Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Sansürsüz sizce ne demek, Sansürsüz size neyi çağrıştırıyor?

Sansürsüz terimi Ben Özge tarafından tarihinde eklendi

  • Ben Özge
    Ben Özge


    -Tahmini okuma süresi hakkında hiçbir fikrim yok!
    Umarım sıkılır ve sonuna kadar okumazsınız.-

    Çatlak ve Ters Piramidin Güncesi

    Her şeyin tersine gittiği bir günün gecesinde her şeye tersten başladığım gibi dünyaya da ters yönden giriş yapmışım.
    Annem eskiden hep anlatırdı-kabak tadı verdiğinden artık sormuyorum- doğduğumda ölüymüşüm.
    Bu dünyaya gelmek istemediğimi anlamamış olacaklar ki; sonradan can üflemişler ruhuma.
    İşte o gün iki şey, çivi yazısıyla yazılmış anlıma.
    1. ait olamama
    2. geri dönüş isteği
    3. sesli düşünme ve düşünceleri sesli okuma kabiliyetim yüzünden annemin hep zor durumda kalışı.
    Ha bir de her şeyi öngörmeme rağmen her belaya balıklama atlama ve her konunun ortasına gök taşı gibi düşme tutkum da var mutlaka eklemeliyim.

    İlk çocukluğun verdiği o yerinde duramama hâli henüz devam ediyordu ki okumayı ve yazmayı kendi kendime öğrenmiştim. Bu durumu hiç kimse bilmiyordu ve ben bu rahatlıkla -sırf gıcık olduğum için komşumuzun duvarına "bu evin sahibi satılık" yazısını yazdığım gün-dün gibi aklımda.
    Her aklıma geleni olur olmaz yerde söylermişim.
    "Tepki 1: Aaaaa çok ayıp!
    Tepki 2: Çocuğunuz çok terbiyesiz!
    Tepki 3: Çok şımartmışsınız!
    Sizin yerinizde ben olsaydım, var ya!"
    -sız
    -siz
    Benim hakkımda hep olumsuzluk eki kullanmışlar, "sizler!"

    Zavallı anneciğim!..
    Ahh! Melek yüzlü o kadın beni büyütürken harcadığı enerjiyi başka bir yöne sarf etseydi, Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılardı herhâlde...
    Abartıyor olabilirim!
    Abartmaya seviyorum!
    Canım anneciğim seni hâlâ "Dünyalar kadar seviyorum!"
    Bu espri de bayatladı ama hâlâ yapıyorum.
    -elektrik enerjisi esprisini...-
    Aşırı derecede bağımsız ve hareketli, olduğum kadar meraklıymışım da...
    Hatırlarım sırf bir gün musalla taşı hakkında yeterince açıklama yapmadıkları için -hani çocuğum ya psikolojim bozulur-
    Evden kaçıp musalla taşını aramaya gitmiştim.
    Yolda karşılaştığım hayret dolu bakışlara aldırmadan, ulaştığım sonuç neticesinde özlemle musalla taşına sarılıp üzerinde uyuyakalmışıtım.
    Beni o taşın üzerinden kaldırabilmek için gelen "yedi cüceler" -biraz daha çaba sarfedilseydi bir futbol takımı da kurabilirdi aslında- yani kardeşlerim, beni amacına uygun bir şekilde eve taşımışlar ve gereken uyarıları yapmışlardı, sağ olsunlar.
    İşte, bu dönem dönem gaflet uykusuna dalmalarım; ölümle koyun koyuna yatarken ölümü hiç hatırlamayışım o günlerden yâdigar bana...
    Derken okula başlama yaşım henüz gelmemesine rağmen yine sırf gıcık olduğum ve kıskandığım için benden iki yaş büyük olan komşumuzun kızı Gülşen'in okula başladığını öğrenince Gülşen şu an Almanya'da yaşıyor.
    -Bir sıfırlık galibiyeti devam ediyor yani-
    Okulun giriş kapısının önündeki merdivenlerde tam on beş gün boyunca oturma eylemi yaparak hem okul müdürün hem de sınıf öğretmenimin ilgisini çekmeyi başarmıştım.
    Onların:
    "Hayır olmaz!
    Kanunen uygun değil!
    Çok küçük...
    Dayak yer...
    Ezerler, üzerler her neyse..."
    Tüm mazeret duvarlarını aşıp nihayet o kapıdan sınıf'a atlamayı girmeyi başarmıştım.
    Öğretmenim o gün anneme -pes edeceğimi düşünmüş olmalı ki-
    "Birkaç gün gelsin, sonra sıkılır." Dediği gün ile "bu çocuğu nasıl fark etmezsiniz yaşıtlarının çok üstünde" dediği gün sayısı birkaç günü geçmemişti ki okula resmî olarak kaydımı yaptılar.
    Benim için artık çok geçti. "Kendim ettim, kendim buldum."
    "Ne umdum ne buldum." Deyip deyip oturma eylemi yaptığım o günlere lanet ederek gidip geliyordum okula...

