Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • türküm29.06.2024 - 14:09

    Türk'üm.
    Türk olmakla övünüyorum.
    Dünyâda millet vasfını ilk olarak kazanan, bütün târihi boyunca "insanlığın huzur ve barış içinde yaşayabileceği bir yeryüzü nizamı kurmayı" şiâr edinen, bu uğurda kan ve ter akıtan bir millete mensup olmak, elbette iftihar vesilesidir.
    Bir Fransız da, Fransız olmakla,
    Bir Alman da, Almakla olmakla,
    Bir İngiliz de, İngiliz olmakla,
    Bir Rus da, Rus olmakla,
    övünebilir.
    İnsanın, milletiyle övünmesi, tabii bir duygudur. Önemli olan, bu sevgiyi ifrata vardırmamaktır.
    Türk töresi, başkalarının (ve tabii, başka toplumların da) hukukuna saygılı olmayı emreder. Kut inancı bunun ifâdesidir. Bu yüzden, Türk Medeniyeti evrenseldir. Buna karşılık, Batılı toplumlar, sömürgeciliğe yatkındır. Kendisi için istediğini başka toplumlar için de istemeyi anlamsız bulur. Dolayısıyla, Batılı toplumlar, günümüzde bilim-teknik ve ekonomi gibi alanlarda ileri olmakla birlikte, Batı Medeniyeti evrensel değildir. İşte bu yüzden de, Türk olmak, övünç vesilesidir. Eğer Türkler, sömürgeci/köleci bir toplum olsaydı, bugün yeryüzündeki pek çok toplum varlığını sürdürüyor olamazdı.
    Türk Milleti, etnik bir topluluk değildir. Aynı değerleri benimseyen, bu değerleri yaşatmak ve bir arada yaşamak konusunda irâde oluşturmuş, bu konudaki samimiyetini ve kararlılığını, uzun târihi boyunca güçlüklere berâberce göğüs gererek, sevinçleri birlikte yaşayarak kanıtlamış insanlardan müteşekkîl saygın bir millettir.
    Nitekim, nation karşılığı olan budun (günümüzdeki söylenişiyle, bütün) sözcüğü de "bütünleme" anlamındadır. Türk, aynı değerler etrafında birleşerek "bütün" oluşturan insanlar topluluğu demektir.
    1924, 1961 ve 1982 Anayasaları, bu gerçeklerden hareketle, "Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk addolunacağını" teminat altına almıştır. Böylece, Türk Devleti, bütün vatandaşlarına, etnik kökeni, inancı ve mensup olduğu zümre sebebiyle olumlu ya da olumsuz anlamda ayrım yapılmayacağı konusunda taahhütte bulunmaktadır.
    Din, millet vasfını kazanamayan toplumlar için, "birleştirici" değil, "ayrıştırıcı" bir işlev görür. Târihteki en kanlı savaşlar, din adına ve çoğu da aynı dinin müntesipleri arasında yapılmıştır.
    Millet olmak, birlikte yaşamayı mümkün kılan değer, ilke ve kuralların oluşturulmasını ve bunların uygulanmasını mümkün kılan kurumların (devlet nizâmının) ihdas edilmesini gerektirir.
    Millet vasfını kazanan bir toplumda, görüş ayrılıkları bir çatışma unsuru değil, zenginliktir. Doğru yolu bulmayı, sorunlar için en doğru çözümleri üretmeyi, ancak bu medenî, özgürlükçü tartışma ortamı sâyesinde başarabiliriz.
