????????????Yüzünü ilk defa gördüğünüz insan Yolda yürürken selam veriyor, Gülümsüyorsa eğer. Otobüse, dolmuşa bindiğinizde, Bir kıpırdanma başlıyorsa size yer vermek için. Tökezlediğinizde, yere düştüğünüzde, Koşturuyorsa insanlar sizi yerden kaldırmak için, Merhamet ve sevgi dolu nazarlarla "geçmiş olsun" diliyorlarsa. Bir kandil günü,"iyi kandiller "diyerek, Size şeker ikram ediliyorsa yolda yürürken. O şehri sevmemeniz mümkün değil. Siz oralısınız artık. Doğup büyüdüğünüz yerden farkı yok. Orası sizindir..????????????????
Bildirge İşte ilahiyatçıların imzalayıp kamuoyu ile paylaştığı Şeriat Bildirgesi: 'Cumhuriyetimizin 100. yılını geride bıraktığımız bu günlerde toplumumuz kısır ve tehlikeli bir tartışmanın içine çekilmek istenmektedir. Bu tartışma adeta dine rağmen din, İslam’a rağmen İslam denilebilecek düzeyde bir cahilliği içeren şeriat tartışmasıdır. Arap dilinde pek çok anlama sahip olan şeriat sözcüğü terminolojik açıdan dilimizdeki hukuk sözcüğünün karşılığıdır. Gerek dinsel inanışları referans alan gerekse laik ve seküler dünya görüşüne dayanan yasalar Arap dilinde şeriat sözcüğü ile ifade edilir. Bu nedenle şeriatı din ve İslam’la özdeş bir kavram olarak yansıtmaya çalışmak gerçeğe aykırıdır. İslam şeriatı denilen kavram İslam’ın kendisi demek değildir. Zira şeriat kurallarının çok azının kaynağı Kur’an ayetleridir. O ayetlerin de çoğu dönemsel olup esbab-ı nüzul çerçevesinde anlaşılması ve yorumlanması gereken hükümleri içermektedir. İslam tarihinde bütünsel ve tek yapı halinde bir şeriat anlayışından söz edilemez. Gerek fıkhî gerekse ona zemin oluşturan itikadi meselelere ilişkin onlarca şeriat yorumu ve uygulaması söz konusudur. Bu yorum ve uygulamalar, sahabilerin farklı görüşlerinden, sıhhati tartışmalı kimi hadislerden, İslam bilginlerinin kimi aklî çıkarımlarından neşet eden ve pek çok bakımdan birbiriyle çelişen ictihadî hükümleri yansıtmaktadır. Hangi şeriat ekolü söz konusu olursa olsun içerdiği kurallar açısından hiçbirinin günümüz toplumsal yaşamına ve insan gereksinimlerine, temel hak ve özgürlüklerine dahası çağdaş hukuksal sorunlara yanıt verebilecek bir yapıda olmadığı açıktır. Böyleyken insanlığın ve Müslümanların geçirdiği hukukî evrimi dikkate almayan şeriat taleplerine itibar etmek mümkün değildir. Birey kimliği, kadın erkek eşitliği, iktisadî ilişkiler, suç ve ceza kavramı, aile hukuku, siyasi sistem ve bilimsel çalışmalar açısından şeriat hukuku, dönemin Arap toplumunda değişim ve dönüşüme öncülük eden ilk uygulamaları içerse de günümüzde uygulanabilirliği söz konusu olmayan kurallar yığını olarak, ancak akademide hukuk tarihi dersleri için bir anlama sahip olabilir. Başka bir deyişle şeriat kurallarının güncel yaşamda insan onuruna yakışır bir karşılığı yoktur. Çok eşliği, kölelik kurumunu, çocuk yaşta evliliği, haremlik selamlık uygulamasını, haklar bakımından kadınların ikincilliğini, mürtedin idamını ve tekfirciliği içermesi, iktisadî tezler bağlamında da günümüzün girift ekonomik ilişkilerini karşılayamayacak denli basit oluşu, siyasal sistem açısından ise otoriter ve totaliter bir rejimi öngörmesi, şeriatı kabul edilebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve olanaksız kılmaktadır. İslam dini, inanç, ibadet ve ahlak esasları olarak şeriattan kesinlikle ayrıdır. Şeriat uygulanamaz olsa da İslam dini, iman esaslarıyla, uygulama olarak da namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetleriyle, ahlakî açıdan ise helal haram anlayışıyla yüzyıllardır yaşanan ve bundan sonra da daima yaşanacak olan son ilahi dindir. İslam azizdir ve şeriatla kısıtlanamayacak denli değerlidir. Büyük İslam bilgini Ebu Hanife’nin de dediği gibi din, Hz. Âdem’den beri gelen tevhid inancıdır ve asla değişmez. Ama şeriat değişir. Nitekim tarih boyu her ümmet için ayrı bir şeriat söz konusu olmuştur. Osmanlı’nın Mecellesi’nde de belirtildiği üzere; “ezmanın tegayyürü ile ahkamın tebeddülü inkar olunamaz.” Ancak bu durum elbette ki din için söz konusu değildir. Din, sabittir ve tersi düşünülemez. Bu gerçekler ışığında ilahiyatçılar olarak bizler, bütün halkımızı, aziz dinimiz İslam’ı yaşarken aynı zamanda büyük Atatürk’ün ve şehitlerimizin emaneti olan; laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletimize sahip çıkmaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, laiklik dinin doğru ve özgürce yaşanabilmesi için de yaşamsal önem taşımaktadır. Devletin dini ancak adalettir anlayışıyla her türlü dinsel ve mezhepsel ayrıma karşı ulusal birlik ve bütünlüğümüzü korumalı ve güçlendirmeliyiz.' Bildirgeye İmza Atan İlahiyatçılar Cemil KILIÇ (İlahiyatçı Yazar) Şahin FİLİZ (İlahiyatçı Prof. Dr.) Mustafa ÖZTÜRK (İlahiyatçı Prof. Dr.) İsrafil BALCI (İlahiyatçı Prof. Dr.) Hatice DOĞAN (İlahiyatçı Dr.) Hakkı YILMAZ (İlahiyatçı Yazar) Hıdır TEMEL (Din Bilimleri Dr.) İdris ŞAHİN (İlahiyatçı) Yaşar KOÇER (İlahiyatçı) Fikret EROĞLU (İlahiyatçı) Halis DİNÇER (İlahiyatçı) Emine YÜCEL (İlahiyatçı) Mehmet GÖL (İlahiyatçı) Mustafa SAĞER (İlahiyatçı)
"Etliye, sütlüye karışmasan, güce itiraz etmesen, konjoktüre uyum sağlasan ya. Böylece başın ağrımaz, ne güzel hayatın olur." "Doğru söylüyorsun ama yapamam " "Neden yapamazsın...?" "Dost, ben bir uçurtmayım çünkü; uçurtmalar rüzgarla değil, rüzgara karşı uçarlar."
"Görme, duyma ve sus" diyorsunuz özetle. " Gördüklerimi görmemezlikten, duyduklarımı duymamazlıktan geleyim." istiyorsunuz. "Doğruyu, hakikati seslendirme, sus" diyorsunuz. Bu benim yokluğum, hiçliğim anlamına gelmez mi? "Elinizdeki para ve medya gücü ile güneşi balçıkla sıvıyabilirsiniz. Doğrunun , hakikatin üstünü örtebilirsiniz. Lakin ben, korkaklar gibi gördüklerimi yok sayıp, vicdanımı susturup hiçliği kabul edemem. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olamam." Diyorum.
DOSTLAR...!!! Bugün benim özel günüm. Kavgamı kendimle yaptıktan sonra dinginliğe ulaştım. Şimdi canım dua etmek istiyor. Dua benim Allahımla hemhal olma halim. Onunla sohbet edip dertleşeceğim. Bu nedenle benim duam kişiye özel. Öyle yüzlerce yıllık ilmihal kitaplarından alınmış, adeta kimsenin anlamaması için yazılmış Arapça dualardan değil. Kendi göynümün terennümleri. Göynümden geçenleri sizlerle paylaşmak istedim. Lütfen katılır mısınız..? "BÜYÜK ALLAHIM, Toz zerreciklerinden maddeleri, maddelerden evreni ve canlıları yarattın; beni de, toz zerreciklerinden ve milyarlarca yıllık bir süreç sonunda insan olarak var ettin, can verdin; ruh verdin. Dünya üzerinde en üstün özellikleri olan canlı türünün bir üyesi yaptın; İnsan olarak TÜRK soyundan yarattın. Akıl verdin, zeka verdin, duygu verdin. Benim hayat yolumu açık et...! Ben elimden geldiğince insanlaşmaya çalışacağım...! Beni liste başı işi "bir sonraki öğün" olanlardan yapma..! "Bir sonraki öğün", karın doyurma en önemli işim olduğunda, düzgün yürümeyi bile unuturum, saygıyı sevgiyi, nezaketi unuturum; arzu ettiğin gibi bir insan olmakta zorlanırım. Beni vahşi bir hayvan gibi olmaktan koru, ruhumu güçlü kıl, aklımı daha iyi kullanabilmem için bana güç ver, zihin açıklığı ver. Yüceler Yücesi! Yanlışlarla geçen ömrümü aklamam, beynimdeki tel çitlerini ayıklamam için yeterli donanımı, gücü ve iradeyi edinmeme yardımcı ol. Beni sevgiden yoksun bırakma. Bana yeniden sevme, sevilme şansları ver. Bana ruhsal masumiyetimi, el değmemişliğimi iade et ki hayatımı gönlümce düzenleme bilincim olsun. Yüce Rabbim! Bana kendimi ve hayatı tanıma fırsatı ver. Kendimi tanımazsam, bir nevi ruhsal kör olurum; beklentilerimi netleştiremem, ne yaparsam huzurlu ve mutlu olabileceğimi tam kestiremem, sosyal maskeler arar, maskeler takarım; kendine güvenliyi oynarım, bilgiliyi oynarım, güçlüyü, galibi, öfkeliyi, mutluyu oynarım; sığ bir insan olurum. Hedef limanı belirgin olan gemi, rüzgarlardan yararlanır; bunun gibi, kendimi ve hayatı ne kadar iyi tanırsam, bağışladığın ömrümü o kadar kendimce düzenleme ve yönetme şansım olabilir. Bu irade oluşmadığında ise dış etkenler tarafından yönetilmeye açık olurum, sürüklenir gider, aşınırım, deforme olurum; ruhsal masumiyetimi kaybedebilirim; dinginliği, huzuru bulamam, düzgün insan olamam. Bu fırsatı benden esirgeme Rabbim. Güzel Allahım... Ülkemizin başına bela olan ve son zamanlarda Suriyede uydu bir devlet kurma teşebbüsünde bulunan PKK ya gerekli dersi vermek için sınır boylarında kahramanca mücadele veren askerlerimizi muzaffer eyle.Düşmana karşı Mehmedimizi koru.PKK yı kahreyle. Askerlerimizin sağ salim ülkelerine dönmelerini nasip eyle. Sen her şeyin sahibisin. Her türlü güç sendedir ve senindir. Beni ve bizi bırakma, beni ve bizi terk etme. Lütfen... Amin.. Ahmet Yavaş
Kİ MUSTAFA Çok acı... Ahirete göçmüş, iki insanın, İki Mustafa’nın arkasındaki mevzilerimizde konuşlandık yine. Birbirimizle savaşmak, kavga etmek için sebepler, bahaneler üretiyoruz. Medyada, meydanda, çarşıda, sokakta, olmadı camide. Peki, ne için, kimler için kavga ediyoruz...? Birisi peygamberimiz Muhammet Mustafa (SAV). Diğeri Mustafa Kemal Atatürk. İkisi de bu toplumun ekseriyetinin ortak değeri...Bireylerini birbirine bağlayan çimentosu. Bir ve beraber olmamızın en önemli iki sebebi. Gel gör ki şimdi kavga sebebimiz. Kimimiz Allah elçisi Muhammed Mustafa'yı, kimimiz Mustafa Kemal'i kalkan yapıp, birbirimizle olan kavgamızı yazılı, görsel ve sosyal medyada acımasızca sürdürüyoruz. Sahi, iki Mustafa birbirine düşman mı idi...? Hayır bin defa hayır...! Peygamberimiz Muhammed, Mustafa, Mustafa Kemal'in de yolunu izlediği bir Peygamberdi. Birisi milli diğeri dini planda önderimizdi. Mustafa Kemal'in konuşmalarını izleyin lütfen . Asla Peygamberimizin düşmanı olmadığını göreceksiniz. Bununla beraber 15 asır önce gelen bir peygamberin zaten Mustafa Kemal'e düşman olma ihtimali yoktur.Yani iki Mustafa da birilerinin düşündüğü gibi birbirinin karşıtı değil. Peki biz o iki değer üzerinden neden düşmanlık üretiriz.Neden mevzilendik birbirimize karşı...? Neden dalaşmak için bahaneler ararız...? İşte o konu bizden kaynaklanan bir durum. Aymazlığımızdan. Kendi aramızda