kelebek teorisi..hani bir çift kelebek kanadı titreşiminin yarattığı hava dalgalarının kar topu gibi büyüyerek Tayland açıklarında kasırgaya sebep olduğunu anlatan teori..
Kamyon Şöförü - 1980 Bir Günün Hikayesi - 1980 Çiçek Abbas - 1981 Çirkinler de Sever - 1982 14 Numara - 1986 Gökyüzü - 1986 Prenses - 1987 Berlin in Berlin - 1993 Bay E - 1994 Propaganda - 1999 Komiser Şekspir - 2000 Romantik - 2000 Banka 2002
YAPIMCI FİLMOGRAFİSİ
Berlin in Berlin 1993 Bay E 1995 Propaganda 1999 Komser Şekspir 2000 Romantik 2001 Okul 2003 Tramvay 2003 Avrupa Yakası (TV) 2004
SENARİST FİLMOGRAFİSİ
Bir Günün Hikayesi 1980 Çirkinler De Sever 1981 14 Numara 1985 Gökyüzü 1986 Prenses 1986 Berlin in Berlin 1993 Bay E 1995 Propaganda 1999 Romantik 2001 Banka 2002
KAMERAMAN FİLMOGRAFİSİ Bay E - 1995
BELGESEL FİLMOGRAFİSİ Baskın - 1978 Halk Türküsü - 1980
AKTÖR FİLMOGRAFİSİ
Gökyüzü - 1986 Robert'in Filmi - 1990 Propaganda - 1999.... Çoban Banka - 2002 Avrupa Yakası (TV) 2004.... Konuk Oyuncu
KATILDIĞI FESTİVALLER VE ÖDÜLLERİ
Halk Türküsü - 1980 Moskova Film Festivali'nde gösterildi. Bir Günün Hikayesi - 1982 Antalya Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Çiçek Abbas - 1981 Antalya Film Festivali - En İyi Senaryo Ödülü Çirkinler de Sever - 1982 Antalya Film Festivali - En İyi Film 14 Numara - Antalya Film Festivali - En İyi Yönetmen - En İyi İkinci Film - En İyi Erkek Oyuncu - En İyi Yardımcı Oyuncu Berlin In Berlin - Moskova Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu
Ödüllü Tv ve Sinema Reklam Filmleri 1988 Emlak Bankası - Kristal Elma 1990 Renault 11 - Yılın En İyi Reklam Filmi
1964 yılında doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde Lisans öğrenimini tamamladıktan sonra, İngiltere Warwick Üniversitesi'nde kültürel çalışmalar dalında master yaptı. TV yönetmenliği ve yazarlığı deneyimine sahip olan Derviş Zaim'in yayınlanmış bir romanı (Ares Harikalar Diyarında (1995)) bulunmaktadır. İlk filmi 'Tabutta Rövaşata (1996) ' ile yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül kazandı. Filler ve Çimen ikinci filmidir.ve diğeri Çamur.. tek filmini izledim valla Filler&Çimen..
Savaş genemi kekeme oldum bak bu vakit alır var bir makinalım Savaş yakınsa akıl aklımda buradadır biz sakınalım barışa çare bakınalım Çok hasta o kanı akıtanın hesabı çoksa nakit alın pardon şu camı kapatalım Bu çok soğuk bir dünya napalım biz patron üşümüş ortadoğudan yakıt alın İyice kanıda akıtalım ki izimiz olsun kahrolun savaş bir sayfa kapatalım Yoksa bizde yakılalım düşman hep markajımda sizde yakın alın hoop terörü yakın atın Ceza adım ve acı tadım bir miğfer bir bomba bol mermi ve tüfek alın Fakat ölen her masum çocuk içinse kına yakın bana bakın lan şimdi savaşı çizdim karaladım Koca bir dünya paraladın iki seferde yaraladın hiçbir işede yaramadın çocuklar öldü kaldı Hep sakat sorumluları paravanın sen arkasına mı sakladın...
Eşsiz perspektifi ve merhametsiliği, hikayelerindeki çoğu zaman nihilizme varan yaklaşımı ile Roman Polanski, sinema dünyasına silinmez bir iz bırakmıştır. Düşmanca, ironik bir dünyada var olmaya çabalayan sıradan insanların amoral hikayelerini, kara mizaha yakın, gerilim ve sürrealizm öğelerini rasgele kullanarak anlatışıyla Alfred Hitchcock’a benzetilse de Polanski, bir çok farklı türü denemesi bakımından Hitchcock’dan ayrılmaktadır. Yönetmen bu açıdan kendisini her çeşit film kategorisinin imkanlarını deneyen bir “sinema playboyu” olarak isimlendirmektedir. Neredeyse tüm filmlerinde karşılaşılan pesimist yaklaşımı, yönetmenin yıllarca süren çocukluk travmalarına bağlanabilir.
