Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır. Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder. ?İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir. ? Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık ?İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir. ? "Kestirme yolu yoktur gönlümün, Boşuna yıkma dağları. Sen kazmayı her vurduğunda, Benim göğsüm daralır; Hayra yordama gözlerimdeki hayreti."
Ve hiç şikâyet etmeden her türlü kötülüğü sinesinde öğütüp berekete dönüştürür. "Kâmil insan" da böyledir: Sabırlı, mütevazı ve sonsuz bir hoşgörü sahibi... O, hayatın yükünü hiç şikâyet etmeden taşır; çünkü gönüllüdür. Fıtratına uygun olmayan hâlleri - tıpkı toprağın çürüğü humusa dönüştürmesi gibi- bir olgunluk imbiğinden geçirerek güzelliğe tebdil eder. ?Toprak acele etmez; bilir ki her tohumun bir vakti, her filizin bir mevsimi vardır. Bu, zamanın hikmetine vakıf olma hâlidir. Ham meyvenin dalından koparılmasına müsade etmez; lakin dalında çürüyüp ziyan olmasına da izin vermez. Vakur bir sükûnet ve tükenmez bir tahammül bu... "İnsana yakışacak en iyi kaftan" Ancak toprak sadece tevazu değildir; o aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılıktır. Fırtınaya göğüs geren dağlar ve kayalıklar, toprak üstünde ömürleri yüzyılı aşmış çınarlar; toprağın direncinin ve o dirence kök salabilmenin izleridir. ?Fakat dikkat edilmelidir ki toprak, derin bir sarsıntıyla (depremle) her şeyi yutabilir. Kök salanı beslerken, köksüz ve zayıf olanı bir anda savurur. Doğası gereği fıtratında yıkıcılık da taşır. İnsan da öyledir; inancıyla kök salmadığında varlığına, kendini bir yere ait hissetmediğinde o bereketli toprak kurur ve savrulan bir "hiç"e dönüşür. Bazı insanlar toprağın cömert sıfatlarını yansıtırken, bazıları ise bu dengeyi kaybedip sadece maske yönünü -iyi ve güzel olarak algılanan yüzünü- sunar; gölge yönünü ya bastırır ya da yıkıcı enerjisini en yakınlarına yansıtır. İşte o an insan, riyânın elinde devasa bir yalana dönüşür.
?Su: Akışkanlık, Berraklık ve Derinliğin Gizemi ?İnsan ruhu şeffaftır; duru bir su gibi akıp gitmek ister. Su, hayatın yegâne yaşam kaynağıdır; her çatlağa sızar, ulaştığı her kuraklığa can verir. Sert kayaları yumuşaklığıyla (hilmiyle) aşındırır. Nezaketin ve zarafetin yıkamayacağı bent, açamayacağı kapı yoktur bilinciyle çağlar durur. O şeffaflığın ve duruluğun da "yordayamadığı" bir şey vardır: "kötülük" Çünkü kötülük bilinçlidir ve irade dâhilindedir. Kötü biri istemeden kötülük yapmaz; tıpkı iyilik yapan birinin, yönlendirmeye gerek duymadan saf iyiliği kendi fıtratında taşıması gibi. ?İki coşkun akan ırmağın yol ayrımına geldiklerinde fıtratına uygun olan yolu seçip o yıkıcı yönünü büyük bir dönüşümle doğru olana yönlendirmesi gibi... İnsan ruhu da su gibi olmalıdır. Kırmadan, yıkmadan geçmeli; geçtiği her kalpte iz bırakmalı ve dokunduğu her şeyi en iyi hâline dönüştürmelidir. Su bulunduğu kabın şeklini alırken, insan içinde taşıdığı vicdanının (kalbinin) şeklini alır. Bu, özünden vazgeçmeyen en mükemmel adaptasyon yeteneğidir. ?Ancak unutulmamalıdır ki suyun da bir "gölge" tarafı vardır. Bazen bendini aşar, yatağından taşarak bir sele dönüşür; bazen de bir kuyu derinliğinde karanlığa gömülür. Taşkın olduğunda yıkar, durgun kaldığında ise kokuşur. İnsan ruhu da böyledir; bedenine sığar gibi görünse de aslında kâinata sığmayacak kadar özgürdür. Bir damlanın içinde okyanusun potansiyelini taşır; ama o ruh bedene hapsolup akışını kaybettiğinde duygular kirlenir ve kalbin aynası pus tutar. Su arınmazsa hayatı taşıyamaz; yani ruh arınmazsa hakikati yansıtamaz. ? "Ölü bir nehir nasıl öldürürse içindekileri, Önce can gerek sana ey canan. Ben yağmuru, telaşları aldım belleğime; Sen her sabaha, güneşle uyan."
