Kerpiçler Ve Atlar

Ünal Serhat Yorgancı
346

ŞİİR


18

TAKİPÇİ

Kerpiçler Ve Atlar

I — Vahşi Atlar ve Kerpiç Sanrıları

Asırlar geçti o mukaddes deliliğin, o muzaffer şevkin üstünden,
Ey yabancı! Yolun düşerse bir gün bu tozlu, bu hüzünlü mezarlığa,
Bak bakalım, ne kalmış o eski kralların fethettiği günden?
Yalnızca iskeletler fısıldar o görkemli geçmişi karanlığa.
Muş ovasında, çamurdan ve kederden yoğrulmuş o evlerde,
Bir can çekişme sesidir yükselen kerpiç duvarların arasından.
O sağlam buğdayın sarı sevinci, hapsedilmişken eski bir derde,
Hangi aç ruh teselli bulabilir bu çorak, bu uğursuz masaldan?

II — Yaz Gelini

Ah, nasıl da sevmiştim seni, o vahşi ve çocuksu esaretinde,
Boyun ki nehir kenarındaki dik başlı sunaların fermanıydı!
Gözlerin, o simsiyah, o yırtıcı ve dipsiz gecenin kalbinde,
Bir isyan bayrağı gibi dalgalanan, karanlığın en saf kanıydı.
Bu yüzden çaldım seni babaların, tüccarların ve tanrıların elinden,
Yıldızlardan örülmüş bir atın sırtında, şimşekler kuşanarak kaçtık!
Gecenin saçlarını yolduk, geçtik o yerleşik dünya denilen cehennemden,
Biz ki şairler ve firariler, şafağın o kanlı kapısını erkenden açtık!

Ama seher vakti… Ah o kuşların çığrışları! Doğanın o çiğ, o vahşi sesi!
Kuşlar yırtarken gökyüzünün tülünü, yeni bir dünya doğuyordu sanki;
Ve sen, o muazzam yaratımın tam ortasında, verirken son nefesini,
Ölümle nişanlandın, arkanda bırakarak o kuru, o anlamsız gerçeği.

Kaçak gelin! Güzel gelin! İncecik bir dal gibi kırılan çocuk!
Yaz armutları sulandığında, o tatlı, o şehvetli nektar toprağa akarken,
Döküldü gözlerinin o koyu, o simsiyah balı, o gizemli soluk,
Ve toprak, emdi senin gençliğini, biz arkandan ağlayarak bakarken.
Artık ne cennet kabul eder seni ne de bu çürümüş kasabalar,
Sen doğanın o çılgın ritminde, kayıp bir mevsimsin şimdi,
Gözlerinin balıyla beslenir toprağın altındaki o sonsuz rüyalar,
Ölümünle kutsadın bu çölü, ey yazın o asi, o kanatlı gelini!

III — DOĞU MEZARLIĞI

Selçuklu atlarının nalları altında ezilen bu toprak,
Şimdi bir fahişenin kurumuş, çatlamış memesi gibidir;
Üzerinde ne bir sevinç yeşerir ne bir taze yaprak,
Sadece rüzgâr, mezar taşlarında esen bir mersiyedir.
Ey yolcu! Geçersen bir gün bu lanetli düzlükten,
Bak o çamurdan oyuklara, o sefil ve karanlık hanelere!
Ne kalmış o eski fatihlerden, o şanlı şehvetten?
Yalnızca ekmek yerine sunulan zehirli bir tere.

Sağlam buğdayın o kutsal sevinci çoktan çürüdü,
Bir ur gibi büyümekte şimdi fukaralığın leş kokusu;
Açlık, karanlık bir sis gibi bu ovayı bürüdü,
Ve tanrı, unuttu bu topraklarda kuruyan kuyuyu.
Doymuyor bu insanlar, hayır! Çiğniyorlar kendi etlerini,
Kutsal bir öfkeyle besleniyor rüya gören çocukları;
Silerken alınlarından o simsiyah ve yapışkan terlerini,
Görüyorlar gökte uçan yarasaları, o uğursuz kuşları.

IV — TOP GELİNCİK

Uyanın ey ırgatlar! Haziran sıcağı beyninizi yakarken bir lav gibi,
O ot biçtiğiniz tırpanlar, gökyüzünü yırtacak birer şimşektir.
Bir damla kan sızıyor düşlerinizden, kırmızı ve mavi,
Gelinlikler içindeki o kız, aslında özgürlüğün kendisidir, demektir!
Yaz gelini! Kaçak gelin! O yıldız atının sırtında uçan büyücü!
Gözlerin kara bir gece dalı değil, patlamaya hazır bir dinamit haznesi.
Doğururken ölmedin sen, doğururken yıktın bu köhne gücü,
Gözlerinin balı toprağa akmadı, toprağı zehirledi o isyanın sesi!

Sulanın ey yaz armutları, sulanın kölelerin gözyaşlarıyla!
Ben bir top gelincik gördüm o bozgunun, o sıcağın tam ortasında;
Yamalı gömleklerin üstünde parıldayan o vahşi tılsımıyla,
Bir yel bekliyor, dünyayı havaya uçurmak için rüzgarın arkasında!
Ve Pir Sultan! O kelimelerin simyacısı, o dilsiz ozan!
Tanrı bir güldür, evet, ama dikenleri sarayları yıkan bir gül!
Tanrı bir eldir uzanan, ama cemre olmuş, parlatıyor tozan,
Kuşluk vakti değil, sonsuzluk vakti birleşecek bu asi gönül!

Ünal Serhat Yorgancı
Kayıt Tarihi : 8.06.2026 15:00:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!