düşman üretmeyi, birbirimizi yemeyi seviyoruz. Üzülerek ifade ediyorum ki Türk'ün Türk’ten başka dostu değil düşmanı yoktur. Kendi kahramanlarına, kendi değerlerine düşman. Aptalca ve çok acı... Artık dini ve milli değerlerimiz, 10 Kasımlar, 29 Ekimler, 30 ağustoslar kurduğumuz son bağımsız Türk Devleti ve onun yönetim biçimi olan Cumhuriyet ortak paydamız olamıyorsa, aksine bizi ayrıştırıyorsa şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz. Ey kendine kendine Diyanet İşleri Başkanı, imam, öğretmen, tarihçi, siyasetçi, akademisyen.....denen beyler...! Aklınızı başınıza devşirin lütfen.Fitne ateşini köpürtmeyi, körüklemeyi bırakın...! Öğrenin artık..! Bizim başka gidecek yerimiz, başka Türkiyemiz yok. İki Mustafa bizim her şeyimiz...! Ahmet Yavas
Şövalye ruhlu birey olmak veya sürüye katılmak Bizim gibi şark toplumlarında özgür iradeli, açık fikirli ve özgüven sahibi birey olmak hakikaten çok zor bir iştir. Çünkü bu toplumlarda birey olma çabası genellikle yadırganan ve hatta “ne oldum delisi olmak” gibi algılanıp kınanan bir şeydir. Yine şark toplumlarında şövalye ruhlu birey olmak da çok zor bir iştir. Çünkü şövalye ruhluluk korkak, kaypak, yüzsüz, ahlaksız değil, son derece cesur, mert ve dürüst olmayı gerektirir. Şövalye ruhlu birey savunmasız ve aciz insanları hem korumayı hem de onlara saygı göstermeyi kendine vazife edinir. Kötülük ve acımasızlığın karşısında durmayı temel erdem bilir. Ahde vefa, söze sadakat gösterir. Şeref ve haysiyetini haleldar edecek her türlü davranıştan uzak durur. Cömert ve yardımsever olur. Kendisine yapılan iyiliği asla unutmaz. Her hâlükârda doğruluk, dürüstlük ve iyiliğin temsilcisi olur. İşte bu ruha sahip olan insan inandığı değerler namına mücadele edip didinen, bunun karşılığında hiçbir şey beklemeden, hatta kendine ait birçok şeyi feda edebilen bir kişilik ve karakter sahibidir. *** Kısacası, şövalye ruhluluk onur ve ilkeli yaşam demektir. Şövalye ruhluluk akıl ve vicdanla hareket eden irade gücü ve özgürlük demektir. Asil, adil ve anlamlı bir hayat sürmek insanı şövalye ruhlu kılar. Tek başınalık, tevazu, şükran, onur, dostluk, sadakat, dürüstlük, cesaret, adalet, cömertlik, disiplin, adanmışlık, inanç, şükran ve sevgi…. İşte bütün bunlar şövalye ruhluluğun temel vasıflarıdır. Ne var ki şark kültüründe birey, Turgay Bostan’ın ifadesiyle, tek başına bir hiçtir. Tek başına hak arayamaz. Kendi aklı ve fikri doğrultusunda söz söyleyip görüş beyan edemez. Daima bir gruba, cemaate, tarikata, şeyhe ittiba ihtiyacı duyar. Mutlaka bir referans mercii peşinde koşar. En büyük korkusu kendi sürüsünü kaybetmektir. Aradığı huzuru sürüsünde bulur. Sürü başı ne derse ve nereye giderse ona razı olur. Sürüsüyle yürür, sürüsüyle büyür. Sürüsüyle kükrer, vurur, kırar, döker. Ezberlerinin bozulmasını sevmez. Alışılmışın dışına çıkmak kendisini ürkütür. Ben oturayım, birileri benim yerime arayıp bulsun, getirsin ister. Sürüye katılanın en iyi bildiği iş gayba taş atmaktır. Bilgiyi aramak, okumak, yeni keşiflere yelken açmak onun için çok zor ve zahmetli bir iştir. Değişimden korkar. Kolay kolay hayır diyemez. Bu yüzden, yalan dolana çok ihtiyaç duyar. Korku dilini pek sever. Bu dille aklı ve hür düşünceyi katleder. Korku dili iki yüzlü davranmaya, kindarlığa, kalleşliğe, iftiraya ve fitneye sürükler. Korku diliyle şekillenen bir toplumdan ne bilim adamı ne düşünür çıkar. Bu dilin hâkim olduğu toplumsal ve kültürel vasatta eyyamcı aydınlar, nemelazımcı akademisyenler cirit atar. Şark toplumlarındaki cemaat yapılarında din çoğunlukla bireyi tahakküm altına alıp sürüye katma maksadıyla kullanılan bir baskı aracından ibarettir. Dindeki Allah’a teslimiyet emri söz konusu yapılarda Allah tarafından seçilip yetkilendirildiğine inanılan insanlara mutlak itaat ve teslimiyet olarak tercüme edilir. Yine bu yapılarda kendilerinin inandığı şeylere Allah’ın da inandığı zannedilir. Hatta Allah adına konuşulurken Allah’ı teslim almaya yeltenilir. Öte yandan, Allah’a itaat gibi kullara da itaat dinî bir vecibe hâline getirilir. İşte bu durum bireyin kendi benliğinden vazgeçip sürüye katılmasını kaçınılmaz hâle getirir. Bir insanın kendi benliğinden vazgeçmesi için onun bireysel kimliğinden ve kendine özgü farklılıklarından sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile etmektir. Kişinin kendi benliğini sürüye katmasına, geleneksel dinî gruplardaki “karizmatik lider kültü” ve “lidere mutlak itaat” anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru buharlaşıverir. Dinî grup ve cemaatlerde karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve kendisine atfedilen yüksek manevi mertebesiyle ilintili çok özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü ile