bu sabah türk sanat müziği dinlemek istedi canım biraz. muazzez ersoyu dinledim. sesindeki güçlü tını, gırtlağındaki yanık ve boğuk tat ve beden dilindeki candanlık, orkestra üyelerine gösterdiği vefa örneği, kemancısına davranışları kısacası her şeyi ama herşeyi o beş dakikalık klipte görebiliyor insan, onun altın gibi bir kalbi olduğunu, kimseyi bile isteye kıramayacağını. işte böyledir hayat bir insanı anlatmaya beş dakikalık bir klip yeter. ekranlar kilometreler beden ten kalkar aradan da o kan pıhtısından ibaret sanılan organın derinlerinde saklananları görebilmeye.
devletlerin ideolojisi olmaz, dini olmaz, ırkı olmaz. eğer bunlardan biri olacak olursa o devlet uzun soluklu olmaz. nasıl mı birileri çıkar ve devletin ideolojisine, dinine ırkına aykırı ondan farklı yapıda unsurları parlatıp öne çıkararak sizin bekaa sorununuzu kaşır. türkiye devletinin de dini olmamalıdır, ırkı olmamalıdır, ideolojisi olmamalıdır. tek ilkesi yerli ve millilik ve bakii kalmak olmalıdır. dolayısıyla bu gün birilerinin kemalizm ideolojisini ideoloji diye dayatması ve devletin resmi organlarında bu ideolojiyi esas kabul etmesi devlete sürekli kan kaybettirmektedir. mesela geçen gün bir eğitimci şunu sordu bir platformda sabah akşam okullarda atatürkü anlatıyoruz, onu tanımayan türk çocuğu yok ama nasıl oluyor da orta öğretim mezunu fertler Atatürk düşmanı oluyor, vatan haini , kısa yoldan köşe dönmeye çalışan işini bilen üçkağıtçılığa yatkın insanlar oluyorlar işte bu sorunun cevabıdır devletin ideolojisi olmaması gerektiği. devlet atatürkü bu denli sahiplenmese onu sahiplenmek gerçekten halka bırakılsa, tıpkı dinin olduğu gibi. ve atatürkü sahiplenmek Atatürk posteri asmak heykelini dikmek veya sosyal medyada bir iki Atatürk özdeyişi fotoğrafı paylaşmaya indirgenmeden. acaba daha mı canlı ve diri ve içeriği dolu orijinaline sadık kalınarak kuşaklara aktarılırdı. mesela yıllarca devlet islam dini ile mücadeleye girişti,dini vijdanlara ve herkesin daire kapısının ardına iteledi. sonuçta ne oldu, nur topu gibi bir cemaatimiz ve pişkin pişkin sırıtan bir gülen bebeğimiz oldu kucağımızda. evet devlet güçlüdür amma her yere kollarının uzanması mümkün değildir, gerekli de değildir. hatta bunun zararlarını da gördük, mesela içi boşalmış metafizik öğelerle donatılmış bir Atatürk sevgisi ve devletin varlığına kast etmiş bir dinii cemaat gibi.
atatürkü fetişleştirerek ona duyulan sevgiyi arttıramazsınız sadece bu sevginin içini boşaltmış olursunuz. onu sevmek demek onu sevmiyorum diyenlere tırnaklarını geçirmek demek değil. onu sevmediğini söyleyen kişi neden onu sevmediğini söylüyor anlayıp dinleyip onu fikirlerle ikna etmektir. mesela hz peygambere bir adam kadın düşkünü sübyancı dedi, bir başkası kitap yazdı, kara kız adında ve en büyük ödülleri olan nobelle ödüllendirdiler. şimdi ben peygamberi çok seven ve peygamberin asla böyle olmadığını bunun düpedüz bir hakaret aşağılama, çarpıtma olduğunu bilen ben bu adama saldırmalı mıyım onu hapse mi atmalıyım. o adam allah nezdinde hata yapıyorsa zaten karşılığını bulacak. sonuçta o bunu fikir olarak görüp savunuyor.