    Millet vasfını kazanamayan toplumlarda, bir arada yaşamayı sağlayacak ortak değerler, müşterek duygu ve idealler vücuda getirilemediğinden, hemen her şey çatışma konusu olur.
    Nitekim, Araplar, târihin en eski toplumlarından birisi olmalarına rağmen, millet vasfını kazanamadıklarından, sürekli iç çatışmalar yaşamışlar, İslâmiyetin kazandırdığı kısa süreli birlik dönemi hâriç, bir arada, huzur ve barış içinde yaşamayı hiç bir zaman sağlayamamışlardır.
    Bugün, meselâ Lübnan'da, nüfusun tamamı Arap soyundan geliyor, hepsi Arapça konuşuyor, çoğunluk Müslüman. Fakat, bu ülkede yakın geçmişte korkunç bir iç savaş yaşandı, günümüzde de huzur ve barış tam olarak sağlanabilmiş değil. Bunun en önemli sebebi, ortak yaşama idealine sâhip bir Lübnan milleti vücuda getirilememesidir. Osmanlı sonrasında bölgeye hâkîm olan Batılı güçlerin, bilinçli olarak kurdukları "inanç eksenli" devlet-toplum yapısı, bu bolünmüşlüğün başta gelen müsebbibidir.
    Tekrar edelim; Batılı toplumlar, pek çoğu din kaynaklı savaşlar ve iç çatışmalar yaşadıktan sonra, ulus-devlet olmanın önemini kavradılar. Bu yüzden, 1648 târihli Vestfelya anlaşması, modernitenin başlangıcı olarak kabûl edilir.
    Hâsılı, Türkiye Cumhûriyeti mükemmel bir modernleşme projesidir ve Aziz Atatürk, târihî tecrübelerden hareketle ve büyük bir ileri görüşlülükle, Türkiye Cumhûriyetini ulus-devlet olarak yapılandırmıştır.
    Dünyâda millet vasfını ilk kazanan toplumlardan birisi olan Türk Milletini "etnisite" derekesine indirmeye ve ulus-devletimizi yıpratmaya çalışanların önemli bir kısmının, iyi niyetle, ulus-devlet konusundaki bilgi ve bilinçlerinin yeterli olmaması yüzünden bunu yaptıklarını düşünüyorum. Son zamanlarda, "Türk" yerine "Türkiye/li" ibâresinin kullanılması konusunda özel bir çaba gösterilmesinin de, bu bilinç noksanlığının bir tezâhürü olduğu inancındayım.
    Bundan yüzyıl önce, büyük bir tecrübe yaşadık. Türklüğümüzü inkâr eder ve İmparatorluğumuzun bütün ahâlisini Osmanlı olarak isimlendirirsek, birliğimizi muhafaza edebiliriz, diye düşündük. Olmadı, işe yaramadı. Bunun üzerine, dindaşlarımızla bir İslâm Milleti oluşturmayı denedik, o da işe yaramadı. Sonunda biz bize kaldık, Türklüğümüz tek güvencemiz ve dayanağımız oldu. Bu inançla yeniden silâha sarıldık ve hiç değilse Anadolu toprakları üzerinde hür, müstakil ve huzurlu yaşama imkânına kavuştuk. Eğer, binbir emekle kurduğumuz ulus-devletimizi ve Türk Millî bütünlüğünü koruyamazsak, hele de onu kendi ellerimizle parçalarsak, başımıza neler gelebeceğini görmek için çevremize bakmamız yeterlidir.
    NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE
    Mustafa Tezel
    TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN

  • din27.06.2024 - 22:37


    ??????????????????Hepimiz dünya ve yaşam denilen bu karmaşık ormanın yitik ruhlarıyız. Kaybolmuşluğumuzu azaltacak duygusal merhamete ve desteğe ihtiyacımız var.
    Birbirimizi kâfir, öteki, düşman, dinli-dinsiz, hain vb. ithamlarla suçlayarak acılarımızı artırmanın ne kendi ruhumuza ne de diğer insan kardeşlerimize bir faydası var.
    Kaybettiğimizi şimdilik belki bulamayız ama kayıp duygumuzu paylaşarak merhamet ve sevgi ile birbirimizi teselli edebiliriz”

  • din27.06.2024 - 22:33

    CEMAAT, TARİKAT VESAİRE????¦?¦?
    Kimse günümüz tarikat ve cemaat yapılanmalarını Yunus'u, Mevlana'yı, Hacı Bektaş, Hacı Bayram Veli'yi örnek göstererek savunmasın. Mevcut yapıların geçmişte yaşanan, Allah ve insan sevgisine dayanan saf ve rafine tasavvuf anlayışı ile benzerliği yoktur.
    Siz hiç Yunusun kadınları aşağılayıp, lanetlediğini duydunuz mu? Hacı Bektaş Veli'nin lüks ve saltanat içinde yaşadığını, Mevlana'nın peygamber terliği ve yanmaz kefen sattığını okudunuz mu? Ya da Ahmet Yesevi'nin Fetö Cemaati gibi ihtilal teşebbüsünde bulunduğunu...
    Kimse bize masal anlatmasın.
    Mevcut tarikat ve cemaatlerin çoğunluğu kendisini siyasi güce eklemlemiş ve vakıf adı altında milletin parasını sömürmeye çalışan, her biri holdingleşmiş, devasa çıkar örgütleri konumundadır.
    Bu yapıların önderlerinden bazıları ülkede ihtilal gerçekleştirmek ya da pedofili sapkınlığı ile suçlanmış ve hukukun önünde ceza almışlardır.
    Bu yapılanmalar güçten ve güçlüden yanadır.. Her iktidara yaslanarak mevcut konumunu sürdürmeye çalışmaktadır.
    Siyasi kuruluşlar gerçekleştirmeyi planladıkları işlerin başına bu kuruluşlarla etkin mücadeleyi koymalıdır.
    Bu yapılar mutlaka şeffaf hale getirilmelidir. Yoğun devlet denetimine tabi tutulmalıdır..Rey elde etme adına bu yapılara destek vermek ülkenin geleceğini cemaat ve tarikatlara ipotek etmek anlamına gelir.
    Ahmet Yavaş

  • din27.06.2024 - 22:32

    CEMAAT, TARİKAT VESAİRE????¦?¦?
    Kimse günümüz tarikat ve cemaat yapılanmalarını Yunus'u, Mevlana'yı, Hacı Bektaş, Hacı Bayram Veli'yi örnek göstererek savunmasın. Mevcut yapıların geçmişte yaşanan, Allah ve insan sevgisine dayanan saf ve rafine tasavvuf anlayışı ile benzerliği yoktur.
    Siz hiç Yunusun kadınları aşağılayıp, lanetlediğini duydunuz mu? Hacı Bektaş Veli'nin lüks ve saltanat içinde yaşadığını, Mevlana'nın peygamber terliği ve yanmaz kefen sattığını okudunuz mu? Ya da Ahmet Yesevi'nin Fetö Cemaati gibi ihtilal teşebbüsünde bulunduğunu...
    Kimse bize masal anlatmasın.
    Mevcut tarikat ve cemaatlerin çoğunluğu kendisini siyasi güce eklemlemiş ve vakıf adı altında milletin parasını sömürmeye çalışan, her biri holdingleşmiş, devasa çıkar örgütleri konumundadır.
    Bu yapıların önderlerinden bazıları ülkede ihtilal gerçekleştirmek ya da pedofili sapkınlığı ile suçlanmış ve hukukun önünde ceza almışlardır.
    Bu yapılanmalar güçten ve güçlüden yanadır.. Her iktidara yaslanarak mevcut konumunu sürdürmeye çalışmaktadır.
    Siyasi kuruluşlar gerçekleştirmeyi planladıkları işlerin başına bu kuruluşlarla etkin mücadeleyi koymalıdır.
    Bu yapılar mutlaka şeffaf hale getirilmelidir. Yoğun devlet denetimine tabi tutulmalıdır..Rey elde etme adına bu yapılara destek vermek ülkenin geleceğini cemaat ve tarikatlara ipotek etmek anlamına gelir.
    Ahmet Yavaş

  • memleket27.06.2024 - 22:23

    Yüzünü ilk defa gördüğünüz insan
    Yolda yürürken selam veriyor,
    Gülümsüyorsa eğer.
    Otobüse, dolmuşa bindiğinizde,
    Bir kıpırdanma başlıyorsa size yer vermek için.
    Tökezlediğinizde, yere düştüğünüzde,
    Koşturuyorsa insanlar sizi yerden kaldırmak için,
    Merhamet ve sevgi dolu nazarlarla "geçmiş olsun" diliyorlarsa.
    Bir kandil günü,"iyi kandiller "diyerek,
    Size şeker ikram ediliyorsa yolda yürürken.
    O şehri sevmemeniz mümkün değil.
    Siz oralısınız artık.
    Doğup büyüdüğünüz yerden farkı yok.
    Orası sizindir..????????????????
    Ahmet Yavaş

