Gülüm Abla 1-2-3 Şiiri - Şükran Günay

Şükran Günay
138

ŞİİR


18

TAKİPÇİ

Gülüm Abla 1-2-3

Saygıdeğer Kardeşlerim,

Sayın Osman Kibar'ın aşağıdaki üç öyküsünü, kendilerinden izin alarak bilgisayar destekli sesli okumuştum. Okuduklarımı da Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Merkezi Kütüphanesinde kullanılmak üzere ilettim.

Ayrıca Sayın Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler romanını da sesli olarak aynı amaçla okudum ve ilgililere ilettim.

Görmeyenlerin Gözü Olmak gibi kutsal bir amaçla kurulmuş olan GÖNÜLLÜ OKUYUCU adlı bir grupta bulunuyorum. Bu iki çalışmayı yapabilmiş olmanın çocukça sevincini yaşamaktayım. Sanki hasgüller açtı yüreğimde...

Aşağıdaki öykülerin sesli linkini ekleyeceğim. Okur ve eleştirilerinizi bildirirseniz, sevinirim. Amacım, engelli kardeşlerimize yardımcı olmak. Unutmayalım herkesin bir engeli var. Benim de engellerim var. Ya gözlerim görmese ne yapardım? Yüce Rabbim, onlara da daha büyük meziyetler vermiş... Onları anlamak için, kendi engellerimizi tanımakta yarar var.

Hepinize sevgi yüklü saygı ve selam iletiyor; engellerimizin farkına vararak, güzelliklere ulaşalım diliyorum.

