Kemal Sunal 70'li yıllarda Ertem Eğilmez'in Türk Sineması'na kazandırdığı bir Anti-Kahraman dır..
70'li yılların ortalarına doğru ülkedeki siyasal kamplaşmalar iyiden iyiye yoğunlaşıyor, siyasal belirsizlikler artıyor. Kıbrıs çıkartması, ambargolar, kıtlık, yoksulluk, yükselen sol muhalefet ve faşizan sesler... Sonra margarin, benzin kuyrukları, yoğun sokak terörü, cephe hükümetleri, kargaşa ve 12 Eylül...
bu dönem kültür-sanat bağlamında da çok yoğun bir dönem. Bir çok sanatçı yine bu dönemde sol muhalefetin öncülük misyonunu taşıdığı için "vatan haini" ilan edilip ya yasaklandı ya da ülkeden uzaklaştırıldı.
Salako filmiyle başlayan başrolleri onu bir anda herkesin sevgilisi haline getirdi.
Türkiye İnsanının aradığı anti-kahramandı.
Onun salaklığı hesabı kitabı olmamasından geçer. O ne şöhreti, ne parayı ne de iktidarı istemektedir. Kendi özgürlüğünün peşinden koşar, zaten kaybedendir, iktidarla işi ve hesabı olmaz. Afilli cümlelerle halka hitap etmez, cebindeki üç kuruşu fakire fukaraya dağıtır. Bunu da bir kahramanlık gösterisi olarak değil, bir kurtarıcı olarak yapmaz. Mayasında paylaşmak olduğu için yapar.
Onun filmlerinde gücün peşinden koşan, kurnazlıkla köşe dönmeye çalışanın hesapları hep yanlış çıkar. Onların yoluna Neo'lar, Superman'ler taş koymaz. Nitekim yanlış hesap Bağdat'tan döner zaten. Bu mücadeleyi verirken, herkesin yaşadığı türden zorluklarla karşılaşır. Üç kağıtçıların eline düşer, onu kandırmaya kalkışan birileri olur, margarin kuyrukları, faşizm, feodalizm Kemal Sunal filmlerinde mutlaka dekor olarak varlığını korur. Ancak Şaban vb. karakterler asla soyut kavramlarla mücadele etmez. Yel değirmenleriyle savaşan bir Don Kişot değildir Kemal Sunal.
Anti-kahramanın erdemliliği böyle bir şeydir.
İşte bunlardır Kemal Sunal'ın beyaz perdede yıldızlaşmasının nedenleri.
28 yaşındayken İtalyan Büyükelçisinin tavsiyesi üzerine Ankara’da, Devlet Opera ve Balesi’nde (o yıllarda Devlet Tiyatrosu’na bağlıydı) kadroya alınan genç müzisyen, sahnedeki beceriksizliği ve kötü sesi bahane edilerek üç gösteri sonra İtalya’ya geri yollanmıştı.
Pavarotti’nin bizden kovulmasından bir yıl sonraki Moskova performansı..
Kemal Sunal 70'li yıllarda Ertem Eğilmez'in Türk Sineması'na kazandırdığı bir Anti-Kahraman dır..
70'li yılların ortalarına doğru ülkedeki siyasal kamplaşmalar iyiden iyiye yoğunlaşıyor, siyasal belirsizlikler artıyor. Kıbrıs çıkartması, ambargolar, kıtlık, yoksulluk, yükselen sol muhalefet ve faşizan sesler... Sonra margarin, benzin kuyrukları, yoğun sokak terörü, cephe hükümetleri, kargaşa ve 12 Eylül...
bu dönem kültür-sanat bağlamında da çok yoğun bir dönem. Bir çok sanatçı yine bu dönemde sol muhalefetin öncülük misyonunu taşıdığı için "vatan haini" ilan edilip ya yasaklandı ya da ülkeden uzaklaştırıldı.
Salako filmiyle başlayan başrolleri onu bir anda herkesin sevgilisi haline getirdi.
Türkiye İnsanının aradığı anti-kahramandı.
Onun salaklığı hesabı kitabı olmamasından geçer.
O ne şöhreti, ne parayı ne de iktidarı istemektedir.
Kendi özgürlüğünün peşinden koşar, zaten kaybedendir, iktidarla işi ve hesabı olmaz. Afilli cümlelerle halka hitap etmez, cebindeki üç kuruşu fakire fukaraya dağıtır. Bunu da bir kahramanlık gösterisi olarak değil, bir kurtarıcı olarak yapmaz. Mayasında paylaşmak olduğu için yapar.
Onun filmlerinde gücün peşinden koşan, kurnazlıkla köşe dönmeye çalışanın hesapları hep yanlış çıkar. Onların yoluna Neo'lar, Superman'ler taş koymaz. Nitekim yanlış hesap Bağdat'tan döner zaten.
Bu mücadeleyi verirken, herkesin yaşadığı türden zorluklarla karşılaşır. Üç kağıtçıların eline düşer, onu kandırmaya kalkışan birileri olur, margarin kuyrukları, faşizm, feodalizm Kemal Sunal filmlerinde mutlaka dekor olarak varlığını korur. Ancak Şaban vb. karakterler asla soyut kavramlarla mücadele etmez. Yel değirmenleriyle savaşan bir Don Kişot değildir Kemal Sunal.
Anti-kahramanın erdemliliği böyle bir şeydir.
İşte bunlardır Kemal Sunal'ın beyaz perdede yıldızlaşmasının nedenleri.
Rahmetle anıyorum ..
.....Devrimcidir...
"Bir film ayakkabıdaki taş gibi olmalı."
Lars von Trier
28 yaşındayken İtalyan Büyükelçisinin tavsiyesi üzerine Ankara’da, Devlet Opera ve Balesi’nde (o yıllarda Devlet Tiyatrosu’na bağlıydı) kadroya alınan genç müzisyen, sahnedeki beceriksizliği ve kötü sesi bahane edilerek üç gösteri sonra İtalya’ya geri yollanmıştı.
Pavarotti’nin bizden kovulmasından bir yıl sonraki Moskova performansı..