Murat, sabah alarmı çalmadan önce gözlerini açtı. Saat 05:47'ydi. Telefonu kapıp bildirimlere baktı — alışkanlık, bilinçsiz, neredeyse refleks gibi. LinkedIn'de dün paylaştığı terfi haberi 847 beğeni almıştı. Bir an için dudaklarında ince bir gülümseme belirdi. Sonra söndü. Çünkü zihin hemen bir sonraki soruya atladı: Bin olur mu acaba? Otuz sekiz yaşındaydı ve hayatı, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir tabloya benziyordu. İstanbul'un en prestijli finans şirketlerinden birinde direktördü. Boğaz manzaralı dairesinde sabahları kahvesini içerken gün doğumunu seyredebiliyordu. Arabası, kıyafetleri, gittiği restoranlar... Her şey "başarılı adam" senaryosunun gerektirdiği sahne aksesuarlarıydı. Üniversite arkadaşları toplantılarında ondan söz ederken gözlerinde o tanıdık karışımı görüyordu: biraz hayranlık, biraz kıskançlık. Ama geceleri, uyumadan önce tavanı izlerken hissettiklerini hiç kimseye anlatmamıştı. Bir boşluk. Tam olarak tarif edilemeyen, parmakla gösterilemeyen ama göğsün ortasında oturan ağır bir boşluk. Babası onu küçükken camiye götürürdü. Cuma namazlarında yanında otururdu, seccadeye diz çökerken elleri titreyecek kadar yaşlı olan o elleri... Murat o elleri düşündüğünde içi sızlardı. Babası üç yıl önce ölmüştü. Murat ağlamamıştı. Ağlayamamıştı daha doğrusu. Sanki içindeki bir şey kurumuştu, gözyaşı çıkaracak kadar ıslaklığı kalmamıştı ruhun. Arkadaşları "güçlü adam" demişti. Murat gülümseyip başını sallamıştı. Sonra o hafta içinde üç önemli toplantısı olduğunu düşünerek şehre dönmüştü. Hayatındaki kırılma, beklediği gibi büyük bir felaketle gelmedi. Sıradan bir Perşembe öğleden sonrasıydı. Toplantı odasının camından Boğaz'a bakıyordu, sunum hazırlıyordu, kahvesi soğumuştu. Asistanı kapıyı çaldı: "Murat Bey, müdürünüz sizinle görüşmek istiyor." Patronu Kemal Bey, masasında ciddi bir ifadeyle bekliyordu. Şirket yeniden yapılanmaya gidiyordu. Bazı pozisyonlar birleştirilecekti. Murat'ın departmanı... Murat geriye kalan on beş dakikayı bir rüya gibi hatırlayacaktı. Kapıdan çıktığında elinde tazminat teklifi vardı. On altı yıl. On altı yıl boyunca her şeyini verdiği o ofisten, elinde bir zarf, çıkmıştı. Asansörde aynaya baktı. Tanıdık bir yüz değildi o. İlk hafta öfkeyle geçti. Avukatlar, haklar, tazminat hesapları... İkinci hafta sessizlikle. Sabahları kalktığında gidecek bir yeri yoktu ilk kez. Telefon çalmıyordu. LinkedIn mesajları seyrelmişti. İnsanlar "geçmiş olsun" demişti ama o mesajların ardından sohbet devam etmemişti. Üçüncü haftanın bir gecesi, yatakta tavanı izlerken annesinden mesaj geldi: "Oğlum, halin nasıl? Seni görsem. Komşunun kızı babandan bahsetti, dedi ki rüyasında görmüş seni. Dua ediyor senin için." Murat telefonu bıraktı. Babasının rüyasında görünmesi... Ve o an, hiç beklemediği bir anda, gözyaşları geldi. Üç yıldır gelmeyenlerin hepsi birden. Yastığa gömüp ağladı, uzun uzun, çocuk gibi. Annesi Adapazarı'nda küçük bir mahalle evinde yaşıyordu. Murat oraya gittiğinde yıllar geçmişti üzerinden, gerçek anlamda gitmenin. Annesi kapıda bekliyordu. Sarıldılar. Annesinin saçları iyice ağarmıştı. Akşam sofrada, yıllardır yemediği mercimek çorbasını içerken annesi konuştu: "Baban hasta yatarken hep seni sorardı. 'Murat ne yapıyor?' derdi, 'Toplantıda' derdim. Gülerdi. 'Allah'ım oğlumu huzurlu et' diye dua ederdi hep. Kariyer için değil. Sadece huzurlu." Murat kaşığını bıraktı. "Huzurlu muydum sence anne?" Annesi bir şey söylemedi. Sadece baktı. O bakış her şeyi söylüyordu. O gece, babasının kitaplığında, sararmış sayfaları olan bir Kuran'ı Kerim buldu Murat. Araya babasının elle yazdığı küçük notlar düşmüştü. Kâh bir ayetin altı çizilmişti, kâh kenara kısa bir not... Bir sayfada durdu. Furkân Suresi. 43. ayet. Babasının altını iki kez çizdiği, yanına küçük harflerle "düşün" yazdığı bir ayet:
