Halâ yaşıyor...
Bugün zamanın başına buyruk oluşunun farkına varmanın yıl dönümündeyim.
Hatırlayabildiğim kadarıyla geçmiş günleri sorgulamaya, kalanlarla kalmayanların hesabına düştüm.
Kafamın içine bana ait olmayan sesler, suretler, küfürler, kahkahalar ve
ağlamalar...
Bunların hepsi çok kalabalık.
Sana, seni nasıl anlatmayı bilmememin sancısıdır dilimi böyle tutan.
Ne varsa eski olan ve eskiden kalan, şiir olur; yaşanmış her hikâye
ve kalemimin kırıldığı her satıra kadar defalarca, kanata kanata sorgulamak…
Sana dair bir cümle, bir kelime, bir mürekkep lekesi bulup sığınmak...
İçimde bir yangın; orta yerinde sen ve gül kokusu, ben bu kadar kül iken.
Tanrılar görüyor mu acaba?
Ben, uykusuz bir sayfayım, kalabalık bir kitaptan kopmuş.
Bütün kelimelerim dilsizdir, duyamayabilirsiniz.
Tek nefeste bitmeye meyilliyim ama okunmayacak kadar gereksiz, anlaşılmayacak kadar da yersiz yazıldım.
Buruşuk satırlarımda yıkılmış bir dünya, üst üste çökmüş kara bulutlar;
bulutlar arasında gökkuşağı… bazen var.
Sadece bazen, işte.
Birbirine eşit uzunlukta ama farklı kırıkları olan dört kenarlı bir masanın, ne yöne baktığını bilmediğim tarafındayım; oturmuş sıçacağım zamanın gelmesini bekliyorum. Pekii ben, bir tarafta mıyım?
Kendini taşırmış küllük, içilmeyi bekleyen yedi sigara, her şeyden daha soğuk bir fincan kahve, evrensel bir hata sonucu içeri girmiş güneş ışığı..., biraz da dışarının sesi var bu sessizliğin içinde. Pekii biz, hangi taraftayız şimdi?
Annem görse masayı kirletiyoruz diye kızar bize. Ama masa da, ses etmiyor bu duruma. Pekii, masa hangi tarafta?
Sandalyeler, arkalarını dönmüş kimliğine, dört ayağıyla dengede durduklarını sanıyor; oysa bir ayakları hep boşlukta. Ve üzerlerine oturan yükü benimseyemiyorlar. Belki de, oturmak için değil de düşüşü ertelemek için varlar. Pekii, sandalyeler hangi tarafta?
Duvarlar konuşmayı unuttuğu için üzerlerine asılmış çerçevelerden medet umar hale gelmiş; içlerinde donmuş tebessümler, hiç yaşanmamış ve de asla yaşanmayacak bayram sabahları var. Bir çiviye tutunmuş hatıra, yerçekimine inat ederken aslında yalnızca unutulmayı geciktiriyor. Pekii, çiviler hangi tarafta?
Saatin akrebiyle yelkovanı küs; biri geçmişi kemiriyor, diğeri geleceği ısırıyor, ortada kalan şimdi ise dişsiz bir ağız gibi aç aç bakıyor. Güneş akşamın üstünde durmuş poz verirken, takvim yaprakları sahte bahar sesleri çıkarıyor. Pekii,.. zaman hangi tarafta?
Takvim, sayfalarını çevirmiş aynı kısır döngünün baş gününe varmış yine.
Ve ciğerlerim de dahil
kan dolusu, isli kokular sarmış her yeri. Geceyi kalabalıklaştırmak için yastık altına saklanmış kabuslarım, beni izliyor sinsice. Kör sanıyorlar beni, görmezden gelmeyi öğrendiğimden bi' haberler oysa...
Bu sabah biraz daha buğulanmış gözlerim, ki sol gözüm sağ gözümle hep kavgalı; inat etmiş açılmıyor ve nice zamandır ilk defa bir fikir birliğine varmış, ayna arar oldular. Sanki çok görülecek bir şey varmış da, görebileceklermiş de...
Ben hâlâ dün ile daha dün arasında sıkışmış
Bilmem nasıl anlatılır bazı günler;
Hani hiçbir şey olmamıştır daha,
ama için durmaksızın hazırlık yapar ya bir yıkıma.
Bugün işte, öyle bir gün. Ne yapsam eksik kalıyor.
Gözlerim bir köşe arıyor susmak için, kalbim bir ses...
İçimde kimseye anlatamadığım bir telaş var.
Kimse anlamaz, anlam veremez.
Belki de umursamaz ama
ben yine de özür dilerim.
Biraz isyankârdır ve serseri bir tavrı vardır.
Alaycı gelebilir sözlerim.
Anlam taşımaz bakışlarım. Çökük, baygın bakar gözlerim; biraz da yorgunum.
Hüzünlü bir akşam öncesiydi, yolumuzu kesiştiren.
Güneşin kızıl sancısından hemen önce,
aynı sokağa esiyordu sessizliklerimiz.
Başka başka düşlerin kesikleriydi ciğerlerimize dolan.
Ağızlarımızda çığlıklarca boşluk; dil ağrıları...
Ve terkedilmiş merhabalar.
Gereği düşünülmeden verilen bir kararın hükmü gereğince, başlanılan uykusuz saatlerin ilk satırlarındayım.
İlk cümlede geçen kader, adli acizlikte ben derin kesikliklerle dolu birkaç soluktayım.
ve kasvetli bir sessizlik yutuyor bütün sesleri.
Yutkunamıyorum. Boğazımda ölümcül bir düğüm, habis bir güç gibi boğuyor beni ama ölemiyorum.
Ruhumdan bulaşmış şiddetli bir soğuk bütün bedenimi sarıyor.
Kıyısındayken dahi hakettiği saygıyı göstermediğim ölümü şimdi saç tellerime kadar yaşıyorum.
Bu hikâye, yaşadığı sanılan ölü bir adamın hikâyesidir.
Öncelikle belirtmeliyim ki, konunun benimle uzaktan yakından alakası yoktur. Ben sadece kalemi doğru tutmaya çalışan, kafası karışık, ağzı eğri, dili lâl, bilhassa sefil bir yaşama sevinciyle çırpınan bir keresteyim. Evet, öyleyim...! Zira sabahı akşam etmenin ve akşamdan sabaha şuursuz bir geçiş yapmanın yegâne çaresidir kereste olmak.
“Olmak” demişken; neyin ne olduğunu anlamaya çalışmayı uzun bir zaman önce kenara bıraktım. Başıma gelenleri, ağlamaya bile aciz bir şekilde kabul edip, üstüme düşen ayak altı tozlarıyla süslemek gibi bir hobi edindim. Çiçek falan kurutuyorum dertler arasında. Öyle gül, papatya değil. Menteşesi kırık pencere önündeki kaktüse aittir hepsi. Açmak üzereyken dökülenlerden topladım; asla dallarına dokunmadım. Zaten hepsi kırık, bir de benden gelmesin bir darbe.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!