olmalıdır. Genç nesiller fennî ilimlerin yanında, dinini de öğrenmelidir. Çünkü dinî ve fennî ilimler terazinin iki ayrı kefesi gibidir. Birinin boşluğu ötekinin dengesini sarsar. Akif,“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ”(Zümer S.9.Ayet) ilâhi sualine karşılık şu cevabı veriyor: “ Olmaz ya … Tabiî… Biri insan, biri hayvan! ”
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “İlim Çin’de dahi olsa gidip alınız.”buyurmuştu. Buradaki Çin, uzaklığı sebebiyle, özellikle belirtilmiştir. Akif bu hadisten yola çıkarak Müslümanlara şu tavsiyede bulunuyor:
“Müslüman,elde asâ, belde divit, başta sarık;
Sonra sırtında yedek şaplı beş on deste çarık;
Altı aylık yolu, dağ taş demeyip çiğneyerek,
Çin-i Maçin’deki bir ilmi gidip öğrenecek.”
Kur’an’ın ilk ayetinin “Oku” diye,bariz bir emirle gönderilmiş olması tesadüf değildir.İslâm,okumayı terakkinin vazgeçilmez bir şartı olarak görmektedir. Müslümanlar bu gerçeği idrak edemediği için müstemleke durumuna düşmüşlerdir.Oysa Müslümanların sahip olduğu topraklar,yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından çok zengindir.Fakat çağın ilmine sırt çevirdikleri için ellerinin altındaki hazineleri çağdaş ülkelerle paylaşmak zorunda kalmışlardır.Akif bakın nasıl bir dünya hayal ediyor:
“Sayısız mektep açılmış:Kadın,erkek okuyor;
İşliyor fabrikalar,yerli kumaşlar dokuyor
Gece gündüz basıyor millete nâfi âsâr
Adeta matbaalar bir uyumaz hizmetkâr
Mülkü baştan başa imâr edecek şirketler;
Halkın irşâdına hâdim yeni cemiyetler,
Durmayıp iş buluyor,gösteriyor,uğraşıyor;
Gemiler sahile boydan boya servet taşıyor…
Hasır üstünde bu rüyaları görmekte iken,
İki mel’un gözün altında ayıldım birden.”
Hepimiz aynı rüyayı görmüyor muyuz yüzyıllardır? Bu rüyanın gerçek olması için daha ne bekliyorsunuz? Herkes vazifesinin başına! ...
e-mektup: [email protected]
BATI MEDENİYETİ KARŞISINDA MEHMET AKİF
M.NİHAT MALKOÇ
Her milletin kendine mahsus bir medeniyeti mevcuttur.Bunun yanında medeniyetlerin beynelmilel uzantıları da vardır.Bugün,medeniyet kelimesi “Uygarlık”la karşılık bulmaktadır.Kültür ve medeniyet kavramlarının içeriği ve kapsamı konusu,bugüne dek çokça tartışılmıştır.Bazıları kültürü millî,medeniyeti evrensel olarak nitelemiştir.Her ikisinin de millî olduğunu söyleyenler de vardır.Mevzumuz bu olmadığı için bunun üzerinde durmayacağız.
Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy,ömrü boyunca kâmil bir mümin olarak yaşamıştır.Dünyaya bakış açısı Kur’anî ölçüler dahilindedir.Müslümanlığın gereği de budur zaten…Dinin bir kısmını kabul edip,bir kısmını çağdışı olarak görmek mümine yakışmaz.O da Müslümanlığı bir bütün olarak görmüş ve öylece yaşamıştır.
Bazı insanlar Mehmet Akif’i,yobaz ve medeniyet düşmanı olarak kabul ederler.Buna dayanak olarak da İslâma tavizsiz bağlanmasını gösterirler.Onlara göre, dünya zamanla değişiyor.Değişen dünyaya ayak uydurmak gerekir.Oysa Akif çağdaş bir insandı.Yani çağın ilminden ve tekniğinden haberdardı.Hiçbir zaman,başını kuma gömerek dünyadan habersiz yaşamayı tercih etmemiştir.Lâkin manevî değerlerinden de asla taviz vermemiştir.Onun için de,bazılarının gözünde taassupkâr bir kişi olarak görülmüştür.