Şükran Günay

GÜLÜM ABLA-I
SAÇ VE SÜPÜRGE

Kadınların arayıp bulamayınca, saçlarını süpürge ettiklerini sanırdım. Süpürge denen şey, o aralık kayboluyor ya da yaramaz bir kardeş onu saklıyordu. Zavallı anne arıyor arıyor, bulamıyor; ardından gür, bilek orgülü, topukdöven peliklerini açıyor ve evin içini süpürüyordu. Aklımın ermediği şeyse, bu samur yumuşaklığın nasıl olup da sert kübürleri, tozları yerinden kımıldatıp temizlediğiydi; bana göre bu, zor bir işti.
Çok sonraları, saçını değil de sakalını süpürge eden, daha doğrusu paspas yapan bir evliyâ duyunca, buradaki ince anlamı daha iyi kavradım. Menkıbede nefsine yenik, gururlu bir ekâbirin sonraki pişmanlığı ve seyr-i sülûk’u anlatılıyordu.
Nefsi terbiye için helâ temizlikçisi yapılmıştı ve bir tek süpürgesi vardı. Gün geldi elinde ne bez, ne süpürge kaldı. O da abdest alınan taşlığı uzayan sakalıyla silmeye başladı. Bu, gerçekten nefsini yendiğine işâretti; hocası onu âzad etti. Şeyh yanılmamıştı; Aziz Mahmud Hüdâyî, mânevî mertebece çok ilerledi. Sekiz hakana kılıç kuşandırdı. Duâsı makbuldu, kerâmetleri görüldü. Boğaz’da Hüdâyî Yolu, gönül gözü açıklara menzîl oldu. Kabrine uğrayıp Fâtiha okuyanlara ‘Açlık bilmesin, denizde boğulmasın ve öleceklerini bildirsinler’ diye duâ kıldı. Yolunda gidenler ve sevenlerinde bu üç hâl gorülür oldu...
Nerdeyse, bütün evliyâ menkıbelerini bilen, Keloğlan’ı tanıyan, Ayşecik’le Fatmacık’ın üvey anneden çektiklerini gören, Nasreddin Hoca’ya komşuluk etmiş, Ergenokon’u masal niyetine anlatan bir Hamınnemiz vardı; hanımnine demek çok zordu ve biz ona hamınne deyiverirdik.
Çevremizdeki bütün kadınlar (Hamınnem, annem, ablalarım, hala ve teyzelerim) uzun saçlıydı ve hepsinin sırtını saran, topuklarını döven pelikleri vardı. Eğer, aralarında bir kıskançlık ve garez belirirse, bu mutlaka saçla ilgili olurdu.
Sokağımızdaki kadınlar -asla- karı denmeyecek bir fıtrat üzereydi. Hepsi hanım ve hamfendiydi. Bizim için mahalledeki bütün kadınlar hala teyze; bütün genç kızlar abla; küçük kızlar ise fazla oynanmaması gereken hırçın şeylerdi. Erkekleri henüz tanımıyorduk! Kendimizin de erkek olduğunu ilk mektep birinci sınıfta öğrenecektik. Mahalledeki erkekler bizi ilgilendirmiyordu. Tek erkek babamızdı; büyüyünce onun gibi olacaktık, o kadar... Erkekler çalışmaya giderdi ve biz kadınlardan kurulu bir dünyada, onlarla -ama mesâfeli olarak- yaşardık. Anne kokulu bir dünyamız vardı.
Hala, teyze ve o yaştakiler için ev işleri önemliydi. Güzellik üzerine kendileri için konuştuklarını duymazdık. Ama, komşu abla kızlarla ilgili, saçların orgü kalınlıkları güzellik ve dinçlik ölçüsü kabul edilmişti. Bilek kalınlığındaki çift pelik en beğenileniydi. Sık örgülü saçak pelik ise, bütün omzu örter ve sırtı sarardı. Bu saçların kimi kere çemberden dışarı taştığı da olurdu; haşarı ve söz dinlemez bir salkım bürçek, âniden sol kaşın üzerine düşüverirdi. Biz bunun mahsustan unutulmuş gibi yapıldığını bilmezdik. O zamanki ablaların genç kızlık ve güzelliklerini ancak bu türlü mâsum bir günahla dışa yansıttıklarını çok sonraları anladık.
Kadın sohbetlerinde en çok asker anneleri saygı görürdü. Sanki onların giyinişleri bile başkaydı. Biz onları başörtülerinden tanırdık. Oğlu sağ dönen anneler, bize akîde şekeri dağıtırdı. Asker karıları -mevlidler dâhil- evden hiç çıkmazdı. Asker nişanlısı kızlar, kadın topluluklarına yanık türküler okurdu; ucu cigara yanığı mektuplar koyunlarında gezerdi. Künyesi gelmiş dokuz asker vardı. Şehit anaları yeşil yaşmak örtünürdü ve evlerinden her akşam Kur’an sesi duyulurdu.
Bizi pek sokağa salmazlardı. Hatırlı konuklar geldiğinde veya temizlik, badana yapılırken -az da olsa- sokağı tanıdık. Uslu dursak da ev içinde istenmiyorduk. Mahalle düğünlerine de gitmezdik. Gündüz bir şeyler görürdük ama, akşam erken uyuduğumuz için her şeyi kaçırırdık. Teyzemin duğününde yatıp kalmışım, sabah olduğunda aylardır beklediğim eğlencenin, o heyecânın bitiverdiğini görünce ağlamıştım; niye’sini soranlara, dilimi tutup bir şey söylemedim. Daha o yaşta gururluymuşum.
Daha önceleri geceyarısı kalkıp herkesle birlikte yemek yesem de bunun sahur olduğunu bilmezdim. İlk olarak, beş yaşındayken -geçen yıl- sahura kaldırıldım. Dört beş kere terâvihe götürüldüm. Geceleri sahur davulunu beklerken, pencere kıyısında uyuyup kalıyordum. Bir iki gün çocuk orucu tuttum. Çocukların orucu öğlende bitiyordu. ‘Biz sizden önce iftar ettik’ diye evdekilere kasılıyorduk! Ama on üçüncü gün büyük adamlığa heveslendim ve orucumu akşam ezanında açtım. Babam dışında kimse inanamamıştı.
Kurtların, kuşların bile oruç tuttuğu arefe günü de adam orucuna niyetliydim. Bayram namazına da gittik. Sıramı bekleyip akranlarımla beraber câmi onünde sıraya girenlerle bayramlaştık; el öptük. Pek çok amca, kutlayan, övücü söz ve mâşallah diyerek, saçımı sığadı. O bayramı yalnızca kendime ayırıp sahiplendim.
