. ... ..... kanarız ki biz birbirine yeryüzü ve gökyüzü, akarız ki…, ve kanarsın; sen, bende bakan okyanus gözlerime, ve bir hekim tebessümüne, ben de…;
XIII boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir, aç bir martı kadar utangaç ve müstağnî, ve başına buyruk ve bir mecnûn küheylan kadar, özgürlüğüne düşkün ve heybetli, sanki erciyesin sönmüş volkan doruğundan gelen, kar suları kadar, coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve, kuytularda şırıldayıp duran, delişmen ve güleç yüzlü ve, efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat; buz gibi ve içimi doyumsuz, kendiyle halvette akan, bir ince nakışlı keder deresi ve, sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını, ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı, bir çift buğulu, çakmak ve yosun zümrüdü gözde; bütün bildiklerini unutan, hem aşkı kendinde kaybolmuş iyi kalpli bir sine…; ve zamanın ilişemediği bir yanık buğday yüreğe, ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle, çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet gibi sıcak, can\an; ..... ... .
XXXVIII ak gülün usul usul morarmasıysa yaşlanmak ve mor, dünyanın dışına çıkabilen yegane renkse, giderayak babadağdan ölüdenizin gökyüzüne, kavisli bir kuşak atan diğer renklerini, üstten seyrederek sevinmek, gurur kaynağı sayıla dursun, harikasın ve sana, he\lâl olsun aşk;
ah suskun..., yavaş yavaş iniyor yüzüme, siyah kadife perde, ıslak kara püsküllerinden…, şakaklarım üşüyor
ve, yaradanın herkese uzanan ve ışıldayan kolları vardır, anladım ki; umut insanın en karmaşık güzelliğidir,
peki, içimdeki şeytanın yollarına, kırmızı halılar seren kimdir…;
sonunda tükürdüm kalbimi, ağzımda çivit mavi boya tadı, süzüldü gözyaşı gibi, dudağımın kenarından çeneme, veremli bir aşkın ağzından, gül kusması misal...,
bakışlarımı yaşama diktiğim gün, kara kuru, soğuk bir şubat öğlesi, kanadından yedi tüyü yollunmuş martının, doymuştu kalbi özgürlüğe…, kafese susamıştı..., ah, ..... ... .
. ... ..... ne diyordum; \ve, çaldı dünyanın makasını \ve, kesti sevdalı parmaklarıyla \ve, söktü iplikleri…; öyle çok seviyorum ki seni, öyle çok; sensin benim güzel ve zarif turnam, ve yoktu, zahirin ne çizgisi, \ne sınırı, ne de minimal bir raconu, ah; ..... ... .
. ... ..... tut ki daha çok seviyorum seni, burkulan içimin süreyya sürgünlerinde, acılarınla acılanmak istiyorum…, ki; hangi yeryüzü, gökyüzüne bakmaz… ve; sanılıyor mu ki, gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir, ah;
sırdaş yol arkadaşlarını ayıramaz zahirin, bozulmuş raconları…, ve ey semavatın oyun kurucusu; cesaret ve sekînet veren bir düş yolla, bu mülevves kuluna…, ki bak saatler eşzamanlı, onbirden üçe; üçten onbire, mütemadiyen; ah; ..... ... .
. ... ..... gülümsemeyi öğrettin sen bana, hayata çukur çukur ve, gülümsemeni keşfim büyüleyiciydi,
güneyin sağnak halinde yağan yağmurlarıyla yolların çukurlarına dolan su birikintileri gibi, iliklerime doldu yokluğun haftalarca, muvassalatsız yolculuklarda…, ..... ... .
.
...
.....
kanarız ki biz birbirine yeryüzü ve gökyüzü,
akarız ki…,
ve kanarsın; sen, bende bakan okyanus gözlerime,
ve bir hekim tebessümüne, ben de…;
ah sevgili marjinalim,
boğuluyor\um,
ki rotasız gemi,
ma\ss\mavi ummanına
atıyor demir…,
ah;
XIII
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir,
aç bir martı kadar utangaç ve müstağnî,
ve başına buyruk ve
bir mecnûn küheylan kadar,
özgürlüğüne düşkün ve heybetli,
sanki erciyesin sönmüş volkan doruğundan gelen,
kar suları kadar,
coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve,
kuytularda şırıldayıp duran,
delişmen ve güleç yüzlü ve,
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat;
buz gibi ve içimi doyumsuz,
kendiyle halvette akan,
bir ince nakışlı keder deresi ve,
sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını,
ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı,
bir çift buğulu, çakmak ve yosun zümrüdü gözde; bütün bildiklerini unutan,
hem aşkı kendinde kaybolmuş iyi kalpli bir sine…;
ve zamanın ilişemediği bir yanık buğday yüreğe,
ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle,
çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet gibi sıcak,
can\an;
.....
...
.
XXXVIII
ak gülün usul usul morarmasıysa yaşlanmak
ve mor,
dünyanın dışına çıkabilen yegane renkse,
giderayak babadağdan ölüdenizin gökyüzüne,
kavisli bir kuşak atan diğer renklerini,
üstten seyrederek sevinmek,
gurur kaynağı sayıla dursun,
harikasın ve sana, he\lâl olsun aşk;
ah suskun...,
yavaş yavaş iniyor yüzüme,
siyah kadife perde,
ıslak kara püsküllerinden…,
şakaklarım üşüyor
ve,
yaradanın herkese uzanan ve
ışıldayan kolları vardır,
anladım ki;
umut insanın en karmaşık güzelliğidir,
peki,
içimdeki şeytanın yollarına,
kırmızı halılar seren kimdir…;
sonunda tükürdüm kalbimi,
ağzımda çivit mavi boya tadı,
süzüldü gözyaşı gibi,
dudağımın kenarından çeneme,
veremli bir aşkın ağzından,
gül kusması misal...,
bakışlarımı yaşama diktiğim gün,
kara kuru,
soğuk bir şubat öğlesi,
kanadından yedi tüyü yollunmuş martının,
doymuştu kalbi özgürlüğe…,
kafese susamıştı...,
ah,
.....
...
.
.
...
.....
ne diyordum;
\ve,
çaldı dünyanın makasını
\ve,
kesti sevdalı parmaklarıyla
\ve,
söktü iplikleri…;
öyle çok seviyorum ki seni,
öyle çok;
sensin benim güzel ve zarif turnam,
ve yoktu,
zahirin ne çizgisi,
\ne sınırı,
ne de minimal bir raconu,
ah;
.....
...
.
.
...
.....
tut ki daha çok seviyorum seni,
burkulan içimin süreyya sürgünlerinde,
acılarınla acılanmak istiyorum…,
ki;
hangi yeryüzü, gökyüzüne bakmaz…
ve; sanılıyor mu ki,
gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir,
ah;
sırdaş yol arkadaşlarını ayıramaz
zahirin,
bozulmuş raconları…,
ve ey semavatın oyun kurucusu;
cesaret ve sekînet veren bir düş yolla,
bu mülevves kuluna…,
ki bak saatler eşzamanlı,
onbirden üçe;
üçten onbire,
mütemadiyen;
ah;
.....
...
.
.
...
.....
gülümsemeyi öğrettin sen bana,
hayata çukur çukur ve,
gülümsemeni keşfim büyüleyiciydi,
güneyin sağnak halinde yağan yağmurlarıyla
yolların çukurlarına dolan su birikintileri gibi,
iliklerime doldu yokluğun haftalarca,
muvassalatsız yolculuklarda…,
.....
...
.