beni gerçekten göremeyene sundum en kıymetli yanımı,
bir sır gibi sakladığım en derin heyecanımı.
yüzümdeki gülüşe aldanıp geçti her anımı,
oysa ben içine koymuştum bütün zamanımı.
gözlerimde saklı duran o titrek yangını,
bir ömür saklar sandığım en mahrem yanını,
bir çocuğun kırılganlığıyla açtım her yaranı,
bilmeden verdim sana kalbimin fermanını.
sen baktın da görmedin içimdeki çığlığı,
duymadın geceler boyu büyüyen o ağırlığı.
ben sustukça çoğaldı kalbimin yalnızlığı,
sevmenin en ağır yüküymüş anlaşılmamışlığı.
bir ev kurdum içimde, kapısını sana açtım,
duvarlarına sabrı, penceresine umudu saçtım.
anahtarını avcuna koyup kaderime kaçtım,
sen eşiğinde durdun, ben içimde yavaşça taştım.
adını dualarıma ekledim her gece,
bir ışık gibi düştün en karanlık heceye.
oysa sen yabancıydın kalbimdeki lehçeye,
görmek cesaret ister, yetmez sadece nice.
beni gerçekten göremeyene sundum en kıymetli yanımı,
bir ömürlük sadakati, suskunluğumun anlamı.
kırılınca ses etmeyen o narin tarafımı,
bir bakışta yıkılacak sandın belki varlığımı.
oysa ben bir denizdim, derin ve fırtınalı,
dalgalarımda saklıydı hikayem yaralı.
sen kıyısında durdun, sularım sevdalı,
ama bilmedin içimdeki tufan ne kadar masalı.
şimdi öğrendim kalbimden taşan hakikati.
kıymet, gören göz ister, ister samimiyeti.
her açılan kapı hak etmez misafiriyeti,
her sevda taşıyamaz böylesi bir emaneti.
artık sunmam içimdeki en ince yanımı,
önce görsün diye beklerim bakışın anlamını.
çünkü insan en çok tüketir kendi canını,
görmeyene adadığı o eşsiz hazinesini, o yanını.
Kayıt Tarihi : 27.2.2026 00:09:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




evlatları ve yakınları sevgisiz bir ihtiyar kadının,
bayram sabahında sevince zorlanmış
gözleri gibi nemlisin ve mazidesin…,
ve bir tüketim tapınağı mescidi kadar,
havasız ve sümmet/tedariksin sen aşk…;
sağ yanından süzülen gün ışığının,
saçlarında ışıldadığı bir güz günü,
çerçeveledim yüzünü ki,
bir boz kazak küheylanın,
gözyaşı düşmesin diye tek
yeryüzüne…,
kıyamadım sana evet gene aşk,
sesinle ürperir bedenim,
bakınamam o an etrafıma ve çözülürüm sesinle,
ki düğüm düğüm dünyanın uğultularını,
susturan sesindir bana ve,
sesindedir içimi dolduran pediatri kokulu nefes,
adımladığım kaldırım taşları üzerinde,
buz tutmuş su birikintisi çatlağı kadar
kırılgansın sen aşk…,
erisen bile; suya dönsen bile ne çıkar,
görünenden çok,
görünmez yanları olan bir buzdağısın sen…,
içlerine işleyen ayazda,
bağrı başı açık kalan gariplerin,
ısınmayı bekleyen tenlerine vurup
üstüne doğarken etkisiz kalan
bir kış güneşi gibi yükseldin sen gökyüzünde madem,
usul usul da kaybol şimdi artık aşk…,
ki; kanlı gözyaşlarıyla,
uyudum ve düşümde,
hep o nar ağacı…,
öylece bana bakar,
dallarını gözlerimden ayırmadan,
hep o kederli nar ağacı…,
küçüldüm rüyaya ve;
içine girdim,
gördüğüm en güzel bahçeydi…,
eğildim, yerde bir eflatun ayrılığın çiçek tozları,
eflatun çiçek tozları her yer,
nar çiçeğim;
senden mi süzüldü
eflatun çiçek tozları söyle…,
ve uyandım;
kara boşlukta dönen,
rengi bozulmaya yüz tutmuş,
meymenetsiz bir dünya…,
sabah etmiş ortalığı düşüm dedim…;
yüzünü buruşturdu düş ve
sabırsızlıkla bekledim geceyi,
aklımda hep o nar ağacı,
dalları yüreğime batan…,
ki gözlerimi kapadım
işte orada;
bir turnayı seviyorum dedi...,
ve turnam derken;
saçıldı etrafa kızıl iri taneli göz yaşları…,
ah;
kapandım secdeye,
yerdeki tekâvûd kalemefendisi seccademden
eflatun çiçek tozları topladım,
bağrıma saplanmış dalını çıkardım hüdayinabit alıcın,
ve serpiştirdim tozlarını,
beti benzi atmış dünyaya ve,
bir dua okudum kulağına,
sesim bir başka sese çarptı,
tuz buz mısralar kırıntısı rüyam ah,
turnam…;
keklik değil, güvercin ol diye fısıldayanım,
dudağımda hep aynı şarkı,
notalarını nar ağacının altına gömdüm...,
yüreği kimsenin üzülmesine el vermeyen,
bir yalancıyı sevdin sen…,
ve varsın gedanız kendine kıysın ey maşuk,
olgunlaşsın keder, çiçek yüklü dalında…,
ah;
TÜM YORUMLAR (1)