*
Annem, ilk olarak babam evde yokken ‘Onun için saçımı süpürge ettim de hayrını mı gördük...’ diye başlayan bir şeyler söylemiş, ardından da ağlamıştı. Söz verildiği halde alınması geciken bir bilezik için, niye böyle dendiğini anlayamamıştım. Ama, söz dikkâtimi çekmişti. Saçlardan süpürge olur muydu? Bildiğim kadarıyla, annem ev temizliğini süpürgeyle yapıyordu ve evimizde pek çok süpürge vardı.
-Saçını süpürge etmek, ne demek, Anne?
-Sen karışma bakîm!
-...
Sonraki günler hep annemi kolladım. Onun, saçlarnı süpürge edip evi süpürmesini bekledim. Ama, hiç öyle olmadı. Bu işleri evdeki bildiğimiz süpürgelerle yapıyordu. Beklemem, merâkım boşa çıkmıştı. Ben de Hamınne’ye sordum.
-Hamınne, saçını süpürge etmek ne demek?
-Vayy... Seni seni... Nerden duydun, Tosunum?
-Annem diyôdu.
-Yaa... Gel şöyle yancağızıma. Dinle bak...
Adı Leylâ imişş. Tâ topuklarına kadarmış saçları; kapkaraymış. Ondan ötürü adına leylâ demişler. Bir güünn, bir delikanlıya âşık olmuş (Âşık ne demek Hamınne?) Çocuk onun yüzünden mecnûn olup dağlara, çöllere düşmüş. Ama babası Leylâ’yı Mecnûn’a vermezmiş. Leylâ kaçmaya kalkmış, babası da onu saraya kilitlemiş. Sonra ona bir ceza vermiş: Bütün sarayı tek başına silip süpürecekmişş… Babası Leylâ’ya üzüntü olsun diye bütün süpürgeleri toplatıp yaktırmış. Süpüremesin de pişman olsun istermiş. Leylâ sarayda kilitlii… Beklemiş beklemiş, bir yardım yok. Ben burayı süpüreceğim, demiş; ama nasıl? Düşünmüş taşınmış, bir yol bulamamış. Açık kapı var mı diye gezermiş. En sonunda çıkış kapısına gelebilmiş; ama o da kilitli! Leylâ üç gün, üç gece ağlaşıp dolaşmış. Üçüncü gün sonunda kapıyı açmışlar. Bir baksalar, bütün saray pınl pırıl... Meğer, Leylâ’nın çözülen saçları o yürüdükçe, ardından yerleri süpürüyormuş. Görenler şaşmış kalmışş... Leylâ’nın saçlarıyla sarayı süpürdüğünü herkesler duymuş. İşte, saçını süpürge etmek buymuşş... (Hamınne, babası Leylâ’yı Mecnun’a vermiş mi?)
Temizlik, kuyudan su çekme, taşlığın yıkanması, odaların süpürülmesi, bulaşık, çamaşır, kiler, mutfak; komşu kadınların uzayan ziyâreti, öğlen yemeği, akşam yemeğine hazırlık, geciken namazlar, gece gelecek konuklar, çocuklar için ayrı sofra... Yatakların açılması, gece kandilleri, açık kalan pencere, öksüren kardeş, babanın gece kahvesi, entâriler, gecelikler, sabun kokulu çarşaflar... Rüzgârın diretmesi ve kimi de ona yenik düşen bir kiremit, pervaz, cam kafesi... Yasak bir gece başlamıştır. Kukumavların ötüşü eve kadar gelir. Kırılan zayıf bir dalın çıtırtısı rüyânıza karışır. Son dinlenilen hikâyedekine uygun masal hayvanları odanın içini doldurur. Yâ-Sîn’ler karışmış bir yoğun hava sofayı, sahanlıkları, üst katları gül âhengiyle tütsülemiştir. Artık sabah ezanı beklenebilir.
Bütün gün saçını süpürge etmiş nice tâze; genç hala ve teyze bilinen şikâyet ve nazlarıyla kendilerini kaslı -ama müşfik- kollara teslim etmiştir. Tesellî bulmuş olarak sahur telâşı veya sabah öncesine hazırdırlar. Gül yanaklar, taranmayı bekleyen dağınık saçlar, helâl duygularla gecenin örtüsü bütün mahalleyi kuşatmıştır. Mûtad üzre duyulan bir bekçi düdüğü de bu tatlı yorgunluğu bölmez. Genç anne, hala, teyze ve ablaların mahmûr gözleri ve dinç vücutları sabahı karşılar ve alışılmış bir âhenkle mahalle yeniden canlanır.
Üç gün sonra sünnet olacağım. Arkadaşlar arasında, karşılaşacağımız şeyin ne’liği üzerine tartışıyoruz. Âbiler bizi korkutuyor. Akran kızlar bize daha çok sataşmaya başladı. Ablalar şaka yollu takılıyor; akraba ve komşu kadınlar şimdiden mâşallah diyor. Söylenenlere bakılırsa, Hamınnem omzuma beşibiryerde takacakmış.
Ben, ağlamamaya kararlıyım...
*
İşte, bizim mahallemiz böyle bir yerdi. Orada bize göre, bize uygun suç ve günah yoktu; günaha girmenin, sapkınlığın ve ihânetin şartları -henüz- teşekkül etmemişti. Ve orada bir ‘gül’ yaşardı; o bizim Gülüm Ablamız’dı.
Sonra, bir gün -kötülüğe îmanlı beyinleriyle- suçlular geldi. Aysız, puslu, yapışkan kokulu bir karanlığın sabaha karşısında ortaya çıktılar. Sokağımız boş, tedbirsizdi ve kimseyi beklemiyorduk; hele onları... Sıradan kâtiller değil, kararlı, yeminli, adanmış ve ne yaptığını bilen kişilerdi. Biz ise, çok zayıftık... Şehit çocukları, dul eşler, bağrıyanık analar olarak kötü sonu beklemeye başladık; pek gecikmedi: Palet, postal, mavzer, cop, şapka, frak ve rakı kılığında sokağımıza daldılar...
Hiç fire vermedik; ama ilk zâyiâtımız Gülüm oldu.
Onun hikâyesi pek acıdır.
Onu en zayıf yerinden, gönlünden vurdular. O günden sonra istilâcılarla aramıza kan girdi. Akan sular ve geçen zaman -asla- o lekeyi silemedi.