Bilindiği gibi “medeniyet” Arapça kökenli bir kelimedir.Bu kelimenin başındaki “mim” harfi kaldırıldığında “deniyet” olarak okunur. “Deniyet” de “hayvanlaşma” demektir.Akif,medeniyetin,deniyete dönüşmesine karşıdır.Onun için,Batı medeniyeti hususunda ince eleyip sık dokumuştur.Çünkü onların inançlarıyla bizimkiler hiçbir zaman birbiriyle bağdaşmaz.Osmanlı Devleti’nin yıkılışına sebep olarak da,Batı’ya körü körüne bağlanışımızı gösterir.Çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’nın ilim ve tekniğinden ziyade,modası takip edilmiştir.Avrupa’ya teknoloji transferi gayesiyle gönderdiğimiz talebeler,kimliklerini kaybederek melez bir hâl üzere geri dönmüşlerdir.Bilimden nasiplerini alamamışlardır.Akif bu hususta Japonlar’ı takdir etmektedir.Çünkü onlar yozlaşmadan Batı’nın teknolojisini ülkelerine taşımışlardır.Gelenek,görenek ve inançlarından asla taviz vermemişlerdir.Ona göre Japonlar,tevhid hariç,müslümanlığın bütün gereklerini, farkında olmadan, yerine getirmektedirler.Akif,biz Müslüman- Türk milletine şu tavsiyede bulunmaktadır:
“Alınız ilmini Garb’ın,alınız sanatını,
Veriniz mesainize hem de son süratini
……….
Sade Garb’ın,yalnız ilmine dönsün yüzünüz
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyeti yok sanatın,ilmin yalnız.”
Akif,ilme ve teknolojiye hayrandır.İnsanların yerinde sayması,onu rahatsız eder.Batı’dan gelen her şeye önyargıyla yaklaşan kaba softalara da kızar.İfrat ve tefritten uzak durulmasını ister.Her konuda ölçülü hareket edilmesinden yanadır.Batı’nın teknolojisini alırken,onu da kendi millî rengimize boyamamız gerektiğini ifade eder.Yani taklide şiddetle karşı çıkar.Çünkü taklit hiçbir zaman aslı kadar mükemmel olamaz.
Akif’e göre Batı,geçmişte Müslüman Türkler’e karşı kötü bir imtihan vermiştir.Onun için İstiklâl Marşı’nda Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” a benzetir:
“Ulusun,korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar? ”
Burada sözü edilen medeniyet,Batı’nın ahlâksızlıklarıdır; yoksa,ilim ve teknik değildir.Sözlerimi,Akif’in,Batı’nın ilim ve tekniğiyle alâkalı değerlendirmesiyle bitirmek istiyorum: “Avrupalılar’ın ilimleri,irfanları inkâr olunur şey değildir.Heriflerin ilimlerini,fenlerini almalı; fakat kendilerine asla inanmamalı,kapılmamalı.”
Akif’in ne kadar doğru söylediğini bugün yaşadıklarımız göstermiyor mu?
e-mektup: [email protected]
MEHMET AKİF,IRKÇI DEĞİLDİR
M.NİHAT MALKOÇ
Milletlerin ayakta durabilmesi için birlik ve beraberlik şarttır.Bizleri birbirimize bağlayan ortak değerlerin deforme olmasına müsaade etmemeliyiz.Osmanlı Devleti’nin çöküşüne zemin hazırlayan hadiselerin başında milliyetçilik ve kavmiyetçilik hareketleri gelmektedir.Asabiyet davası cahiliyye adetlerinden biridir.Resulullah Efendimiz pek çok hadis-i şeriflerinde ırkçılığı lânetlemiş ve yasaklamıştır:
“…Allah indinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.Arap’ın Arap olmayan(Acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur.Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur.Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur.Beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük sadece takva iledir.”
“Kim Cahiliyye davasında(kavmiyetçilikte) bulunursa cehenneme iki dizi üzerine çökmüş demektir.Dediler ki:Ey Allah’ın Resulü,oruç tutsa,namaz kılsa da mı? “Evet” cevabını verdi; oruç tutsa da, namaz kılsa da.”