Polanski, 18 Ağustos 1933’de Polonyalı bir Yahudi ile bir Rus göçmeninin oğlu olarak Paris’te dünyaya gelir. Üç yaşında ailesi ile birlikte Krakov’un Polonya mahallesine taşınması, 1940’da şehrin Almanlar tarafından işgal edilmesi sebebiyle talihsiz bir karar olacaktır. Krakov’da bir Yahudi gettosu kurulması, ardından ailesinin bir toplama kampına gönderilmesi hayatlarını iyice zorlaştıracaktır.
Naziler tarafından götürülmesinden hemen önce babasının sayesinde kaçmayı başaran Polanski, iyiliksever Katolik ailelerin yardımı sayesinde hayatta kalmayı başarmıştır. Bulabildiği her filmi seyrederek yaşadığı hayatın gerçeklerinden biraz olsun uzaklaşmaya çalışan yönetmenin bir film meraklısı haline gelmesi bu döneme denk düşer. Sinema, ona gerçek dünyada bulamadığı sığınma ve korumayı sağlamaktadır.
Bir zaman Almanlar için adeta bir hedef haline gelen Polanski, bir patlama esnasında ağır yaralar almasının hemen ardından, annesinin Auschwitz’de öldüğünü öğrenecektir. Kamptan sağ olarak kurtulmayı başaran babası, oğluyla birlikte Krakov’a döner. Babasının tekrar evlenmesi üzerine, artık bir yetişkin olan Polanski, evden ayrılır. Kişisel bunalımları sürse de, sinemaya olan sevgisi bu kargaşa ortamından sağ çıkabilecektir.
O dönemde onu çok etkileyen iki film, Laurance Oliver’ın “Hamlet”i ile Carol Reed’in “Odd Man About” u olacaktır. 16 yaşında üç kişiyi öldüren bir katilin dördüncü kurbanı olmaktan kıl payı kurtulmasının ardından babası, Polanski’yi bir teknik okula gönderir. 1950’de bir sinema okuluna devam etmek üzere okulu terk eder. Aynı zamanda Krakov tiyatrosunda aktör olarak işe başlar. İlk sahneye çıkışı, 1954’de Andrezj Wajda’nın “Pokolenie / A Generation”ı ile olacaktır.
1954’te Lodz’un ünlü Devlet Film Okulu’ndaki yönetmenlik bölümüne girmeyi başarabilen altı kişiden biri arasında yer alan Polanski, üç yıl sonra öğrencilik döneminin ilk filmi olan “Rozbijemy Zabawe/ Break Up The Party” yi çeker. Bir gurup haydutun bir okul partisini yok etmesini konu alan film neredeyse okuldan atılmasına sebep olacaktır. Bir sonraki filmi “Two Men and A Wardrobe”, beş uluslarası ödül alarak yönetmenin en ünlü filmlerinden biri olacaktır. Bunlar ve ardından gelen “Le Gros et le Maigre”(The Fat and the Lean) (mezuniyetinin hemen ardından çekecektir) gibi kısa filmlerindeki kara mizah, yönetmenin sonraki filmlerinin de başlıca özelliklerinden biri haline gelir.
İlk başyapıtı 1962’de çektiği “ Knife in The Water” olur. Gelecekteki filmlerinin çoğunda olduğu gibi, bu filmde de senaryo üzerinde kendisi çalışmıştır. Belirsizliklerle dolu bir psikolojik dram olan film, karısını ve bir anlık hevesle aldıkları bir otostopçuyu (ki otostopçu rakibi haline gelecektir) etkileyebilmek için alçakça girişimlerde bulunan bir kocanın hikayesini konu alır. Görsel açıdan üstünlüğüyle adından söz edilen film (bu da yönetmenin eserlerindeki ortak özelliklerden biridir) , aynı zamanda yönetmenin tamamını Polonya’da çektiği tek filmdir.