GÜLÜM ABLA-II

GÜLÜM

âh gülüm gülüm
sevdâlı gülüm
tutmuyor gülüm
turnalar gülüm
Benim çocuk aklımla değiştirdiğim türkünün son şekli böyleydi. Ben altı yaşınday¬dım, Gülüm* ise on altısında vardı. Bir keresinde gülüm gülüm... diye türkü tutturmuşken, ona yakalanmıştım, ‘n’âber’ gibi bakmış, ‘seni gidi’ der gibi baş sallamış ve bana gülümsemişti. Bu, daha bir yıl önceydi.
Gülüm, genç kızlık ve tazeliğinin şuûrunda olarak, dipdiri bir güzellikle sokağımızın ablasıydı. Daha pek çok ablamız olmasına rağmen, Gülüm’ün yeri çok ayrıydı. O, benim ve benim gibi olanların dünyasında pek çok müphem şeyin ilgi merkeziydi. Çok güzeldi; bense çocuktum... Yine, bir iki yıl öncesine kadar beni göğsüne bastırıp avuttuğu çok olurdu. Ben o ânlarda, sokağın en mutlu çocuğuydum. Bulutlardan yapılmış bir yastığa başımı koyar ve onun kok¬lamama izin verdiği anneliği duyardım. Yumuşacık ve biçimli elleriyle, saçlarımı okşardı; benim için adı konmamış ağır ezgili şarkılar söylerdi. Bazen kırıklı sesiyle ‘Sen hep ağlar mısın bakîm? ’ derdi. Ben mahçup olurdum. Bıkınca -ben bunun sonraları kanaât getirince olduğunu anladım- beni bırakırdı. Bir rüyâdan uyanmış gibi olurdum.
Bana bazen göz kırpardı! Bu, n’âber demekti. Utanırdım; içimi tanımsız heye¬canlar sarardı. O, beni çok sevdiği için ilgi gös¬terirdi. Benim gibi kardeşi olsun isterdi. Ama o, evin en küçüğüydü. Ben ona iyi bir kardeş oldum, o da bana hep müşfîk bir abla... Beyaz tenliydi, uzun boylu değildi. Yüksek ökçeli ter¬likler giyerdi. Güldüğünde, yanağı gamzelenirdi. Bunlar iki tane, çukur pembe ben gibiydi. Kahkahayla gülmezdi. Belki de o, sâdece gülümserdi.
Adı, herhalde Gül’dü! Ama, biz ona Gülüm derdik. Kuşdiliyle konuştuğumuzda, bu ad epey değişikliğe uğrardı: Birisi Gülülügüm der demez hepimiz başlardık, ‘gülülülü... lülügülüm.... lügülügüm...’
Bir gün ona gülülügüm dedim! Heyacandan çatlayacaktım; nasıl edip de söyle¬dim... O, ‘Ne dedin, bakîm? ’ diye soramadan, kıpkır¬mızı ve tere batmış yüzle bir koşu tutturdum ki... (Bir duygu hırsızı için, arkamdan gülümsendiğini biliyordum) . Çok utanmıştım. Hakâret mi etmiştim, bir sırrı mı açığa vurmuştum... Ama, artık o, bizim çocuk dünyamıza âit bir adı oldu¬ğunu tahmin edebilirdi.
Gülüm, beni tam üç gün sokağımızda göremedi; saklanıyordum! Gündüzleri -yemek için annem seslenene kadar- Türbe’de misafir kaldım; Gülüm’den kaçtım. Sonra, unutulup affedildiğime kanaât getirince, sokağa indim. Bir daha yüzüne gülülügüm demeyecek¬tim. Onun yaşına gelince söylemeye karar vermiştim. Ben büyüyecektim o, yine hep aynı yaşta kalacaktı! Çünkü, tecrübelerime göre, ben her yıl farkedilir biçimde büyüyordum. O ise, hep aynı Gülüm Abla'ydı.
Kışın sokağımıza çok kar yağardı. Sandıktan bozma kızaklarımızla yokuş aşağı kayardık. Ben, tâ Türbe’ye kadar ulaşabilen birkaç çocuktan biriydim. Bu havada bile, yoğurtçu her ikindi vakti evimizin önünden geçerdi. İğreti bacalardan cılız dumanlar yayılırdı...
Vakfiyeli Çeşme’nin başında, bazen de kapı önlerinde üç beş tâze şen bir sohbete tutuşurdu. Hep Gülüm konuşurdu. Diğerleri ‘yaa... hadi kız... sonraa...’ gibi kısa sözlerle, onu dinlerdi. Ne de güzel anlatırdı.. İki eli çoğu, çaprazlama göğsünde kavuşuk dururdu. Ama o, çokça, ellerini birbirine değdirerek konuşurdu. Diğer kızların yaklaşan hayretli kahkahalarından hemen önceki hareketi ise, ellerini birbirine vururken, dizlerini de hafifçe kırmasıydı. O ânda birikmiş allı yeşilli fistan kalabalığının ortasından bir güvercin sürüsü havalanıyor sanırdım. Şaplak sesleriyle beraber, kalın örgülü saçlar geriye atılmış olurdu. Bu hareketli çember âniden, yeniden daralır ve müphem fısıltılar halinde Gülüm’e yanaşırdı. Bu ânlarda ben, hep o âhenk yumağının yakınında olmak isterdim. Ama onlar beni sûdan bahanelerle uzaklaş¬tırırdı. Gülüm ise, sanki ‘n’âpîm işte’ der gibi, beni süzerdi.