Merhum Mehmet Akif,İstiklâl Marşı’nın bir dörtlüğünde: “Ebediyen sana yok IRKIMA yok izmihlâl” diyordu.Yani mısrada açıkça ırk kelimesini kullanıyordu.Fakat O,bu ifadeyi kavmiyetçilik gayesiyle kullanmış değildir.Onun koca Safahat’ını bir kenara atıp,bir mısrasında “ırk” kelimesini kullandı diye,onu ırkçılıkla(kavmiyetçilikle) suçlamak haksızlıktır doğrusu….Çünkü onun pek çok şiirinde ırkçılık kerih görülmüştür:
“Ne Araplık,ne de Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zîşanın ilâhî sözünü!
Müslümanlık sizi gayet sıkı,gayet sağlam,
Bağlamak lâzım iken,anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı,
Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı,
Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…”
Şayet Mehmet Akif ırkçı olsaydı,Arnavut ırkını ön plana çıkarırdı.Zira kendisi Arnavut kökenlidir.Onun Arnavutluğunu arkadaşı Mithat Cemal Kuntay bakın nasıl ifade ediyor:
“Zola ne kadar İtalyansa,
Heredis ne kadar İspanyolsa,
Nice ne kadar Lehistanlı ise,
Kamus mütercimi Âsım ne kadar Arap’sa,
Kamus sahibi Şemsettin Sami ne kadar Arnavutsa,
Akif de o kadar Arnavut’tu.”
Akif,Osmanlı’nın güçlü devlet teşkilâtı altında ömrü boyunca huzurla yaşamıştır.Arnavut olduğu hiçbir zaman aklına gelmemiştir.Daima İslâmî ölçüleri hayat tarzı olarak benimsemiştir.Çünkü O biliyordu ki kavmiyetçilikle müslümanlık aynı sinede barınamaz.İslâm,ırkçılığı her halûkârda reddetmiştir.İslâm’ın kabul etmediğini, bir inanç abidesi olan Akif’in sahiplenmesi düşünülemez.Hatta O, ırkçılık yapanlara şu çağrıda bulunmuştur:
“Kavmiyet cereyanı en medenî,en ilerlemiş cemiyetleri birbirine düşürür.Bizim gibi bir araya gelmiş ırkları, istisnasız câhil bulunan bir cemaati ise tarumar eder.Geliniz bu cereyanı körüklemeyiniz.”
Sözlerimi Akif’in,ırkçılığı lânetleyen mısralarıyla bitiriyorum:
“Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber!
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatte yeri?
Küfr olur,başka değil,kavmini sürmek ileri.”
e-mektup: [email protected]
AKİF’İN DÜNYASI
M.NİHAT MALKOÇ
Merhum Mehmet Akif,dünü,bugünü ve yarını engin ufkuyla kuşatan mümtaz bir inanç abidesiydi.Bir ahlâk,ülkü ve aksiyon adamıydı.Onun kişiliğini şu mısralarından yola çıkarak kolayca anlayabiliriz:
“Zulmü alkışlayamam,zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Üç bucuk soysuzun ardında zağarlık yapamam,
Hele Hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum,
Kesilir belki,fakat çekmeğe gelmez boynum.”
Millî Şair Akif,özü sözü bir olan bir kişiydi.Prensiplerinden asla taviz vermezdi.Geniş bir bilgi birikimine sahipti.Çok okur ve düşünürdü.Millî ve manevî değerler her şeyden önce gelirdi onun için…Vatan,millet ve maneviyat konularında asla geri adım atmazdı.Din mezhep ve soy farkı gözetmezdi.Allah için sever,yine Allah için nefret ederdi.Gurur ve kibir onun tabiatıyla asla bağdaşmazdı.Çok bilge bir insan olmasına rağmen,konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ederdi.Hazırcevaplılıkta üzerine yoktu.Emeğe azamî derecede saygı gösterirdi.Mevlâna kadar hoşgörülü,Yunus gibi sevgi doluydu.
Akif, toplumcu bir sanat görüşünü savunmaktaydı.Yani ona göre sanat toplum içindir.Şiiri,düşünceleri kitlelere ulaştırmada bir araç olarak kullanmıştır.Akif’i ümmetçi olarak göstermek doğru olmasa gerek.O, imanlı bir kişi olmasının yanında milliyetçidir de.Fakat ırkçılığa şiddetle karşıdır.Bilindiği gibi O Arnavut kökenli bir insandır.Fakat her zaman kendisini Müslüman-Türk olarak görmüştür.İstiklâl Marşı’nda geçen “Ebediyen sana yok,ırkıma yok izmihlâl” mısrasındaki “ırk” kelimesi Müslüman-Türk’ü anlatmaktadır.
