Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Muâllak Gündem sizce ne demek, Muâllak Gündem size neyi çağrıştırıyor?

Muâllak Gündem terimi Ben Özge tarafından tarihinde eklendi

  • Ben Özge
    Ben Özge

    Bu Yaz'gı İnsan İcâdı

    ?“Ruhunuz mu daha kara yoksa yazgım mı?” Diye sorarak başladım bu kez...

    Bu soruyu sorarken inanın aklım başımda ama aklımın başımda olması konuyu dağıtmayacağım anlamına gelmiyor ki bu mesele çok önemli ve alt satırlarda yeterince abartıldı...
    ?
    Bence akıl dediğimiz bu soyut kavram, bizi kendimizle sınayan bir meta-sesten ibâret. Uzmanlar bu durumun yani; "aklî melekelerimizin" yaşadığımız çevreyle doğru orantılı geliştiğini iddia ediyorlar. Kalıtımın da etkisiyle doğuştan dâhi olarak doğabilirmişiz ya da şizofreni...
    Uzmanlar bu yargıyı kesin bir sonuca bağlamalılar artık çünkü "keçilerim kaçmak" üzere ve keçilerimin akla, aklımın ise bir çobana ihtiyacı var.
    Şayet IQ'muz ünlü yazar Jim Rohn’un da dediği gibi "en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalaması" ise bu işlem görmeden atlanılmış safi aklî derecemle ortalıklarda dolaşmam hiç tekin değil ve oldukça vahim bir durum.

    ?(Güldüm... Ardından hüzünlü bir sessizlik çöktü yine...
    ?Bir reklam şirketinde çalışmalıydım, kanaatimce reklam stratejisi benim açımdan yerinde bîkarar ve zekice bir hamle olurdu.)