Arkadaşlarımla bu sıkıntımı paylaştım. İki kader dostum da aynı dertten muzdaripti. Bir gün bizi dinleyen bir büyük çocuk -ki, on bir yaşındaydı- ‘Sen erkeksin oğlum! ’ deyiverdi. Demek, sebep buydu. Bu söz üzerine günlerce düşündüm. Erkek ne demekti? Ben sadece Gülüm’e yakın olmak istiyordum. Bu, benim hakkım değil miydi? Üç dört yıl öncesi yaptığım gibi, yine yalandan ağlardım, o da beni tesellî ederdi. Ne vardı şaşacak! Ama, olmuyor; Gülüm, artık eskisi gibi avutmuyor, annemsi sıcaklığını benden esirgiyordu. Doğrusu, buna lâyık değildim! Bu aralar -hem de yakında- ona küsebilirdim.
*
Tam bir gündür sinirküpü bir çocuk oldum. İyi parlatılmış bir çift mülâzım çizmesi beni çıldırtacak... Sokağın yabancısı -herşeyin yabancısı- olduğu belli, çizmeli ve hâricî urbalı zâbit -bir çirkin adam- beni hırsımdan öldüre¬cek... Parlatılmış çizmelerin Türbe’nin ordan sapıp sokağımıza girdiğini, ilk ben görmüştüm. Hemen, yanıma doluşan arkadaşlarımla, ânında ona düşman olduk ve onu hiç sevmedik. Bize aldırmayan mağrur bir edayla gıcırdayan bu çizmeler, özensiz bir alışkanlıkla Gülümlerin bahçe kapısından giriverdi. İçimdeki ilk kımıldanmayı da o zaman hissettim. Belli bir anlam veremedim. Altı yaşındaydım ve duygularımı tahlil edemezdim. İçimde, yabancısı olduğum bazı muharrik noktalar belirmeye başlamıştı. Bir buçuk saat karşı kaldırımda, ne olacak diye bekledim. Misketlerimle hiç bu kadar çok meşgul olduğumu hatırlamam.
Gamzeler daha çukurlaşmış; ışıltılı yeşil gözler nazımsı bir edayla, parlatılmış çizmeleri uğurlamak üzere kapıda göründüğünde, içimde kıpraşan şeyin adını hissettim... Gülüm beni farketmemişti bile. Sonra, sekerek -ve mutlaka çok sevinçli- bahçede kayboldu. Bu pabuçlar (Evet, onlar artık âdî birer pabuçtu!) bütün çirkinlik ve soğuk ışıltılarıyla alt sokakta kaybolduğunda, bende ilk defa olan ikinci değişikliği de farkettim: Gülüm’ün olduğu yerde, başka biriyle ilgilenebilmiştim (Ama, kim düşmanına gereken ilgiyi göstermez ki...)
Evet, pabuçlar... İşte, bu pabuçlar, sokağımıza âit olmayan şeyleri beraberinde getirdi. Her ayrılışında da bizim olan pek çok şeyi aldı götürdü...
Hayranlık ve taklit getirdi; ilk ruju getirdi; moda ve dans getirdi. Losyonu da bize o tanıttı... Millet birbirine yalnızca merâba demeye başladı; selamlaşma eskiden böyle olmazdı; o getirdi... Artık kapı önünde konuşurken -veya birisi geçerken! - kızların başörtüsü de -ne hikmetse- tesâdüfen yana, arkaya, omza doğru kayıveriyordu. Eteklerin, fistanların boyları kı¬salmaya başladı. Yeldirmelerin yerini küçük, basit eşarplar aldı. Yine tesâdüfen yukarıya kalkan bir el, dirseklere varan bir bayazlığı sergileyebiliyordu. Şen gülüşler daha uzak mesâfeden duyulur oldu. Nedense, yoldaki taşlar yürürken genç kızları rahatsız ediyordu. Onlar da bundan korunmak için, yürüyüşlerine tuhaf bir âhenk vermeye başladılar! Eskiden bu yol (sokağımız) kimsenin yürüyüş âdabına etki etmediği hâlde, pabuçların görünmesinden sonra, özellikle genç kızlar tarafından bu yönü keşfedilmiş gibiydi. Sokağımızda günden güne yeni yeni yürüyüş biçimi, türlü gülüş, gecikme, unutma, dalgınlık, rastlaşma, tesâdüfler... yaşanmaya başlandı.
Yaşlılar çok meşgul olduğundan, böylesi küçük ayrıntılarla uğraşmıyor olma¬lıydı. Ama biz küçüktük ve bu küçük değişiklik¬ler gözümüzden kaçmadı.
Delikanlıların homurtusu sonuçsuz kaldı. Aslında bize danışsalar, olan biteni bütün çirkinliğiyle anlatabilirdik; tenezzül etmediler. Annelerin iç çekmeleri, hayıflanmaları yararsızdı; onlar da bize birşey sormadı. Orta yaştakilerin dünyadan haberi yoktu; çok meşguldüler; eve ekmek getirmekle uğraşıyorlardı. Aksine aksi, file doldurmak da çok zorlaşmıştı.
Savunma mekanizması bir yerlerden kilitlenmişti. Bu makinenin -bırakın nasıl çalışa¬cağını- yerini ve varlığını bile hatırlayan çıkmadı.
Herkesin bir işi ve pek çok derdi vardı. Pabuçlarla bizden başka kimse ilgilenmedi. Biz ise çok küçüktük... Kaldırımların üstüne deve dikeni bile atmıştık; daha ne yapabilirdik... Pabuçları -dâima- hakîr bakışlarla süzdük. Zâbit’e hiç gülümsemedik. Bir keresinde uzattığı beşparayı alıp yere çaldık! Somurttuk; zâtibizaat diye arkasından bağırdık. Daha ne yapa¬bilirdik... Bütün sokak, bize danışmamakta ısrarlıydı.