"Tanrısını hevası edineni gördün mü?" Murat o cümleyi defalarca okudu. Sonra kendine sordu, ilk kez gerçekten sordu: Ben neyin tanrısını edindim? Kariyer mi? Beğeniler mi? Başkalarının bakışındaki hayranlık mı? Ve sessizlikte, saatlerce, hayatının filmini izler gibi geriye sardı. Yıllarca sabah namazına kalkmış değildi. Camiye son gittiğinde babasının yanındaydı, belki on iki yaşındaydı. O sabah, Adapazarı'nın o sessiz mahalle evinde, ezan sesi duyulduğunda Murat gözlerini açtı. Kalktı. Abdest aldı. Seccadeyi buldu, babasının seccadesini, ince yıpranmış ipekli bordoyu. Secdeye kapandığında ne söyleyeceğini bilmiyordu. Kelimeler gelmedi. Sadece alnı mindere değdi ve o temas, o serin kumaşın alnına değmesi... Gözyaşları yeniden geldi. Hiçbir şey istemedi. Hiçbir şey söylemedi. Sadece orada kaldı. Uzun süre. Murat İstanbul'a döndü ama dönen adam aynı adam değildi. Yeni bir iş buldu, eski pozisyonunun yarısı kadardı maaşı. İlk başta bu onu rahatsız etti — alışkanlık, eski refleks. Sonra geçti. LinkedIn'i silmedi ama artık sabahları ilk baktığı yer orası değildi. Her sabah biraz Kuran okumaya başladı. Manaları anlamaya çalışarak, sözlükle, yavaş yavaş. Babasının notlarını rehber edinerek. Mahallede yaşlı bir adam vardı, Hacı Rıfat, cami derslerine devam ediyordu. Murat'ı görünce sordu: "Senin yüzün değişmiş, hayırdır?" Murat düşündü. "Hayır," dedi. "Yani... evet. Bilmiyorum. Bir şeyler anlamaya çalışıyorum." Hacı Rıfat güldü. "Bu en iyi başlangıçtır. 'Bilmiyorum' demek." Bir gün eski iş arkadaşı Serdar aradı. Büyük bir şirketten teklif vardı, neredeyse eski maaşının üç katı, direktör pozisyonu, uluslararası seyahatler... Murat dinledi. Eskisi olsaydı kalbinin hızlanmasını hissederdi. O tanıdık heyecan, o açlık... Ama şimdi farklı bir soru sordu kendine, Serdar konuşmaya devam ederken: Bu beni nereye götürür? Sadece kariyer merdiveni açısından değil. Gerçekten: nereye? "Düşünürüm," dedi Murat. Serdar şaşırdı. "Ne düşüneceksin? Bu fırsat—" "Düşünürüm," diye tekrarladı. Kapattı telefonu. Pencereden dışarıya baktı. Akşam ezanı okunuyordu. Minare lambası yanıyordu uzakta, portakal rengi, sıcak. Almadı o teklifi. Aylar geçti. Murat'ın hayatı dışarıdan bakıldığında belki daha az parlak görünüyordu artık. Daha küçük bir şirket, daha mütevazı bir çevre, daha az "etkinlik" fotoğrafı. Ama sabahları uyandığında artık göğsünün ortasında o ağır boşluk yoktu. Yerine ne gelmişti tam olarak tarif edemiyordu. Huzur mu? Belki. Ya da belki sadece... dürüstlük. Kendisiyle dürüstlük. Annesini her ay ziyaret ediyordu artık. Babasının kitabını bitirmişti, baştan sona. Kenar notları onunla konuşuyor gibiydi. Bir gece annesine sordu: "Baban mutlu muydu?" Annesi düşündü. "Varlıklı değildi. Meşhur değildi. Ama evet," dedi. "Huzurluydu. İçinden huzurluydu." "Nasıl biliyorsun?" "Çünkü gece uyurken yüzü gülüyordu bazen. Rüyasında bile huzurluydu." Murat babasının seccadesine oturdu o gece. Secdeye kapandı. Ve bu sefer kelimeler geldi: "Allah'ım. Yıllarca nefsimin peşinde koştum. Başkalarının bakışı için yaşadım. Seni unuttum. Affet beni." Dışarıda rüzgar vardı. Perde hafifçe titredi. Murat kalktı. Yüzünü yıkadı. Aynaya baktı. Bu sefer o yüzü tanıdı.
Kayıt Tarihi : 28.05.2026 12:49:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!