mesela Osmanlı hakanı sultan 2. abdülhamid kadınların çarşaf giymesini yasaklamıştı, özellikle sarayda ve saraya giren kadınlarda bunu istemiyordu, neden çünkü o dönem iran ajanları çarşaf giyerek kılıf değiştirmek suretiyle devlet dairelerine sızarlardı, çarşaflı bir kadının çarşafını açtırıp onun gerçekten bir kadın mı yoksa kadın kılığına girmiş bir ajan mı olduğunu anlamak neredeyse imkansızdı, çünkü çarşafı açıp ta kişinin gerçekten bir kadın olduğuyla karşı karşıya kalındığında kolluk güçleri zor durumda kalıyordu. buna rağmen Abdülhamit çarşaf ve bilhassa da karaçarşafı yasaklamıştı. İranlı ajanlara karşı bir tedbir olarak hiç olmazsa renkli çarşaf giyilmesini böylelikle kara çarşaf giyenlerin ajan olma ihtimalinin yükseleceğini düşünmekteydi. toplum abdülhamite bu sebepten garez bile bağlamaya yüz tutmuştu. demem o ki toplum sebep ne olursa olsun dayatmaları sevmiyor, bu kişi Müslümanların halifesi konumundaki kişi dahi olsa.
iki tarafın söylediklerinin birbirinde karşılığı yok ve karşılığı olmayınca da ortaya laf ebeliğinden öte bir şey kalmıyor. söylenenlerin karşılık bulabilmesi için empati yapılmasına ihtiyaç var. mesela geçen gün olmasan da olurduk sloganı ile ilgili bu sloganı ortaya atan kişinin sözlerini dinledim diyor ki ne demek olmasan olmazdık biz bunu sadece allah için söyleriz ve inanırız. bir Müslüman bu cümleyi doğru kabul eder ya da zikrederse zımmen kafir olur. atatürke tamam. uludur önderdir ama benim varlık sebebim o değil allahtır bu cümleye tepki olarak olmasaydın da olurduk dedik diyor. şimdi bu önermeyi bu düşünceyi yok kabul edebilirsiniz amma o vatandaşı ve onun gibi düşünenleri de küstürmüş olursunuz.kutuplaşmanın önünü kesmek istiyorsanız onların dini değerlerini acıtmayacak bir ortak yol bulacaksınız. şimdi Atatürk çok büyük bir insan yaptığı hizmetler yenilikler herşey harika ama olmasaydın olmazdık ne yaa fetişleştirme tabulaştırma putlaştırma bunlara herkesin karşı olması lazım. yine mesela mesela yaşam tarzına müdahele bu gün en çok tartışılan hükümete tekrar tekrar getirilen bir eleştiri pekii ama yeni genç türkiye döneminde yaşam tarzlarına müdahele olarak adlandırılabilecek pek çok uygulama var ve bunlar maalesef ataürk ve silah arkadaşlarına omuz vermiş arka durmuş destek olmuş dindar halkta daha o zamandan onlara karşı bir tepki geliştirmiştir. bunları konuşmadan salt seviyor sevmiyora indirgemek meseleyi daha da karıştırıyor.
yine bir on kasım ertesi yine seviyor sevmiyor falları, kim daha çok sevmezdi, yok yok kim daha çok severdi kavgası. bir ülkenin dağılan başsız kalan tek tek fertlerini bir araya getirip o tek tek fertlerden koskoca ve yeniden bir millet oluşturan küllerinden yeniden bir kıvılcımla alev almasını sağlayıp gönülleri vatan aşkı sevdasıyla yakan ve mücadelenin fitilini ateşleyen, sonra o mücadeleden mutlak bir zaferle çıkılmasını sağlayan, ve milletin yeni yönetim şeklinin cumhuriyet olmasının önderliğini yapan kendi inandığı dünya görüşü ve değerlerince millete bir gelişim planı çizen ve bunda da belli bir seviyeye kadar başarılı olan bir insanı tartışıyoruz bazı şeyleri tartışabilirsiniz ama tartışmaya doğru yerden başlamak lazım, atatürkü sevmemek diye bir şey olmayacağı gibi onun her icraatı tartışmasız bu milletin değerleriyle ya da bu milletin her kesiminin diğerleriyle mutlak örtüşecek diye bir şey yok ve bunun için eleştirebilirsiniz de. hiç kimse hiçbir şey eleştirilemez diye bir şey yok. mutlaklaştırmak o şeyin mutlak olduğunu göstermez. ancak seviyorum ya da sevmiyorum diye toptancı bir yaklaşım ne kadar da sağlıksız. biz millet olarak gri alanları sevmiyoruz ya hep ya hiç diyoruz. iyi ama bu kadar toptancılık bizi kutuplaştırmaktan öteye bir işe yaramıyor. taraflar bir birini dinlemeden birbirinin önceliğini değerlerini kabul etmeden bodoslama dalıyor tartışmaya
yine bir mevlid kanrili yine vıcık vıcık mesajlaşmalar, mevlidin idrakine varamadan karşılıklı ay ne kibarız ne kairşinas ne dostsever yollu cilveleşmeler ve sırnaşmalar, yine göya başkasını övme üzerinden lafı ustalıkla kendine getirmeler peygamber kimdi, ne isterdi, vatan peygamber için ne demekti, bunları sorgulamadan ya da aslında çok iyi bilip te bilmeze yataraktan bir iki fetöcü adına mağdur edebiyatına ya da gerçekten münferit bir iki örneği alıp koskoca memleketin karşı karşıya kaldığı felaketi görmezden gelip gözlerden sakındırmalar vatanı denklemeler. çok çok kıymetli peygamberin hayatını hayatlarımıza rehber edinmek dileğiyle hayırlı kandiller.
Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset. Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın. Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et; Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.
Iztırap çek inleme... Ses çıkarmadan aşın. Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın; Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın, Tek başına dileğe doğru at salmalısın.
Ezilmekten çekinme ... Gerilemekten sakın! İradenle olmalı bütün uzaklar yakın, Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın, Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.
Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan! Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan? Mefkuresinden başka her varlığı unutan, Kahramanlar gibi sen ebedi kalmalısın...
II Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak, Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin; Seninde bu dünyada nasibin var savaşmak!... Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.
Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla, Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova ,yayla... Hayata ne biçimde geldinse bir borayla Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.
KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından, Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından. Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından. Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.
Yüz paralık kurşunla gider “HAYAT” dediğin; “ Tanrı yolu” uzaktır; erken kalk sıkı giyin. Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin Güzel Kızıl Elma’na varmadan öleceksin.
III Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini, Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına. Işıksız kulübende boranın esişini Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.
Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca; Namert bir el arkandan seni vurur kadınca; Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...
Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar, Senin büyük derdinden başkaları ne anlar? Vicdanını “Paris”e, “Moskova”ya satanlar, Küfür diye bakarlar senin dualarına.
Hey arkadaş!.. Bu yolda bende coşkun bir selim, Beraberiz seninle, işte elinde elim. Seninle bu hayatın gel beraber gülelim, Ölümüne , gamına, tipisine, karına...
IV Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile, Onu bütün gücünle vuracaksın çağında. Savaş... Bunu tadını ey Türk sen bulamazsın, Ne sevgili yanında, ne baba ocağında...
Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara, Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara... Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara “Çanakkale” ufkunda, “Sakarya” toprağında.
Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra... Doğru sözü “Kül Tegin” kitabesinde ara... Lenin’den bahsederse karşında bir maskara, Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.
Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar! Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar... Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar? Ruhlarımız buluşur elbet “Tanrıdağı”nda...
V Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin , Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da, Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın, Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.
Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan? Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak’tan. Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan, Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.
Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın, Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın. Duyguların ölmüştür... Tapınılan bir kızın, Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.
Iztırabı kanına kat da göz kırpmadan iç! Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç... Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç, Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında.... Hüseyin Nihal Atsız
bu sabah türk sanat müziği dinlemek istedi canım biraz.
muazzez ersoyu dinledim. sesindeki güçlü tını, gırtlağındaki yanık ve boğuk tat ve beden dilindeki candanlık, orkestra üyelerine gösterdiği vefa örneği, kemancısına davranışları kısacası her şeyi ama herşeyi o beş dakikalık klipte görebiliyor insan, onun altın gibi bir kalbi olduğunu, kimseyi bile isteye kıramayacağını.
işte böyledir hayat bir insanı anlatmaya beş dakikalık bir klip yeter.
ekranlar kilometreler beden ten kalkar aradan da o kan pıhtısından ibaret sanılan organın derinlerinde saklananları görebilmeye.
devletlerin ideolojisi olmaz, dini olmaz, ırkı olmaz.
eğer bunlardan biri olacak olursa o devlet uzun soluklu olmaz.
nasıl mı
birileri çıkar ve devletin ideolojisine, dinine ırkına aykırı ondan farklı yapıda unsurları parlatıp öne çıkararak sizin bekaa sorununuzu kaşır.
türkiye devletinin de dini olmamalıdır, ırkı olmamalıdır, ideolojisi olmamalıdır. tek ilkesi yerli ve millilik ve bakii kalmak olmalıdır. dolayısıyla
bu gün birilerinin kemalizm ideolojisini ideoloji diye dayatması ve devletin resmi organlarında bu ideolojiyi esas kabul etmesi devlete sürekli kan kaybettirmektedir.
mesela geçen gün bir eğitimci şunu sordu bir platformda
sabah akşam okullarda atatürkü anlatıyoruz, onu tanımayan türk çocuğu yok
ama nasıl oluyor da orta öğretim mezunu fertler Atatürk düşmanı oluyor, vatan haini , kısa yoldan köşe dönmeye çalışan işini bilen üçkağıtçılığa yatkın insanlar oluyorlar
işte bu sorunun cevabıdır devletin ideolojisi olmaması gerektiği.
devlet atatürkü bu denli sahiplenmese onu sahiplenmek gerçekten halka bırakılsa, tıpkı dinin olduğu gibi.
ve atatürkü sahiplenmek Atatürk posteri asmak heykelini dikmek veya sosyal medyada bir iki Atatürk özdeyişi fotoğrafı paylaşmaya indirgenmeden.
acaba daha mı canlı ve diri ve içeriği dolu orijinaline sadık kalınarak kuşaklara aktarılırdı.
mesela yıllarca devlet islam dini ile mücadeleye girişti,dini vijdanlara ve herkesin daire kapısının ardına iteledi.
sonuçta ne oldu, nur topu gibi bir cemaatimiz ve pişkin pişkin sırıtan bir gülen bebeğimiz oldu kucağımızda.
evet devlet güçlüdür amma her yere kollarının uzanması mümkün değildir, gerekli de değildir.
hatta bunun zararlarını da gördük,
mesela içi boşalmış metafizik öğelerle donatılmış bir Atatürk sevgisi ve devletin varlığına kast etmiş bir dinii cemaat gibi.
kuşluk musikisi
Kutsal inadı olanlar gerekli
Bir kalbi daha olanlar gerekli
nuri pakdil
atatürkü fetişleştirerek ona duyulan sevgiyi arttıramazsınız sadece bu sevginin içini boşaltmış olursunuz. onu sevmek demek onu sevmiyorum diyenlere tırnaklarını geçirmek demek değil. onu sevmediğini söyleyen kişi neden onu sevmediğini söylüyor anlayıp dinleyip onu fikirlerle ikna etmektir.