İstiklâl Marşı’mızın şairi olan Mehmet Akif,İslâmcı bir düşünceye mensuptur.Fakat onun İslâmcılığı siyasî değildir.Müslümanların,kutsal kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’i yanlış yorumlamaları ve uyuşuk bir yaşam sürmeleri karsısında fevkalâde rahatsız olur.Aslında dinimiz çalışmayı öncelikli olarak emrediyor.Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydurmamızı istiyor.İbni Sinalar,Farabiler,Gazaliler ve İbni Haldunlar bu dinin mensuplarıydı.Buna rağmen dünyayı buluş ve görüşleriyle sarstılar.Demek ki tembellik dinden değil,Müslümanların gevşekliğinden kaynaklanıyor.O,Müslümanlara şunu tavsiye ediyor:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Akif,şiirlerini Safahat adlı eserde bir araya getirmiştir.Bu şiir kitabı yedi bölümden meydana gelmiştir:Safahat,Süleymaniye Kürsüsünde,Hakkın Sesleri,Fatih Kürsüsünde,Hatıralar, Asım,Gölgeler…O,Sebilürreşat ve Sırat-ı Müstakim adlı iki ayrı dergi de çıkarmıştır.Zaman zaman nesir yazıları da yazmıştır.Ona göre şiir hayalden çok,hakikatleri anlatmalıdır.Bu onun aynı zamanda hayata bakış açısıdır.Bunu şu mısralarda açıkça görebiliriz:
“Hayır,hayâl ile yoktur benim alış verişim
İnan ki:her ne demişsem görüp de söylemişim
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun,hakikat olsun tek..”
Akif,sözü tılsıma büründürerek ebedî kıldı.Her mısrasına bir mesaj sokuşturdu.Türk gençliğine iyi bir örnek oldu.Bu abide şahsiyeti rahmet ve minnetle anıyor,hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
e-mektup: [email protected]
GÜNÜMÜZ AYDINLARININ GÖZÜYLE ÜSTAD NECİP FAZIL
M.NİHAT MALKOÇ
Son Sultanü’ş-Şuara olarak kabul edilen Necip Fazıl Kısakürek, günümüzden yüzyıl evvel dünyamızı şereflendirmişti.1905 senesinde İstanbul’da dünyaya gelmişti.Maraşlı Kısakürek sülâlesindendir.İlk ve ortaöğreniminden sonra Bahriye mektebini bitirdi.Bir ara İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde okuduysa da bitirmeden ayrıldı.Paris’te Sorbon Üniversitesi’ne kısa süre devam etti.Türkiye’de bankalarda çalıştı.
Ağaç dergisini 1936 yılında çıkarmaya başladı.Onu 1943’te Büyük Doğu mecmuası takip etti.Yüzlerce eser vücuda getirdi.
Şiir kitapları arasında Örümcek Ağı,Kaldırımlar,Ben ve Ötesi,Sonsuzluk Kervanı,Çile ve Esselâm; tiyatro eserleri arasında Tohum,Bir Adam Yaratmak,Künye,Sabırtaşı,Para,Namı Diğer Parmaksız Salih,Reis Bey,Ahşap Konak,Ulu Hakan Abdülhamit Han,Siyah Pelerinli Adam,Yunus Emre,Kanlı Sarık,Mukaddes Emanet,İbrahim Ethem; hikâyeleri arasında Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil,Ruh Burkuntularından Hikâyeler,Aynadaki Yalan(tek romanı): biyografi eserleri arasında Namık Kemal,Ulu Hakan Abdülhamit Han,Vahidüddin,Menderes; dinî,tasavvufî ve siyasî eserleri arasında Çerçeve,Halkadan Pırıltılar,Çöle İnen Nur,101 Hadis,Cinnet Mustatili,At’a Senfoni,Büyük Doğuya Doğru,Büyük Kapı,Büyük Mazlumlar,Peygamber Halkası,İdeolocya Örgüsü,Tanrı Kulundan Dinlediklerim,Türkiye’nin Manzarası,1001 Çerçeve (4 cilt) ,Müdafaalarım,O ve Ben,Abdülhak Hamit,Hazreti Ali,Her Cephesiyle Komünizma,Hacdan Çizgiler,Başbuğ Velilerden 33 Altun Silsile,Babıâli,O ki O Yüzden Varız,Komünizma ve Materyalizma,Külhanî Edipler,Rapor(6cilt) ,Senaryo Romanları,Veliler Ordusundan 333,Yolumuz Hâlimiz Çaremiz,Son Devrin Din Mazlumları,Sahte Kahramanlar,Saraylarda Mecnunlar,Türkiye’de Komünizma ve Köy Enstitüleri,Tarihimizde Moskof,İman ve Aksiyon,,İhtilâl…vb. sayılabilir.