    Hâlâ boştum.
    Bomboş.
    Bu boş saksının daha da boş bir ortamda dolması mümkün değildi. Lakin içimde doymak bilmeyen o öğrenme arzusu günden güne daha çok alevleniyordu.
    Ancak öğrenmenin yolu bu değildi.
    Okul ortamında duvarlar üstüme üstüme geliyor -kapalı ortam korkusu buradan gelir-koridorlarda koşmama izin verilmiyordu.


    Çok iyi bilirim neşeli bir teneffüs sonrası o ölüm sessizliğini...
    Neşe dolu kahkahalar sükûnete bürünür, bir anda.
    Aldığın nefesin ritmini bile duyar sıra arkadaşın hele bir de *ursa altına dinamit yerleştirip pencereden atmayı bile düşünürsün.
    Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de toplu hâlde ayakkabı çıkarma müsameresi başlar.
    Kokunun kaynağını anlamak isteyen bütün gözler üzerindedir.
    Her satır başında nefret etmene rağmen büyük harf kullanmak zorunda kalırsın.
    Ara sıra kural dışı hareket etmek istersin.
    "Su uyur, ispiyoncular uyumaz."
    Öğretmenin o ciddi bakışlarının üzerinde dolaştığını hissedersin.
    Bu durum bende hep bir gülme isteği uyandırırdı.
    Öğretmenimin bıyıkları üst dudağını tamamen kapatır ve bundan dolayı öğretmenimin ağzına dolan o fırça hissini hep merak ederdim.
    Soramadım...
    Soramazdım...
    Sorsaydım, dayağı yerdim.
    İlkokuldan sonra bir daha hiç okula gitmedim.
    Hatta okulun önünden geçmeyi bile reddettim, uzunca bir süre...
    Bu dünyada hayatta kalmam için her şeyi bilmem gerekmiyordu ancak her şeyi deneyimlemem gerekiyordu.
    Kısa bir teneffüs sonrası sessizlik ne iyi geldi bir bilseniz.
    Ancak bu farkındalık sorgulamasının "Azı karar, çoğu zarardı." bu suskunluk ve anlaşılmama hissi ızdırap veriyor, babamın anlattığı masallar artık ilgimi çekmiyordu.
    Kendi isteğimle daha çocuk yaşta çalışmaya başladım.
    Kazandığım paranın bir kuruşunu bile harcamadan altına yatırım yapıyordum. -nasıl da ileri görüşlüymüşüm-
    Okula tam zamanlı gitmedim belki ama eğitim hayatımı da tamamen bırakmadım.
    İki alanda öğretmenlik yapma yetkisine sahibim ancak staj deneyimim bana bu meslek için hiç de uygun olmadığımı hatırlattı bir kez daha...
    Yapamazdım!
    Çocukların gözlerindeki o ışıltı günden güne sönerken gençlerin umutlarının sararmış yapraklar gibi dalından düşüşünü izleyemezdim.
    Yalın bir dille atanamadım, da yazabilirdim.
    Neyse!
    Geçelim bu konuyu bu konuyu geçtikten sonra bir bölüm daha bitirdim soruları sallayarak - ki çoğu tuttu- öğretmenlik yetki alanım üçe çıktı.
    Ancak yine de yetersizdim. ve bu kez yetersizliğin kaynağı ben değildim.
    Bu meslek benim otoriteye karşı olan hazırcevap kişiliğimi törpülüyor hayallerime gem vuruyor ve bu sisteme ayak uydurmam konusunda beni koşulluyordu.
    Ve vaktizamanında sanayiye giden arkadaşlarım benden daha fazla kazanıyordu.
    Sabırlı ve idealistim ama hiçbir zaman politik davranmayı beceremedim.