Eğer sorsalardı: Sokağımızın köşesine daha etkili diken atılmasını, ökse dökülmesini; Zâbit, Gülüm’le yukarda otururken, pabuçlarının çalınıp çentiklenmesini, hattâ, içine çiş edilmesini söyleyebilirdik. Böyle yapılırsa, sokağımız kesinlikle pabuçlardan kurtulurdu. Bundan emindik. Daha başka tedbirler de alınabilirdi. Bizim aklımız bu kadarına ermişti. Ama, Türbedeki Dede’ye sorsalar, o herşeyi bütün açıklığıyla anlatırdı. Geceyarısı kandiliyle dolaşırken, yanına gidiverseler, n’olurdu sanki...
Pabuçların getirdikleri belliydi. Acaba ne veya neyi götürecekti? Son zamanlar bunu düşünüyordum. Bu adam, kendine durak ettiği evin uzak akrabadan bir yeğeniydi ve yeni mülâzım çıkmıştı. Bunu, beni erkek bilmeyen bir kız çaşıttan öğrenmiştim. Bu bilgi bana tamıtamına iki akîde şekerine mâloldu. Pek çok şeker ve misket fedâ ettikten sonra, bu pabuçlu çirkin ve hâin yeğenin neyi götüreceğini öğrendim: Gülüm’ü... Gülüm’ü götürecekti! Câsus Kız dünürlük, söz kesme, nişan, düğün gibi anlamını bilmediğim derme çatma bir sürü bilgi kırıntısı aktarıyordu. Ama ben, küçük parçaları birleştirince, bir sonuca ulaşmayı başardım: Gülüm tehlikedeydi!
İlk gördüğümde, hâin mülâzıma tuzak kurdum ve ona türbe duvarının dibinden tam üç tane iri taş fırlattım! Onu ürküttüm. Meydanın boş olmadığını anlasındı... Hedefi vuramasam da gam değildi; sokağımızın sahipsiz olmadığını ispatlamıştım.
*
Parlatılmış zâlim ve gıcırtılı pabuçlar Gülüm’ü götüremedi. Uzun aralıklarla başlayan öksürük, bir gün pembe rengiyle bir genç kız mendiline damladı... Bu pembelik, gittikçe kızıllaştı ve sonraları daha koyu bir renge büründü. Zâtibizât, ilk öksürükten çok önce sokağımızla ilişkisini kesmişti. Fakat, getirdiklerini burada bilerek unutmuştu.
Gülüm, artık hiç sokağa çıkmıyordu. Herkes ondan söz ederken, alçak sesle konuşuyordu. Hasta olduğunu biliyordum. Ben de daha önce hasta olmuştum; ateşlenmiştim. Nâne-limon kaynatmışlardı. Babam bana iki kere kurabiye almıştı. Komşu kadınlardan birisi tütsü yapmıştı. Herkes üzerime titremiş, benimle ilgilenmişti. Bu, çok hoşuma gitmişti. Yanıma sokulmayan oyun arkadaşlarım kapıdan baktırılmıştı. Yirmi gün sonra iyileşince, bu ilgi birden kesilivermişti... İşte, hastalık böyle bir şeydi. İçine kapanık bir çocuk olmama rağmen, hastalığım süresince naz yapmayı da öğren¬miştim. Gülüm Abla sık sık uğramış, başıma ıslak bez tutmuş, bana masal bile anlatmıştı. O varken, hastalığımı daha çok belli ediyordum.
Annem beni Gülüm’ü ziyârete götür¬medi, ama her dönüşünde bana selâmını getirdi. O beni ne kadar severmiş, çok özlemiş, şimdi görse, ben büyümüşmüşüm... (Gülüm, üç aydır yatıyordu) . Gizliden gururlanıyordum. Yalnızca bana selam yolladığından emindim.
Bir gün Gülüm’ün hastalığı bitti...
Annem beni yanına alarak, Gülümler’e götürdü. Bu evi, hiç bu kadar kalabalık görme¬miştim. Biz alt kat sofadaydık. Ağlayan kadınlar vardı. Bütün sokak burada toplanmış gibiydi. Erkekler bahçe duvarı dibinde sıralanmış, ağır ağır ve başlarını sallayarak konuşuyordu. Gülüm’ün Erenköy’deki iki ablası ve enişteleri de gelmişti. Beni onların çocuklarıyla oturttular. Onlara misketlerimi gösterdim. Büyük kardeş, babasının kendisine almayı vâdettiği oyuncakları anlattı.
Üst kattan taşan âhenkli bir sesin yankısı, oturduğumuz yerden duyulabiliyordu. Çok şaşkındım... Ne olmuştu, niye buradaydık? Gülüm Ablam nerdeydi? Anneme sokuldum. Sabahtı daha... Israrlı sorularıma karşılık Annem ‘Şiist Kur’an okunuyor, dinle! ’ diye beni. uyardı. En son, iki ay önce bizim evde de kadınlar toplanmıştı. Biz şerbet içmiştik. Demek, Gülüm Ablamlar mevlid okutuyorlarmış diye düşündüm. Kimbilir, belki biraz sonra şeker tutulur, şerbet içerdik. Ama, annem de ağlıyordu. Benim de içime bir şey tıkanmıştı. Annem beni dizlerine aldı; yeniden sordum:
-N’oldu, Anne?
-...
-Gülüm Ablam nerde?
-...
Annem yutkundu, üst kata bakar gibi yaptı, içli bir soluk aldı. Sonra bana sarıldı.
-Gülüm Ablan öldü yavrum.
-Hıı...
Ben, daha beklemeyip koyverdim yay¬garayı... Sofadaki bütün çocuklar, Gülüm için ağladık.
Henüz çocuktuk; aslında, sokağımıza ve kötülerin yok etmeye karar verdiği, ama bizim adını bilmediğimiz çok daha önemli şeyler için ağladığımızı bilemezdik.