Bu kadar çok ve kıymetli eserleri kütüphanelerimize kazandıran bu büyük mütefekkir hakkında günümüzün aydınları neler düşünüyor? Bu hususta Rasim Özdenören,Mustafa Miyasoğlu,şâir Erdem Beyazıt,tiyatrocu Üstün İnanç’ın Üstat Necip Fazıl Kısakürek hakkındaki değerlendirmelerini dikkatinize sunuyorum:
RASİM ÖZDENÖREN: “ Şiiri entelektüelleştirdi. Necip Fazıl Kısakürek, heceyi kentleştirmiştir. Ondan önceki şairler, taşradaki halkın diliyle şiir yazarken, o, şiirini kentli diliyle yazmıştır. Bu anlamda Necip Fazıl, şiiri entelektüelleştirmiştir. Bu da Türk şiiri için bir devrim olmuştur. Topluma ışık tutmuştur. Şiiriyle, dini bilgisiyle, ideolojisiyle, tarih ve edebiyat yelpazesiyle büyük bir şahsiyettir. O, yönlendiren, öncü bir kişidir. Her zaman bir gençlik yetiştirmek istemiştir.”
MUSTAFA MİYASOĞLU: “ O yüzyılın dahisiydi Toplumların dönüşümü için, fikirleriyle katkıda bulunan kimseler için dahi tanımlaması yapılır. 20. Yüzyıl'da İslâm dünyasında ondan daha öne geçen kimse çıkmamıştır. Bu yüzden, Necip Fazıl yüzyılın dahisidir. Ancak onu ve fikirlerini henüz anlayabilmiş değiliz. Gerek İslâm dünyası, gerekse biz siyasî istikrarsızlıktan ve baskılardan ötürü Necip Fazıl gibi düşünemiyoruz. İslâm dünyası, geçen yıllar içinde kendi kültürüne yabancı kaldı.”
ŞÂİR ERDEM BEYAZIT: “Bir nesli yetiştirdi.Necip Fazıl'ı yaşadığı zamanda değerlendirmek lâzım. Onun hayatını, önce 1930'ların ortasına kadar şâir ve ondan sonra dava adamı olarak iki dönemde anlamalıyız. Şiiri ve tiyatro oyunları dışında, tarihe yönelen bir Necip Fazıl da karşımıza çıkıyor. O, Osmanlı hanedanını suçlamak adına, Ermeniler'ın ağzıyla 'Kızıl Sultan' olarak anlatılan Abdülhamit Han'ın gerçek kişiliğini ortaya koydu. Onu anlayan ve davasını savunan bir nesil yetişti.”
TİYATROCU ÜSTÜN İNANÇ: “ Tiyatroda da çakı taşı...Necip Fazıl sadece şiir alanında değil, tiyatro ve öyküde de çakı taşı gibidir. Şu anda bile 'Bir Adam Yaratmak' isimli eserine yaklaşabilmiş tek bir yerli oyun yoktur. Ne var ki ideolojik kamplaşmaların saf sanatı boğması yüzünden o güzelim eserler remp ışıklarına kavuşamamaktadır. İdam cezası kamuoyunda tartışılırken, aynı konuyu işleyen Reis Bey'den tiyatro dünyasının mahrum kalması ayrı bir acıdır.”
Günümüzün aydınları bu büyük dâhî şâir,yazar,tiyatrocu ve mütefekkiri henüz hakkıyla tanıyamadığımız,onun fikirlerinden yeterince istifade edemediğimiz ve onu anlayamadığımız noktasında birleşiyorlar.Al benden de o kadar! ...Zaten onu gerektiği gibi okuyup anlayabilseydik bu noktada olmazdık.
Necip Fazıl bir irfan mektebidir.Ne mutlu bu mektebin talebesi olma şerefine erişenlere! ...
e-mektup: [email protected]