?Hava: Özgürlük, Fikir ve Zihin Fırtınası ?Özgürdür insan; hava gibi... Hiçbir mülkiyetin sınırına girmez, zincire vurulamaz. Hava görünmezdir ama yokluğu mutlak bir ölümdür. İnsan nefesiyle bedenini, fikriyle ve vicdanıyla insanlığı yaşatır. Düşünce, hayal ve ilham; hep havanın o uçucu ama hayat verici tabiatından beslenir. ? "Sen akılsın ben kalp; sen susarsan gider aklım başımdan, Ben susarsam durur kalbinin atışları sessizliğimde." ? Hava her yerdedir; aynı anda tüm evreni kaplayan o ilahi atmosfer ve insanın görünmez soluğu da öyledir. Dua etkisiyle görünmeden dokunur, fark ettirmeden iyileştirir. Hava, zihinsel "personamızın" en keskin kimliğidir. Hava kirlenirse boğucu bir duman ortaya çıkar; fırtınaya dönüşürse taş üstünde taş bırakmaz. Eğer bir insanın düşüncesi kirlenirse vicdanı (kalbi) susar. Özgürlük arayışı aklın sınırlarını zorlar ve ruhu her şeyi yerle bir eden bir savruluşa dönüşür. Oysa insan "cenneti de cehennemi de" içinde taşır; nasıl bakarsa öyle görür...Entelektüel bir kibir veya "boş söz kalabalığı" havanın o şifalı esintisini zehirli bir fırtınaya çevirir. İnsan o fırtınanın şiddetinden hiç kimseyi göremez, hiçbir fısıltıyı işitemez olur; kendi iç sesinin yankılarının enkazda kalır, kendi sedâsında kaybolur.
Ateş: İradenin Aydınlığı ve Öfkenin Yakıcılığı ?Ateş, hem aydınlatır hem boğar; hem ısıtır hem yakar. Dönüşümün en sert ve en "sıfırcı" öğretmenidir. Karanlığı deler, metali eritip ona form verir. Ateş mizaçlı bir ruh, aşkla harmanlanırsa çevresini ısıtan bir nur olur; ancak kibirle harlanırsa kendi varlığını bile küle çeviren bir yangına dönüşür. ?İnsanın iradesi bir ateştir: Doğru niyetle beslenirse karanlık yollara ışık tutar; yanlış beslendiğinde ise kontrolsüz bir öfkeye dönüşüp felaket getirir. Ateş insanı ya pişirip olgunlaştırarak erdem sahibi yapar ya da ham bırakıp sis içinde boğar. Sonsuz bir yangının habercisidir ateşin gölgesi; yıkan ve yok eden kör bir öfke... Kâmil insan, içindeki ateşi ocağında tutup kendi yangınından dışarıya sadece ısı ve ışık verebilen kişidir. ? "Ve o gün gelir dolar küllük, Dünyaya serilen satranç örtüsü silkelenir. Atlar doludizgin atlar dörtnala, Son at da kalkınca şaha, oyun sona erer. İşte o atın toynaklarından dökülür kül. Bir çocuğun saydam avuçlarına. Kül gül olur, dünya güllük." ? Üç Babdan Geçiş: Kelebeğin O Müşkül Yolculuğu ?İnsan olma süreci pasif bir durum değil, dinamik bir yolculuktur. Bu yolculuk üç büyük kapıdan (babdan) geçmeyi ve sahte personaları (maskeleri) bir kenara bırakmayı gerektirir. ?İnsan, önce insandan çıkar: Bu, toprağın kaskatı (sabit fikirli) hâlinden kurtulup açık fikirlere filiz vermesidir. Kişi, o sahte sıfatlarından ve egosunun ağır yüklerinden yavaş yavaş sıyrılır. Bu aşamada bazı ruhlar gökten düşen hüzme gibidir; ilahi bir lütuf ile dokunduğu her canlıyı yüceltir, yolunu kaybetmişlere kılavuz olur. ? İnsan sonra hayvandan çıkar (soyunur): Bu, suyun berraklaşması, ateşin dumandan kurtulup saf ışığa dönüşmesidir. İlkel dürtülerin pençesinden kurtulan ruhlar; gündüz sıradan bir fâni gibi yaşarken, gece olduğunda gökyüzünde birer yıldıza dönüşürler. Onlar ateşin yakıcı sıcaklığıyla değil, nurun şifalı hararetiyle buz tutmuş kalpleri ısıtırlar. Bu kozmik enerjiyi ancak kendisiyle aynı frekansta olanlar hissedebilir. ? Son olarak insan, zamandan çıkar (soyunur): Bu, "İbnü’l-Vakt" (vaktin çocuğu) olma makamıdır. Anı ebediyete bağlamak, hava gibi her anı kuşatabilmektir. Bu mertebedeki insan, tüm zamanlarda ve mekânlarda hazır bulunur; evrensel ahlakı evrensel bir dille konuşur. Her insanın eşitliğini