GÜLÜM’Ü ZİYÂRET

Ben Gülüm’ü hiç unutmadım.
Gülüm beni ben yapan, kişiliğimi kuran mânevî bir iklîm gibi hükmünü sürdürdü. Ama sokağımız, beklenilenin aksine, ondan kolay vazgeçti. Yaşamamış, olanlar hiç yaşanmamış gibi değil de sanki belâ karşısında duyulan acziyet ve güçlüye olan teslîmiyet benzeri bir durum ortaya çıktı. Bütün sokak olanlara hazırlıksız yakalandı. Lânet ediyorlardı ama lâinin adını söylemiyorlardı ya da melûna ad koyamıyorlardı. Kendi tavırlarının da adı belirsizdi. Bu, yeni bir şeydi; daha önce hiç başlarına gelmemişti. Tamam, kötüydü ama, hangi tür bir kötülük, ne menem bir yıkım, nasıl bir saldırı, niçin vahşet, niye Gülüm’dü? Bu zor sorular, akıl tutulmasıyla birlikte kadere sığınmayı getirdi. Önlem olarak düşündükleri şeyler susmak, dikkât, temkin ve sabırdı. Ayrıca, sokağın kızlarını eve kapama ve apolet, çizme gibi nesnelerden korkma... Sokağın kaderi buna bağlıydı.
Mâkul bir süreden sonra Gülüm’ü unutmaya karar verildi. Kırkı çıkanın cılkı da çıkar sözü haksız çıkarıldı. Zâten açılmamış defterler kapatıldı. Cenâzedeki sessiz kalabalık uygun tepki olarak değerlendirilip ağız kalabalığına girilmedi. Edilen âhlar, gözyaşları, birkaç Fâtihâ, üç beş Yâ-Sîn -şimdilik- yeterliydi. İstişâresiz bir kararla her şey ertelendi. Aslında ‘her şey’ yanlıştı; bir tek şey vardı: Gülüm’ün intikâmı! Sonraları her şeydeki isâbet, onları da şaşırttı. Gerçekten tek şey değil, her şey için bir erteleme yapmışlardı. Her şey, elbet bir güneydi...
Çocukların ısrarlı talepleri terslendi, kâlpleri kırıldı; ‘Her şeye karışmayın bakîm, siz’ diye susturuldu. Hattâ, kimisi Gülüm’ün kendi intikâmını alması gerektiğini, sokağın bir suçu bulunmadığını söyleme cüreti gösterdi. ‘Etimiz budumuz ne; bizi daha da ezerler’ deniyordu.
Bir iki delikanlının kahve mabbetinde masa yumruklamasıyla başlayan, sonradan gizli bir karara dönüşen tavrı, en çok biz çocuklar destekledik. Gizlice yaklaşıyor veya yanlarına kaçan topumuzu alırken biraz oyalanıyor ve bu kararın ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Hele, benim gayretlerim... Ah, biraz büyük olabilseydim... Benim yerime onların bir şeyler yapacak olmalarını hissetmem, beni teskîn etmiyordu. Tesellî denen şeyi ise -zâten- hiç kabullenmemiştim. Çıldıracak gibi, bir ân önce -Gülüm’ün acısı soğumadan- delikanlı olmayı istiyordum; ne olmaz şeydi! Küçüklüğümden, çocukluğumdan, her şeyi tam anlayamamaktan nefret ettim.
Sonra, bir daha ve yeniden yıkıldım.
Fedâî olarak beliren delikanlının intikâm girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. İki tâlihsizlik bir arada yaşandı: Sokağımız gizli pilanı öğrenmiş ve âbiyi engellemek için, nerdeyse başında nöbet tutuyordu. Ayrıca, hedef İstanbul dışında, ulaşılmaz bir uzaklıktaydı. Gülüm’ün ölümünden haberli olduğu bile şüpheliydi. İhtimâl, daha üst rütbeler için katlanması gereken taşraya tâyin olmuş ve mâsumca kendisini bekleyen bâkir sokaklar aramaya başlamıştı.
Fedâî ilk önce kendine, sonra kadere kahretti.
Âilesi çocuklarının kâtil olmaktan kurtulduğuna seviniyor, bir yandan da örtülü bir gurur duyuyordu.
Ben, her ân Fedâî’nin yakınındaydım. Bâzen beni farkediyor ve ‘N’âber koçum’ deyip başımı sığıyordu. İçimden, benim yerime ve benim için bileğini ortaya koyan bu adama yüreğimi sunuyor, iç çekip misketlerimle ilgilenir gibi yapıyordum. Gülümsemiyordum... Gülüm’ün gidişinden beri, beni kimse gülerken görmedi. Gizli ağlamalarım ise, uyku beklerken yastığımı ıslatıyordu.
Nerdeyse hep yakınındaydım; çünkü, yanında olmama -henüz- imkân yoktu. Çok küçüktüm ben...
Bir gün...
Yine yakınındayken...
Fedâî, ilk önce kahveye girdi çıktı, sağda solda oyalandı, uygun bir ân bulup yalnız kaldı. Sonra, yukarıya yürüdü. Hemen girmeyip biraz bekledi. Etrâf sessizdi, ama o, buna dikkât etmeyecek kadar kendisiyle veya gönlünden geçenlerle meşguldü. Beni görmemesi gerekiyordu. Duvardan sarkan erguvan yığınlarının arasına büzüldüm. Artık merak etmiyor, bekliyordum; anlamıştım...
Alışık adımlarla Gülüm’ün yanına geldi. Benim her zaman yaptığım gibi, o da hemen Fâtihâ okumadı. İlk önce dirseğiyle taşa dayandı, eğilip ellerini otlu tümsekte gezdirdi (Gülüm’e henüz gül dikilmemişti) . Çömelir gibi yaptı, kalktı, ellerini açtı. Ben duâ okumasını beklerken, vazgeçti. İç cebinden kağıda sarılı bir cisim çıkardı, gömleğinden iki düğme daha çözdü, bir şeyler fısıldadı. Ansızın, sağ elinde tuttuğu şeyi sol göğsü üzerinde gezdirdi; inler gibi yaptı. Sonra, öteki elindeki kağıdı bir etiket gibi oraya yapıştırdı. Düğmelerini ilikledi, bir gören var mı gibisinden yan döndü, ben durduğum yerde daha da küçüldüm. Ama bu dönüş, sağ elinden sarkan ucu kanlı falçatayı görmeme yetti.