  • üzülme27.06.2024 - 17:44

    ÜZÜLME CAN
    Üzülme!
    Dert etme can!
    Görebiliyorsan,
    Dokunabiliyorsan,
    Nefes alabiliyorsan,
    Yürüyebiliyorsan ,
    Ne mutlu sana!
    Söyleme elinde olmayanlardan.
    Elinde olanlardan bahset can!…
    Geceler hep kimsesiz geçecek?
    Gidenler dönmeyecek ,
    Deme bana.
    Yitirdiğin her ne ise,
    Bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış.
    Bil ki Güzellikler de var bu hayatta.
    Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
    “Hüzün olgunlaştırır”
    “Kaybetmek sabrı öğretir”
    Şimdilerde bol bol dua ek.
    Hasat yakındır can!
    Kaderini sev!
    Varsa kederini de sev!
    Üzülme hastalıklarına,
    Gör hangi günahlarına kefaret olacak.
    Terk edildin diye de üzülme.
    Demek ki sevebilecek bir yüreğin var.
    Geçmişi unut, hiç yaşanmamış gibi davran.
    Buluttan nem kapma!
    Döküver kirpiklerinden sonbaharı.
    Bir gün ama bir gün mutlu tebessümlerle kol kola gireceksin.
    Koklayacaksın yağmur sonrası toprakları.
    Yükleyeceksin ruhunu kelebek kanadına.
    Uçacaksın semalara sevdiklerinle can!
    Kim demiş ebemkuşağı yedi renk?
    Bakmakla görmek arasındaki farkı çözdüğünde,
    Anlayacaksın ne demek istediğimi can!
    Sana tanınan süre üzülmeye değecek kadar uzun değil.
    Herkes gibi sende sonsuzluğa gün gelip kanat çırpacaksın.
    Hayatın telaşından insan pek farkında olmuyor ama,
    Kum saati alta doğru hızla akıp gidiyor.
    Henüz aşılmamış çok yolların var.
    Hiç mi güzellik yaşamadın?
    Hayatın ellerini bırakma!
    Küsme!
    Hadi mavilerini giyin çık dışarı!
    Denizle cilveleşen martılar gibi hayata kur yap!
    Yitirdiğin güneş için sevda türküleri söylemeye devam et!
    Ölümlü de olsa hayat, ölümsüz bakışlarla bak!
    Kaçmakla kurtulamazsın ki;
    Yalnızlıktan, hüzünlerden, hayattan,
    Ayakta kalman gerek,
    Yaşaman gereken can!
    Hayat seni de içinde görmek istiyor.
    Hadi yaklaş!
    Unutma ki “Yapmadıklarının kazası yok!”
    Ve yine unutma ki
    “Aydınlık geceye hiçbir zaman yenik düşmedi” can!

