XX altında kaldığını sandığın çığın, ne denli nefesinle eriyip giden, kar tanecikleri olduğunu görerek, ov o karlarla, aşkın narkozu altında, uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki; daima yan çıktığımız benliğe vedamız, bir yeni selama merhaba olsun…, ve, hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin, ellerimize tutuşturulmuş avuntular ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…, zaaflara vedalar nasuh mertliğinde, merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı;
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa, vardığım menzillerden biri de ey yâren, aşkta talepsiz olmaktı…; ama biliyorum, içgörünün tebliğini; benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…, ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan özünde ortadaki, tüm medeniyet mefkûrelerinde, oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…, ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur, anlıyor musun dilimi…,
ki dingin bir gölün sularında, nazlı nazlı süzülerek yüzen bir kuğu zarafetiyle, geldin ömrüme sen hekimlerin hekimi…,
bakışlarım bulanıktı, ve derinliğini su sarmaşıkları sarmıştı, sense yok diyordun gözlerime bakarak böyle bir renk, yok…;
içi yünden ve yumuşak, dışı, dokunulduğunda kadife hissi veren, süet ve dikişleri gizli olmayan ve sağlam, bir eldiven kadar muhtacım sohbetine…, bu muhabbetten yana buzul çağın ıssızlığında ve, bu ayaz iklimlerin, aldığım her soluğunda, sana, varlığına ve pratisyen kalmışlığına…, ah;
amor; m o r, diye bir olgu var batının lisanında, ve karartma altında asırlardır, yine batının kendi kancıklığında…, peki o halde, artık söndürün ışıkları doğuda da madem, ki içimden geçen radyasyon, kalbimi röntgenliyor..., ve yahuda ağacı astım, kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı; sabırsız ve güzel erguvanın baharda, yapraklanmadan çiçeklenmesi ve sığdırabilirdi esrarlı demleri o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının, mor salkımları kadar, koyuydu göz halkalarım yokluğunda…,
o halde; asıyorum kalbimi ben de zamansız, a/mor/a çalan dallarına ve erguvan tebessümüne, aşkta üstadım senin…,
ki kısa, çabuk ve hareketli, aceleci, sabrı kıt, fakat görkemli ve heybetli, ve ahir zaman baharı gibi, hemen geçmek üzre bilirsin erguvan zamanı…, ah;
belki, yalnız bir sokak lambasıyım, ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı…, belki, başı olmayan bir duvarım ve, illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden…, diyorum ya, alnını duvara dayamış, yalnız bir sokak lambasıyım belki..., ah;
saklanırız bizde saydam buzlar ardına paytak paytak yürüyen penguenim, üşüyen kalbine sular serperek gel artık, kopuyor bir parçası daha buz dağının bak yine, ve büyüyor ibne dünyanın deliği...,
evren manikleşiyor, hızla dönüyor; hızla hızla hızla hızla..., hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor mevsimler, zaman allak bullak, dönüyor başı; başı başı, ve sarhoş tik taklar, tik/tak/tak/tik/tik tak; beceremiyor bir türlü yürümeyi düz bir çizgide,
elimden tut paytağım; işte şimdi kandırdık yuvarlak topu, minicik bir elma şekeri ile, çift kutuplu bir gecede ve buz gibi bir igloda,
eksi seksensekiz derecede yanarken insanlık, matematiksel bir kavuşma olsun bizimkisi, haklısın; bırak artık o oblomovun miskinliğini anlatan romanı da okumayı…, tam seksensekizinci sayfada,
ve unutma, fay hatları an gelir bir gün, kutuplardan da geçer, ah;
XX
altında kaldığını sandığın çığın,
ne denli nefesinle eriyip giden,
kar tanecikleri olduğunu görerek,
ov o karlarla,
aşkın narkozu altında,
uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki;
