. ... ..... ki zamanla aramızdaki perdeler uçuşur belki, akar gönlüme sapak sapak ayak seslerimiz yine..., ki bak gözlerime, gözlerim kandil kandil kan çanağı, ah; ..... ... .
. ... ..... ah hekimim, her anı, ilk an gibi bu her anlar; ve semt çorbacısı sabahı da olsa şu her an, kimse seni benim kadar sevemez diyemem, ömrümün kalbine düşen dualı fısıltısın, ve seslensem sana, sanki içime dolan çocukluğumsun…,
donmuş bir nehrin üstünde, kızağıyla kayan mutlu bir gülücük kadar masum ve sıcak o çocukluğumsun \ah...,
ve şimdi küskün küskün, çöreklenir bağrıma hüzün, ki ...yoksun…, yağmur kuşlarının kanatları altında koşan, nefes nefese kuzuların eve dönüşü gibi, sarılsın o ıslak gün görmüş saçlarına ılıman iklimler..., ..... ... .
. ... ..... allahın şarkılarından bir buhur sonrası, döşeği topraktan, tahta bir sedire uzanır gibi, dualarla üstünü örtmüşken insanlar, hayatla aralarındaki paravan aralanır...,
ve herkes kendi kadar özlediğiyledir artık, ah kalbimizi kussak bedenimizden, safrası hayattır ve, sarı bir gül gibi uzanır aramıza, ötelerle…, ..... ... .
. ... ..... sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım, ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan nazar berkademim…,
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası ki duasıdır kalbimin, vakit tamam dendiğinde, o mübarek menzile yürümek erenlerce, lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla, ki konma göçmenin ayet-el kürsîleri ertesinde, bir fatihadır aşk…; ..... ... .
. ... ..... bahar gibiydi hava ama, dijital devrin kuzuları ne de olsa, martı kanadının yeliyle bile üşüyordular; ayaz görmüş, bağrı yufka bir babanın yüreğindeki, sızıdır aşk…,
ve garip kalmıştım yine bu dağ başında, ki kabaran öfkemi bastırıyordu, hatırımın yıkılmışlığı her nefeste, damar damar…,
ve hep o hakikatin rengi siy\ah, kâbe örtüsü kadar siy\ah, hayran ve afacan gözlerindeydi teselli hekimim, ..... ... .
. ... ..... daha bir depreşiyor hasretin içimde, kendimi vurduğum kavuşma bilmez yollarda, ve sonra, zifirî karanlığın ortasında, denize sığamayıp kayalıklara çarpan dalgaların köpük köpük sükûnete erişini seyrederken, ölüm geldi hatırıma ve, ecel geldiğinde de böyle yanımda olacak mısın ki telkinlerinle…, ..... ... .
.
...
.....
ki zamanla aramızdaki perdeler uçuşur belki,
akar gönlüme sapak sapak
ayak seslerimiz yine...,
ki bak gözlerime,
gözlerim kandil kandil kan çanağı,
ah;
.....
...
.
.
...
.....
ah hekimim,
her anı, ilk an gibi bu her anlar;
ve semt çorbacısı sabahı da olsa şu her an,
kimse seni benim kadar sevemez diyemem,
ömrümün kalbine düşen dualı fısıltısın,
ve seslensem sana,
sanki içime dolan çocukluğumsun…,
donmuş bir nehrin üstünde,
kızağıyla kayan mutlu bir gülücük kadar
masum ve sıcak o çocukluğumsun \ah...,
ve şimdi küskün küskün,
çöreklenir bağrıma hüzün,
ki ...yoksun…,
yağmur kuşlarının kanatları altında koşan,
nefes nefese kuzuların eve dönüşü gibi,
sarılsın o ıslak gün görmüş saçlarına
ılıman iklimler...,
.....
...
.
.
...
.....
allahın şarkılarından bir buhur sonrası,
döşeği topraktan,
tahta bir sedire uzanır gibi,
dualarla üstünü örtmüşken insanlar,
hayatla aralarındaki paravan aralanır...,
ve herkes kendi kadar özlediğiyledir artık,
ah kalbimizi kussak bedenimizden,
safrası hayattır ve,
sarı bir gül gibi uzanır aramıza,
ötelerle…,
.....
...
.
.
...
.....
turna katarları geçer her kandilde içimden,
ve yutkunarak akar içime kanat sesleri,
göç mevsimi...,
ah;
uzatsam elimi sanki dokunacakmışım gibi,
yakınımdayken öteler hep,
her bağımın koptuğunda dağılıyorum senden
ve yokluğunda yaşaması,
tuhaf kaçıyor hayatın,
nicedir özlediğim hekimim…,
.....
...
.
.
...
.....
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım,
ve benim,
sonsuzluğadır ayak ucuna bakan
nazar berkademim…,
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası
ki duasıdır kalbimin,
vakit tamam dendiğinde,
o mübarek menzile
yürümek erenlerce,
lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla,
ki konma göçmenin ayet-el kürsîleri ertesinde,
bir fatihadır aşk…;
.....
...
.
.
...
.....
bahar gibiydi hava ama,
dijital devrin kuzuları ne de olsa,
martı kanadının yeliyle bile üşüyordular;
ayaz görmüş,
bağrı yufka bir babanın yüreğindeki,
sızıdır aşk…,
ve garip kalmıştım yine bu dağ başında,
ki kabaran öfkemi bastırıyordu,
hatırımın yıkılmışlığı her nefeste,
damar damar…,
ve hep o hakikatin rengi siy\ah,
kâbe örtüsü kadar siy\ah,
hayran ve afacan gözlerindeydi teselli hekimim,
.....
...
.
.
...
.....
beyzade enderûnu halkalayan kapıların,
ve zarif mavi camiinin,
derin ayasofyanın,
kubbeleri, kilit taşları, revakları geçiyorken
gözlerimin önünden,
filika kılıklı bir teknede,
çağın mahyasına dizilmiş dört kandili düşünüyor
ve geleceğe bakıyordum…,
.....
...
.
.
...
.....
daha bir depreşiyor hasretin içimde,
kendimi vurduğum kavuşma bilmez yollarda,
ve sonra,
zifirî karanlığın ortasında,
denize sığamayıp kayalıklara çarpan dalgaların
köpük köpük sükûnete erişini seyrederken,
ölüm geldi hatırıma ve,
ecel geldiğinde de böyle yanımda
olacak mısın ki telkinlerinle…,
.....
...
.