Sonraki iki filmini çekmek üzere İngiltere’ye giden yönetmenin İngiltere’de yaptığı ilk film olan “ Repulsion”, box-office’de parlak bir başarı elde edememekle beraber, psikolojik gerilim filmleri arasında bir mihenk taşı haline gelir. Filmin, aynı zamanda yönetmenin en çok sevdiği filmi olduğu söylenmektedir. Polanski’nin Hollywood’a ayak basışı, 1968’de çektiği korku filmi “Rosemary’s Baby” ile olur. Önceki eserlerinde olduğu gibi bu filmde de yönetmen, çoğu yönetmenin uğraşıp da başaramadığı bir şeyi başararak uğursuzluklara işaret eden bir dehşet havası yaratacaktır.
Bir sonraki filmi “Macbeth”, aslına sadık kalmakla birlikte, ihtilaflı bir Shakespeare uyarlamasıdır. İkinci karısı Sharon Tate’in Manson Ailesi tarafından canice öldürülmesinin hemen ardından çekilmesi, yönetmenin hissettiği acı ve şiddetin filme yansımasına sebep olmuştur.
Bu filmin ardından kılık değiştiren yönetmen, İtalya’ya gidip bir seks komedisi çeker. Ardından, en iyi filmlerinden biri sayılan “Chinatown”u çekmek üzere tekrar Hollywood’a dönecektir (1974) . Can çekişmekte olan “Kara Film” akımını yeniden canlandıran film, Polanski’ye bir Oskar, bir de İngiliz Akademi Ödülü getirir. 1976 yılında çektiği heyecan verici ve gerçeküstü “ The Tenant” ile başarıları devam eder.uğursuz, paranoyak bir delilik, suistimal ve intikam hikayesini anlatan filmin Polanski’nin Paris’e geldiği ilk yıllarda yaşadığı mahallede çekildiği söylentileri vardır.
Bir yıl sonra, yönetmenin adı çok farklı bir sebeple gazete sayfalarında yer almaya başlayacaktır: Polanski, 13 yaşında bir kıza tecavüzden suçlu bulunacaktır. Bu olayın ardından çalışmalarına Hollywood’da devam etmesi imkansızlaşınca, Paris’e yerleşir ve Fransız vatandaşlığına geçer. 1979 yılına kadar da film yapmaz. Thomas Hardy’nin bir romanından uyarlanan üç saat uzunluğundaki “Tess” (17 yaşındaki Nastassja Kinski filmde rol alacaktır.) , Fransa’da o zamana kadar çekilen en pahalı film olur. Bunun karşılığını, Polanski’ye bir Oskar ödülü ve Cesar’da en iyi yönetmen ödülüyle ödeyecektir.
Bir sonraki filmi olan “Pirates” (1986) ise tam bir hayal kırıklığı yaratacaktır. Yönetmenin diğer komedi filmlerinde olduğu gibi, bu film de hiçbir başarı elde edemez. Gerçekte, “Tess”in sağladığı başarının ardından, Polanski’nin çalışmaları aralıklı olarak devam edecek ve eskisi kadar başarılı çalışmalar olmayacaktır. 1987’de çektiği ve Harrison Ford’un rol aldığı gerilim filmi “Frantic”, ne eleştirmenlerden, ne de işin ticari kısmıyla ilgilenenlerden olumlu puan alamadı.
1992’deki “ Bitter Moon” un dikkat çekmesinin tek sebebi de, Hugh Grant’ın filmde rol almasıydı. Polanski eleştirmenlerin övgüsünü ancak 1994’te çektiği “ Death and the Maiden” ile kazanabildi. Ariel Dorfman’ın oyunundan uyarlanan filmde Ben Kingsley ve Sigourney Weaver başrol oyunculuğu yaptılar. İki yıl sonra deneysel bir çalışma olan “ Gli Angeli”ye imza atan yönetmen, 1999’da “The Ninth Gate” ile esrarlı gerilim filmlerine dönüş yaptı.
Yönetmen, 2002 yılında, kendi yaşam öyküsünün aynası niteliğindeki “The Pianist”i çekti. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Varşova'nın varoş sokaklarında yaşam savaşı veren bir adamın hikayesini konu alan film, 55. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'ne layık görüldü.
Sinemada oyunculuk denemeleri de olan Polanski, 1994’de Giuseppe Tornatore’nin yönettiği “ A Pure Formality” de Gerard Depardieu ile birlikte rol aldı.
-hahaheha..bu oyun sandığımdan daha çabuk bitecek..
-belli olmaz zar yuvarlaktır..(fasulye filmi)
:))) süper..LSD planlasa bu kadar olmazdı ha!
aynen..
filler tepişirken olan çimenlere olur..
kelebek teorisi..hani bir çift kelebek kanadı titreşiminin yarattığı hava dalgalarının kar topu gibi büyüyerek Tayland açıklarında kasırgaya sebep olduğunu anlatan teori..