zavallı bir kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir. *** Hoffer’in tespitiyle, bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Yani onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemek, dolayısıyla sürünün bir parçası hâline getirmektir. Bu işlem, söz konusu insanın kapalı kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla, ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla, şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve ilgisini henüz mevcut olmayan şeylere kaydırmak yoluyla, onunla gerçek arasına bir perde (öğreti) germek yoluyla, ihtiraslar enjekte ederek o kimse ile nefsi arasındaki dengeyi önlemek yoluyla yapılabilir… Dış dünyada gidecek bir yeri kalmayan ve kendisini grup dışında sudan çıkmış balık gibi algılayan cemaat üyeleri için mutlak itaat, var olmanın yegâne imkânı hâline gelir. Kişi var oluşunu sadece koşulsuz itaat ve ittibaya bağladığında sorgulama, gerçekliği sınama, duygudaşlık/empati kurma gibi becerilerin kullanımı azalır ve cemaate uyum hayattaki en önemli düstur hâline gelir. Bunun bir adım sonrasında, meczup gibi davranmak ve cinayet/katl talimatlarına harfiyen uymak işten bile değildir. Mustafa Öztürk
YURDUMUN GÜZEL İNSANLARI Sizi çok seviyorum… lakin kızıyorum da çoğu kez. Mehdi bekleyenleriniz var... Sürekli bir kurtarıcı peşindesiniz. Namaz kılan, Kur’an okuyabilen her siyasiye üst derecede dini bir etiket yapıştırıyorsunuz. Bu nedenle hiç sevimli değilsiniz. Birey olmayı, kendi kendine yetmeyi sevmemeniz, çoğu kez aklınızı kiraya vermeniz üzüyor beni Biliyorsunuz…. Rabbimiz bize hidayet rehberi bir peygamber gönderdi zaten. Hz. Muhammed dışında niye bir Mehdi arayalım ki…? Hz. Peygamber dışında Mehdi bekleyenler size kötü haber vereyim. Boşuna beklemeyin, mehdiniz gelmeyecekmiş. "Geldim, ben Mehdiyim" diyenlerin hali, düzeni zaten hiç yok. İyi bir insan bile değiller. Kimi şirket, kimi banka kuruyor. Devasa güce ve zenginliğe sahip. Kimi siyasilerden oy karşılığında müritlerine devlet makamı devşiriyor… Kimi ihtilal yapıp devleti ele geçirmeye çalışıyor. Televizyon kurup orada karı kız oynatan mehdiler bile var... Gelenler buysa geleceği söylenen mehdilerin halini siz düşünün artık. … Apokrif ( uydurma) hadislerin peşine takılıp, parlayan her siyasiye mehdi falan demeyin. Adamlar gaza gelince kendini dünyanın merkezi olarak görüyor… Bakın, Mehdi hidayete ulaştıran demektir. Size dini güzelce anlatan, hidayete ve doğruya ulaşmanıza katkı sağlayan her din adamı veya din bilgini mehdidir. Sayısı binlercedir. Din tüccarı, din mafyası üç kağıtçılara Mehdi güzellemesi yapmayın lütfen… Kullanışlı insan olmayın… Hoş değil. Ahmet Yavaş
BİR KAHVENİN 40 YIL HATIRI VAR MIŞ” Üsküdarlı Bilge Yusuf ile Rum balıkçı Stelyo'nun dostluk hikâyesidir bu.. 1895 Eminönü Yemiş İskelesi’nde balıkçı kahvesine giren Osmanlı zabiti; " -Bre Yusuf!.. Herkese benden okkalı bir kahve, ama şurada oturan Rum palikaryasına yok!... Ona, kahvem de akçem de haramdır" der.. Bilge Yusuf kahveleri ikram eder; bir kahve de Palikarya Stelyo’nun önüne koyar... Zabit adeta kükrer: " - Ben, ona haramdır demedim mi Yusuf?!.." Bilge Yusuf, hiç istifini bozmaz. " -Komutan, o kahve benden, ona da helaldir.." der... Stelyo minnetle bakar Yusuf'a... Sene 1905 olur, Samos ( Sisam ) arasında Rum isyanı başlar... Damat Ferit Paşa adaya asker çıkarır... Bilge Yusuf da askerdir ve adaya çıkan askerler arasındadır. Ancak ilk çatışmada esir düşer... 2 yıl yatar Samos zindanlarında... 2 yıl sonunda Rum çeteciler, esir pazarında satışa çıkarır Yusuf'u... Mezatda “5 para!... 7 para!..” sesleri arasından bir ses yükselir; " -O Türk’e benden 5 kuruş, hemen alıyorum..." Sessizlik hakim olur.. Rum alır Yusuf'u arabasına, köyün dışına çıkarır. Denize yakın bir yerde arabasını durdurur, döner Yusuf'a; " -Serbestsin Bilge Yusuf " der... Yusuf inanamaz duruma, Rum’un ellerine kapanır; " -Beyim, kimsin necisin, beni neden özgür bırakırsın?.." der... Rum döner Yusuf'a; " -Ben balıkçı Stelyo.." der... Yusuf çözemez durumu, adamı tanımaz bile... Rum, uzun uzun anlatır. 12 yıl öncesine, Yemiş iskelesine döner, detaylarıyla o günü anlatır ve " -İşte ben, bir fincan kahveyi helal ettiğin balıkçı Stelyo benim.." der. Gözyaşları sel olur... Sarmaş dolaş olurlar... Stelyo, Yusuf'u, kaçak yoldan İstanbul'a gönderir. Bu dostluk 35 yıl devam eder... Her yıl birbirlerini ziyaret ederler. Her ziyarette bir fincan kahve mutlaka vardır. Çocuklarına, torunlarına anlatırlar dostluklarını ve "-Bir kahvenin 40 yıl hatırı var.. " derler.
????????????Yüzünü ilk defa gördüğünüz insan
Yolda yürürken selam veriyor,
Gülümsüyorsa eğer.
Otobüse, dolmuşa bindiğinizde,
Bir kıpırdanma başlıyorsa size yer vermek için.
