Zaman, kendi sinesinde büyüttüğü her yarayı yine kendi akışının kayıtsızlığıyla vaftiz ediyor. Bizler, göğsümüzün sol hanesinde bir medeniyet enkazı taşırken, sokakların o telaşlı ritmi, inkârı imkânsız bir mukavemetle bidayeti fısıldıyor. Bir yanda hicranın o dipsiz, dikey kuyusu; diğer yanda ise günün, her şeyi eşitleyen yatay ve alelade yüzeyi… İnsan, o amansız dikey sızıyla yaşarken, sırf nefes almanın o küçük, ehemmiyetsiz mekaniğine itaat ettiği için sığ sulara demirli kalıyor. Aslında her gece perdeleri çekmek, dünyaya ilan edilen sessiz bir harp ilanı; her sabah uyanmak ise o harpten mağrur ama yaralı bir sulhla çıkmaktır.
Dünya, kendi yangınını kutsayanı unutup gider; seni o muazzam kederinden, ekmeğin o çiğ kokusu ve saksıdaki toprağın dilsiz sabrıyla uyandırır.
Ufku zapt eden o koyu meçhuliyet, dünün tekerrüründen süzülen bir korku değil, bilakis, her şeyin nihayete ereceğine dair o sarsıcı vaattir. Zira hayat, zıtlıkların o tekinsiz ahenginde nefes bulur: En muhteşem veda, içinde en taze avdeti barındırır ve insan, kursağında biriken o dilsiz hecelerle yürürken aslında kendi cenazesinin arkasından giden tek canlıdır. Devam etmek, o zihindeki ezelî fona eşlik edecek yeni bir ses bulma ümididir. Yolun nihayetsizliği ayakları yorsa da, menzilin bizzat yürümek olduğunu anladığın an, o omzuna mıhlanan zorunluluk, bir rüzgâr olup saçlarına dokunmaya başlar.
ne çeyiz sandığının ceviz gölgesi
ve ne de acının ses duvarındaki
yorgun ve bıkkın bekleyişler
Acılar karartmışsa bile günlerin duvağını




Bu muazzam his ve sanatı bizimle paylaştığın için teşekkürler.
Bu şiir ile ilgili 1 tane yorum bulunmakta