İçimde yankılanan bir ses var; uzaklardan, yılların ötesinden gelen bir çağrı. Her sabah, günün ilk ışıklarıyla uyanan bu ses, zihnimin en kuytu köşelerinde gezinen bir gölge gibi. Geçmişin ince ipliklerinden örülmüş bu ses, her anın içinde, her nefes alışımda, beni geçmişle bugünün kesişim noktasına sürüklüyor.
Bazen bir sokak lambasının altından geçerken, bazen bir yağmur damlasının pencereyi dövüşüyle başlıyor bu yolculuk. Geçmişin izleri, şimdinin yüzüne vurdukça, kendi içimde bir mahkeme kuruyorum. Neden böyle oldu, diyorum. O anı daha farklı yaşasaydım, bugün başka bir yerde olur muydum? Sanki geçmiş bir yolculuk, yanlış bir istasyon…
Bugün ve dün. Geçmişin hayaletiyle mevcut anın çıplak gerçeği. Kıyaslamalar denizinde yüzüyorum; sular durulmak bilmez, rüzgar kesilmez. Her kıyas, daha da derin bir düşünce denizine çeker beni. Geçmişin tatlı hülyalarıyla şimdiki zamanın bazen sert, bazen kayıtsız yüzü arasında sıkışıp kalırım.
Ama en zoru belki de şu: Bugün, bir zamanlar özlemle beklenen gelecek değil miydi? Oysa geçmiş hep daha parlak, daha berrak görünür; şimdiyse, geçmişin eksik kalmış rüyaları gibi gelir insana. Kendi içimde kaybolurum bu düşünceler arasında, bir sorunun cevabını arar gibi: Hangisi gerçek, geçmiş mi, yoksa şu an mı?
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta