İnsan önce kendini tanımalı,çünkü bütün yolculuklara kişi kendinden başlar.
ne kadar mutlusun ne kadar ön yargılısın ne kadar eğitimlisin ne kadar barbarsın ne kadar kendindesin ne kadar üşengeçsin ne kadar düşünebiliyorsun ne kadar anne,baba,kardeşsin ne kadar korkak yada cesursun ne kadar bâtılsın ne kadar insansın Ve insana dair bir çok şey..
Bir insan kendini bile daha doğru dürüst tanıyamıyorken,başkasını nasıl tanır.? İnsanları kendi önemsediğimiz değerlere göre görme eğilimimiz var. Bunun adı kaostur.
Mevlana ile Tebrizli Şems'in dostluğu gibidir, Esar Dede ve hocası Şeyh Galip'in dostluğu.. Bir zaman sonra,Esrar'ın gözleri perdelenmeye başlar ve üzer hocasını,Galip ,Bakar ama eskisi gibi değil… Söyler, ellere der gibi. Tutar, buz gibi... Tecrid... Bir ağacın yapraklarını dökmesi gibi hazana döner Esrar. Ne yapsın, bir şiir yazar özür beyanında:
Kâküllerine ol mehin, ey şâne dokunma
Zencîri kırar bu dil-i dîvâne dokunma Gül-berk misâli ciğerim pâreliyorsun
Ey bâd-ı seher, o gül-i handâne dokunma Feryâd-ı ene’l- hakeder âvâz-ı tanîni
İnsan önce kendini tanımalı,çünkü bütün yolculuklara kişi kendinden başlar.
ne kadar mutlusun
ne kadar ön yargılısın
ne kadar eğitimlisin
ne kadar barbarsın
ne kadar kendindesin
ne kadar üşengeçsin
ne kadar düşünebiliyorsun
ne kadar anne,baba,kardeşsin
ne kadar korkak yada cesursun
ne kadar bâtılsın
ne kadar insansın
Ve insana dair bir çok şey..
Bir insan kendini bile daha doğru dürüst tanıyamıyorken,başkasını nasıl tanır.?
İnsanları kendi önemsediğimiz değerlere göre görme eğilimimiz var.
Bunun adı kaostur.
Martin Heidegger,“Varoluşun özü, tasadır.
Tasa, insanın dünyaya terk edilmiş bir varlık olmasından kaynaklanır.”der..
Bu insanın “olmaya mahkum olma”sı dır..
Terk edilen insan,yalnız,doyumsuz,öfkeli,bencil ve hep acı içindedir.
Sartre’nin dediği gibi; İnsan, özgürlüğe mahkumdur.
Mevlana ile Tebrizli Şems'in dostluğu gibidir, Esar Dede ve hocası Şeyh Galip'in dostluğu..
Bir zaman sonra,Esrar'ın gözleri perdelenmeye başlar ve üzer hocasını,Galip ,Bakar ama eskisi gibi değil… Söyler, ellere der gibi. Tutar, buz gibi... Tecrid... Bir ağacın yapraklarını dökmesi gibi hazana döner Esrar. Ne yapsın, bir şiir yazar özür beyanında:
Kâküllerine ol mehin, ey şâne dokunma
Zencîri kırar bu dil-i dîvâne dokunma
Gül-berk misâli ciğerim pâreliyorsun
Ey bâd-ı seher, o gül-i handâne dokunma
Feryâd-ı ene’l- hakeder âvâz-ı tanîni
Fâş etmesin esrârını, peymane dokunma
Bünyân-ı nizam-ı felek ol kuy-ı beladır
Âlem yıkılır bu dil-i vîrâne dokunma
İçtikleri hep hunı ciğerdir fukara
Şeyha kerem et hatırı rindane dokunma
Eğlenceleri zülf-ü dil aram-ı elemdir
Dinle ne siyah gûndur o efsâne dokunma
Şâhım senin esrâr sadâkatli kulundur
Lûtfeyle o derviş-i perîşâne dokunma
Esrâr Dede
Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
Bundan gözlerimdeki kayalık,
İçimdeki serseri buzullar
Hookuuuss... pokus..
sihirlidir..