    Bu günlerde ne mi yapıyorum?..
    "Bir baltaya sap olamamanın" haklı gururu var üzerimde...
    Bu dünyadaki tek amacım ne kadar boş ve gereksiz olduğumu kanıtlamak.
    Sırf arama motorunda adım halka mâl olmuş kişiler listesine dahil edilsin diye yapmadığım şey kalmadı.

    Kendimle bile çeliştiğim şu günlerde bir uçtan bir uca savrulup varoluş sancısı çekerken tüm varlığım zıtlıkların pençesinde köşeye sıkışmış ve yan çizebilme yeteneğini kaybetmişti.
    Ters dönmüş ve kurtaranı olmayan bir kaplumbağa gibi kendi etrafımda döngüsel hareketler çizmenin verdiği yorgunluğun te'siriyle uyuyakaldığım bir gün o derin uyku esnasında rüyamda gördüğüm beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adama karşı h'ayranlık hissetmeye başladım.
    Daha önce hiç sigara, alkol ve hatta asitli içecekler dahi içmeyen ben; beyaz saçlı o adamın bana uzattığı bardağı - içinde beyaz bir şey vardı, her neyse- bir yudumda hüplettim.
    Artık sarhoştum.
    H'ayran sarhoşu...
    -Umarım Edebiyat Tarihi'ne ve arama motoruna bu yüzyılın en absürt badeli aşığı olarak geçmeyi başarırım.-

    O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
    O güne denk özel hayatımda tutunamayıp istikrarı sağlayamamıştım.
    Bu durum benim için çok büyük bir fırsattı. Bu durumu ilahi bir işarete yorup tuttuğumu koparma kararı aldım.

    Evet!
    Bu kez yapabilirdim.
    Ancak önce onu bulmalıydım.
    İlk olarak gazetelere ilan verdim.
    Çıkmadı ortaya, vicdansız!
    Daha sora işe terlik ve pijamayla gitmeye başladım ki...
    -Deli divaneyi mutlaka bulurdu.-
    Bu konuda iyi olduğumu iddia etmiyorum
    İyi olduğumu biliyorumdum da...
    - Hatta emindim.-
    Onu gördüğüm ilk an, ona ayran içme teklifi edecektim.
    Bu h'ayranlık beni derbeder etti ve asgarî ücretle çalıştığım işten kovuldum.
    Neyse ki üç gün tatil yapabilmek için üç aylık kazancımı harcamamıştım.
    Bu boş, bomboş kaldığım dönemde can sıkıntısının verdiği vesvese yüzünden
    "İblislik Çıraklık Merkezine" başvuru yaptım.
    Derslere bizatihi (çevrim içi) İblis'in kendisi giriyordu.
    Artık insanların zihinlerini okuyup
    Vesvese veriyor, tüm manipüle tekniklerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordum.
    Staj dönemini başarıyla tamamlayıp bu okuldan da üstün başarı belgesiyle mezun oldum.
    Artık Truva Savaşı çıkaracak kadar gizil güçlere sahiptim.
    Ne yazık ki bu alanda da iş bulamadım.
    Neden mi!
    Mezun çoktu atanamadım!

    Geçen gün rüyamda gördüğüm ak saçlı ve ak sakallı adam- hatta saç ve sakalı daha da uzamıştı.- Rüyama üstü açık spor bir arabayla gelip beni çok sert bir şekilde uyardı.
    O günden sonra tövbe edip bu tür işler yapmayı bıraktım.
    Ancak rüyalarımda aşırı derecede düzensiz ve dağınık olduğumdan-sakın arkamı toplamayın dayağı yersiniz-bu süreç nasıl ilerleyecek inanın ben de bilmiyorum.
    Ak saçlı ve ak sakallı o adam artık rüyalarıma gelmiyor, doğum günümü hatırlamadığı için trip attım o da küstü.
    -Haklı değilmiyim ama!