ve değerini sadece dille değil, özüyle savunur. ? Nihaî Sorgu: Dengenin Tümdengelimi ve Tümevarımı ruh ve bedenin merkezine sabitlemiş "pi sayısı" gibidir. Tüm bunların ötesinde geriye yalnızca şu soru kaldı: İnsanlığımız, insani ahlakımız ve değer yargılarımız o sahte kabuğundan soyunmuyor; hatta her geçen gün o duvarlar daha da kalınlaşıyor. Üstelik içimizin harcı boşalıyor. Bizi insan yapan o düşünme yetisi ve insanî irade gücümüz gitgide zayıflıyor. Taşıdığımız tüm sıfatların aslî yönlerini ve gölge yönlerini dengeli kullanamıyoruz. Kendi afetimize bizzat şahit oluyor, kendi kıyametimizi hazırlıyoruz. ?Zira insanlıktan eksilmek, yalnızca bir isimden (sıfattan) vazgeçmek değildir; o muazzam dengenin, yani fıtratın iflasıdır. Adalet terazisi kırıldığında içimizdeki toprak cömertliğini yitirir; artık gül sunmak yerine sadece öfke ve nefret kusan çorak bir çöle dönüşür. Köklerimizi besleyen o kadim sabır, yerini yıkıcı bir sarsıntıya bırakır. İçimizdeki su, artık o eski şifalı akışını kaybetmiştir; berraklığı yerini bulanıklığa, hayat veren yumuşaklığı ise önüne geleni yutan, vicdanı boğan bir sele bırakır. Ruhun okyanusları çekilir ve geriye sadece hırsın tortusu kalır. ?Özgürlüğün sembolü olan hava, düşüncelerimizin kirlenmesiyle ağırlaşır; artık nefes aldırmaz, aksine boğar. İlham veren o hafif esinti, merhameti kökünden söken bir fırtınaya evrilir. Ve en nihayetinde içimizdeki ateş, o kutsal aşkın ısısı olmaktan çıkar; kibrin yakıtıyla harlanan, hem sahibini hem de dokunduğu her şeyi küle çeviren bir cehennem nârına dönüşür. ?İnsanlık içimizden boşalırken, bu dört unsurun ahengi de büyük bir gürültüyle yıkılır. Bizler, "Kâlû Belâ"da verdiğimiz o kadim sözü, unsurların bu hırçın kavgası içinde unuturuz. Ruh, dengesini yitirmiş bedeni terk ederken geriye tek bir hakikat kalır: İnsan olma süreci, ancak kişinin kendi içine yaptığı yolculukla aşkın dönüştürücü gücüyle mümkündür. Öyleyse "Ah minel aşk" deyip yokluğa tahammül gösterip varlığa teşekkür etmeyi öğrenmeliyiz ki insan, adaletin o sarsılmaz potasına eşitliği de koyup herkesi "can", her şeyi tek bir varlık olarak görebilsin.
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir. Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir. İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır. ?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir. Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi- bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur. Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında. ?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir. Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. ?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur. ?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır. Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır. Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir. ?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez. ?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız. İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız. Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır. Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır. Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz. Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
Eşref'i Mahlukât
Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır.
Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder.
?İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir.
?
Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık
?İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir.
?