Fedâî, göğsündeki bu çiziği kimseye göstermedi; yalnızca ben biliyordum. Sonra, onun hem yakışıklı hem de yiğit olduğunu farkettim. Ne kadar kıskansam ve zor gelse de onu Gülüm’e yakıştırdım. Bir şey daha farkettim: Falçatayla göğsünü çizdiği gün, Gülüm’ün ölüm günüydü ve üzerinden üç ay geçmişti.
Üstümüze çömen kara bulutlar ve kaybedişimiz dışında, sokağımızda artık, başka bir şey olmadı.
*
Bugün sokağımıza gidiyorum.
Bu, üçüncü olacak. Evdekilerin haberi yok.
O sokakta büyüdük, oynadık, okula gittik; başka yere taşındık, üniversiteyi uzak bir şehirde okuduk, içeri düştük, işe girdik, evlendik, yaşlandık ve olanları unuttuk...
Ama, Gülüm kaldı; hayâl, masal ve bir çocukluk hâtırâsı gibi...
Ve artık sokağımız yok; cadde gibi bir şey olmuş. Cumbalı evlerin yerinde apartman veya işhanları yükselmiş. Türbe’nin üzerinde rakı satılan bir büfe var. Kızak kaydığımız yokuş düzleşmiş. İğde, lokum tozu, misket aldığımız bakkal durur mu; yerini tahmin etmem bile mümkün değil. Herşey başka; başkalaşmış. Şimdi oturduğumuz sokak da öyle; onun için, bu beni şaşırtmıyor.
Beni buraya getiren -elbette- Gülüm.
Ama okuduğum bir haber, bu ziyâreti mecbur kılıyor. Yukarıdaki mezarlık kaldırılmış ve yerine çocuk bahçesi yapılacakmış. Keşke, önceden haberim olsaydı; kimsesi kalmamış Gülüm’ü oradan alır ve muhtemelen benim de gömüleceğim Üsküdar yakasına getirirdim. Hani, olur ya, onun yanını satın alır, oraya gömülmeyi vasiyet ederdim.
Zar zor bir gedik bulup arabamı çektim. Sokağımızda, mâbedine giren bir mümin gibiyim... Gülümler’in evi yok (Daha birinci gelişimde yıkılıp işhanı yapıldığını görmüştüm) . Tanıdık, eski komşular da azalmış ve bugün onlara uğramayı düşünmüyorum. Gülüm’ün olmayan mezarına gideceğim. Kıyâmet kopsa, yerini unutmam!
İnşaâtın arkasında kıble yönünde, düzlenmiş mezar yerini hemen buldum. İşçiler, bana emekli bir amca gözüyle bakıyor. Her nasılsa, başucundaki servi de duruyor (Onu, ağzı dualı bir dede dikmişti) . Evet, yeri belli... Evet, Gülüm -hâlâ- burada. Hemen yan tarafında bir kum yığını yükseliyor. Çocuk bahçesi olması iyi. Gülüm’ün yanında, bir zamanlar benim yaptığım gibi, onu bilmeden seven çocuklar bulunacak. Görenler deli demesin diye, bakınır gibi yaparak rûhuna okuyorum. Artık, bu yaşta ağlamıyorum (İlk gelişimde hem okumuş, hem ağlamıştım) .
Sonra, vedâlaşıp ayrılıyorum. Geri dönüp yapacak işim yok. Sokağımızda haylaz adımlarla yürüyorum. Gülüm gibi giyinmiş kimseye rastlamıyorum. Allı-yeşilli fistanların yerini kot pantolonlar, entârilerin yerini badi-tişörtler almış. Çemberli kadın kalmamış; çemberlerin örteceği saç da yok! Gülüm gibisi... Onun gibi sekerek yürüyeni, gamzeli güleni; yeşil bakışlı, pembe yanaklı, örgülü pelikli, beyaz tenli, kırıklı sesli; onun gibi güzeli... Hiçbiri yok.
Bir ara, bir şey oldu.
Karşı apartman önünde üniversite öğrencisi olduğu belli, iki tesettürlü kız göründü. Birinci kat balkonunda orta yaşlı bir kadın belirdi. Kadın, seslenmesini ‘...olur mu, gülüm’ diye bitirdi. Kızlardan biri, ‘Peki, anne’ dedi. Gülüm, kızın adı mıydı, yoksa sevgi hitâbı mı anlamadım. Bu sıradan manzara, beni olduğum yere mıhlamış; kızın bir ân bana olan bakışıyla iyice sarsıldım. Evet, oydu; Gülüm’dü! Aman Allahım, ne benzerlik... Az önce ‘Peki, anne’ diyen ses de Gülüm’ündü. Birden, sokaktaki bütün kızlar Gülüm’e benzedi. Gözlerimi kaçırdım, yürür gibi yaptım. Yaşım, kendimi ele vermemi engelledi. Arabama yaklaşmıştım. Sonra, cep telefonum çaldı. Eve ne zaman döneceğimi soran kızıma ‘İşim bitti, geliyorum, Gülüm’ dedim.

Şükran Günay
Kayıt Tarihi : 1.07.2006 22:25:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Serafettin Hansu
    Serafettin Hansu

    elleri öpülesi .....mevladan size saglık sıhhat diliyorum....kutlaırm sizi...bu topluma sizler gibi insanlar gerekli...

    selam ve dua ile

    Cevap Yaz
  • Miyase Çavuşoğlu
    Miyase Çavuşoğlu

    Araç ve gereç ne olursa olsun, amaçtır önemli olan.Sesinizi ve yeteneğinizi hayırlı bir iş için kullanmanız beni çok sevindirdi. Şükran ablacım Allah razı olsun.
    Yüreği engelli olmayan herkese selam ve sevgilerimi gönderiyorum.
    Öpüldünüz efendim...:)


    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (2)