    Sorgu devam ediyor...
    Sorgu odasına gelmiyor sesiniz rahat olun...
    Bu durumu -yani IQ derecemizi- nefes aldığımız o ilk an mı belirliyor? Yoksa İbn-i Haldun’un deyimiyle bu durum da diğer hususlar gibi coğrafyanın ortak kaderi mi? Belki de doğduğumuz o an, yaşadığımız bu coğrafyanın kodlarını kabullenip teslim aldığımızda başlıyoruz, akılcı işlevimizi yitirip bu akıl dışı kaderciliğe. Bu durumu sorguladığımızda ise kutsal bir düzeni yıkmaya çalışan birer "bozguncu" sıfatıyla damgalanıyoruz.
    ?
    Peki, "kader" yahut "kaza" dediğimiz şey zamanı geldiğinde mutlak gerçekleşecekse bizim irademizin bu duruma hiç mi etkisi yok? Şayet yoksa, ben aklî melekelerimi niye yük ediyorum ki başıma? Bundan böyle "fikirlerimi salarım çayıra, Mevlâm kayıra!" Sonra da "yazgım böyleymiş" der geçerim; hiçbir alanda sorumluluk almadan, hiçbir konuda söz hakkına sahip olmadan... Bu bir kabulleniş hâli değil, düpedüz bir kaçış hâli olur ki; kendimle çelişip "kaderi" -yani başkalarının bizim adımıza aldığı kararları- bu kararların üzerine örttükleri süslü kılıfları sabote edemeden kendi yazgımı yüceltmiş olurum.
    ?
    (Edebiyat da öyle değil mi zaten? Gerçeklerin üzerine atılan şık bir battaniye; üşüyen hakikati değil, vicdanımızı ısıtan...)
    ?
    Tüm bunların ötesinde bildiğim tek bir gerçeklik var ki -hatta tek bir korku da diyebilirim bu duruma- ne yazık ki cesurca yaşayabileceğim, kendimi cesurca ifade edebileceğim bir dünyanın olmayışı. Bu cümleyi kurarken bile yeterince cesur davranamadığımın farkındayım. Çünkü cesaret, yalnız kalmayı -o mutlak çöl yalnızlığını- göze almayı bilenlerin işi...
    Ve ben henüz o kadar yalınlaşamadım. Sırf yalnız kalmamak için "nabza göre şerbet verdiğim" o kadar çok insan var ki hayatımda... İnsan bazen kalabalığın içine saklıyor işte korkularını; “toplumsallık” da deniliyor bu duruma halk arasında "insanın insan içi'işine karışması" olarak ifade ediliyor. Bilimsel karşılığına değinecek olursam hepimiz "kolektif bilinçaltı"nın ürünleriymişiz. Ve bu korkularımızın kaynağı ortak "bilinçaltı"mızmış, öyle tanımlıyor uzmanlar...
    ?Bu soru yıllardır içimde bir çığ gibi büyüyor:
    "Kadercilik" ve bu soru büyütüyor beni. Büyümek dediğim şey yaş almak değil elbette; o yaşadığım biyolojik bir talihsizlik... İnsan bazen büyüdükçe daha çok küçülüyor; özellikle de adaletin ve eşitliğin olmadığı yerlerde, o devasa yüceliğin o dipsiz boşluklarında... Her sabah güneş doğuyor ama kâinatın kendi karanlığını, aydınlatamadığına şahit oluyorsunuz ve sırf bu yüzden bir yanınız hep küskün uyanıyor ışığa.
    Ben de sizler gibiyim, her sabah yeniden doğmayı deniyorum ama doğmakla dirilmek aynı şey değil işte...
    Geç de olsa öğrendim ki bu dirilişe engel teşkil eden durum işe çok erken saatlerde gitmem ve güneşle temas halinde olmamam değilmiş. Kader bu temassız bedelleri de fazlasıyla alıyormuş benden.
    Ve ben çoğu zaman kendimi okul kantininden alışveriş yapmışım gibi hissediyorum: "Bedel büyük fakat alım gücü düşük."
    Üstelik alacaklıyken param çıkışmadı diye biraz eksik, çoğu zaman mahcup.
    ?
    Kısacası, uzunca bir süredir kaçıyorum bu "insan icâdı" yazgılardan. Henüz onaylanmadılar ve ben o "kaderci tayfa" yapışmasın diye yakama, kaçarak zaman kazanıyorum. Kaçtıkça çoğalan, çoğaldıkça beni daha çok kuşatan bir yazgıdan söz ediyorum... Adına “töre” diyenler de var bu icâdın. Adına ne derseniz deyin; temas alanı hiç değişmiyor bu kutsal sisteme havale edilmiş, teslimiyet hâlinin. “Sabrın sonu selamettir,” deyip sabır ne demek bilmeyenler varken aramızda, sırf başkalarının rahatı bozulmasın diye susmak, ruhunuzun intiharı demek bu topraklarda. Çok uzun zamandır kullanmıyordum bu sözcüğü, "kader böyleymiş" sözcüğünü...
    Hatta bu cümleyi yazarken bile hafifçe titredim. Sanırım "Azrail yokladı." Öyle diyorlar bu olup olmadık yerde tekerrür eden titreme hâline. Çünkü sabrı kutsal sayan bir sisteme itiraz etmek -yoklama almak, "dürtmek" desem daha doğru olurdu- kutsala isyan sayılıyor. Oysaki dayatılan bu sisteme isyan etmek, insanın kendi varlığına duyduğu saygı ve sadakattir. Sabır boyun eğmek değil, direnmektir. Pasifize edilmiş bir eylem değildir sabır; tevekkülün ardına gizlenmiş bir uyanış hâli, hep uyanık olma durumudur.

    Bu bize yanlış öğretildi, belki de işimize böyle geldi. Bu kaçış hâline kader dedik, işimize gelmediğinde ise "çok bilmişlik taslamak" dedik ve neticede hep geçiştirdik bu durumu.
    ?
    Şimdi gelelim asıl meseleye -asıl meseleye değinmemek için ne çok şey yazmışım böyle... "Saçmalamak" bazen yapılacak en ciddi iştir. -Yani bu teslimiyet hâlinin bende yarattığı etki-tepki ve neden-sonuç açılımına:

    ?1. madde: Gökyüzüne dayanmış merdivenler; hâlâ umut ediyor olabilmek.

    ?2. madde: Cam fanuslar; içe dönme ve dış darbelere karşı esnekliğini yitirmiş bir kırılganlık.

    ?3. madde: Diğer savunma araçları; bilhassa soldan alınan darbelere karşı alınan önlemler...

    ?4. madde: Sağdan geleceğini umduğum ancak "şeytan dürtmesi" neticesinde sayfalarını boş bıraktığım amel defteri...
    ?
    Sıralamayı bozdum yine.
    Neyse, ilk d'evrimimiz sıradanlığa olsun madem.