  • türkiye27.06.2024 - 17:40

    TÜRKİYEM!
    Seni niçin bu kadar sevdiğimi soruyorlar,
    Uzak diyarlardan gelen kızına:
    - Bu sevginin kaynağı ne?
    - Neden?
    - Kimsin sen?
    - Sen nere, bu topraklar nere?
    “Aşkın sebebi sorulmaz”,
    Diyorum yüz bin kere…
    Çünkü ruhum yüzyıllar önce
    Gönül vermiş bir türküye
    “Sen benimsin, ben de senin”,
    Türkiye!
    Ahlat’ta mezar taşları tanırlar beni…
    Malazgirt’e Alparslan’la geldim ben,
    Vatan kılmak için bu güzel yurdu,
    Her fetihte yeniden
    Dirildim ve öldüm ben…
    Hani ferman buyurmuştu
    Karamanoğlu Mehmet Bey:
    “ Şimden geri kimse,
    Türk dilinden özge söz söylemeye!”
    Bu kutlu fermanı ilk duyan benim!
    Divanda dergâhta, çarşı-pazarda
    Sevinç ile yayan benim!
    Ertuğrul Gazi’nin yol yoldaşıyım
    Birlikte fetheyledik, bu yurt yerini…
    Osman Gazi’yle diz çöküp huzuruna,
    Dinledik Şeyh Edebali’nin öğütlerini…
    Orhan Beyle birlikte yürüdüm Diyar-ı Rum’a,
    Kılıç yoldaşımdır Hüdavendigar!
    Sorsalar, elbette anlatacaktır,
    Bursa’da, ulu cami avlusundaki çınar…
    Karadan gemiler indirdim, Sultan Fatih’le
    Değimli ki, cihan, cihangire dar?
    Bayrağı dikti Ulubatlı Hasan, biz yürüdük ardından…
    Sorsanız, hisarlarda taşlar anlatır size:
    İstanbul’un surlarında kanım var!
    Sevinçlerim kadar acılar da yaşadım,
    Vatan bildiğim bu topraklarda…
    Bazen yüzümüze gülmedi devir,
    Tersine de döndü, feleğin çarkı,
    Kıyasıya vuruşurken, iki cihangir…
    Bir tarafta Emir Timur,
    Bir tarafta Yıldırım…
    O günden beri öksüz Kerkük,
    O günden beri yetim Kırım!
    Kaç kez kan ile doldu,
    Kardeş kavgasını durdursun diye
    Tanrı’ya açılan elim…
    Ama sığamadılar bu yeryüzüne
    Şah İsmail ve Sultan Selim…
    Kardeşin kardeşle vuruştuğu gün;
    “Durun!
    Türk’e Türk’ten özge yanan bulunmaz!
    Kardeş kavgasında kazanan olmaz!”
    Diye feryadı arşa dayanan bendim…
    Çubuk Ovasına akan kanlar da,
    Çaldıran’a düşen canlar da benim…
    Üç yüz yılda döndüm, Viyana önlerinden.
    Vuruştum boğazda yedi düvele karşı…
    “Çanakkale içinde vurdular beni”,
    Bir gonca gül iken derdiler beni…
    Şimdi Gelibolu’da,
    “Bir ölür, bin doğarız!” diye seslenen,
    İsimsiz şehidin baş taşı benim…
    Oğulsuz anaların, dul gelinlerin
    Gözyaşı benim…
    Sarıkamış’ta bedeni donan,
    Yemen’de susuzluktan ciğeri yanan
    Ve bir cepheden bir cepheye savrulan
    Ölmez Türk benim!
    İstiklal savaşına koştuk, sonradan,
    Atatürk’ün yanındaydım her zaman!
    Küllerinden yenden doğan bir milletin
    Övladıyım ben...
    Vatanın ufkunu sarınca melal
    Akif’in dizesiyle, dirildim yeni baştan
    Haykırdım bütün dünyaya:
    “Hakkıdır Hakka tapan milletimin İstiklal!”
    Türkiye’m!
    Ben senden hiç gitmedim ki!
    Ezelden ebede seninleyim ben.
    Uğrunda öldüğün Vatan, terk edilir mi?
    Ölesiye sevdiğin Vatandan gidilir mi?
    Senin nasıl sevdim, bir bilebilsen…
    Güneşe vurgun ayçiçekleri,
    Denize âşık martılar gibi…
    Ben seni,
    Kıyıya sevdalı dalgalar
    Yağmura hasret sahralar gibi sevdim.
    Bağlanıp kaldı ruhum bir tek sözüne,
    Sahibinden ayrılmayan bir gölge gibi
    Yıllar yılı yüz sürdüm ayak izine!
    Ben seni nasıl bekledim, bir bilebilsen…
    Üstadın dediği gibi:
    “Hastanın sabahı, mezarın ölüyü,
    Şeytan’ın günahı beklediği kadar”...
    Ve ben, bendeki seni bekledim her an!
    Kimsesiz evin, hiç gelmeyecek sahibini beklediği gibi...
    Ben seni ölümüne sevdim, Türkiye!
    Dudakta kalan son nağme,
    Gözde donan son damla
    Ve bir “Ah!” kadar!
    Nasıl özledim seni, bir bilebilsen
    Bebeğin anne sütünü,
    Annenin evlat kokusunu
    Üşüyen ellerin sıcacık bir ocağı
    Özlediği kadar…
    İçimde kanatlanan ve büyüdükçe büyüyen
    Bir özlemim var...
    Ben ki aşığım senin, baharına, yazına…
    Seni niçin bu kadar sevdiğimi soruyorlar,
    Uzak diyarlardan gelen kızına:
    Oysa “Aşkın sebebi sorulmaz”,
    Aşk sebepsiz sevdadır”
    Diyor, Bizim Yunus!
    Sorulmasın bana artık bu soru,
    Çünkü sen Türkiye’msin!
    Vatansın! Vatan!
    Bense çılgın bir Türk’üm,
    Gökalp’in ruhunu yüreğinde taşıyan
    Ve Vatanı Turan olan...
    Canım Türkiye’m! Sen bensin,
    Ayağına taş değse, benim ciğerim yanar.
    Sen gönlümde umutsun, kalbimde ince sızı,
    “Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar!”
    İmza: Kardeşin Azerbaycan’ın, sana sevdalı kızı…
    (Ganire Paşayeva)