SİNEMA FİLMOGRAFİSİ
Kamyon Şöförü - 1980
Bir Günün Hikayesi - 1980
Çiçek Abbas - 1981
Çirkinler de Sever - 1982
14 Numara - 1986
Gökyüzü - 1986
Prenses - 1987
Berlin in Berlin - 1993
Bay E - 1994
Propaganda - 1999
Komiser Şekspir - 2000
Romantik - 2000
Banka 2002
YAPIMCI FİLMOGRAFİSİ
Berlin in Berlin 1993
Bay E 1995
Propaganda 1999
Komser Şekspir 2000
Romantik 2001
Okul 2003
Tramvay 2003
Avrupa Yakası (TV) 2004
SENARİST FİLMOGRAFİSİ
Bir Günün Hikayesi 1980
Çirkinler De Sever 1981
14 Numara 1985
Gökyüzü 1986
Prenses 1986
Berlin in Berlin 1993
Bay E 1995
Propaganda 1999
Romantik 2001
Banka 2002
KAMERAMAN FİLMOGRAFİSİ
Bay E - 1995
BELGESEL FİLMOGRAFİSİ
Baskın - 1978
Halk Türküsü - 1980
AKTÖR FİLMOGRAFİSİ
Gökyüzü - 1986
Robert'in Filmi - 1990
Propaganda - 1999.... Çoban
Banka - 2002
Avrupa Yakası (TV) 2004.... Konuk Oyuncu
KATILDIĞI FESTİVALLER VE ÖDÜLLERİ
Halk Türküsü - 1980 Moskova Film Festivali'nde gösterildi.
Bir Günün Hikayesi - 1982 Antalya Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu
Çiçek Abbas - 1981 Antalya Film Festivali - En İyi Senaryo Ödülü
Çirkinler de Sever - 1982 Antalya Film Festivali - En İyi Film
14 Numara - Antalya Film Festivali - En İyi Yönetmen - En İyi İkinci Film - En İyi Erkek Oyuncu - En İyi Yardımcı Oyuncu
Berlin In Berlin - Moskova Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu
Ödüllü Tv ve Sinema Reklam Filmleri
1988 Emlak Bankası - Kristal Elma
1990 Renault 11 - Yılın En İyi Reklam Filmi
ne bu ya yünetmenler geçidi mi..
1964 yılında doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde Lisans öğrenimini tamamladıktan sonra, İngiltere Warwick Üniversitesi'nde kültürel çalışmalar dalında master yaptı.
TV yönetmenliği ve yazarlığı deneyimine sahip olan Derviş Zaim'in yayınlanmış bir romanı (Ares Harikalar Diyarında (1995)) bulunmaktadır. İlk filmi 'Tabutta Rövaşata (1996) ' ile yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül kazandı. Filler ve Çimen ikinci filmidir.ve diğeri Çamur..
tek filmini izledim valla Filler&Çimen..
A Clockwork Orange Stanley Kubrik'in en iyi filminden biri..her filminde olduğu gibi bunu izlerken de bi kasıldım yani..rahatsızlık verici..
Savaş genemi kekeme oldum bak bu vakit alır var bir makinalım
Savaş yakınsa akıl aklımda buradadır biz sakınalım barışa çare bakınalım
Çok hasta o kanı akıtanın hesabı çoksa nakit alın pardon şu camı kapatalım
Bu çok soğuk bir dünya napalım biz patron üşümüş ortadoğudan yakıt alın
İyice kanıda akıtalım ki izimiz olsun kahrolun savaş bir sayfa kapatalım
Yoksa bizde yakılalım düşman hep markajımda sizde yakın alın hoop terörü yakın atın
Ceza adım ve acı tadım bir miğfer bir bomba bol mermi ve tüfek alın
Fakat ölen her masum çocuk içinse kına yakın bana bakın lan şimdi savaşı çizdim karaladım
Koca bir dünya paraladın iki seferde yaraladın hiçbir işede yaramadın çocuklar öldü kaldı
Hep sakat sorumluları paravanın sen arkasına mı sakladın...