    Şimdilerde ne mi yapıyorum?
    Asgarî ücretli başka bir işte çalışıyorum.
    -Maaşıma zam yapıldı bu arada artık ustayım.-
    Ve kovulmak için yine elimden geleni yapıyorum.
    Bugün işe gitmedim mesala oturdum, bunları yazdım.
    Kahvaltı çay tembellik...
    Yemek, çay uyku...
    İzin verseler bu döngüyü sonsuza dek sürdürebilirim.
    Kaybedenler iyi bilir, her kaybettiğinde ocağa çay koymanın rahatlığını...

    Bundan sonra ne mi olur?
    Hesap kitap yapalım,
    neden+sonuç=

    Olasılık 1. Belki yine bahçemde maydanoz, marul ve soğan yetiştiririm.
    Olasılık 2. Ben yine kitap okurken-ilk olarak "Oğuz Atay"ın romanlarını okuyacağım.- bir sokak kedisi gelir pencereme ve yavrularını bana emanet ettikten sonra yeni arayışların peşine takılıp ortadan kaybolur.
    Ve ben o yavru kedileri büyüttükten tam altı ay sonra anne kedi yeni doğmuş yavrularıyla geri döner.:))

    Bu günlerde en iyi yaptığım şey ne mi?..
    "Yaptığı tek şey ölmekti" diyecekler ardımdan bu benim mezar taşı yazım olacak burada dursun sakın çalmayın!
    Nerede kalmıştım:
    Evet!
    Bugünlerde yaptığım en iyi şey (yüzleşme ve inkar)
    Ama eskisi kadar kaçmıyorum, kendimden, onlardan hatta hiçbir şeyi umursamıyorum, bile.
    Kendimi bulmam ve eve dönüşüm hayli zamanımı aldı ama çok iyi oldu.

    Kendimden neden bu kadar uzun uzadıya bahsettim?..
    Hayır!
    Uzun uzun bahsetmedim, aslında milyonda bir doluluk oranım bu kadar...
    Boşluklar doldukça bu seri zeyl hâline devam edecek.

    Bundan sonra ne mi yapacağım?..
    Her şeye sondan başlarım, dediğimi hatırlıyorum-ya da ters yönden-
    Belki de bu yüzden siz gelirken benim dönüyor olmam tesadüf değildir.
    Belki de romanını yazarım sondan başladığım hayatın san-sür-süz
    "Yaşanmışlıkların, yaşanması mümkünken yaşanmamışlıkların!.."

    Not! Yazdıklarımın hiçbiri hayal ürünü değildir!
    Bizzat gerçeğin en acı hâlini içerir.
    Her şeyin tersi mevcuttur bende dedim ya...
    Sizin üzüldüğünüz şeylere benim gülüp geçişim belki de bundandır. :))

  • Ben Özge
    Ben Özge

    Çatlak Piramit'in Güncesi


    bugün günlerden pazar, bugün çok özel bir tarih
    - yirmi beş mayıs iki bin yirmi beş-

    Offf "kafam şişti" düğün konvoylarının sesini dinlemekten herkes bugünü mü beklemiş "başını göğe erdirmek" için?
    Mezuniyet, düğün, nişan, sünnet...
    Düğün merasimi en çok beklenen o an "takı töreni..."
    Uzar gider bu kuyruklar...
    İlk dans, harmandalı, erikdalı, toplu halay ve kapanış.
    İyi ki evlendiniz de sahalar ebedîyen bekârlara kaldı.
    "Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı" bu merâsimleri sınırlandırmalı ya da bu tür merâsimlerin pazar günü yapılması yasaklanmalı.
    Sana ne demeyin lütfen!
    İnsanlar neden en özel günlerini gürültüyle taçlandırmak ister ki anlayabilmiş değilim henüz?
    Dışarıdaki gürültüden dolayı ne uyuyabiliyorum, ne de televizyon izleyebiliyorum - ki televizyon izlemeyi hiç sevmem-
    Biraz bulmaca çözeyim dedim;
    yukarıdan aşağıya, sekiz harf:
    Evlenenlerin ilk girdiği yer?
    Cevap: Dünya evi

    Sağdan sola, beş harf:
    Evlendikten sonra dünyada görülen ilk yer?
    Cevap: Köşe (bucak)

    Okuyucuda şaşkınlık ifadesi, sonsuz harf:
    Cevap: "aaaa!
    Buradaki a'yı sonsuza dek uzatabilirsiniz.

