Bu sabah
Seyranbağları’ndan çıktım sokağa.
Güneş daha erkendi.
Asfalt değildi.
Ankara’nın sıcağı
yüzümü sadık bir köpek gibi yaladı.
Ellerim cebimde,
aklımda birkaç eski anı,
Cebeci’ye doğru yürüdüm.
Bir kahvenin önünde
beş sandalye,
beş adam.
Ömürleri başka başkaydı belki,
ama ağızlarında
aynı memleket.
Çaylar beklemekten köpük bağlamıştı.
Bir çocuk
babasının kolunu çekti.
Bir şey söyleyecekti.
Adam dönüp bakmadan
eliyle susturdu.
Çocuk sustu.
Neyi soracağını bilmiyorum.
Ama o soru
orada kaldı sanki.
Kaldırımın kenarında.
Ben yürüdüm.
Kurtuluş’a indim.
Eski apartmanlar...
Balkonlarda çamaşırlar,
pencerelerde sardunyalar.
Bir kadın
balkonda halı dövüyordu.
Vurdukça toz kalktı.
Bir ara durdu,
sokağa baktı.
Sonra yeniden vurdu.
Nedense
halıya değil de
başka bir şeye kızıyor gibiydi.
Kolej’den Sıhhiye’ye yürüdüm.
Köprünün altında
bir adam tespih çekiyordu.
Dudakları kıpırdıyordu.
Üç adım ilerisinde
yaşlı bir kadın
elini açmış bekliyordu.
Adam görmedi.
Ya da gördü.
Bilmiyorum.
Tespihten bir boncuk daha geçti.
Kadının eli
havada kaldı.
Ulus’a doğru yürüdüm.
Hacı Bayram’a çıkan yokuş
her zamanki gibi kalabalıktı.
Dua eden,
bir şey isteyen,
bir şey bekleyen insanlar...
Bir dükkânın önünde
yaşlı bir adam oturmuş
ekmek yiyordu.
Ekmeğinden kopardı,
önündeki güvercinlere attı.
Bir parça kendine,
bir parça onlara.
Sıhhiye’deki adam geldi aklıma.
Onun elinde tespih vardı.
Bu ihtiyarın elinde
yarım ekmek.
Hangisi Tanrı’ya daha yakındı,
bilemedim.
Ulus Meydanı’na çıktım.
Heykelin atı
yıllardır baktığı yere bakıyordu.
Altından insanlar geçiyordu.
Poşet taşıyanlar,
dosya taşıyanlar,
borç taşıyanlar...
At hâlâ ileri bakıyordu.
Biz nereye bakıyorduk,
ondan pek emin değildim.
Anafartalar’a saptım.
Eski Ankara’nın sıvası dökülmüş.
Dükkânlar değişmiş,
tabelalar değişmiş.
Bir duvarda
taksitli telefon ilanının altından
eski bir yazı görünüyordu.
Ne yazdığı belli değildi artık.
Bir yumruğun yarısı kalmış.
Bir zamanlar
o duvarın önünde kim durmuştu,
kim koşmuştu,
kim cop yemişti?
Bilmiyorum.
Şimdi önünden geçenler
telefon fiyatlarına bakıyordu.
Bir süre durdum.
Sonra ben de geçtim.
Kızılay’a vardığımda
öğle olmuştu.
Atatürk Bulvarı insan dolu.
Herkes hızlı.
Memurlar, öğrenciler,
kuryeler, seyyar satıcılar...
Bir otobüs geldi,
herkes kapıya yığıldı.
Bir öğrenci
çantasıyla önündeki adama çarptı.
Adam döndü, baktı.
Çocuk özür diledi.
Otobüs gitti.
Durak yine doldu.
Ankara’da bazı şeyler
hiç boşalmıyor.
Bir adam
telefonda yüksek sesle
adaletten söz ediyordu.
Tam o sırada
yanından geçen küçük bir çocuğu
omzuyla itti.
Dönüp bakmadı bile.
Adalet konuşmaya devam etti.
Adam yürüdü.
Çocuk da.