    İkinci maddeden başlayalım:
    Sol yanımda dolaşan esaretin o soğuk, o kaskatı ayak izlerini süzgeçten geçirip fitnelik tohumlarının geleceğime tesir etmesine engel olmaya çalışırken “Tesir” dedim; insan en çok çalınmışken böyle tesirli konuşur, kendini kandırmanın en asil yolu budur, çünkü...
    Bir çeşit iç güvenlik önlemiydi bu, tüm sekmeleri kapatmama rağmen ki yetersizdi çünkü hırsızlar olay mahallîne mutlaka geri dönerdi. Bu yüzden ayaklarımın altındaki merdiveni iyice sabitledim çünkü o merdiveni büyümemiş düşlerimin altından çekmeleri hâlinde kalbimin bu yıkıma dayanamayacağını biliyordum.
    ?Bu düşüş anında sizler kalbimin acısına "duyarsız kalın" diye hislerimi sessize aldım. Çünkü her düşüşte biraz daha susmayı, her darbede içimdeki kapıları daha sıkı kapatmayı öğrendim. İnsan en iyi savunmalarını susarak yapıyor. Sonra o suskunluk karakteri oluyor; üstüne "cuk" diye oturmuş gri bir elbise ya da cam bir fanus... Ve söylenmemiş sözleriniz bir bir boğazlanıyor darağacında; böylece her yeni başlangıç ecelsiz can veriyor ruhunuzda.
    Bu kadar dramatik olmayı hiç sevmem; bu yüzden acı tabakalarını aktarırken bazı cümleleri sadeleştireceğim ve acının o dayanılmaz eşiğine ulaştığımda dörtte biri kadarını katacağım bu yazgıma. Biraz ironi biraz da mizah ekleyeceğim ki ömrünüz kısalmasın.
    Hayat bu işte, mürekkebi hiç kurumayacak bir trajedi gibi o mühür hep ıslak ve hiç kabuk bağlamıyor.
    ?Bunu yaşayarak, o ıslaklığı iliklerime kadar hissederek öğrendim. O üşüten yalnızlığın akabinde, sıtma tutturan gereksiz kalabalığın soluğu dolar ciğerlerinize; yaşamın yakıcı etkisi pencerenizden sızıp içinize karışır ve yanıcı, yok edici bir etkiye dönüşür.
    Eyleme geçmemiş arzularınız, "geçmişin" o hiç "geçmeyecek" zamanında tutsak kalır.
    İnsan yaşadıklarının değil, yaşamadıklarının yükü altında eziliyor, bazen.
    Ve bir gün aniden seferberlik ilan ediliyor, tükenmişliğinizde...
    Hem de savunma hücreleriniz, yenilgilerinizin izi'ne takılıp iz'ne çıkmışken.
    Üstelik başarısızlıklarınız sicilinize işlenmiş, ve bu muhtelit denilen şey yediğiniz her haltın şeceresini tutmuş.
    "Başarısızlık plaketi" verip istikrarsızlık madalyası takmışlar son'uçlarınıza...
    ?Derken bir vitrin sokağında amaçsızca dolaşırken bu h'iç hesaplaşmanın tutanakları çıkıyor karşınıza.
    Yeni başlangıçların katledildiği o sokaklarda sahtelik boy gösterirken, siz dürüstlüğünüzü susturup cam bir fanusa kapatıyorsunuz. Gece bekçileri yitirilmiş anlarınızın nöbetini taze günlere devrediyor. Devrederek büyüyen bir çalınmışlık hali...
    Evet! Dürüstlük saklanacak, koruma altına alınacak kadar değerli; yine de saklamak zorunda kalmasaydım sizlere miras olarak bırakırdım belki.

    (Ne tuhaf bir çağ bu? İnsanlardan sakladığım ne çok şey var, insanlardan saklandığım ne çok an... O cam fanus kırılırsa diye korkuyorum bir yandan.)

    Çünkü inanmazlar görünürde olana...
    Çünkü şeffaf bir örtünün altındayken de inanmadılar...
    Çünkü inanmaz günahkârlar masum olana.
    Bu yüzden saçtığım tohumları yeşermeden toplayıp doğru bildiğim ne varsa söküp atıyorum zihnimden.
    Çünkü yürüdüğüm bu ıssız yolda en kolay öldürülen şeydi özümün filizlenmesi...
    ?Ve aynaya her baktığımda benliğimden bir parçanın hâlâ eksik olduğunu görüyorum. Böylece her zaman göreceğim bir yere asıp dirilişimin portresini, veda edip "geçmişe" "geçmemişe" tüm benliğimle tutunup yeni bir “ben”e tutunup çerçevelerden sıyrılmış bir resme... - Çerçeveler durmayı bilenler, sınırları sevenler içindir.- Bana dar gelen o çerçeveleri kırıp o cam kırıklarının keskin hakikâtinde yürümeyi tercih ediyorum.
    Düşe kalka ama mutlak adımlarla...
    ?Geç de olsa anladım ki beni ben yapan şey maruz kaldığım o dayatmalara karşı verdiğim, küçük ama etkisi büyük o inatçı "hayırlar."