  • siyasi mülahaza27.06.2024 - 17:33

    ANALİZ
    Artık az siyaset konuşur olduk.
    Bu iyiye işaret..
    Ekonomi kötü ve toplum olarak aramızdaki fay hatları gittikçe derinleşiyor.
    Bu kötüye işaret.
    Ekonominin kötü oluşunun sebebi belli. Ekonomiden anlamayan ekonomistler..
    Fay hatlarının derinleşmesinde din- diyanet ve siyaset etkili oluyor.
    Üzgünüm...Din ve Diyanet toplumu bütünleştirici ve birleştirici özelliğini kaybetti.
    Önemli nokta, dini düşünce ehli hadis denilen, akla değil nakle önem veren, geleneksel Sünni anlayişın, tarikat ve cemaatlerin tekeline geçti.. Diyanetin de bu doğrultuda hareket etmesi önemli faktör.
    Dini düşünce en donuk, en statik, dönemini yaşıyor. İnsanı, uyandırması, harekete geçirmesi, dinamizme yöneltmesi gereken din üzerine çöken bunalticı iklim nedeniyle insanları, uyuşturuyor.Dini düşüncede aydınlara ve aydınlanmaya ihtiyaç var.
    Siyaset anlayışımız çağ dışı. Asla demokratik ve akılcı değil. Halkın seçimi
    ülke gerçekleriyle örtüşmüyor. Kim daha fazla medya ve algı gücüne sahip olursa o kazanıyor. Başka bir ifade ile kim daha fazla dezenformasyon ( yalan, iftira, karalama) yapıyorsa iktidar oluyor.
    Partiye Genel Başkan olan birini başarısız olsa bile oradan uzaklaştırmak çok zor. Parti onun tapulu malı oluyor çünkü. Ölene kadar o delegeleri, delegeler onu seçiyor. Öldükten sonra bile bazı partilerde Genel Başkanlık babadan oğula tevarüs ediyor.
    Demem o ki geleneksel din ve siyaset düşüncesinden kurtulmamız gerekiyor. Dinde de siyasette de aklı, rasyonel olanı hakim kalmamız şart.
    Bununla birlikte ne kadar az din,
    ne kadar az siyaset konuşursak ülkenin birliği ve dirliği açısından o kadar yararlı oluyor.
    Ahmet Yavaş