Sakarya’ya indim.
Bir masada
memleket konuşuluyordu.
Seslerinden belli,
mesele büyüktü.
Özgürlük dediler.
Eşitlik dediler.
Halk dediler.
Bir ara yumruk
masaya indi.
Masayı silen kadın
bir adım geri çekildi.
Kimse fark etmedi.
Sonra kadın geldi,
dökülen birayı sildi.
Adamlar
memleketi kurtarmaya devam ettiler.
Yüksel’e çıktım.
Duvarın birinde
eski bir slogan kalmış.
Yarısı silinmiş.
Belki yağmur,
belki polis,
belki zaman...
Altına yeni bir afiş yapıştırmışlar:
BÜYÜK İNDİRİM.
Gülümsedim.
İnsan gençken
bazı kelimelerin hiç eskimeyeceğini sanıyor.
Eskiyor.
Ama izi kalıyor.
Olgunlar’dan Kavaklıdere’ye,
oradan Tunalı’ya çıktım.
Günün sıcağı kırılmıştı.
Kuğulu’nun önünde
gençler vardı.
Gülüyorlardı.
Bir bankta iki sevgili
birbirine sokulmuş oturuyordu.
Onlara bakınca
bir anlığına
dünyanın o kadar da kötü bir yer olmadığına
inanmak geldi içimden.
Sonra kız telefonuna baktı.
Oğlan caddeye.
Bir süre öyle kaldılar.
Yan yana.
Sessiz.
Bir simitçi
tezgâhını toplamaya başladı.
Az ileride bir çocuğun
elinden balon kaçtı.
Çocuk arkasından baktı.
Annesi kolundan çekti:
— Hadi.
Çocuk gitmek istemedi.
Balon küçüldü.
Küçüldü.
Sonra Ankara’nın göğünde kayboldu.
Çocuk dönüp annesiyle yürüdü.
Akşam Kızılay’a geri indim.
Işıklar yanmıştı.
Kalabalık azalmamış,
yalnızca yüz değiştirmişti.
Birden sabah Cebeci’deki çocuk geldi aklıma.
Soracağı şeyi.
Elimi cebime attım.
Boş.
Gülümsedim kendi kendime.
Sabah o soruyu
cebime koyduğumu sanmıştım.
Demek düşürmüşüm.
Nerede?
Kurtuluş’ta mı?
Sıhhiye Köprüsü’nün altında mı?
Ulus’ta mı?
Sakarya’da,
bağıran adamların masasında mı?
Belki hiçbir yerde.
Belki çocuk
sorusunu hiç sormamıştı da
ben bütün gün
kendi sorumu taşıdığımı sanmıştım.
Gece
Seyranbağları’na döndüm.
Ayaklarım ağrıyordu.
Ayakkabılarım toz içindeydi.
Kapıyı açtım.
Üstümü değiştirdim,
yüzümü yıkadım.
Su karardı biraz.
Toz aktı.
Ter aktı.
Egzozun isi aktı.
Sonra aynaya baktım.
Yüzüm temizdi.
Ama nedense
sokaktan hâlâ dönmemiş gibiydim.
Pencereyi açtım.
Uzaktan bir korna.
Bir köpek havladı.
Bir otobüs geçti.
Bir evin ışığı söndü,
başka bir evinki yandı.
Ankara
gece de durmuyordu.
Yatağa uzandım.
Cebeci’deki çocuğu düşündüm.
Ne soracaktı acaba?
Hatırlamaya çalıştım.
Olmadı.
Sonra şunu düşündüm:
Belki mesele
sorunun ne olduğu değildi.
Bir çocuk
bir şey soracaktı.
Bir adam
onu susturdu.
Ben gördüm.
Ve yürüdüm.
Bütün gün Ankara’yı dolaştım.
Belki Ankara dediğimiz şey de buydu biraz:
Susturulan bir çocuğun yanından
geçip giden
koca bir şehir.
Uyudum.
Ankara
benim içimde
yürümeye devam etti.
Kayıt Tarihi : 25.05.2019 23:28:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!