mesela hz peygambere bir adam kadın düşkünü sübyancı dedi,
bir başkası kitap yazdı, kara kız adında ve en büyük ödülleri olan nobelle ödüllendirdiler. şimdi ben peygamberi çok seven ve peygamberin asla böyle olmadığını bunun düpedüz bir hakaret aşağılama, çarpıtma olduğunu bilen ben bu adama saldırmalı mıyım onu hapse mi atmalıyım. o adam allah nezdinde hata yapıyorsa zaten karşılığını bulacak. sonuçta o bunu fikir olarak görüp savunuyor.
mesela Osmanlı hakanı sultan 2. abdülhamid kadınların çarşaf giymesini yasaklamıştı, özellikle sarayda ve saraya giren kadınlarda bunu istemiyordu, neden çünkü o dönem iran ajanları çarşaf giyerek kılıf değiştirmek suretiyle devlet dairelerine sızarlardı, çarşaflı bir kadının çarşafını açtırıp onun gerçekten bir kadın mı yoksa kadın kılığına girmiş bir ajan mı olduğunu anlamak neredeyse imkansızdı, çünkü çarşafı açıp ta kişinin gerçekten bir kadın olduğuyla karşı karşıya kalındığında kolluk güçleri zor durumda kalıyordu.
buna rağmen Abdülhamit çarşaf ve bilhassa da karaçarşafı yasaklamıştı. İranlı ajanlara karşı bir tedbir olarak hiç olmazsa renkli çarşaf giyilmesini böylelikle kara çarşaf giyenlerin ajan olma ihtimalinin yükseleceğini düşünmekteydi.
toplum abdülhamite bu sebepten garez bile bağlamaya yüz tutmuştu.
demem o ki
toplum sebep ne olursa olsun dayatmaları sevmiyor, bu kişi Müslümanların halifesi konumundaki kişi dahi olsa.
iki tarafın söylediklerinin birbirinde karşılığı yok ve karşılığı olmayınca da ortaya laf ebeliğinden öte bir şey kalmıyor. söylenenlerin karşılık bulabilmesi için empati yapılmasına ihtiyaç var.
mesela geçen gün olmasan da olurduk sloganı ile ilgili bu sloganı ortaya atan kişinin sözlerini dinledim
diyor ki ne demek olmasan olmazdık
biz bunu sadece allah için söyleriz ve inanırız. bir Müslüman bu cümleyi doğru kabul eder ya da zikrederse zımmen kafir olur.
atatürke tamam. uludur önderdir ama benim varlık sebebim o değil allahtır bu cümleye tepki olarak olmasaydın da olurduk dedik diyor.
şimdi bu önermeyi bu düşünceyi yok kabul edebilirsiniz amma o vatandaşı ve onun gibi düşünenleri de küstürmüş olursunuz.kutuplaşmanın önünü kesmek istiyorsanız
onların dini değerlerini acıtmayacak bir ortak yol bulacaksınız.
şimdi Atatürk çok büyük bir insan
yaptığı hizmetler yenilikler
herşey harika
ama olmasaydın olmazdık ne yaa
fetişleştirme
tabulaştırma putlaştırma bunlara herkesin karşı olması lazım.
yine mesela mesela yaşam tarzına müdahele bu gün en çok tartışılan
hükümete tekrar tekrar getirilen bir eleştiri
pekii ama yeni genç türkiye döneminde yaşam tarzlarına müdahele olarak adlandırılabilecek pek çok uygulama var ve bunlar maalesef ataürk ve silah arkadaşlarına omuz vermiş arka durmuş destek olmuş dindar halkta daha o zamandan onlara karşı bir tepki geliştirmiştir.
bunları konuşmadan salt seviyor sevmiyora indirgemek meseleyi daha da karıştırıyor.
yine bir on kasım ertesi
yine seviyor sevmiyor falları,
kim daha çok sevmezdi, yok yok kim daha çok severdi kavgası.