Eşsiz perspektifi ve merhametsiliği, hikayelerindeki çoğu zaman nihilizme varan yaklaşımı ile Roman Polanski, sinema dünyasına silinmez bir iz bırakmıştır. Düşmanca, ironik bir dünyada var olmaya çabalayan sıradan insanların amoral hikayelerini, kara mizaha yakın, gerilim ve sürrealizm öğelerini rasgele kullanarak anlatışıyla Alfred Hitchcock’a benzetilse de Polanski, bir çok farklı türü denemesi bakımından Hitchcock’dan ayrılmaktadır. Yönetmen bu açıdan kendisini her çeşit film kategorisinin imkanlarını deneyen bir “sinema playboyu” olarak isimlendirmektedir. Neredeyse tüm filmlerinde karşılaşılan pesimist yaklaşımı, yönetmenin yıllarca süren çocukluk travmalarına bağlanabilir.
Polanski, 18 Ağustos 1933’de Polonyalı bir Yahudi ile bir Rus göçmeninin oğlu olarak Paris’te dünyaya gelir. Üç yaşında ailesi ile birlikte Krakov’un Polonya mahallesine taşınması, 1940’da şehrin Almanlar tarafından işgal edilmesi sebebiyle talihsiz bir karar olacaktır. Krakov’da bir Yahudi gettosu kurulması, ardından ailesinin bir toplama kampına gönderilmesi hayatlarını iyice zorlaştıracaktır.
Naziler tarafından götürülmesinden hemen önce babasının sayesinde kaçmayı başaran Polanski, iyiliksever Katolik ailelerin yardımı sayesinde hayatta kalmayı başarmıştır. Bulabildiği her filmi seyrederek yaşadığı hayatın gerçeklerinden biraz olsun uzaklaşmaya çalışan yönetmenin bir film meraklısı haline gelmesi bu döneme denk düşer. Sinema, ona gerçek dünyada bulamadığı sığınma ve korumayı sağlamaktadır.
Bir zaman Almanlar için adeta bir hedef haline gelen Polanski, bir patlama esnasında ağır yaralar almasının hemen ardından, annesinin Auschwitz’de öldüğünü öğrenecektir. Kamptan sağ olarak kurtulmayı başaran babası, oğluyla birlikte Krakov’a döner. Babasının tekrar evlenmesi üzerine, artık bir yetişkin olan Polanski, evden ayrılır. Kişisel bunalımları sürse de, sinemaya olan sevgisi bu kargaşa ortamından sağ çıkabilecektir.
O dönemde onu çok etkileyen iki film, Laurance Oliver’ın “Hamlet”i ile Carol Reed’in “Odd Man About” u olacaktır. 16 yaşında üç kişiyi öldüren bir katilin dördüncü kurbanı olmaktan kıl payı kurtulmasının ardından babası, Polanski’yi bir teknik okula gönderir. 1950’de bir sinema okuluna devam etmek üzere okulu terk eder. Aynı zamanda Krakov tiyatrosunda aktör olarak işe başlar. İlk sahneye çıkışı, 1954’de Andrezj Wajda’nın “Pokolenie / A Generation”ı ile olacaktır.
1954’te Lodz’un ünlü Devlet Film Okulu’ndaki yönetmenlik bölümüne girmeyi başarabilen altı kişiden biri arasında yer alan Polanski, üç yıl sonra öğrencilik döneminin ilk filmi olan “Rozbijemy Zabawe/ Break Up The Party” yi çeker. Bir gurup haydutun bir okul partisini yok etmesini konu alan film neredeyse okuldan atılmasına sebep olacaktır. Bir sonraki filmi “Two Men and A Wardrobe”, beş uluslarası ödül alarak yönetmenin en ünlü filmlerinden biri olacaktır. Bunlar ve ardından gelen “Le Gros et le Maigre”(The Fat and the Lean) (mezuniyetinin hemen ardından çekecektir) gibi kısa filmlerindeki kara mizah, yönetmenin sonraki filmlerinin de başlıca özelliklerinden biri haline gelir.
İlk başyapıtı 1962’de çektiği “ Knife in The Water” olur. Gelecekteki filmlerinin çoğunda olduğu gibi, bu filmde de senaryo üzerinde kendisi çalışmıştır. Belirsizliklerle dolu bir psikolojik dram olan film, karısını ve bir anlık hevesle aldıkları bir otostopçuyu (ki otostopçu rakibi haline gelecektir) etkileyebilmek için alçakça girişimlerde bulunan bir kocanın hikayesini konu alır. Görsel açıdan üstünlüğüyle adından söz edilen film (bu da yönetmenin eserlerindeki ortak özelliklerden biridir) , aynı zamanda yönetmenin tamamını Polonya’da çektiği tek filmdir.
