Keskin kayaçlar uyanır rüzgârda
gün ışığı geçer yapraktan
papatyaya sonra…
Gün batımından sızan renk
taç yapraklarında kalır gülün.
Göğsümü örseleyen
kuyuların uğultusu
hüzünlü bir şarkı gibi
vururken alnımıza;
yazı ürperten yağmurlar
simsiyah kelimelere yağsın.
Kehribar saçlı mucizeydi ay
Ve salyangozun kabuğundaydı zaman
Çitlembik ağacına salıncak kurmuştu çocukluğum
Kurban bayramı sabahı avucumda acılı kınalar parlardı, eksik sevinçler
Çocuk Bayramı’nda kelebek olurdum mutsuz
vakit dardı
rengi bozulmuştu gökyüzünün
günü içmişti güneş
kapısını aralamıştı akşamın
annelerde hüznün büyük harfli sesi
Başka bir gökyüzü görmedim
neden diye sorma
çünkü; sarışın perçeminin kuytusundan uzaktım
bir avuç yangındı gözlerin.
Ağrıdı bahar suskusuyla
boşa çatar kaşlarını gece
bilmez ayın gitmediğini tan ağardığında bile
kimse görmez berrak beyazı gökyüzünde
boşa üzülür gece
solup gidişi hüzünken ayın
kimse bilmez
bir karahindibanın küçük sarı çiçeği
umudun sözünde soylu bir tohum taşırsın
toprak kokuyorsun sen
güneş, deniz ve bal kokuyorsun
güneşin anısı çiçeksin sen
senin gibi olmak
o kadar çok şey hatırlıyorum ki;
o kadar çok şey
VE hatırlıyorum,
terk edilmiş aynalarda uzak bir gök gürültüsünü
hatırlıyorum öleceğimi sandığım derin kuyuları
Kederim karınca yumurtası
Gökyüzü kadar içimde
Gökyüzü de güneşe veda eder ayla
Mumdan gemiler yaptım
İçine ateş yükledim sabaha kadar
Keder seline değirmen oldu uykum
…Kendinden başka derdi kalmamış kimsesiz insansın
Kendine yeniden başlayacak zamanın yok…
İhtiyar en kimsesiz ihtiyar
kakülün gölgede bıraktığı




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!