  • Siyaset Günlüğü23.06.2024 - 17:30

    CHP 'ye aferin..
    Geçen, " Tarikat ve cemaatleri hafife almayın,sağdaki ve soldaki siyasi partilerin yöneticilerini onlar belirliyor." demiştim.
    CHP'nin dünkü Kurultay sonucuna göre bu söylemim yanlışlandı.O nedenle CHP'ye koskoca bir "aferin" diyorum .
    Bunun nedeni şuydu :
    Sağın en büyük partisi olan AKP yönetimi Sünni tarikat ve cemaatler tarafından desteklenip belirleniyordu. AKP bir kitle partisi konumunda olsa bile en önemli yanı cemaat ve tarikatlara yaslanmasıydı.
    Solun büyük partisi olan CHP nin yönetimi ise Alevi dernek ve cemaati tarafından dizayn ediliyordu Nitekim Kılıçdaroğlu'na desteğini açıklayan Alevi dernekleri Kılıçdaroğlu için "PİRİMİZ"?? ifadesini kullanıyordu.
    Sünni kesim "Padisahimiz" ifadesini pek kullanmasa da gönlünün tahtında matah bir şeymış gibi "Hilafet makamı " oturuyordu.
    Parti yöneticiligine sanki bir dini otorite anlamı yükleniyordu. ????Bir padişahlık ve Hanedan yönetimi gibi siyasi partilerin yönetimlerine çöken birileri kendilerine dini bir isim ve makam verilmesinden de hiç rahatsiz değildiler
    Oysa ülkede Atatürk'ün kurduğu bir cumhuriyet idaresi, çağdaş değerlerden benimseyip, içselleştirmeye çalıştığımız bir demokrasi değerimiz vardı.
    Artık, Cumhuriyetin 100. Yılında umarım ülkemiz safralarını atmaya başlayacak, lüzumsuz bagajlarından kurtulacaktır.
    İnsanlarimiz belli ki kötü gidişattan rahatsız olmaya başlamıştır.. Umarım, demokrasinin gereği olan ehliyet ve liyakat tüm siyasi partilerin yönetimlerine egemen olmaya başlayacaktır.
    Kılıçdaroğlu'nun değişimi bunun bir işaret fişeği sayılabilir. Hadi " daha erken, bir 5 yıl daha şans verelim." diyelim. Lakin başarısız olursa iyi Parti Genel Başkanı içinde aynı durum söz konusu olmalıdır. MHPLİ ler için ise yönetim değişimi lüzumlu değil elzemdir.
    Atatürk'ün partisi kendisine yakışanı yapmıştır. Özgür Özeli tanımam. Zaten CHP de benim partim değil. Ama CHP Genel Başkanlığına Ekrem İmamoğlu daha yakışıyor gibi idi sanki.
    Aman bana ne canım.
    Belki sevimli, güzel bir insandı. Kirli ve pasaklı bir hayat hikayesi yoktu. Erdemli bir bireydi . Ama başaramadı, iktidar olamadı. Başarısızlığının bedelini ödedi
    Ve Kılıçdaroğlu gitti...
    Darısı, yalandan başka hiçbir sermayesi olmayan, bölücülüğün, öfkenin, kindarlığın, adaletsizliğin, nepotizmin, lüksün ve İsrafın sembolü olmuş siyasi parti yöneticilerine.
    Ahmet Yavaş