    Ben başaramasamda eminim ki bu dünya elbet bir gün başkalarının yazdığı oyunlarda figüran olmayı reddedenlerin omzunda yükselecek.

    Şimdilik bu sahte sahneden iniyorum alkışınızı da yerginizi de o "kolektif" tozlu raflarınıza iade ederek.
    Kendi sessizliğimin gürültüsünde, kendi ıssızlığımın kalabalığında yeni bir alfabe buldum, kendi dilimce...
    İnsanî bir yazgı bu insan icâdı yazgıları yerle bir eden "elâlem" in hiç tanımadığı bir yazgı...
    Tüm durakları reddeden bu son yazgımı, bir teslimiyet noktasıyla değil; sonsuzluğun o üç noktasıyla taçlandırıp her an her şeyin olabilirliği mümkün olsun diye ucunu açık bırakıyorum...

  • Ben Özge
    Ben Özge

    hikâye ya-za-ma-ma-mın haklı gerekçeleri


    Masada bir sessizlik var.
    Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
    Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
    Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
    Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.
    Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç.
    Sadece "arzuhâl"
    Anton Çehov'a soruyorum nedenini.
    Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım.
    Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda.
    Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor.
    Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen.
    İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi.
    İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor:
    ?
    “Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin.
    Hemen keseceksin düşünmeyi.
    Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene.
    Neticede bu da bir hâl.
    Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya
    Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde.
    Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim.
    Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır.
    Söylenmez, hissettirilir.
    Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi.
    Yazarak o asil sessizliği bozdun.
    Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü.
    Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”

    Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor.
    Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...

    Maupassant’ın intikamı:
    İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı.
    Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret.
    Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş.
    Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki.
    Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle.
    Haklı!
    Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı.
    Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir.
    Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye.
    ?
    “Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun.
    Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz.
    Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın.
    Sen ne yapmışsın?
    Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini.
    Sonra ne mi olur?
    Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen.
    Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır.
    Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye.
    Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış.
    Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş.
    Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?-
    Sen neden yanmayı seçiyorsun ki?
    Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”

    Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor.
    Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme:
    O millî kimliği, o destansı üslubuyla...
    Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.

    Dosyayı işaret edip:
    ?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana.
    Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye.
    Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen.
    Neymiş?
    "Gökyüzü mavi...
    Kuşlar...
    Rüzgârda savrulan yapraklar..."
    Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın.
    Bu duygu hammallığını bırak!
    "Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin.
    Neymiş?
    Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş.
    Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine.
    İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme?
    Olmalı!
    Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın.
    Eşya hikâyeye dâhil edilmez.
    Bir sahne dekoru gibi yansıtılır.
    Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin.
    Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.

    -Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-

    Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor.
    Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya.
    İyi ki burda tabii ya o beni anlar!
    Anlamaktan da öte, yargılamaz.
    Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık.
    Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz.
    Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor.
    Gülümsemesi acı bir tütün tadında.

    "Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana.
    Şaşkınım!
    Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor.
    Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun"
    Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten.
    Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik.
    Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki!
    O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin.
    Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin.
    Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor.
    O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında.
    Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını.
    Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum.
    Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını.
    -Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?-
    Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik."
    Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.

    Herkes susuyor.
    Ben hâlâ düşünüyorum.
    Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.

    Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor.
    Asıl kusur da burada zaten:
    Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum.
    Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum:
    Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım.
    Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?

    Sonuç mu?
    Hâlâ yazmaya devam ediyorum.
    Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."

  • Ben Özge
    Ben Özge

    Kışla Obası

    Benim doğduğum yer burası: “Kışla Obası”
    Adını ben koydum zemheriye asılmış, bir kış sabahı.
    Ve henüz bilmiyordum "kışlanın" ne demek olduğunu.
    (Bir yerin adını koymak, ona kader biçmek miydi, yoksa zaten biçilmiş kaderden kaçma teşebbüsü müydü? Hâlâ çözemedim bu meseleyi.)

    Sadece bir coğrafyadan ibaret değil burası; memleketimin taşı, toprağı, nefesi.