"Kestirme yolu yoktur gönlümün,
Boşuna yıkma dağları.
Sen kazmayı her vurduğunda,
Benim göğsüm daralır;
Hayra yordama gözlerimdeki hayreti."
Ve hiç şikâyet etmeden her türlü kötülüğü sinesinde öğütüp berekete dönüştürür. "Kâmil insan" da böyledir: Sabırlı, mütevazı ve sonsuz bir hoşgörü sahibi... O, hayatın yükünü hiç şikâyet etmeden taşır; çünkü gönüllüdür. Fıtratına uygun olmayan hâlleri - tıpkı toprağın çürüğü humusa dönüştürmesi gibi- bir olgunluk imbiğinden geçirerek güzelliğe tebdil eder.
?Toprak acele etmez; bilir ki her tohumun bir vakti, her filizin bir mevsimi vardır. Bu, zamanın hikmetine vakıf olma hâlidir. Ham meyvenin dalından koparılmasına müsade etmez; lakin dalında çürüyüp ziyan olmasına da izin vermez. Vakur bir sükûnet ve tükenmez bir tahammül bu...
"İnsana yakışacak en iyi kaftan" Ancak toprak sadece tevazu değildir; o aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılıktır. Fırtınaya göğüs geren dağlar ve kayalıklar, toprak üstünde ömürleri yüzyılı aşmış çınarlar; toprağın direncinin ve o dirence kök salabilmenin izleridir.
?Fakat dikkat edilmelidir ki toprak, derin bir sarsıntıyla (depremle) her şeyi yutabilir. Kök salanı beslerken, köksüz ve zayıf olanı bir anda savurur. Doğası gereği fıtratında yıkıcılık da taşır. İnsan da öyledir; inancıyla kök salmadığında varlığına, kendini bir yere ait hissetmediğinde o bereketli toprak kurur ve savrulan bir "hiç"e dönüşür.
Bazı insanlar toprağın cömert sıfatlarını yansıtırken, bazıları ise bu dengeyi kaybedip sadece maske yönünü -iyi ve güzel olarak algılanan yüzünü- sunar; gölge yönünü ya bastırır ya da yıkıcı enerjisini en yakınlarına yansıtır. İşte o an insan, riyânın elinde devasa bir yalana dönüşür.
?Su: Akışkanlık, Berraklık ve Derinliğin Gizemi
?İnsan ruhu şeffaftır; duru bir su gibi akıp gitmek ister. Su, hayatın yegâne yaşam kaynağıdır; her çatlağa sızar, ulaştığı her kuraklığa can verir. Sert kayaları yumuşaklığıyla (hilmiyle) aşındırır. Nezaketin ve zarafetin yıkamayacağı bent, açamayacağı kapı yoktur bilinciyle çağlar durur. O şeffaflığın ve duruluğun da "yordayamadığı" bir şey vardır:
"kötülük"
Çünkü kötülük bilinçlidir ve irade dâhilindedir. Kötü biri istemeden kötülük yapmaz; tıpkı iyilik yapan birinin, yönlendirmeye gerek duymadan saf iyiliği kendi fıtratında taşıması gibi.
?İki coşkun akan ırmağın yol ayrımına geldiklerinde fıtratına uygun olan yolu seçip o yıkıcı yönünü büyük bir dönüşümle doğru olana yönlendirmesi gibi...
İnsan ruhu da su gibi olmalıdır. Kırmadan, yıkmadan geçmeli; geçtiği her kalpte iz bırakmalı ve dokunduğu her şeyi en iyi hâline dönüştürmelidir. Su bulunduğu kabın şeklini alırken, insan içinde taşıdığı vicdanının (kalbinin) şeklini alır. Bu, özünden vazgeçmeyen en mükemmel adaptasyon yeteneğidir.
?Ancak unutulmamalıdır ki suyun da bir "gölge" tarafı vardır. Bazen bendini aşar, yatağından taşarak bir sele dönüşür; bazen de bir kuyu derinliğinde karanlığa gömülür. Taşkın olduğunda yıkar, durgun kaldığında ise kokuşur. İnsan ruhu da böyledir; bedenine sığar gibi görünse de aslında kâinata sığmayacak kadar özgürdür. Bir damlanın içinde okyanusun potansiyelini taşır; ama o ruh bedene hapsolup akışını kaybettiğinde duygular kirlenir ve kalbin aynası pus tutar. Su arınmazsa hayatı taşıyamaz; yani ruh arınmazsa hakikati yansıtamaz.