Tökezlediğinizde, yere düştüğünüzde,
Koşturuyorsa insanlar sizi yerden kaldırmak için,
Merhamet ve sevgi dolu nazarlarla "geçmiş olsun" diliyorlarsa.
Bir kandil günü,"iyi kandiller "diyerek,
Size şeker ikram ediliyorsa yolda yürürken.
O şehri sevmemeniz mümkün değil.
Siz oralısınız artık.
Doğup büyüdüğünüz yerden farkı yok.
Orası sizindir..????????????????
Bildirge
İşte ilahiyatçıların imzalayıp kamuoyu ile paylaştığı Şeriat Bildirgesi:
'Cumhuriyetimizin 100. yılını geride bıraktığımız bu günlerde toplumumuz kısır ve tehlikeli bir tartışmanın içine çekilmek istenmektedir. Bu tartışma adeta dine rağmen din, İslam’a rağmen İslam denilebilecek düzeyde bir cahilliği içeren şeriat tartışmasıdır.
Arap dilinde pek çok anlama sahip olan şeriat sözcüğü terminolojik açıdan dilimizdeki hukuk sözcüğünün karşılığıdır. Gerek dinsel inanışları referans alan gerekse laik ve seküler dünya görüşüne dayanan yasalar Arap dilinde şeriat sözcüğü ile ifade edilir.
Bu nedenle şeriatı din ve İslam’la özdeş bir kavram olarak yansıtmaya çalışmak gerçeğe aykırıdır.
İslam şeriatı denilen kavram İslam’ın kendisi demek değildir.
Zira şeriat kurallarının çok azının kaynağı Kur’an ayetleridir. O ayetlerin de çoğu dönemsel olup esbab-ı nüzul çerçevesinde anlaşılması ve yorumlanması gereken hükümleri içermektedir.
İslam tarihinde bütünsel ve tek yapı halinde bir şeriat anlayışından söz edilemez. Gerek fıkhî gerekse ona zemin oluşturan itikadi meselelere ilişkin onlarca şeriat yorumu ve uygulaması söz konusudur. Bu yorum ve uygulamalar, sahabilerin farklı görüşlerinden, sıhhati tartışmalı kimi hadislerden, İslam bilginlerinin kimi aklî çıkarımlarından neşet eden ve pek çok bakımdan birbiriyle çelişen ictihadî hükümleri yansıtmaktadır.
Hangi şeriat ekolü söz konusu olursa olsun içerdiği kurallar açısından hiçbirinin günümüz toplumsal yaşamına ve insan gereksinimlerine, temel hak ve özgürlüklerine dahası çağdaş hukuksal sorunlara yanıt verebilecek bir yapıda olmadığı açıktır. Böyleyken insanlığın ve Müslümanların geçirdiği hukukî evrimi dikkate almayan şeriat taleplerine itibar etmek mümkün değildir.
Birey kimliği, kadın erkek eşitliği, iktisadî ilişkiler, suç ve ceza kavramı, aile hukuku, siyasi sistem ve bilimsel çalışmalar açısından şeriat hukuku, dönemin Arap toplumunda değişim ve dönüşüme öncülük eden ilk uygulamaları içerse de günümüzde uygulanabilirliği söz konusu olmayan kurallar yığını olarak, ancak akademide hukuk tarihi dersleri için bir anlama sahip olabilir. Başka bir deyişle şeriat kurallarının güncel yaşamda insan onuruna yakışır bir karşılığı yoktur.
Çok eşliği, kölelik kurumunu, çocuk yaşta evliliği, haremlik selamlık uygulamasını, haklar bakımından kadınların ikincilliğini, mürtedin idamını ve tekfirciliği içermesi, iktisadî tezler bağlamında da günümüzün girift ekonomik ilişkilerini karşılayamayacak denli basit oluşu, siyasal sistem açısından ise otoriter ve totaliter bir rejimi öngörmesi, şeriatı kabul edilebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve olanaksız kılmaktadır.
İslam dini, inanç, ibadet ve ahlak esasları olarak şeriattan kesinlikle ayrıdır.
Şeriat uygulanamaz olsa da İslam dini, iman esaslarıyla, uygulama olarak da namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetleriyle, ahlakî açıdan ise helal haram anlayışıyla yüzyıllardır yaşanan ve bundan sonra da daima yaşanacak olan son ilahi dindir. İslam azizdir ve şeriatla kısıtlanamayacak denli değerlidir.
Büyük İslam bilgini Ebu Hanife’nin de dediği gibi din, Hz. Âdem’den beri gelen tevhid inancıdır ve asla değişmez. Ama şeriat değişir. Nitekim tarih boyu her ümmet için ayrı bir şeriat söz konusu olmuştur.
Osmanlı’nın Mecellesi’nde de belirtildiği üzere; “ezmanın tegayyürü ile ahkamın tebeddülü inkar olunamaz.” Ancak bu durum elbette ki din için söz konusu değildir. Din, sabittir ve tersi düşünülemez.
Bu gerçekler ışığında ilahiyatçılar olarak bizler, bütün halkımızı, aziz dinimiz İslam’ı yaşarken aynı zamanda büyük Atatürk’ün ve şehitlerimizin emaneti olan; laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletimize sahip çıkmaya davet ediyoruz.
Unutulmamalıdır ki, laiklik dinin doğru ve özgürce yaşanabilmesi için de yaşamsal önem taşımaktadır. Devletin dini ancak adalettir anlayışıyla her türlü dinsel ve mezhepsel ayrıma karşı ulusal birlik ve bütünlüğümüzü korumalı ve güçlendirmeliyiz.'
Bildirgeye İmza Atan İlahiyatçılar
Cemil KILIÇ (İlahiyatçı Yazar)
Şahin FİLİZ (İlahiyatçı Prof. Dr.)
Mustafa ÖZTÜRK (İlahiyatçı Prof. Dr.)
İsrafil BALCI (İlahiyatçı Prof. Dr.)
Hatice DOĞAN (İlahiyatçı Dr.)
Hakkı YILMAZ (İlahiyatçı Yazar)
Hıdır TEMEL (Din Bilimleri Dr.)
