Bükülmeyi yadırgamamalı Ben hem büküldüm yolunda hem de çok defa kapaklandım da… Bu sefer dikilmeye çalıştım Çalıştım dediysem farket beni gör beni diye
Sürünmeye alışmış biri Ne kadar dikilebilir ki Oysa Senin ellerindense, çoktan razıydım Lime lime dökülmeye de… Parça parça sökülmeye de…
Günler var ki Işık diye gölgelerin peşinden koştum… Serâba aşık oldum kızgın çöllerde… “Ama bu sefer farklı… ” dediğim her yürek çarpmasında, kanatları kırık bir kuş gibi feryad-ı figân içinde, inim inim, öylece kalakaldım… Künde üstüne künde yedim… Bütün bütün yitirdim çocuksu heyecanlarımı…
Doğrulmaya çalışsam Ve Son bir cüretle bir kez daha sana yönelsem
Beni İflasın, ümitsizliğin gayyasına ilelebet terketmezsin, değil mi?
Sen, semtine uğrayanları eli boş çevirmez, mutlaka bulur buluşturur bir şeyler verirdin… Sen, sana susamışların dudağına en azından bir parmak bal çalardın…
Biz seni civanmert bildik, seni hep cömert tanıdık…
Bir ağacın altı kadar yalnız
Bir kuytu kadar muhtaçsın ellerime
Ki
Haklısın da bu yönüyle…
Sen
Sadece bırak kendini bana
Ve
Öylece dur…
Çünkü ben,
Çöllerine sel
Göllerine yağmur !
İçten içe yanan bir köz gibi
Sessiz sessiz arzuluyorken beni
Yeter ki
Bir cevab-ı sevap gönder
Yıkıp geçeyim engelleri
Ah, sevgili…
Bir gün
Bitireceksin bu işkenceyi, değil mi ?
Bükülmeyi yadırgamamalı
Ben hem büküldüm yolunda hem de çok defa kapaklandım da…
Bu sefer dikilmeye çalıştım
Çalıştım dediysem farket beni gör beni diye
Sürünmeye alışmış biri
Ne kadar dikilebilir ki
Oysa
Senin ellerindense, çoktan razıydım
Lime lime dökülmeye de…
Parça parça sökülmeye de…
Velhasıl kelam
Halim ayan
Görebiliyorsun, değil mi?
Yine geldim
Zirâ
Her ne kadar ümidimin feri tükense de
Senden başka gidecek bir mahall-i maksut bilmedim…
Ancak sen
Tam anlamıyla hislerime tercüman olabilir
Ve
Ancak sen
Açlığımı susamışlığımı sonuna dek doyurabilirsin…
Ufukta hiçbir emâre olmasa da
Bir yağmur beklentisi içinde
Tam bir adanmışlık
Ve
Kilitlenmişlikle
Seni iliklerime kadar arzulayarak bekleyeceğim…
Ben ölmeden gelirsin, değil mi?
Soğuk bir rüzgar gibi
Kapıları yüzüme çarptığından beri
Göğüm sessiz
Uğrayanı kalmamış bir mezar gibi
Suskunum…
İçimde yenemediğim
Dalga dalga özlemler
Ve masum bir çocuğun kumda oynaması gibi senli hayaller
Bilmiyorum
Henüz vakit varken
Güneş gibi ortalığı aydınlatarak
Beni sevince, beni gözyaşlarına boğar mısın…
Sende bu potansiyel olduğu için zaten bunca bekleyiş…
Birgün ufukta bir nokta gibi belirip
Büyüye büyüye
Ruhumun içine doğacaksın, değil mi?
Şunu iyi biliyorsun ki
Eğer sen şimdi açmazsan kapını
Bu kızıl kıyamette gidecek bir yerim yok…
Seni kapının eşiğinde beklemekten başkaca bir şey de bilmiyorum…
Tek tesellim
Senin merhametin…
Eğer biraz daha geç kalırsan
Geri dönülmez bir yola girilecek
Ve
Göklerden zemine çakılacak hayallerim…
Aylar yıllar geçti
Bu sefer
Geliyorsun, değil mi?
Yine gün batıyor
Yokluğun acıtıyor…
Kahredici bir azap bu yalnızlık…
Yokluğun hiç acele etmiyor
Eze eze
Tadını çıkara çıkara tepiniyor güneşin battığı uzak tepelerde…
Ve ben yine
Kıskıvrak yakalandım sensizliğe
Nasıl olacak bilmem ki…
Bir gün
Geri dönmemek üzere
Tam bir teslimiyetle
Çıkar gelirsin de
Bi nebze olsun
Sadra şifa
Yaralarımı sararsın, değil mi?
Bahar gibi saf,
Irmaklar gibi yunmuş
Sana tertemiz duygularla gelmiştim…
Eğer o ilk anda
İndirseydin perdelerini
Açsaydın kapılarını, pencerelerini
Kelebekler dolacak
Misk-ü amber kokacaktı caddeler
Şimdi
çıkmaz üstüne çıkmaz
Gece üstüne gece
Senin
Kesin bildiğin bir şey vardır…
Seni böyle tanıyorum…
Ben böyle inanıyorum…
Beni bu amansız soğuklara
Bu meçhul karanlıklara terk etmeyeceksin, değil mi?
Günler var ki
Işık diye gölgelerin peşinden koştum…
Serâba aşık oldum kızgın çöllerde…
“Ama bu sefer farklı… ” dediğim her yürek çarpmasında, kanatları kırık bir kuş gibi feryad-ı figân içinde, inim inim, öylece kalakaldım…
Künde üstüne künde yedim…
Bütün bütün yitirdim çocuksu heyecanlarımı…
Doğrulmaya çalışsam
Ve
Son bir cüretle bir kez daha sana yönelsem
Beni
İflasın, ümitsizliğin gayyasına ilelebet terketmezsin, değil mi?
Sen, semtine uğrayanları eli boş çevirmez, mutlaka bulur buluşturur bir şeyler verirdin…
Sen, sana susamışların dudağına en azından bir parmak bal çalardın…
Biz seni civanmert bildik, seni hep cömert tanıdık…
Şimdi inkisar-ı hayal…
Hicran…
Gözyaşı, hüsran…
Sevgili,
Yoksa öyle değil mi ?
Yapacak çok şey var çok şey var da seninle
Yoksun, yoksun işte…