mevlana derki sırat köprüsü kıldan ince kılıçtan keskindir benimse üstüne binalar kurasım gelir der.aslında bu bi mecazdır. metefordur.meteforlarsa aynı corafi bi bölgenin haritası gibidir nasılki hiç bilmediğiniz bi yerde elinizde o bölgenin haritası varsa ve siz o haritayi doğru okuyabilirseniniz o bölgeyi az çok billirsiniz. yolunuzu bulursunuz.mecazlarda aynı harita gibidir.meleküt alemin de yazmışım arabinin yazdıklarını ikinci tecelli ikinci taayyün derken bi bölgenin corafi yapısının haritası gibi bi durumunu tarif ettiğini düşünüyorum.
evet zamanı hissedip algılarsak zamanı tanırız. ve zamanın tüm sıfatlarını öğrendiğimizde de neyi nasıl yaptığını anlarız. mesela yakın bi arkadaşımızı iyi tanırız ne zaman nasıl hareket edeceğini hangi durumlarda nasıl davranışlar sergileyeceğini biliriz zamanıda o yakın arkadaşımız gibi tanırsak zamanında hangi durumlarda nasıl davranışlar sergileyeceğini biliriz ve o zaman onunla neler yapıp neler yapamayacağımızıda biliriz
yaklaşık 10 yıl önce lapsekinin illasköyünde güreş devesi olan sert mizaçlı bi adam devesinin bakımını yaparken deve kolunu omuzunun hizasından ısırıp kopartıyor. hastaneye kaldırıyorlar. ameliyat yara kapatılıyor kol dikilmiyor ne hikmetse bende sebebini sormadım. sadece kulaktan kulağa yayılan devecinin olmayan kolundaki parmağının sızladığını söylediğini duymuştum. çok enteresan gelmişti olmayan kolun parmağındaki tırnak sızlarmı. sonra bi gün torununa sordum dedenin kopan kolundaki parmağının tırnağı sızlıyormuş doğrumu bu diye.gülümsedi. ve ekledi. daha hastaneden çıkmadan amaliyattan sonraki günlerde dedesinin baş ucundayken parmaklarının arasının kaşındığını parmaklarının arasını kaşımasını istemiş baştan çok şaşırdığını ama kolun yokki diyemediğini gözlerinin dolduğunu ve elini battaniyenin altına sokup yatağı kaşıdığını dedesinin de güzel kaşımadığı için ona sövdüğünü anlattı bana.
Sözkonusu fotoğrafların yaşayan her şeyin muhtevasında 'yaşam gücü' bulunduğunun ya da 'aura'nın varlığının fiziksel kanıtı olduğunu belirten Kirlian, böylece, kendi metodu ile, öteden beri okültistlerin ve teozofların varlığını ileri sürdükleri, canlı bedenlerini sarmalayan, nadir vakalar haricinde gözle görülemez olan aura’nın varlığını kanıtlamış olduğunu iddia etmiştir. Kirlian fotoğrafçılığının ünlü olduğu yönlerden biri de insan vücudundaki akupunktur noktalarını işaret edebilmesidir. Bu iddiayı doğrulamak için yapılan deneylerden en ilginci, bir bitki yaprağının bir kısmı kesilse de, kirlian fotoğraflarında yaprak sanki kesilmemiş gibi, yaprağın bir bütün halinde ışınımının devam etmiş olmasıdır. Bu da, Semyon Kirlian’a göre fotoğraflardaki ışınım görüntülerinin önceden bilinen fiziksel etkenlerden kaynaklanmadığını ortaya koyan açık bir kanıttır. Bu tür 'kanıtlar' neden metal paraların dahi 'aura'sının olduğunu açıklayamadıkları için bilimsel çevrelerde kabul görmezler. vikipedi den alıntı.