?
"Ölü bir nehir nasıl öldürürse içindekileri,
Önce can gerek sana ey canan.
Ben yağmuru, telaşları aldım belleğime;
Sen her sabaha, güneşle uyan."
?Hava: Özgürlük, Fikir ve Zihin Fırtınası
?Özgürdür insan; hava gibi...
Hiçbir mülkiyetin sınırına girmez, zincire vurulamaz. Hava görünmezdir ama yokluğu mutlak bir ölümdür. İnsan nefesiyle bedenini, fikriyle ve vicdanıyla insanlığı yaşatır. Düşünce, hayal ve ilham; hep havanın o uçucu ama hayat verici tabiatından beslenir.
?
"Sen akılsın ben kalp; sen susarsan gider aklım başımdan,
Ben susarsam durur kalbinin atışları sessizliğimde."
?
Hava her yerdedir; aynı anda tüm evreni kaplayan o ilahi atmosfer ve insanın görünmez soluğu da öyledir. Dua etkisiyle görünmeden dokunur, fark ettirmeden iyileştirir. Hava, zihinsel "personamızın" en keskin kimliğidir. Hava kirlenirse boğucu bir duman ortaya çıkar; fırtınaya dönüşürse taş üstünde taş bırakmaz. Eğer bir insanın düşüncesi kirlenirse vicdanı (kalbi) susar. Özgürlük arayışı aklın sınırlarını zorlar ve ruhu her şeyi yerle bir eden bir savruluşa dönüşür. Oysa insan "cenneti de cehennemi de" içinde taşır; nasıl bakarsa öyle görür...Entelektüel bir kibir veya "boş söz kalabalığı" havanın o şifalı esintisini zehirli bir fırtınaya çevirir. İnsan o fırtınanın şiddetinden hiç kimseyi göremez, hiçbir fısıltıyı işitemez olur; kendi iç sesinin yankılarının enkazda kalır, kendi sedâsında kaybolur.
Ateş: İradenin Aydınlığı ve Öfkenin Yakıcılığı
?Ateş, hem aydınlatır hem boğar; hem ısıtır hem yakar. Dönüşümün en sert ve en "sıfırcı" öğretmenidir. Karanlığı deler, metali eritip ona form verir. Ateş mizaçlı bir ruh, aşkla harmanlanırsa çevresini ısıtan bir nur olur; ancak kibirle harlanırsa kendi varlığını bile küle çeviren bir yangına dönüşür.
?İnsanın iradesi bir ateştir: Doğru niyetle beslenirse karanlık yollara ışık tutar; yanlış beslendiğinde ise kontrolsüz bir öfkeye dönüşüp felaket getirir. Ateş insanı ya pişirip olgunlaştırarak erdem sahibi yapar ya da ham bırakıp sis içinde boğar. Sonsuz bir yangının habercisidir ateşin gölgesi; yıkan ve yok eden kör bir öfke... Kâmil insan, içindeki ateşi ocağında tutup kendi yangınından dışarıya sadece ısı ve ışık verebilen kişidir.
?
"Ve o gün gelir dolar küllük,
Dünyaya serilen satranç örtüsü silkelenir.
Atlar doludizgin atlar dörtnala,
Son at da kalkınca şaha, oyun sona erer.
İşte o atın toynaklarından dökülür kül.
Bir çocuğun saydam avuçlarına.
Kül gül olur, dünya güllük."
?
Üç Babdan Geçiş: Kelebeğin O Müşkül Yolculuğu
?İnsan olma süreci pasif bir durum değil, dinamik bir yolculuktur. Bu yolculuk üç büyük kapıdan (babdan) geçmeyi ve sahte personaları (maskeleri) bir kenara bırakmayı gerektirir.
?İnsan, önce insandan çıkar: Bu, toprağın kaskatı (sabit fikirli) hâlinden kurtulup açık fikirlere filiz vermesidir. Kişi, o sahte sıfatlarından ve egosunun ağır yüklerinden yavaş yavaş sıyrılır. Bu aşamada bazı ruhlar gökten düşen hüzme gibidir; ilahi bir lütuf ile dokunduğu her canlıyı yüceltir, yolunu kaybetmişlere kılavuz olur.
?
