Gökyüzü pas renginde şimdi,
güneş; sönmüş bir lambanın yorgun parıltısı,
ufuk; kurşun rengi bir sessizliğe gömülü.
Rüzgâr; betonun damarlarında sürünen
bir yankı sadece…
Anlamını kaybetmiş duaların uğultusu gibi.
Şehrin damarlarında dolaşan o kimsesiz ıslık,
yine ufku kızıla boyadı; batan gün kana benzerken her akşam üstü,
kaldırımların omzuna yıkılıyor bu yorgun şehir.
Gökyüzü, bir akşam güneşinin son nefesini ciğerlerine çekip,
bulutlardan dökülen mahzun bir çeşme gibi akıyor rüyalarıma.
Kimse görmüyor, kimse duymuyor bu sessiz ihtilali..
Yirmidokuz mayısının sabahı, yıl 1453...
Ordusunun başında genç sultan II. Mehmet.
Gözü, Bizansın en görkemli şehrinin ''aşılmaz'' denilen surlarında.
Ruhunun derinliklerinden dökülen imanla yoğrulmuş bir cümle;
''Ey Konstantiniyye, ya sen beni alırsın, ya ben seni...''
Elliüç gündür kuşatmada Osmanlı Ordusu!
Gece oldu yine,
sessizlik kapladı içimin duvarlarını…
Ne bir ses, ne de bir nefes…
Sadece ben ve kırık dökük zaman.
Penceremde titreyen ay ışığı, gözyaşımın yerini biliyor artık.
Yıldızlar bile sormuyor neden solduğumu,
Sevmek istiyorsan bir kadını;
Yüreğini sustur önce, sonra dinle onun yüreğini,
Sözlerine değil, sessizliğine kulak ver,
Gözlerindeki fırtınayı oku,
Bir bakışta bütün ömrünü görebiliyorsan…
Senin inanmadığın şeylere dönmüyor benim dilim…
En zayıf halinde bile ararım milyarlarca istinad.
Ne yaptıysam olduramadım, düzelmedi nazarında sicilim…
Hep sana dönüktü oysa, benliğime muntazzır fikriyat.
Sükûtumun lisanında yandı nice asır, nice melâl,
Yaranın içinde Yaradanı görmenin adıdır sabır.
Acının ortasında sessizce durmanın,
ve gözyaşını kalbine akıtmanın adıdır.
Her sızıda bir hikmet,
her bekleyişte bir emanet gizlidir.
Bir çiçeğin taşın altında açmasıdır bazen.
Zamanın gövdesine geç kazınmış bir çentik gibi duruyor soluğum,
kendi kıyısına vuran dalgayı bile çok gören bir denizin ortasındayım..
Güneş çoktan tepeye varmış, ben henüz uyandım kendi uykumdan,
fakat bir başkasının gölgesi üşümesin diye hırkamı rüzgara fırlatıyorum.
Adımlarımın altındaki toprak kendi ağırlığımla ezilirken bile sormuyor,
yine de incinmesin diye bastığım karıncanın duasına eğiliyorum..
Gözlerim sabaha karşı uyanmış sokaklara benziyor,
birkaç insan sesi, yırtık bir gazete ve demli çay kokusu.
Çok uzaklarda bir fabrika sireni ağlıyor,
yeni bir günün telinde paslı umutlar çalıyor.
Ayakkabılarımda kurumuş çamur var hâlâ dünkü yağmurdan,
ama yüreğim, tertemiz, bir mayıs sabahı gibi dirençli.
Yorgun kalbimin sahralarında ılgın yanılsama.
Ruhumun kurumuş yerlerini göğe çeviriyorum.
Keşke sen merhamet olsaydın susuzluğuma…
Yalpaladım, tökezledim… devriliyorum.
Zamanın göğsüne saplanmış zehirli hançer..




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!