  • kayırmacılık23.06.2024 - 17:04

    Vasatlığın sosyolojisi
    Ortalama yani vasat gerçekte var olmamasına rağmen çok şey anlatır, fikir verir, tanıtır. Toplumsal vasat işte bu nedenle önemlidir, hatta çok önemlidir. Çünkü vasat toplumların rölantisidir. Bir toplumun vasatının seviyesi, o toplumun kendini inşa etmesi, yeniden üretmesi açısından oldukça belirleyicidir. Rölantisi düşük toplumlar, kendilerini daha iyi bir vasatta yeniden üretme konusunda güçlük çekerler.
    Bundan yıllar önce, çalıştığım bir üniversitede farklı fakültelerden öğretim üyelerinin yer aldığı bir komisyona üye olarak seçilmiştim. Komisyon haftada bir gün benim çalıştığım fakültede toplanıyordu. Mevzuata göre komisyonun çalışmalarını kolaylaştırmak için bir araştırma görevlisinin yardımcı eleman olarak atanması gerektiği söylendi. Toplantılar bizim fakültede olduğu için, benim çalıştığım birimden, görevine yakın bir zaman önce atanmış bir araştırma görevlisi meslektaşımız görevlendirildi. Bu araştırma görevlisi bütün toplantılara katıldı. Birçok asil üyeden daha fazla sürece katkıda bulundu. En önemlisi de, komisyon üyeleri üzerinde gerçekten mükemmel bir intiba uyandırdı. Hatta komisyon üyeleri kendisine duydukları saygı nedeniyle ona “siz” diye hitap ediyorlardı. Öğretim üyelerinin araştırma görevlerine “siz” şeklinde hitap etmeleri Türkiye üniversitelerinden genel olarak pek yaygın değildir. Komisyonunun son toplantısında gerekli evraklar tamamlandıktan sonra, bu evrakları idari ofise götürmek için çıktığında, öğretim üyelerinden biri bana şu soruyu sordu: “Hocam nereden buldunuz bu arkadaşı?”.
    Soru aslında Türkiye üniversitelerinin personel alırken kullandığı temel stratejileri ima ediyor ve arkadaşın kimin tanıdığı olduğunu ya da torpilinin kim olduğunu soruyordu üstü kapalı olarak. Ben ise “sınavla aldık hocam” diye cevap verdim. Verdiğim cevap sonrasında, komisyon üyeleri içinde kahkaha atanlar oldu.
    Benim yanıtım sahiciydi. Araştırma görevlisi meslektaşımızın sınavında ben de jüri üyesi olarak bulunmuştum. Yazılı ve sözlü sınavlardaki performansı, sunduğu dosya ve referans mektupları üzerinden neredeyse iki gün jüri üyeleri olarak aramızda tartıştıktan sonra karar vermiştik. Söz konusu araştırma görevlisi adayını hiçbirimiz önceden tanımıyorduk. Kararlarımızda dışarıdan da hiçbir etki söz konusu değildi. Bütün bunları komisyon üyelerine de anlattım. Soruyu soran meslektaşım biraz mahcup oldu. Diğerlerinin içinde de anlattıklarıma inanamayanlar olduğunu tahmin edebiliyordum. Ama anlattıklarımın satısı satırına doğru olduğunu tekrar vurguladım. Gerçekten öyleydi. Sınava katılanlar içinde asgari koşulları sağlayan üç kişi olduğunu ve bunlar içinde en kalitelisinin o olduğunu da vurguladım. Toplantı dağılırken komisyon üyelerinin anlattıklarım konusunda artık ikna olduklarını düşündüm. Ama onları ikna edenin benim anlattıklarımdan çok araştırma görevlisi meslektaşımın komisyon toplantıları boyunca gösterdiği performans olduğuna da adım gibi eminim.
    Yıllarca Türkiye’nin farklı üniversitelerinden çalıştım. Üstelik bu üniversitelerde hâkim olan siyasi hegemonya birbirlerinden çok farklıydı. Ancak hepsinde ortak olan bir şey vardı: Atamalarda liyakat genellikle temel öncelik değildi. Ben beşeri çalışmalar alanındanım. Elbette bu işlerin örneğin tıpta, mühendislikte nasıl işlediğini bilemem. Ancak beşeri alanlarda kötü bir doktorun veya kötü bir mühendisin insan hayatına mal olabileceği gibi bir temel endişe de söz konusu değildir genelde. Kötü sosyolojiden, eksik felsefeden, yamuk antropolojiden kim ölmüş! Zihniyet böyle işler ne yazık. Bu alanlar kendi toplumsal ikincilliklerini biraz da kendileri üretmişlerdir.
    Kadroları öncelikle liyakate değil de başka kriterlere göre doldurulmuş kurumlarda da dersler yapılıyor elbet. Araştırmalar sonuçlanıyor. Jüriler toplanıyor. Tezler savunuluyor. Makaleler, kitaplar yazılıyor. Yani eninde sonunda üniversiter makine çalışıyor. Mevcut yapının da bir rölantisi yok değil. Ama bir de şöyle düşünün: Daha kaliteli olan Ali dururken alınan Veli, CV’si daha iyi olan Zeynep dururken tercih edilen Ayşe üniversitenin ve daha genelde de ülkenin rölantisini düşürüyor mu, arttırıyor mu? Bu tür tutumların ülkenin genel vasatını, yani ortalamasını orta ve uzun vadede etkilememesi mümkün olabilir mi?
    En başta söylemiştim. Her vasat, ortalama aslında hipotetiktir demiştim. Yani vasatın gerçek anlamıyla var olmadığını vurgulamıştım. Ancak vasatın, ortalamanın temsil gücünün de altını çizmiştim. Kuşaklar boyu bu şekilde yapılanmış kurumların vasatlık üretmeleri de asla bir tesadüf değildir. Kimi toplumların kişi başına 75 bin dolar gayri safi mili hâsıla ürettiği bir dünyada, sözünü ettiğim rölantideki ülkelerin ancak 7 bin 500 dolar üretebilmelerine fazla şaşırmamak lazım...