İdris ŞAHİN (İlahiyatçı)
Yaşar KOÇER (İlahiyatçı)
Fikret EROĞLU (İlahiyatçı)
Halis DİNÇER (İlahiyatçı)
Emine YÜCEL (İlahiyatçı)
Mehmet GÖL (İlahiyatçı)
Mustafa SAĞER (İlahiyatçı)
"Etliye, sütlüye karışmasan, güce itiraz etmesen, konjoktüre uyum sağlasan ya. Böylece başın ağrımaz, ne güzel hayatın olur."
"Doğru söylüyorsun ama yapamam "
"Neden yapamazsın...?"
"Dost, ben bir uçurtmayım çünkü; uçurtmalar rüzgarla değil, rüzgara karşı uçarlar."
“Huzur !
Bazen bitirilmiş bir namazın son selamında,
Bazen de avuç dolusu edilmiş Dua'ların,
Yüzlere dokunuşunda gizlidir..”
"Görme, duyma ve sus" diyorsunuz özetle.
" Gördüklerimi görmemezlikten, duyduklarımı duymamazlıktan geleyim." istiyorsunuz.
"Doğruyu, hakikati seslendirme, sus" diyorsunuz.
Bu benim yokluğum, hiçliğim anlamına gelmez mi?
"Elinizdeki para ve medya gücü ile güneşi balçıkla sıvıyabilirsiniz. Doğrunun , hakikatin üstünü örtebilirsiniz. Lakin ben, korkaklar gibi gördüklerimi yok sayıp, vicdanımı susturup hiçliği kabul edemem.
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olamam."
Diyorum.
DOSTLAR...!!!
Bugün benim özel günüm. Kavgamı kendimle yaptıktan sonra dinginliğe ulaştım.
Şimdi canım dua etmek istiyor.
Dua benim Allahımla hemhal olma halim. Onunla sohbet edip dertleşeceğim. Bu nedenle benim duam kişiye özel.
Öyle yüzlerce yıllık ilmihal kitaplarından alınmış, adeta kimsenin anlamaması için yazılmış Arapça dualardan değil.
Kendi göynümün terennümleri. Göynümden geçenleri sizlerle paylaşmak istedim. Lütfen katılır mısınız..?
"BÜYÜK ALLAHIM,
Toz zerreciklerinden maddeleri, maddelerden evreni ve canlıları yarattın; beni de, toz zerreciklerinden ve milyarlarca yıllık bir süreç sonunda insan olarak var ettin, can verdin; ruh verdin.
Dünya üzerinde en üstün özellikleri olan canlı türünün bir üyesi yaptın; İnsan olarak TÜRK soyundan yarattın.
Akıl verdin, zeka verdin, duygu verdin.
Benim hayat yolumu açık et...!
Ben elimden geldiğince insanlaşmaya çalışacağım...!
Beni liste başı işi "bir sonraki öğün" olanlardan yapma..! "Bir sonraki öğün", karın doyurma en önemli işim olduğunda, düzgün yürümeyi bile unuturum, saygıyı sevgiyi, nezaketi unuturum; arzu ettiğin gibi bir insan olmakta zorlanırım.
Beni vahşi bir hayvan gibi olmaktan koru, ruhumu güçlü kıl, aklımı daha iyi kullanabilmem için bana güç ver, zihin açıklığı ver.
Yüceler Yücesi!
Yanlışlarla geçen ömrümü aklamam, beynimdeki tel çitlerini ayıklamam için yeterli donanımı, gücü ve iradeyi edinmeme yardımcı ol.
Beni sevgiden yoksun bırakma. Bana yeniden sevme, sevilme şansları ver. Bana ruhsal masumiyetimi, el değmemişliğimi iade et ki hayatımı gönlümce düzenleme bilincim olsun.
Yüce Rabbim!
Bana kendimi ve hayatı tanıma fırsatı ver. Kendimi tanımazsam, bir nevi ruhsal kör olurum; beklentilerimi netleştiremem, ne yaparsam huzurlu ve mutlu olabileceğimi tam kestiremem, sosyal maskeler arar, maskeler takarım; kendine güvenliyi oynarım, bilgiliyi oynarım, güçlüyü, galibi, öfkeliyi, mutluyu oynarım; sığ bir insan olurum.
Hedef limanı belirgin olan gemi, rüzgarlardan yararlanır; bunun gibi, kendimi ve hayatı ne kadar iyi tanırsam, bağışladığın ömrümü o kadar kendimce düzenleme ve yönetme şansım olabilir. Bu irade oluşmadığında ise dış etkenler tarafından yönetilmeye açık olurum, sürüklenir gider, aşınırım, deforme olurum; ruhsal masumiyetimi kaybedebilirim; dinginliği, huzuru bulamam, düzgün insan olamam.
Bu fırsatı benden esirgeme Rabbim.
Güzel Allahım...
Ülkemizin başına bela olan ve son zamanlarda Suriyede uydu bir devlet kurma teşebbüsünde bulunan PKK ya gerekli dersi vermek için sınır boylarında kahramanca mücadele veren askerlerimizi muzaffer eyle.Düşmana karşı Mehmedimizi koru.PKK yı kahreyle.
Askerlerimizin sağ salim ülkelerine dönmelerini nasip eyle.
Sen her şeyin sahibisin.
Her türlü güç sendedir ve senindir.
Beni ve bizi bırakma, beni ve bizi terk etme.
Lütfen...
Amin..
Ahmet Yavaş
Kİ MUSTAFA
Çok acı... Ahirete göçmüş, iki insanın, İki Mustafa’nın arkasındaki mevzilerimizde konuşlandık yine. Birbirimizle savaşmak, kavga etmek için sebepler, bahaneler üretiyoruz.
Medyada, meydanda, çarşıda, sokakta, olmadı camide.
Peki, ne için, kimler için kavga ediyoruz...?
Birisi peygamberimiz Muhammet Mustafa (SAV). Diğeri Mustafa Kemal Atatürk. İkisi de bu toplumun ekseriyetinin ortak değeri...Bireylerini birbirine bağlayan çimentosu. Bir ve beraber olmamızın en önemli iki sebebi.
Gel gör ki şimdi kavga sebebimiz.
Kimimiz Allah elçisi Muhammed Mustafa'yı, kimimiz Mustafa Kemal'i kalkan yapıp, birbirimizle olan kavgamızı yazılı, görsel ve sosyal medyada acımasızca sürdürüyoruz.
Sahi, iki Mustafa birbirine düşman mı idi...?