bir ülkenin dağılan başsız kalan tek tek fertlerini bir araya getirip o tek tek fertlerden
koskoca ve yeniden bir millet oluşturan
küllerinden yeniden bir kıvılcımla alev almasını sağlayıp gönülleri vatan aşkı sevdasıyla yakan
ve mücadelenin fitilini ateşleyen,
sonra o mücadeleden mutlak bir zaferle çıkılmasını sağlayan, ve milletin yeni yönetim şeklinin cumhuriyet olmasının önderliğini yapan
kendi inandığı dünya görüşü ve değerlerince
millete bir gelişim planı çizen ve bunda da belli bir seviyeye kadar başarılı olan bir insanı
tartışıyoruz
bazı şeyleri tartışabilirsiniz ama
tartışmaya doğru yerden başlamak lazım,
atatürkü sevmemek diye bir şey olmayacağı gibi
onun her icraatı tartışmasız bu milletin değerleriyle ya da bu milletin her kesiminin diğerleriyle mutlak örtüşecek diye bir şey yok ve bunun için eleştirebilirsiniz de. hiç kimse hiçbir şey eleştirilemez diye bir şey yok. mutlaklaştırmak o şeyin mutlak olduğunu göstermez.
ancak seviyorum ya da sevmiyorum diye toptancı bir yaklaşım ne kadar da sağlıksız.
biz millet olarak gri alanları sevmiyoruz
ya hep ya hiç diyoruz. iyi ama bu kadar toptancılık bizi kutuplaştırmaktan öteye bir işe yaramıyor.
taraflar bir birini dinlemeden birbirinin önceliğini değerlerini kabul etmeden bodoslama dalıyor tartışmaya
yine bir mevlid kanrili
yine vıcık vıcık mesajlaşmalar, mevlidin idrakine varamadan
karşılıklı
ay ne kibarız ne kairşinas ne dostsever
yollu cilveleşmeler ve sırnaşmalar, yine göya başkasını övme
üzerinden lafı ustalıkla kendine getirmeler
peygamber kimdi, ne isterdi, vatan peygamber için ne demekti,
bunları sorgulamadan
ya da aslında çok iyi bilip te bilmeze yataraktan
bir iki fetöcü adına mağdur edebiyatına ya da
gerçekten münferit bir iki örneği alıp koskoca memleketin
karşı karşıya kaldığı felaketi görmezden gelip gözlerden sakındırmalar
vatanı denklemeler.
çok çok kıymetli peygamberin hayatını hayatlarımıza rehber edinmek dileğiyle
hayırlı kandiller.
Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.
Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;
Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.
Iztırap çek inleme... Ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.
Ezilmekten çekinme ... Gerilemekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.
Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkuresinden başka her varlığı unutan,
Kahramanlar gibi sen ebedi kalmalısın...
II
Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin;
Seninde bu dünyada nasibin var savaşmak!...
Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.
Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla,
Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova ,yayla...
Hayata ne biçimde geldinse bir borayla
Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.
KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından,
Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından.
Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.
Yüz paralık kurşunla gider “HAYAT” dediğin;
“ Tanrı yolu” uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
Güzel Kızıl Elma’na varmadan öleceksin.
III
Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
Işıksız kulübende boranın esişini
Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.
Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca
Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...
Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını “Paris”e, “Moskova”ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına.
Hey arkadaş!.. Bu yolda bende coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
Ölümüne , gamına, tipisine, karına...
IV
Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
Savaş... Bunu tadını ey Türk sen bulamazsın,
Ne sevgili yanında, ne baba ocağında...
Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara,
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara...
Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
“Çanakkale” ufkunda, “Sakarya” toprağında.
Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
Doğru sözü “Kül Tegin” kitabesinde ara...
Lenin’den bahsederse karşında bir maskara,
Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.
Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar!
Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar...
Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
Ruhlarımız buluşur elbet “Tanrıdağı”nda...
V
Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin ,
Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın,
Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.
Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak’tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.
Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın,
Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın.
Duyguların ölmüştür... Tapınılan bir kızın,
Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.
Iztırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç...
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında....
Hüseyin Nihal Atsız
tehditkar ve darbesevici adamların burda bize reklamını yapma cıs yanarsın, tuttuğun yol yol değil