XIV kurduğum ilk göz temasım, şehri kaplayan dumanlı bakışlarınaydı ilk, ve hakikatin rengi siy/ah nazarın, yurdundan uzaklarda, gurbet vazifeli sesine karışıyordu…;
oysa göz göze gelmeye korkuyor ve, canım sana feda olsun demeyen kalbimden ve destursuz dilimden mahcuptum…,
asırlar önce başıma gelmiş gibiydi, /herşeyliğin…;
o puslu ve kıyama hasret meydanı sarmıştı yedi yönden muhabbet, ne akrep, ne de yelkovanın, nerelerde gezdiğini bilmiyordum, dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum, ki sarkaçsızdılar…;
tavırlı; pek çalımlıydım, gökte ararken yerde bulmuşlar kadar…, bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız, /tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının içine sığıyorduk omuz omuza,
dağlar ardında ve, haftaları kovalayan haftalarda da, kesintisiz irtibatta kaldık, ki beraberdik bu meyanda, ayrılmadık…; bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında, gönülden anlaştık…,
yürüdüğüm sapa yolları örten ve uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı, çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları, henüz güze boyun eğmiş değilken iyi kalpli eylülde, çıksam da baksam yâren; şu hurma endamlı çınarın, zarif yaprakları arasında mısın ki…,
yâr ile hemdem iken, âyârın verdiği eziyete, katlanmaktır aşk…,
ve usulca avuçlarından öpmek, hafifçe koklamaktır ayrılığı ve, sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…; gamsız bakmak hiçbir yere, ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin ardından geçmiş, bindörtyüz küsur yılın, sene başı muharrem hilâlinden, yirmibeş akşam geçmişken ve keza, hz.isa peygamberin de, buna beşyüz bilmem ne yıl ilaveli senesi, kaç gün olacağı istikrarsız ayının, yirmidördüncü günü, günlerden cumaydı; yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum, kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…, ki o an ölmenin hemen öncesiydi, ah; . ... .
XIV
kurduğum ilk göz temasım,
şehri kaplayan dumanlı bakışlarınaydı ilk,
ve hakikatin rengi siy/ah nazarın,
yurdundan uzaklarda,
gurbet vazifeli sesine karışıyordu…;
oysa göz göze gelmeye korkuyor ve,
canım sana feda olsun demeyen kalbimden
ve destursuz dilimden mahcuptum…,
asırlar önce başıma gelmiş gibiydi,
/herşeyliğin…;
o puslu ve kıyama hasret meydanı
sarmıştı yedi yönden muhabbet,
ne akrep, ne de yelkovanın,
nerelerde gezdiğini bilmiyordum,
dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum,
ki sarkaçsızdılar…;
tavırlı; pek çalımlıydım,
gökte ararken yerde bulmuşlar kadar…,
bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız,
/tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının
içine sığıyorduk omuz omuza,
dağlar ardında ve,
haftaları kovalayan haftalarda da,
kesintisiz irtibatta kaldık,
ki beraberdik bu meyanda, ayrılmadık…;
bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında,
gönülden anlaştık…,
yürüdüğüm sapa yolları örten ve
uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
henüz güze boyun eğmiş değilken
iyi kalpli eylülde,
çıksam da baksam yâren;
şu hurma endamlı çınarın,
zarif yaprakları arasında mısın ki…,
yâr ile hemdem iken,
âyârın verdiği eziyete,
katlanmaktır aşk…,
ve usulca avuçlarından öpmek,
hafifçe koklamaktır ayrılığı ve,
sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…;
gamsız bakmak hiçbir yere,
ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin
ardından geçmiş, bindörtyüz küsur yılın,
sene başı muharrem hilâlinden,
yirmibeş akşam geçmişken ve keza,
hz.isa peygamberin de,
buna beşyüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
yirmidördüncü günü,
günlerden cumaydı;
yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…,
ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
ah;
.
...
.
~~~~