Hayır bin defa hayır...! Peygamberimiz Muhammed, Mustafa, Mustafa Kemal'in de yolunu izlediği bir Peygamberdi. Birisi milli diğeri dini planda önderimizdi.
Mustafa Kemal'in konuşmalarını izleyin lütfen . Asla Peygamberimizin düşmanı olmadığını göreceksiniz. Bununla beraber 15 asır önce gelen bir peygamberin zaten Mustafa Kemal'e düşman olma ihtimali yoktur.Yani iki Mustafa da birilerinin düşündüğü gibi birbirinin karşıtı değil.
Peki biz o iki değer üzerinden neden düşmanlık üretiriz.Neden mevzilendik birbirimize karşı...? Neden dalaşmak için bahaneler ararız...?
İşte o konu bizden kaynaklanan bir durum. Aymazlığımızdan. Kendi aramızda düşman üretmeyi, birbirimizi yemeyi seviyoruz. Üzülerek ifade ediyorum ki Türk'ün Türk’ten başka dostu değil düşmanı yoktur. Kendi kahramanlarına, kendi değerlerine düşman.
Aptalca ve çok acı... Artık dini ve milli değerlerimiz, 10 Kasımlar, 29 Ekimler, 30 ağustoslar kurduğumuz son bağımsız Türk Devleti ve onun yönetim biçimi olan Cumhuriyet ortak paydamız olamıyorsa, aksine bizi ayrıştırıyorsa şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.
Ey kendine kendine Diyanet İşleri Başkanı, imam, öğretmen, tarihçi, siyasetçi, akademisyen.....denen beyler...! Aklınızı başınıza devşirin lütfen.Fitne ateşini köpürtmeyi, körüklemeyi bırakın...!
Öğrenin artık..!
Bizim başka gidecek yerimiz, başka Türkiyemiz yok.
İki Mustafa bizim her şeyimiz...!
Ahmet Yavas
Şövalye ruhlu birey olmak veya sürüye katılmak
Bizim gibi şark toplumlarında özgür iradeli, açık fikirli ve özgüven sahibi birey olmak hakikaten çok zor bir iştir. Çünkü bu toplumlarda birey olma çabası genellikle yadırganan ve hatta “ne oldum delisi olmak” gibi algılanıp kınanan bir şeydir. Yine şark toplumlarında şövalye ruhlu birey olmak da çok zor bir iştir. Çünkü şövalye ruhluluk korkak, kaypak, yüzsüz, ahlaksız değil, son derece cesur, mert ve dürüst olmayı gerektirir. Şövalye ruhlu birey savunmasız ve aciz insanları hem korumayı hem de onlara saygı göstermeyi kendine vazife edinir. Kötülük ve acımasızlığın karşısında durmayı temel erdem bilir. Ahde vefa, söze sadakat gösterir. Şeref ve haysiyetini haleldar edecek her türlü davranıştan uzak durur. Cömert ve yardımsever olur. Kendisine yapılan iyiliği asla unutmaz. Her hâlükârda doğruluk, dürüstlük ve iyiliğin temsilcisi olur. İşte bu ruha sahip olan insan inandığı değerler namına mücadele edip didinen, bunun karşılığında hiçbir şey beklemeden, hatta kendine ait birçok şeyi feda edebilen bir kişilik ve karakter sahibidir.
***
Kısacası, şövalye ruhluluk onur ve ilkeli yaşam demektir. Şövalye ruhluluk akıl ve vicdanla hareket eden irade gücü ve özgürlük demektir. Asil, adil ve anlamlı bir hayat sürmek insanı şövalye ruhlu kılar. Tek başınalık, tevazu, şükran, onur, dostluk, sadakat, dürüstlük, cesaret, adalet, cömertlik, disiplin, adanmışlık, inanç, şükran ve sevgi…. İşte bütün bunlar şövalye ruhluluğun temel vasıflarıdır. Ne var ki şark kültüründe birey, Turgay Bostan’ın ifadesiyle, tek başına bir hiçtir. Tek başına hak arayamaz. Kendi aklı ve fikri doğrultusunda söz söyleyip görüş beyan edemez. Daima bir gruba, cemaate, tarikata, şeyhe ittiba ihtiyacı duyar. Mutlaka bir referans mercii peşinde koşar. En büyük korkusu kendi sürüsünü kaybetmektir. Aradığı huzuru sürüsünde bulur. Sürü başı ne derse ve nereye giderse ona razı olur. Sürüsüyle yürür, sürüsüyle büyür. Sürüsüyle kükrer, vurur, kırar, döker. Ezberlerinin bozulmasını sevmez. Alışılmışın dışına çıkmak kendisini ürkütür. Ben oturayım, birileri benim yerime arayıp bulsun, getirsin ister. Sürüye katılanın en iyi bildiği iş gayba taş atmaktır. Bilgiyi aramak, okumak, yeni keşiflere yelken açmak onun için çok zor ve zahmetli bir iştir. Değişimden korkar. Kolay kolay hayır diyemez. Bu yüzden, yalan dolana çok ihtiyaç duyar. Korku dilini pek sever. Bu dille aklı ve hür düşünceyi katleder. Korku dili iki yüzlü davranmaya, kindarlığa, kalleşliğe, iftiraya ve fitneye sürükler. Korku diliyle şekillenen bir toplumdan ne bilim adamı ne düşünür çıkar. Bu dilin hâkim olduğu toplumsal ve kültürel vasatta eyyamcı aydınlar, nemelazımcı akademisyenler cirit atar.
Şark toplumlarındaki cemaat yapılarında din çoğunlukla bireyi tahakküm altına alıp sürüye katma maksadıyla kullanılan bir baskı aracından ibarettir. Dindeki Allah’a teslimiyet emri söz konusu yapılarda Allah tarafından seçilip yetkilendirildiğine inanılan insanlara mutlak itaat ve teslimiyet olarak tercüme edilir. Yine bu yapılarda kendilerinin inandığı şeylere Allah’ın da inandığı zannedilir. Hatta Allah adına konuşulurken Allah’ı teslim almaya yeltenilir. Öte yandan, Allah’a itaat gibi kullara da itaat dinî bir vecibe hâline getirilir. İşte bu durum bireyin kendi benliğinden vazgeçip sürüye katılmasını kaçınılmaz hâle getirir. Bir insanın kendi benliğinden vazgeçmesi için onun bireysel kimliğinden ve kendine özgü farklılıklarından sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile etmektir. Kişinin kendi benliğini sürüye katmasına, geleneksel dinî gruplardaki “karizmatik lider kültü” ve “lidere mutlak itaat” anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru buharlaşıverir. Dinî grup ve cemaatlerde karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve kendisine atfedilen yüksek manevi mertebesiyle ilintili çok özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü ile zavallı bir kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir.