    Boru sesi, iki harf:
    Bilin bakalım ne? (ti)
    Bulmaca bile ti-ye alırken hayatı nedir amacınız sizin?
    "bezdum yeminle bezdum"
    Sırf siz "dünya evine girin" ve "dünyanın kaç bucak" olduğunu görün diye mi bunca izdihâm.

    Ahh ah, vakti zamanında terk edecektim bu şehri.
    "Kuş uçmaz, kervan geçmez" bir köye yerleşip emekliliğimi beklemek en güzeliydi.
    Biraz parkta oturayım dedim, banklar ergenlerle dolu.
    Nerede çocuk hakları nerede sek sek oyunları, oyun oynamak nedir bilmeden büyüyor yavrucaklar.

    Tabii bu yaştaki gençlerin birbirini tanıması daha önemli ama bunun yeri kaydıraklar salıncaklar mı Allah aşkına?
    Eve dönerken otobüse bindim; otobüs son yolculuğuna çıkacakların, son yolculuğuna çıkmadan önceki son yolculuk provası gibi tıklım tıklım.
    Otobüstekiler "kulak tıkamışlar" hayata
    Fuzûlî'nin şikâyet ettiği gibi "Selâm verdüm rüşvet değildir deyû almadılar"

    Kulaklıkları duymalarına değil; görmelerine engel olmuş.
    Herkes, herkesi görmezden geliyor artık.
    En çok da çocuklar görmezden geliniyor.
    Her gün yüzlerce çocuk veda ediyor yaşama.
    Apan-sız
    Zaman-sız
    -buradaki -sız- eki eksikliklerini bildirmek amacıyla kullanıldı. (onlarsız)
    Annelerinin o sıcakcık koynundan kopuyorlar "nar çiçeği" gibi düşüyorlar buz gibi toprağa.
    Devir ediyor cansız bedenleri ve bir çocuk payı yer açılıyor dünyada yeni doğan her çocuğa.
    Can çekişen ruhları bir gün daha fazla yaşayabilmek için kuş gibi çırpınıyor âdeta.
    Üstelik "çağdaş zamanlar" dediğimiz şu dönemde:
    -savaş vurgunu çocuklar-
    -açlıktan ölen çocuklar-
    -sığınma problemi olan çocuklar-
    -eğitim hakkı elinden alınmış çocuklar-
    -küçük yaşta zorla evlendirilmiş çocuklar-
    Çocukluk ne ifade ediyor, çocuk olmadan
    büyümek zorunda kalanlar için?
    evcilik oyunu mu,
    yara mı,
    travma mı?

    Buradaki çokluk eki; +lar
    çocukluğun yükünü arttırma (çoğaltma) görevinde yanlış kullanılmış.
    Doğrusu çocukcağızlar olmalıydı.

    Konu ne ara çocuklara geldi yine?
    Konumuz hep onlar olmalıydı, aslında hep beraber yürümeliydik yarınlara...
    Onlar hep gülmeliydi,
    Ne yazık ki sahip çıkamadık çocukluğa!

    Neyse bir es, kısa bir sessizlik...
    İçten bir iç çekiş!
    Nasıl olsa kimse okumayacak bu yazdıklarımı.
    Çünkü herkes yazıyor.
    En iyisi ben de bu boş işleri bırakıp roman yazayım.
    Ziyan-ı kaza bu benim yaptığım.
    Kurguyu biraz abarttıp biraz da absürte bağladım mı?
    Okurun pusulası hep beni gösterir.
    Eleştiri oklarını hep bana çevirir eleştirmenler.
    Bu iş tamam, sıkıyorsa "gülmeyin de yanında yatın."
    Yıkıldı bile "dördüncü duvar"
    Bir iki deneme; sakın denemeyin benim "içim şişti" yazarken
    Neymiş, kendi kendimle konuşuyormuşum.
    Kendi kendimle konuşmuyor muyum zaten?
    Şayet okusaydı bu yazdıklarımı "yapay zekâ" nın ağları sızlardı.
    Tüm sözcüklerin yerini değiştirip böylesine anlamsız ve amaçsız bir metni tam bir başyapıt olarak düzenler- idi.
    Öncelikle tüm şairlerin ve yazarların zihnini tarar sonra şair ve yazar olamayacaklara eşit miktarda edebî yetenek dağıtırdı.
    Bende bu durumdan istifade etmek isterdim açıkcası ancak özgel görüşüm edebî şahsiyet olarak Ahmet Hamdi TANPINAR ve Oğuz ATAY tüm zamanların en iyisi ve yapay zekâ da onlardan araklıyor, sanırım bilinç akışı tekniğini.
    Zorunlu göç yasası, metinler arasılık hatta yer değiştirme de deniliyor bu duruma.
    Neyse çok boş konuşup çok boş yer kapladım.
    Yazar olmak benim neyime en iyisi biraz gidip kitap okuyayım.
    Hem ben "kitaplı köyün kavalcısıyım."
    Ben olmasam kütüphanedeki tüm kitapları çoktan kemirmişti, sevimli farecikler.
    Sonra işin yoksa kitapları yama; edebî eserler "kırk yamalı bohça."
    Ne anladınız da neyi dişlediniz sevimli farecikler?

    25.05.2025

  • Ben Özge
    Ben Özge

    -masa örtüsündeki en az benim kadar inatçı olan o çay lekesiyle yaptığım münazara-

    Beklemek... Her gece güneşin doğuşunu, her günün sonunda yıldızların belirmesini beklemek. Zemherinin ayazında yazı sayıklamak, yazın o kavurucu sıcağında bir damla yağmura aşermek... Beklemek, vuslata ermeyince omuzlara binen ne ağır bir yüktür! Verimsiz toprağa ekilen tohumların filizlenip boy vermesini beklemek gibi; o çorak araziyi ellerinle kazmak ve her sabah göğsüne vuran o "rençber ağrıyla" uyanmak, bereket yerine avuçlarınla gözyaşlarını toplamak...
    ?Beklemek belirsizlikle eş değerdir; tıpkı mevsimlere küsen bir ağaç gibi köklerin yabancı bir toprağa mahkûm, dalların ise rüzgâra kırgındır. Her bekleyiş, bir sonbahar rüzgârı gibi ölüm serperken yapraklarına; onca bekleyişin sonunda, bahara eremeden tüm varlığını dökmektir. Beklemek bazen olgunlaşmanın ön koşulu olsa da meyve vaktinde koparılmadığında dalında nasıl çürürse, insan da öyledir. Sabrın eşiğine gelindiğinde ruh ağırlaşırsa ve tahammülün o son kertesinde beden içten içe çürümeye başlar.
    ?Sessizliği dinleyip görünmeyeni sezgilerle öngörmeye çalışırken, ne beklediğini bilmediğin o tekinsiz anlarda dön ve bak arkana: Geride bıraktığın sensin.
    ?Gördüğün yürüdüğün tüm yollar sana çıkmış; geleceğin sokağı da sensin, sona eren günün şafağı da sen. Damarlarında taşıdığın kan, göğsünde atan can da sensin. Senin ruhunun ayak izleri bu geride bıraktıkların. İlmek ilmek işlediğin motifler arasında simetriyi bozan o nakışı fark ettin mi? Bırak öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. Belli ki "gömleğinin düğmelerini en başından yanlış iliklemişsin."
    ?Yırt artık sana dar gelen o sınırları! Geçmişi sorgulamak; buzdan parmaklarla kor ağacından ömür devşirmeye benzer. Geçmiş hiç sönmeyecek bir yangın, gelecek ise derinliği bilinmez bir buz dağıdır. Belki de kül olmak en cesur yaşam biçimidir; ancak geçmişe müdahale edilemez, o çoktan yaşanmıştır. Gelecek kontrol edilemez; yaşanacak olan illaki yaşanacaktır. Bilinmezliğin o soğuk ürpertisine bırak kendini; bazen bilmemek, bilmekten daha şifalıdır. Karışmalı insan; bir uzayıp bir kısalan gölgelerle zamanın akışına, rüzgârın serinliğine, denizin tuzuna ve dalgaların uğultusuna... Bazen de göçmen kuşların kanat sesine; mevsimlerin bile kendi döngüsünden caydığını gördüğün hâlde şu tabiatın aldanışına karışmalı.
    ?Aklın başındayken sevilip sevmediysen, aklın seni terk etmeden önce yaşamadıysan, şimdi bu "deli akılla" beklemek nafile. Pişmanlıkların paslı ray gıcırtısı gibi zihnine doluşurken bil ki, beklediğin o yolcu hiçbir zaman gelmeyecek. Gelecek olan bekletmez; konuşmak isteyen, kendisine yöneltilen soruları suskunlukla geçiştirmez.
    ?Beklemenin ağırlığı zamanın akışıyla değil, kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür. Bu ağırlık, durgun suya bırakılmış bir taş gibi çöker duygularının en derinine. Vazgeçmeyi öğrenemeden tüketirsin ömrünü. Bu umarsız bekleyiş, zamanla en güzel duygularını öfkeye tahvil eder. İnançla çıktığın o yolda, belirsizliğin kolları arasında kaybolduğunu görürsün. Saatler erir, dakikalar un ufak olur ama yine de dağılmaz kalbinin o kurşun gibi ağırlığı.