daima yan çıktığımız benliğe vedamız,
bir yeni selama merhaba olsun…,
ve,
hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin,
ellerimize tutuşturulmuş avuntular
ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…,
zaaflara vedalar nasuh mertliğinde,
merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı;
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa,
vardığım menzillerden biri de ey yâren,
aşkta talepsiz olmaktı…;
ama biliyorum,
içgörünün tebliğini;
benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…,
ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan özünde
ortadaki, tüm medeniyet mefkûrelerinde,
oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…,
ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur,
anlıyor musun dilimi…,
ki dingin bir gölün sularında,
nazlı nazlı süzülerek yüzen
bir kuğu zarafetiyle,
geldin ömrüme sen hekimlerin hekimi…,
bakışlarım bulanıktı,
ve derinliğini su sarmaşıkları sarmıştı,
sense yok diyordun gözlerime bakarak
böyle bir renk, yok…;
içi yünden ve yumuşak,
dışı, dokunulduğunda kadife hissi veren,
süet ve dikişleri gizli olmayan ve sağlam,
bir eldiven kadar muhtacım sohbetine…,
bu muhabbetten yana buzul çağın ıssızlığında ve,
bu ayaz iklimlerin, aldığım her soluğunda,
sana, varlığına ve pratisyen kalmışlığına…,
ah;
amor;
m
o
r,
diye bir olgu var batının lisanında,
ve karartma altında asırlardır,
yine batının kendi kancıklığında…,
peki o halde,
artık söndürün ışıkları doğuda da madem,
ki içimden geçen radyasyon,
kalbimi röntgenliyor...,
ve yahuda ağacı astım,
kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı;
sabırsız ve güzel erguvanın baharda,
yapraklanmadan çiçeklenmesi
ve sığdırabilirdi esrarlı demleri
o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının,
mor salkımları kadar,
koyuydu göz halkalarım
yokluğunda…,
o halde;
asıyorum kalbimi
ben de zamansız,
a/mor/a çalan dallarına
ve erguvan tebessümüne,
aşkta üstadım senin…,
ki kısa,
çabuk ve hareketli,
aceleci, sabrı kıt,
fakat görkemli ve heybetli,
ve ahir zaman baharı gibi,
hemen geçmek üzre
bilirsin erguvan zamanı…,
ah;
belki, yalnız bir sokak lambasıyım,
ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı…,
belki, başı olmayan bir duvarım ve,
illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden…,
diyorum ya, alnını duvara dayamış,
yalnız bir sokak lambasıyım belki...,
ah;
---
saklanırız bizde saydam buzlar ardına
paytak paytak yürüyen penguenim,
üşüyen kalbine sular serperek gel artık,
kopuyor bir parçası daha buz dağının bak yine,
ve büyüyor ibne dünyanın deliği...,
evren manikleşiyor,
hızla dönüyor; hızla hızla hızla hızla...,
hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor mevsimler,
zaman allak bullak,
dönüyor başı; başı başı,
ve sarhoş tik taklar,
tik/tak/tak/tik/tik tak;
beceremiyor bir türlü yürümeyi düz bir çizgide,
elimden tut paytağım;
işte şimdi kandırdık yuvarlak topu,
minicik bir elma şekeri ile,
çift kutuplu bir gecede ve
buz gibi bir igloda,
eksi seksensekiz derecede yanarken insanlık,
matematiksel bir kavuşma olsun bizimkisi,
haklısın; bırak artık o
oblomovun miskinliğini anlatan
romanı da okumayı…,
tam seksensekizinci sayfada,
ve unutma,
fay hatları an gelir bir gün,
kutuplardan da geçer,
ah;
beklediğimiz kişi veya kişilerin geç kalması halinde sürekli balkona falan çıkıp lan nerde kaldı bunlar diye bakınma dürtüsü.
iktsuarpok
eşcinsel misin lan, doğru söyle genç, hanım da diyemeyip bey de diyemediklerimizden misin?
daha açık söyleyim mi, sen bir ibnesin...
bu "iş" ya bitecek, ya da; bitirilecek... ananızı ağlatmazsak, bize haram olsun bu vatan...