1939'dan sonra Kirlian'ın buluşu daha önceleri 'elektrografi', 'elektrofotoğrafi' adlarıyla bilinen tekniğin yeniden tanınmasını sağladı. Fikrin temeli (ki kuru fotoğraf kopyalamayı mümkün kılmıştır) 1777'ye kadar erken bir zamanda George Christoph Lichtenberg tarafından atılmıştır. Bu alanda daha sonra çalışmalarda bulunan, aralarında Nikola Tesla'nın da olduğu bilimadamları 19-20'nci yüzyıllarda bu etkiyi daha derinlemesine incelemişlerdir. Ama Kirlian, bu araştırmayı seleflerinden daha ileriye götürmüştür. O dönemdeki bilim adamlarından bazıları kirlian fotoğrafçılığında sözkonusu olan güce “kirlian enerjisi” adını, bazı Rus ve Çekoslavak bilim adamları (Dr. Zdenek Rejdak) ise “biyoenerji” adını vermiştir. Fakat 1940’lı ve 1950’li yıllarda Sovyetler Birliği’nde aura’ya veya enerji-beden’le ilgili verilerin yeterli olmayışından dolayı, kirlian cihazı ününe ancak 1960’larda, yine Sovyet bilim adamlarının çalışmalarıyla kavuşmuştur. Kirlian fotoğrafçılığı yöntemi Kazakistan devlet üniversitesi’nce 1968’de yayımlanan “Kirlian Etkisi’nin Biyolojik Mahiyeti” adlı çalışmayla bilim dünyasına sunulmuştur. Bu çalışmaların Batı’ya tanıtılması ya da bu konunun Batı’da popüler hale gelmesi ise Sheila Ostrander ve Lynn Schroeder adlı araştırmacı yazarların 1978’de yayımladıkları kitapla gerçekleşmiştir. vikipedi den alıntı.
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı” dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi. Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya! ” dediler. Kapıyı kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu: Gönül mü Tanrı’dır, Tanrı mı gönül?
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar, bilişikte yok olmuşlardır.
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir. Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder. Tanrı’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan da yücedir, kürsüden de, boşluktan da! mevlana
mevlana derki
sırat köprüsü kıldan ince kılıçtan keskindir benimse üstüne binalar kurasım gelir der.aslında bu bi mecazdır. metefordur.meteforlarsa aynı corafi bi bölgenin haritası gibidir nasılki hiç bilmediğiniz bi yerde elinizde o bölgenin haritası varsa ve siz o haritayi doğru okuyabilirseniniz o bölgeyi az çok billirsiniz. yolunuzu bulursunuz.mecazlarda aynı harita gibidir.meleküt alemin de yazmışım arabinin yazdıklarını ikinci tecelli ikinci taayyün derken bi bölgenin corafi yapısının haritası gibi bi durumunu tarif ettiğini düşünüyorum.
Rüzgar ateş için neyse, ayrıIık da aşk için odur.Eğer aşk küçükse söndürür, büyükse daha da kuvvetIendirir.
Mevlana
Nefsin ejderhadır. ÖIdü sanma, uykuya daIar o. Dertten eIine fırsat düşmediği için uyur. Derdin bitince çıkar hemen. Hüner; dertsizken de nefsi uykuda tutmadadır.
mevlana
ATATÜRK yüzünden türkiye ile ilgili planlarımızda 50 yıllık bi gecikme oldu demiştir.
evet zamanı hissedip algılarsak zamanı tanırız. ve zamanın tüm sıfatlarını öğrendiğimizde de neyi nasıl yaptığını anlarız. mesela yakın bi arkadaşımızı iyi tanırız ne zaman nasıl hareket edeceğini hangi durumlarda nasıl davranışlar sergileyeceğini biliriz zamanıda o yakın arkadaşımız gibi tanırsak zamanında hangi durumlarda nasıl davranışlar sergileyeceğini biliriz ve o zaman onunla neler yapıp neler yapamayacağımızıda biliriz
yaklaşık 10 yıl önce lapsekinin illasköyünde güreş devesi olan sert mizaçlı bi adam devesinin bakımını yaparken deve kolunu omuzunun hizasından ısırıp kopartıyor. hastaneye kaldırıyorlar. ameliyat yara kapatılıyor kol dikilmiyor ne hikmetse bende sebebini sormadım. sadece kulaktan kulağa yayılan devecinin olmayan kolundaki parmağının sızladığını söylediğini duymuştum. çok enteresan gelmişti olmayan kolun parmağındaki tırnak sızlarmı. sonra bi gün torununa sordum dedenin kopan kolundaki parmağının tırnağı sızlıyormuş doğrumu bu diye.gülümsedi. ve ekledi. daha hastaneden çıkmadan amaliyattan sonraki günlerde dedesinin baş ucundayken parmaklarının arasının kaşındığını parmaklarının arasını kaşımasını istemiş baştan çok şaşırdığını ama kolun yokki diyemediğini gözlerinin dolduğunu ve elini battaniyenin altına sokup yatağı kaşıdığını dedesinin de güzel kaşımadığı için ona sövdüğünü anlattı bana.
