Nilgün Marmara'nın "Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" cümlesi çok beğeniliyor. Bu beğeni şairlerde ve yazarlarda kuşlu cümle kurma konusunda rekabete yol açtı hala da açıyor. Ben de bu yarışmanın içindeyim. Kuşları da oldu bitti çok sevmekteyim...Benim kuşlu cümlelerim ise şunlar:
*Senin neşeli halin Manyas Kuş Cenneti. Gülümse o zaman hadi...
*Havalar güzel olunca kuşlar bile fazladan uçarlar...
Küp şekerin en büyük dileği çikolatalı bayram şekeri olmakmış. Hep bu hayalle yaşarmış. Kimisi "sen köşelisin olmaz" demiş. Kimisi "sen sertsin, olmaz" demiş. Kimisi "senin için dışın beyaz, olmaz" demiş. Küp şeker bunun üzerine, köşelerinden, sertliğinden, beyazlığından kurtulmak için çikolata zannettiği pekmez dolu kabın içine atlamış ve onun içinde kaybolmuş. Bir daha da onu ne gören ne duyan olmamış. Oysa çayı, kahveyi şekerlendirmek gibi ne güzel görevi varmış. *Aslolan ise başkası olmak değil kendin olmakmış*
🤷♂️🤷♂️🤷♂️
Şehirde doğdum büyüdüm. Köyle bağlantımız var, tez tez köye gidiyoruz. Bulunduğum ortamlarda hayvanların hareketlerini gözlemlemeye çalışıyorum. Tabi ki kuşlarınkini de. Size üç kuşun sevişmesinden bahsedeceğim: Bu yaşıma kadar kargaların sevişmesine bir kez şahit oldum. Sanki çok aceleleri varmış gibi, ya da “yanlışlıkla üstüne düştüm, şimdi hemen yanından uzaklaşacağım aşkım” der gibidir kargalar. Şipşak yani. Kumrularınki kargalardan biraz daha uzun sürer ve tek sefere mahsustur. Seviştikten hemen sonra keyiften süzülerek uçar karı koca. Serçeler ise tadını getirir. Sekiz on kez sürer. Abartmasalar rahat etmez serçeler… Bundan şu sonucu çıkardım: Kargaların sevişmekten daha önemli işleri vardır. Güvercinler tadında bırakır. Serçeler ise fındıklı çikolata yemiş gibidirler…😂
KİMİN CANI KURŞUN ÇEKER Kİ
Senin ismini düşüncelerime altın harflerle yazdım. Ama bazen altın çok değerleniyor, benim de paraya ihtiyacım oluyor, doğruca kuyumcuya gidiyorum. Sonra ismini çikolata harflerle yazıyorum. Bu sefer de çikolata krizim başlıyor. Derken Kayseri şekeriyle yazıyorum. Ama o zaman da canım çay çekiyor. En iyisi ismini kurşun kalemle yazayım düşüncelerime. Çünkü kimin canı kurşun çeker ki...
Serçeyi bilmeyen var mıdır acaba dünyada? Hani şu evlerimizin çatılarına ve duvar boşluklarına yuva yapan, sofra beziyle silkelediğimiz yemek artıklarıyla beslenmeyi seven, insanoğlunun yakınlarında olan, buna rağmen yabani olan, hep yabani kalacak olan, daha çok kahverengi, az da olsa siyah renk taşıyan o kuşlar. Minik kuşlar. Miniktir o kuşlar. Ellerimizin en küçük parmağına isminin verilmesine sebep olan kuşlar.
İlkbaharda cıvıltılarını çokça duyarız. Sebebi ise bütün hücrelerini aşkın sarmasıdır. Diğer mevsimlerde sesleri azalır. Çünkü geçim derdi, evladı, ferdi derken başlarını kaşıyacak zaman bulamazlar. Yavruları için böcek avlamaya bile başlar, avcılığa merak sarar bu kuşlar. Ağustosböceği’nin anormal bir sesini duyarsanız bilin ki serçe onu yakalamıştır ve gagasında yavrusuna götürüyordur. Serçe yavrularının bir an önce büyümesi içindir bu protein ağırlıklı besleme şekli. Ebeveynleri bunu çok iyi biliyor.
Düşmanları da vardır tabi ki. Kediler. Ama ah bir yakalayıverse. Daha çok atmacalar. Kışın göz açtırmazlar. En çok ta sapanlı çocuklar. Keşke birileri o çocuklara sapan değil de kalem tutmanın, okumanın, yaşamanın, yaşatmanın güzelliğini anlatsa. Küçücük o bedenden minnacık canı çıkar, sapan taşı gövdesine isabet ettiğinde.
Köydeki bahçemizdeyiz. Günlerden pazar, mevsimlerden ise yaz. Annem harman yerinde ekmek pişiriyor. Kardeşlerimle annemin etrafındayız. Birden bir dişi serçe belirdi. Anneme doğru yaklaşıyor ama ben kendisine doğru hareket edince geri çekiliyordu. Kısa zaman aralığında aynı durum tekrar edince, anneme: ‘’Anne herhalde bu serçenin yavruları var. Hamurdan bir parça at ki alıp gitsin’’dedim. Annem dediğimi yaptı ve serçe kendisine doğru atılan hamur parçasını alıp uzaklaştı. Biz ise epeyce sevindik bu duruma. Yıllar geçti hala neşelenirim hatırladıkça. Şundan ki: Serçeler evcil değillerdir ve asla evcilleşmezler. Ama bu serçenin sergilediği davranış evcil hayvanlara özgü bir davranıştı. Beni en çok sevindiren de bu oldu işte…
Sevgilim olmasını istemiyorum
Bu yüzden sevgilim yok
Sevdiklerim var ama
Çok sevdiklerim de var
Beni sevenler de var
Bazen diyorum bir Türk kızına şiir yazayım.
Bazen diyorum bir Rus kızına Antalya’da tatil hediye edeyim.
Bazen diyorum bir İngiliz kızına pembe ruj hediye edeyim.
Bazen diyorum bir Kürt kızına türkü söyleyeyim(kılam dıbema) .
Bazen diyorum bir Yahudi kızına kutsal kitabımızdan bahsedeyim.
Bazen diyorum bir Alman kızına çikolata hediye edeyim.
Köyden yeni dönmüştük. Arabanın bagajında bir kasa elma vardı. O sırada yanımızdan el arabasıyla hurda toplayan eskici geçiyordu. Kasanın içinden en iri elmayı seçip ona verdim. Elmayı aldı ‘’teşekkür ederim’’ dedi ve yoluna devam etti. Arkasından baktım ve sırtındaki penyede eliyle selam veren neşeli çocuk resmini gördüm. Paylaşmanın gücü bu olsa gerek…
Ben Sünnet Düğünleri’ne karşıyım. Neden mi? Küçücük bir et parçası için o kadar masrafa, organizasyona ne gerek var. Çünkü burada da ‘’olan var olmayan var’’ misali zenginlerin gövde gösterisine dönüşüyor. Yoksullar ise Sünnet Düğünü’nü nasıl yapacağını kara kara düşünüyor, çoğunlukla da yapamıyor. Çok yakın akrabalara duyurup, küçük bir merasim yerindedir bence. Yine de ‘’böyle gelmiş böyle gider, illaki düğün yapacağım’’ diyorsanız, kız çocuklarına da o masrafın aynısını bir sebeple yapmalısınız. Maksat eşitlik olsun, kardeşlik olsun… Evlilik Düğünleri ise elbette ki yapılmalı ama abartmadan, israfa kaçmadan. Akrabalar, tanışlar çağrılmalı…




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!