Sonraki iki filmini çekmek üzere İngiltere’ye giden yönetmenin İngiltere’de yaptığı ilk film olan “ Repulsion”, box-office’de parlak bir başarı elde edememekle beraber, psikolojik gerilim filmleri arasında bir mihenk taşı haline gelir. Filmin, aynı zamanda yönetmenin en çok sevdiği filmi olduğu söylenmektedir. Polanski’nin Hollywood’a ayak basışı, 1968’de çektiği korku filmi “Rosemary’s Baby” ile olur. Önceki eserlerinde olduğu gibi bu filmde de yönetmen, çoğu yönetmenin uğraşıp da başaramadığı bir şeyi başararak uğursuzluklara işaret eden bir dehşet havası yaratacaktır.
Bir sonraki filmi “Macbeth”, aslına sadık kalmakla birlikte, ihtilaflı bir Shakespeare uyarlamasıdır. İkinci karısı Sharon Tate’in Manson Ailesi tarafından canice öldürülmesinin hemen ardından çekilmesi, yönetmenin hissettiği acı ve şiddetin filme yansımasına sebep olmuştur.
Bu filmin ardından kılık değiştiren yönetmen, İtalya’ya gidip bir seks komedisi çeker. Ardından, en iyi filmlerinden biri sayılan “Chinatown”u çekmek üzere tekrar Hollywood’a dönecektir (1974) . Can çekişmekte olan “Kara Film” akımını yeniden canlandıran film, Polanski’ye bir Oskar, bir de İngiliz Akademi Ödülü getirir. 1976 yılında çektiği heyecan verici ve gerçeküstü “ The Tenant” ile başarıları devam eder.uğursuz, paranoyak bir delilik, suistimal ve intikam hikayesini anlatan filmin Polanski’nin Paris’e geldiği ilk yıllarda yaşadığı mahallede çekildiği söylentileri vardır.
Bir yıl sonra, yönetmenin adı çok farklı bir sebeple gazete sayfalarında yer almaya başlayacaktır: Polanski, 13 yaşında bir kıza tecavüzden suçlu bulunacaktır. Bu olayın ardından çalışmalarına Hollywood’da devam etmesi imkansızlaşınca, Paris’e yerleşir ve Fransız vatandaşlığına geçer. 1979 yılına kadar da film yapmaz. Thomas Hardy’nin bir romanından uyarlanan üç saat uzunluğundaki “Tess” (17 yaşındaki Nastassja Kinski filmde rol alacaktır.) , Fransa’da o zamana kadar çekilen en pahalı film olur. Bunun karşılığını, Polanski’ye bir Oskar ödülü ve Cesar’da en iyi yönetmen ödülüyle ödeyecektir.
Bir sonraki filmi olan “Pirates” (1986) ise tam bir hayal kırıklığı yaratacaktır. Yönetmenin diğer komedi filmlerinde olduğu gibi, bu film de hiçbir başarı elde edemez. Gerçekte, “Tess”in sağladığı başarının ardından, Polanski’nin çalışmaları aralıklı olarak devam edecek ve eskisi kadar başarılı çalışmalar olmayacaktır. 1987’de çektiği ve Harrison Ford’un rol aldığı gerilim filmi “Frantic”, ne eleştirmenlerden, ne de işin ticari kısmıyla ilgilenenlerden olumlu puan alamadı.
1992’deki “ Bitter Moon” un dikkat çekmesinin tek sebebi de, Hugh Grant’ın filmde rol almasıydı. Polanski eleştirmenlerin övgüsünü ancak 1994’te çektiği “ Death and the Maiden” ile kazanabildi. Ariel Dorfman’ın oyunundan uyarlanan filmde Ben Kingsley ve Sigourney Weaver başrol oyunculuğu yaptılar. İki yıl sonra deneysel bir çalışma olan “ Gli Angeli”ye imza atan yönetmen, 1999’da “The Ninth Gate” ile esrarlı gerilim filmlerine dönüş yaptı.
Yönetmen, 2002 yılında, kendi yaşam öyküsünün aynası niteliğindeki “The Pianist”i çekti. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Varşova'nın varoş sokaklarında yaşam savaşı veren bir adamın hikayesini konu alan film, 55. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'ne layık görüldü.
Sinemada oyunculuk denemeleri de olan Polanski, 1994’de Giuseppe Tornatore’nin yönettiği “ A Pure Formality” de Gerard Depardieu ile birlikte rol aldı.
bigglook.com