    Burada ufukları görünmez kılan yükseltiler yok belki.
    Ama hep merak etmişimdir, kayalıkların ardına gizlenmiş kentleri.
    Ve hep sormuşumdur kayalıklara bir gün o kente varırsam, buradakiler unutur mu beni diye...

    Buralarda yollar sarptır; geçit vermez kanyonlar.
    Balçıkla kaplı yollara inat, bir gelin gibi salınır yamaçlar.
    Burada zaman, şehirlerdeki gibi saatle, takvimle değil; derelerin akışıyla, güneşin uyanışıyla, ayın bir var olup bir kayboluşuyla ölçülür.
    Burada iklimlerin zamansız darbelerine yenik düşer mevsimler.
    Kanunları serttir tabiatın, itiraz dilekçeleri rüzgâr taşır zamanın sahibine.
    Burada soğuk olur kış geceleri.
    Eğer gökyüzü açık ve berraksa anlarız ki ayaz kapıdadır; kırağı yağar sabaha karşı.
    Eğer gökyüzü kapalıysa, ağır bir sis bulutu çöker dağların eteklerine; bir mezar sessizliği çöker bozkırın ruhuna.
    Yas tutar tüm canlılar, dalında buruşmuş, solmuş tazecik canlara.
    Şehirlerde sis bir manzarayken; buralarda bir yazgıdır dağların alnında.
    Gökyüzü kurşun gibi yağar bazen, böyle zamanlarda kayalıkların koynuna sığınır çobanlar; buralarda “sığınmak” bir ocağa, "sığınmak" gibidir ata dili bir duaya.

    Bir gün sizin de yolunuz düşerse “Kışla Obası”na sakın inanmayın baharın gülüşüne.
    Nice ışkınlar gördüm cemrenin ihanetiyle düşmüş, toprağa.

    Şehirlerdeki gibi duygular tutkuyla dans etmez buralarda; her geliş aldanış, her gidiş dolaylamadır.
    (Sahi sizin oralara da uğrar mı bu seher yeli?
    Hafif bir meltem gibi dokunur mu “yârin zülfüne”?)
    Yasanın dışına çıkar burada ayrılıklar bazen bir asker mektubu olur, keskin bir bıçak gibi saplanır göğsünüze.
    Her soluk alışınızda genzinize dolar ıslanmış toprak kokusuna karışmış mahzun kır çiçeklerinin kokusu.
    Ertesi yoktur, papatyaların “seviyor–sevmiyor”la başlayan masallar; bir “varmış bir yokmuş”la sona erer.

    Denize çok uzaktır “Kışla Obası”
    Martıların sesini, dalgaların hışırtısını işitmez burada çocuklar.
    Bu yüzden yüzmezler hayallerinde, hep büyük adam olma telaşıyla hep okula koşarlar.
    Burada kekik kokan dağlar, susuzluğu gideren pınarlar var.
    Mavi bir atlas gibi kat kat dürülmüş ufuklara akın ederken kırlangıçlar, bir kaçış başlar gün batımına.
    Her günün sonu mutlak bir vedadır, güneş dağların ardına çekilince.
    Burada yanmaz sokak lambaları; karanlığa mahkûm olur sokaklar.

    Geceyi yırtarken yıldırımlar, gökyüzü pul pul dökülürken geceye uykumuz bölük pörçüktür, başımızı yasladığımız duvarlar nemli...
    Burada gün ışığı “göz aydınlığı” getirmez her zaman.
    Bazen kuzusunu kurt kapar çocukluğun ve bir duvarın dibine çöküp ağıt yakışını duyarsınız güneşin geç kalışına.

    Burada evler taştır, topraktır.
    Pencereleri dışa açılan oyuk; eşikleri kutsaldır.
    Kadim Türk kültürünün muhafızıdır bu eşikler.
    İçeri girene huzur verir, dışarı çıkana bereket.

    Hazanda yorgun düşer vefalı toprakları, ta ki hasat zamanına kadar.
    Başak tarlaları börtü böceği aç bırakmaz.
    Cömerttir meyve bahçeleri; önünden geçene rızık sunar.
    Burada ne kuşlar aç kalır ne de karıncalar.
    Burada paylaşmak erdemdir.
    Paylaşmak yalnızca rızkı değil; elinde olanı, "elinden geleni ardına koymamaktır."
    Bölüşmektir ekmeği, aşı ve en derin acıları.