Sözkonusu fotoğrafların yaşayan her şeyin muhtevasında 'yaşam gücü' bulunduğunun ya da 'aura'nın varlığının fiziksel kanıtı olduğunu belirten Kirlian, böylece, kendi metodu ile, öteden beri okültistlerin ve teozofların varlığını ileri sürdükleri, canlı bedenlerini sarmalayan, nadir vakalar haricinde gözle görülemez olan aura’nın varlığını kanıtlamış olduğunu iddia etmiştir. Kirlian fotoğrafçılığının ünlü olduğu yönlerden biri de insan vücudundaki akupunktur noktalarını işaret edebilmesidir. Bu iddiayı doğrulamak için yapılan deneylerden en ilginci, bir bitki yaprağının bir kısmı kesilse de, kirlian fotoğraflarında yaprak sanki kesilmemiş gibi, yaprağın bir bütün halinde ışınımının devam etmiş olmasıdır. Bu da, Semyon Kirlian’a göre fotoğraflardaki ışınım görüntülerinin önceden bilinen fiziksel etkenlerden kaynaklanmadığını ortaya koyan açık bir kanıttır. Bu tür 'kanıtlar' neden metal paraların dahi 'aura'sının olduğunu açıklayamadıkları için bilimsel çevrelerde kabul görmezler.
vikipedi den alıntı.
1939'dan sonra Kirlian'ın buluşu daha önceleri 'elektrografi', 'elektrofotoğrafi' adlarıyla bilinen tekniğin yeniden tanınmasını sağladı. Fikrin temeli (ki kuru fotoğraf kopyalamayı mümkün kılmıştır) 1777'ye kadar erken bir zamanda George Christoph Lichtenberg tarafından atılmıştır. Bu alanda daha sonra çalışmalarda bulunan, aralarında Nikola Tesla'nın da olduğu bilimadamları 19-20'nci yüzyıllarda bu etkiyi daha derinlemesine incelemişlerdir. Ama Kirlian, bu araştırmayı seleflerinden daha ileriye götürmüştür. O dönemdeki bilim adamlarından bazıları kirlian fotoğrafçılığında sözkonusu olan güce “kirlian enerjisi” adını, bazı Rus ve Çekoslavak bilim adamları (Dr. Zdenek Rejdak) ise “biyoenerji” adını vermiştir. Fakat 1940’lı ve 1950’li yıllarda Sovyetler Birliği’nde aura’ya veya enerji-beden’le ilgili verilerin yeterli olmayışından dolayı, kirlian cihazı ününe ancak 1960’larda, yine Sovyet bilim adamlarının çalışmalarıyla kavuşmuştur. Kirlian fotoğrafçılığı yöntemi Kazakistan devlet üniversitesi’nce 1968’de yayımlanan “Kirlian Etkisi’nin Biyolojik Mahiyeti” adlı çalışmayla bilim dünyasına sunulmuştur. Bu çalışmaların Batı’ya tanıtılması ya da bu konunun Batı’da popüler hale gelmesi ise Sheila Ostrander ve Lynn Schroeder adlı araştırmacı yazarların 1978’de yayımladıkları kitapla gerçekleşmiştir.
vikipedi den alıntı.
insanda yürek gönül kalp neyse.
insanlıkta basın medya kamuoyu çok benzerlikleri vardır.
mesnevi:gönül mü tanrı dır tanrımı gönül?
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı” dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya! ” dediler. Kapıyı kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu: Gönül mü Tanrı’dır, Tanrı mı gönül?
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar, bilişikte yok olmuşlardır.
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir. Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder. Tanrı’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!
mevlana