İnsan sonra hayvandan çıkar (soyunur):
Bu, suyun berraklaşması, ateşin dumandan kurtulup saf ışığa dönüşmesidir. İlkel dürtülerin pençesinden kurtulan ruhlar; gündüz sıradan bir fâni gibi yaşarken, gece olduğunda gökyüzünde birer yıldıza dönüşürler. Onlar ateşin yakıcı sıcaklığıyla değil, nurun şifalı hararetiyle buz tutmuş kalpleri ısıtırlar. Bu kozmik enerjiyi ancak kendisiyle aynı frekansta olanlar hissedebilir.
?
Son olarak insan, zamandan çıkar (soyunur): Bu, "İbnü’l-Vakt" (vaktin çocuğu) olma makamıdır. Anı ebediyete bağlamak, hava gibi her anı kuşatabilmektir. Bu mertebedeki insan, tüm zamanlarda ve mekânlarda hazır bulunur; evrensel ahlakı evrensel bir dille konuşur. Her insanın eşitliğini ve değerini sadece dille değil, özüyle savunur.
?
Nihaî Sorgu: Dengenin Tümdengelimi ve Tümevarımı ruh ve bedenin merkezine sabitlemiş "pi sayısı" gibidir.
Tüm bunların ötesinde geriye yalnızca şu soru kaldı: İnsanlığımız, insani ahlakımız ve değer yargılarımız o sahte kabuğundan soyunmuyor; hatta her geçen gün o duvarlar daha da kalınlaşıyor.
Üstelik içimizin harcı boşalıyor.
Bizi insan yapan o düşünme yetisi ve insanî irade gücümüz gitgide zayıflıyor.
Taşıdığımız tüm sıfatların aslî yönlerini ve gölge yönlerini dengeli kullanamıyoruz. Kendi afetimize bizzat şahit oluyor, kendi kıyametimizi hazırlıyoruz.
?Zira insanlıktan eksilmek, yalnızca bir isimden (sıfattan) vazgeçmek değildir; o muazzam dengenin, yani fıtratın iflasıdır. Adalet terazisi kırıldığında içimizdeki toprak cömertliğini yitirir; artık gül sunmak yerine sadece öfke ve nefret kusan çorak bir çöle dönüşür. Köklerimizi besleyen o kadim sabır, yerini yıkıcı bir sarsıntıya bırakır. İçimizdeki su, artık o eski şifalı akışını kaybetmiştir; berraklığı yerini bulanıklığa, hayat veren yumuşaklığı ise önüne geleni yutan, vicdanı boğan bir sele bırakır. Ruhun okyanusları çekilir ve geriye sadece hırsın tortusu kalır.
?Özgürlüğün sembolü olan hava, düşüncelerimizin kirlenmesiyle ağırlaşır; artık nefes aldırmaz, aksine boğar. İlham veren o hafif esinti, merhameti kökünden söken bir fırtınaya evrilir. Ve en nihayetinde içimizdeki ateş, o kutsal aşkın ısısı olmaktan çıkar; kibrin yakıtıyla harlanan, hem sahibini hem de dokunduğu her şeyi küle çeviren bir cehennem nârına dönüşür.
?İnsanlık içimizden boşalırken, bu dört unsurun ahengi de büyük bir gürültüyle yıkılır. Bizler, "Kâlû Belâ"da verdiğimiz o kadim sözü, unsurların bu hırçın kavgası içinde unuturuz. Ruh, dengesini yitirmiş bedeni terk ederken geriye tek bir hakikat kalır: İnsan olma süreci, ancak kişinin kendi içine yaptığı yolculukla aşkın dönüştürücü gücüyle mümkündür.
Öyleyse "Ah minel aşk" deyip yokluğa tahammül gösterip varlığa teşekkür etmeyi öğrenmeliyiz ki insan, adaletin o sarsılmaz potasına eşitliği de koyup herkesi "can", her şeyi tek bir varlık olarak görebilsin.
"insan insan"
?si=54T8LmdyMiGlGuT6
Rüya Öğretileri:
I. Ders "İnsan"
Sevgi Dili
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir.
Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir.
İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır.
?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir.
Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi-
bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur.
Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında.
?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir.
Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur.
?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır.
Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır.
Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir.
?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder.
Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez.
?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız.
İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız.
Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır.
Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır.
Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz.
Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.