    Ah, benim umarsız bekleyişlerim... Olmayacağını bile bile kapıldığım aldanışlarım... Ah, benim deli aklım! Açık fikirlerim, üstü açık kaldı şimdi mezarda.
    ?Dünyadaki varlığım kapladığım kütle kadardım oysa, daha fazlasını hiçbir zaman hak görmedim kendime. Bu yüzden saymadım alıp verdiğim nefesleri; hesapsızca yaşadım, günübirlik kaçışlarla. Ömrümün terekesi şu masa örtüsündeki benim kadar inatçı çay lekesi ve kenarı sararmış şu fotoğraftan ibaret. Arkamdan beddua etmeyin, tutmaz; çünkü kaybedecek hiçbir şey bırakmadım geriye. Hatalarımın referanslarını, almaktan kaçındığım sorumlulukların istatistiklerini güncelleyip kapattım ben o sayfayı. Ha, bir de "adamdan saymadığım" suskunluklarım var tabii; onların verilerini de bizzat açık adresime ilintiledim.
    ?Kafam çok rahat bu aralar. Dümeni otomatiğe alıp tozlu bir sahneden seyrediyorum kendimi. Akışkan bir zeminin sabit sahne dekoru gibiyim. Klişeleri seviyorsanız; otogarda unutulmuş boş bir bavul da diyebilirsiniz bana. Ya da hayatın homojen dokusunda katılaşıp kendi gölgesine saplanıp kalmış, yosun tutmuş bir taş... Eskiler, “Su akar, yolunu bulur,” derlerdi. Cesaretimi toplayıp kendimi akışa bırakmalıyım; suyu çekilmiş nehir yataklarını henüz toplamadan eskiciler.
    ?Şimdilerde çok isteksizim, cesaretsizim, hareketsizim. Tüm "iz"lerimle yola koyulsam da üzerimdeki sevgisizliğin ağırlığı altında eziliyorum. Sevgisizlik... Harflerin arasına sıkıştırılmış dipsiz bir boşluk. Gözenekleri kapanmış, ışık sızdırmayan derin bir yara gibi. Bir çocuk saflığıyla beklerken büyümek yerine eksilmek; gözle görülmeyecek kadar küçülmek ve her görülmediğinde daha da görünmez olmayı dilemek... Tüm hatalarımın sebebidir çocukluğum; usulca fısıldamalıydı kulağıma kötülerin kazanacağını. Ben de böylece iyiliğe oynayıp kaptırmazdım tüm kartlarımı.
    ?Oysa sevme yetisi, kendini sevmekle başlar. Ama ben, “Öyle çok sevsem, öyle çok sevilsem,” derken aslında içten içe “O kadar büyük ki sevgisizliğim!” diye haykırıyormuşum meğer. Tüm sevme ve sevilme ihtimallerini kendi ellerimle boğazlayıp, dillere destan bir aşk hikâyesinde var olmayı dilerken... Böylesi beklentisi ve "eklentisi" yüksek olan bu Bekleyişin zamanla ete kemiğe işleyen derin bir yaraya dönüşmesine neden oldum.
    ?Neyse ki gönlümü "belki"lerle avutuyor, ruhumu ihtimallere alıştırıyorum. Ama aynaya her baktığımda yüzleşmek zorunda kaldığım "keşke"lerim var. Olasılıkları kapısız bir odaya hapsedip nasır tutmuş vedalardan koparıyorum dünleri. Zihnimin fırtınasına davet ettiğim "hâlâ olabilir"lerim var. Belirsiz zamanın sisi bir siluet gibi hafızama çökünce, beklemenin gölgesine küsüyor zihnimdeki labirentler. Beni yoran beklemek değil aslında; bu bekleyişin bir türlü nihayete erememesi. Yosun tutmuş havanın küf kokusunda, rüzgârın taşıdığı seslere tutunmak...
    ?Sabrın eşiğindeyim oysa.
    Bıraksam hafiflemez yüküm, taşısam eksilmez. Bir mağara işçisinin sırtındaki taş gibi değil ki bu; damarlarımı büzüştüren, kalbimi sıkıştıran, sesimi taşa dönüştüren umutsuz bir bekleyiş. Ruhani ve nebatî. Ne öldürüyor ne de güçlendiriyor; sadece ağırlaştırıyor, süreğen bir delilik hâli.
    ?Bekliyorum; zamanı değil, kendimi tüketerek. Bekliyorum; gelecek olanı değil, kendimden gidişimi izleyerek. Gitmek, içimde masum kalan son şey. Dünyalar kadar sarılıp o yaralı çocuğa, gitmek kendimden... Gitmek, bekleyişin diriliğine gem vurmak. Geçmiş, dokunamayacağım kadar uzakta artık; unutamayacağım kadar da yakında. İlkel bir takvimin içinde günleri, ayları, yılları bilmeden; o bekleyişin mayasında yoğrulurken gitgide kabarıp çoğalan bir sancı bu. Her günün bir asır sayıldığı bu zaman diliminde yüzyıllar önce de bekliyordu insanlar, hâlâ bekliyorlar.
    ?Çünkü bazı bekleyişlerle vedalaşılmaz, bazı ölümler toprağa gömülmez. Çünkü yürüdüğün yol da sensin, beklediğin o yolcu da sen.
    ... hem çağırdığın hem de beklemenin o tozlu yollarında boğduğun...

  • Ben Özge
    Ben Özge

    Bozuk Saat

    Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde.
    Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.

    Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.

    Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.

    -Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-

    Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum.
    Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım.
    Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş.
    Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu.
    Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.

    Evet, ben çağırdım onu.
    O kim mi?
    "Başı kalabalık" bir yalnızlık.
    Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi.
    -Kahraman dediysem hep kaybeden türden.-
    Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan.
    -Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar-
    Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.

    Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum.
    Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum.
    Meğer yanılmışım...
    Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş.
    Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış.
    Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer.
    Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım.
    Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim.
    Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi.
    Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma:
    “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
    Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında”
    Ben o zamanın tam ortasındayım işte.
    -Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.-
    Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin.
    Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi.
    Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum.
    Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."

    Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak.
    Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”.
    Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.

    Ama asıl muamma şu:
    Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor?
    Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi...
    Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi?
    Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı?
    Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi?
    Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara?
    Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük.
    Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk.
    Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü.
    Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız?
    Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek.
    Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi.
    Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım.
    Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım.
    Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında.
    Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim.
    Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer.
    İşte benim o,
    Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen,
    Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"