    Burada rüzgâr süpürür tortusunu sokakların.
    Emektar kapıcılar yoktur; egonuzu okşayan.
    Gözlerinize dolar kerpiç duvarların tozu ve ovaladıkça netleşir göz çizgilerinizde sınıf ayrımı.
    " Burada yükselmek yokuştur."

    Burada çok erken başlar hayat.
    Belki de bu yüzden her şey vaktinden evvel solar.
    Zaman hep kaybedenidir kumarın sabrın meyvesi tatlı değil, acıdır.
    O nasırlı ellerin, ter damlayan alınların emeğinin karşılığı yoktur.
    Bazen bir dolu yağar, bazen de hasatı sel götürür.
    Güneş kavruğu tenlerdeki derin ve zamansız çizgiler, bir ömrün vesikası gibidir.
    En içten gülümsemeler bile gizleyemez gözbebeklerindeki o hayal kırıklığını.

    Çünkü burası “Kışla Obası”
    Şehirden uzak, yaşama yakın.
    Burada bir asır kadar uzunken mevsimler, ömürler bir nefes kadar kısadır.

  • Ben Özge
    Ben Özge

    Emekliye Ayrılan Posta Kutusu

    Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
    ?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.

    ?İlan:
    "Posta kutusu emekliye ayrıldı."

    ?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.

    ?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)

    ?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.

    -Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-

    ?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan.
    ?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.

    ?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere.
    ?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği.
    Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte.
    ?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.

  • Ben Özge
    Ben Özge

    Dönülmez Akşamın Ufkunda

    Evet, birazdan gideceğim!

    -Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?"
    Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı?
    İşte bütün mesele bu.-

    Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan
    -ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum.
    ?
    Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem.
    Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların.
    Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere.
    ?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra.
    Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını.
    İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları.
    Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.

    İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.

    ?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden.
    -Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-

    Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu-
    o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım.
    ?
    Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı.
    Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı.
    Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.

    Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!-
    ?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım.
    Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında.
    -geleneksel bir hayal oldu bu-

    Sonra mı?
    Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım.
    Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan...
    Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime.
    Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine.
    ?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti.
    Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi.
    Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere.
    Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...

    ?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir-
    Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi.
    Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz.
    "Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere.
    ?
    Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle...
    Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına.
    O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten.
    ?
    Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında.
    Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle.
    Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.

    ?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle.
    Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan.
    Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.

    ?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım.
    Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından.
    Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin.
    -Bu hayalde çok klişe oldu.
    Boşluklar vergiden muaf olsa bari-
    ?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek.
    -şaka şaka az kaldı susmama-
    Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda.
    ?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım.
    Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür-
    içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe.
    Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa.
    Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında.
    -bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.-
    ?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.

    Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke...
    ?
    O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim.
    Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.

  • Ben Özge
    Ben Özge

    -tenin ölüm kokuyor zaman-

    kimbilir
    kaç baharın kanına bulaştı elin
    ışıklı bir ok gelip delse kalbini
    dağılır mı karanlığı bu devrin

    inci düşse kirpiğine sarkıttan
    uyanır mı Ashâb-ı Kehf
    taş yatağından
    yedi kat göklerden
    yedi renk gün doğursan
    tarihi yeniden yazar mı Şairi-i Azam

    acılar zamanla dönüşür aşka
    yokoluş yazılmış mı kalubelada
    sır dolu zarflar bir bir açılır
    yetinmeyi bilmeyen kalır ayazda

    bir hisse aldıysan dost kervanından
    cemre düşer kısmetine filizlenir can

  • Ben Özge
    Ben Özge

    -biliyorum-
    senin mevsime aykırı bu kar;
    beyaz bir hüzün çökmüş saçlarına.

    çiçeklenmiş bakışların üşüyor,
    kanatları kabarmış serçelerin
    ıslak kirpiklerine sığınan canlar üşüyor.

    zaman tennuresiyle süpürürken
    ayaz kesiği gövdeni,
    en mahrem yaraların acıyor.

    bu gece uykuya dalarken
    “şebiarusu” hatırla
    ve bir derviş edasıyla
    dön yüzünü göğe.

    bilinmezliğe doğru bir devinim bu
    teslim olmalısın tüm varlığınla yokluğa;
    yok olmuşluğunla sonsuzluğun ufkuna.

    zemheri seyrederken ölümünü,
    sen evrenle olurken tek nefes
    içecek son gülüşünü gece kana kana

    ve bir bahar sabahı
    günün ilk ışıkları doğarken
    bir çoban çadırına
    abıhayat olacak güneş
    yosun tutmuş dallarına.