***
Hoffer’in tespitiyle, bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Yani onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemek, dolayısıyla sürünün bir parçası hâline getirmektir. Bu işlem, söz konusu insanın kapalı kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla, ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla, şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve ilgisini henüz mevcut olmayan şeylere kaydırmak yoluyla, onunla gerçek arasına bir perde (öğreti) germek yoluyla, ihtiraslar enjekte ederek o kimse ile nefsi arasındaki dengeyi önlemek yoluyla yapılabilir… Dış dünyada gidecek bir yeri kalmayan ve kendisini grup dışında sudan çıkmış balık gibi algılayan cemaat üyeleri için mutlak itaat, var olmanın yegâne imkânı hâline gelir. Kişi var oluşunu sadece koşulsuz itaat ve ittibaya bağladığında sorgulama, gerçekliği sınama, duygudaşlık/empati kurma gibi becerilerin kullanımı azalır ve cemaate uyum hayattaki en önemli düstur hâline gelir. Bunun bir adım sonrasında, meczup gibi davranmak ve cinayet/katl talimatlarına harfiyen uymak işten bile değildir.
Mustafa Öztürk
YURDUMUN GÜZEL İNSANLARI
Sizi çok seviyorum…
lakin kızıyorum da çoğu kez.
Mehdi bekleyenleriniz var...
Sürekli bir kurtarıcı peşindesiniz.
Namaz kılan, Kur’an okuyabilen her siyasiye üst derecede dini bir etiket yapıştırıyorsunuz.
Bu nedenle hiç sevimli değilsiniz.
Birey olmayı, kendi kendine yetmeyi sevmemeniz, çoğu kez aklınızı kiraya vermeniz üzüyor beni
Biliyorsunuz….
Rabbimiz bize hidayet rehberi bir peygamber gönderdi zaten.
Hz. Muhammed dışında niye bir Mehdi arayalım ki…?
Hz. Peygamber dışında Mehdi bekleyenler size kötü haber vereyim.
Boşuna beklemeyin, mehdiniz gelmeyecekmiş.
"Geldim, ben Mehdiyim" diyenlerin hali, düzeni zaten hiç yok. İyi bir insan bile değiller.
Kimi şirket, kimi banka kuruyor. Devasa güce ve zenginliğe sahip.
Kimi siyasilerden oy karşılığında müritlerine devlet makamı devşiriyor… Kimi ihtilal yapıp devleti ele geçirmeye çalışıyor.
Televizyon kurup orada karı kız oynatan mehdiler bile var...
Gelenler buysa geleceği söylenen mehdilerin halini siz düşünün artık. …
Apokrif ( uydurma) hadislerin peşine takılıp, parlayan her siyasiye mehdi falan demeyin. Adamlar gaza gelince kendini dünyanın merkezi olarak görüyor…
Bakın, Mehdi hidayete ulaştıran demektir. Size dini güzelce anlatan, hidayete ve doğruya ulaşmanıza katkı sağlayan her din adamı veya din bilgini mehdidir. Sayısı binlercedir.
Din tüccarı, din mafyası üç kağıtçılara Mehdi güzellemesi yapmayın lütfen…
Kullanışlı insan olmayın…
Hoş değil.
Ahmet Yavaş
BİR KAHVENİN 40 YIL HATIRI VAR MIŞ”
Üsküdarlı Bilge Yusuf ile Rum balıkçı Stelyo'nun dostluk hikâyesidir bu..
1895 Eminönü Yemiş İskelesi’nde balıkçı kahvesine giren Osmanlı zabiti;
" -Bre Yusuf!.. Herkese benden okkalı bir kahve, ama şurada oturan Rum palikaryasına yok!... Ona, kahvem de akçem de haramdır" der..
Bilge Yusuf kahveleri ikram eder; bir kahve de Palikarya Stelyo’nun önüne koyar...
Zabit adeta kükrer:
" - Ben, ona haramdır demedim mi Yusuf?!.."
Bilge Yusuf, hiç istifini bozmaz.
" -Komutan, o kahve benden, ona da helaldir.." der...
Stelyo minnetle bakar Yusuf'a...
Sene 1905 olur, Samos ( Sisam ) arasında Rum isyanı başlar...
Damat Ferit Paşa adaya asker çıkarır...
Bilge Yusuf da askerdir ve adaya çıkan askerler arasındadır. Ancak ilk çatışmada esir düşer...
2 yıl yatar Samos zindanlarında...
2 yıl sonunda Rum çeteciler, esir pazarında satışa çıkarır Yusuf'u...
Mezatda “5 para!... 7 para!..” sesleri arasından bir ses yükselir;
" -O Türk’e benden 5 kuruş, hemen alıyorum..."
Sessizlik hakim olur.. Rum alır Yusuf'u arabasına, köyün dışına çıkarır. Denize yakın bir yerde arabasını durdurur, döner Yusuf'a;
" -Serbestsin Bilge Yusuf " der...
Yusuf inanamaz duruma, Rum’un ellerine kapanır;
" -Beyim, kimsin necisin, beni neden özgür bırakırsın?.." der...
Rum döner Yusuf'a;
" -Ben balıkçı Stelyo.." der...
Yusuf çözemez durumu, adamı tanımaz bile...
Rum, uzun uzun anlatır. 12 yıl öncesine, Yemiş iskelesine döner, detaylarıyla o günü anlatır ve
" -İşte ben, bir fincan kahveyi helal ettiğin balıkçı Stelyo benim.." der.
Gözyaşları sel olur... Sarmaş dolaş olurlar...
Stelyo, Yusuf'u, kaçak yoldan İstanbul'a gönderir. Bu dostluk 35 yıl devam eder...
Her yıl birbirlerini ziyaret ederler. Her ziyarette bir fincan kahve mutlaka vardır. Çocuklarına, torunlarına anlatırlar dostluklarını ve
"-Bir kahvenin 40 yıl hatırı var.. " derler.