Demini Alan Hayat Şiiri - Erkan Tankut

Erkan Tankut
61

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Demini Alan Hayat

Bir köşeye çekilip hayatı uzaktan izledim ben,
Sanki dünya önümden geçip giden bir tren…
Penceresine yaslanmış bir yolcu gibi,
Hiç inmeden, hiç binmeden,
Sadece bakarak yaşadım çoğu günü.

Kaldırım taşlarında bir çocuğun yuvarlanan misketini gördüm
Anladım ki bazen mutluluk, avuçtan düşen
küçücük bir sesle yere saçılabiliyormuş.
Kimse fark etmiyor ama,
O misket yuvarlanırken
Bir çocuk büyüyor aslında.

Bir kafede yaşlı bir amca vardı,
Sigarasının ucunda titreyen kül gibi bir ömür taşıyordu.
Konuşmadı ama anladım
İnsan bazen söylemedikleriyle bağırır en çok.

Bir kadın geçti biraz sonra,
Üşümüş omuzlarını hırkasına saklayan bir sessizlikti.
Sevildiğini sanıp, sevilmeyenin
Omuzlarında olur en ağır yük…
O bile bilmiyordu taşıdığı ağırlığı.

Bir bankta oturmuş bir adam gördüm,
Elinde buruşturulmuş bir gazete,
Kazananların fotoğrafları vardı üstünde
Kendi adını orada göremeyince
İçinden “Ben ne zaman yaşayacağım” diye sordu.
Duydum…
Çünkü insan kendi içinden yükselen fısıltıları
En kalabalık yerde bile saklayamaz.

Sonra gökyüzüne baktım
Bulutlar sürekli yer değiştiriyordu.
Fark ettim ki
Hiçbir keder, gökyüzünde bile aynı kalmıyor.
Biz niye sabitleyip taşıyoruz o zaman
Geçmesi gereken acıları?

Bir çiçek gördüm,
Bir bina gölgesinin içinde büyüyordu inadına.
O an düşündüm
İnsan da ışığı bulamayınca
Gölgeye alışıyor belki,
Ama büyüyor yine de,
Kimse fark etmese bile…

Ve en son kendime baktım,
Hayatı izleyen bir yabancıya dönmüşüm.
Sanki herkesin hikâyesi önümden akarken,
Kendi hikâyemi yazmayı unutmuşum.

Belki de insan,
Dışarıdan izlemekten yorulduğu gün
Gerçekten yaşamaya başlıyordur… Hayatı izlemekten yorulduğumu fark ettiğimde
Bir kapı aralandı içimde.
Ne bir ses, ne bir çağrı…
Sanki evren, “Artık sıra sende” dedi fısıltıyla.

Ama adım atmak kolay değildi
Yıllarca başkalarının hikâyesine bakmaktan
Kendi yoluma yabancı kalmıştım.
Bir yabancının kapısını çalar gibi
Kendi kalbime vuruyordu parmaklarım.
Tuhaf bir sessizlik açtı içimde bu tereddüt.

Yürüdüm…
Bir sokak lambasının titreyen ışığına vardım.
Üzerine kelebek konmuştu.
O küçücük kanatların gölgesinde
Koca bir gece duruyordu.
O an anladım
Işığa giden herkes mutlu olmak için gitmez,
Bazıları sadece yolunu kaybetmiştir.

Bir köprüden geçtim sonra,
Altından su akıyordu ama
Su, göğe bakarak akıyordu sanki.
Biz insanlar ise yere bakarak yürüyorduk.
Ne kadar tuhaf…
Gökyüzünü hak eden biz değil de
Suyun kendisi gibiydi.

Bir karartı gördüm köşede,
Yüzü görünmüyordu ama ağlıyordu.
Yanından geçip gittim önce,
Sonra içimde bir şey durdurdu adımlarımı.
Geri döndüm.
“İyi misin” demedim,
Çünkü bazı yaralar böyle soruları duyunca daha da kanar.
Sadece durdum.
Ve bir insanın yanında sessizce durmanın
Bazı cümlelerden daha büyük bir iyilik olduğunu öğrendim o gece.

Devam ettim yürümeye…
Bir duvara yazı yazmış biri
“Bugün de kimse aramadı”
Basit bir cümle gibi duruyor ama değil…
Dünyanın en kalabalık yerinde
Kimsesizliğin en net tarifi olabilir bu.
O yazıyı görünce
Hayat bazen sesli değil,
Dilsiz çığlıklarla konuşuyor dedim kendi kendime.

Ve sonra…
Kendi gölgemi fark ettim yanımda.
Uzayıp kısalan, şekli bozulan ama beni bırakmayan o gölge.
Belki de hayatım boyunca en sadık olan şey,
Kendi karanlığımdı.
İnsan bazen en çok kendi gölgesinden öğreniyor
Karanlıktan nasıl çıkılacağını.

Durup derin bir nefes aldım.
Bütün bu gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim
Tek bir soruya götürdü beni

“Ben ne zaman kendim için bir hikâye yazacağım”

Belki de şimdi…
Belki de bu an,
Yıllarca dışarıdan izlediğim hayata
İlk kez içeriden dokunduğum andır. Ve o an yürümeyi bırakıp etrafa baktım.
Her yer, yıllardır fark etmediğim kadar tanıdıktı.
Hiç dokunmadığım duvarlar,
Hiç konuşmadığım insanlar,
Hiç hissetmediğim rüzgâr…
Hepsi aynı şehirdeymiş,
Ama ben başka bir dünyanın penceresindeymişim meğer.

Bir kaldırım kenarında oturmuş küçük bir kız
Bir defterine bir şeyler çiziyordu.
Yanından geçerken gördüm
Kurduğu dünya binaların üzerine taşmış,
Gökyüzü bile yetmemiş hayaline.
O kadar genişti ki çizdiği umut,
Az daha değseydi benim içimdeki karanlığa
Belki bir ışık yakardı.

Kız başını kaldırdı, bana baktı.
Hiç konuşmadık, ama bakışlarıyla dedi ki
“Büyümek, hayal kurmayı unutmak değildir…
Sadece bazı insanlar unutmuş gibi davranır”
İlk kez o an anladım
Büyüdükçe değişen biz değiliz,
Vazgeçtiğimiz şeylerdir.

Sonra yoluma devam ettim.
Bir durağın camında buğulu bir kalp vardı
Altına parmakla kazınmış iki harf.
Ama kalbin ortasında
Bir çizik…
Belli ki biri silmiş, diğeri yeniden yazmış.
Aşkın kendisi böyle değil mi zaten?
Silinen yerlerde yeniden yazılmak,
Yazılmayan yerde silinmek…

Yürürken, karşıdan yaşlı bir kadın geldi.
Elinde fileler, içinde iki ekmek, bir umut, bir yorgunluk…
Nedense ona baktığımda
İnsanın en sessiz çığlığının
Yıllarca taşıdığı yükün
Kimse tarafından fark edilmemesi olduğunu düşündüm.
O kadın, tüm ömrünü
“Ben iyiyim” diyerek geçirenlerin sessiz anıtı gibiydi.

Bir anda kendimi bir parkta buldum.
Banklar boş, rüzgâr ağaçlarla fısıldaşıyor.
O an oturdum ve düşündüm
Hayat bazen bize bir hikâye vermez…
Ama insanların hikâyelerine çarpıp
Yavaş yavaş şekilleniriz aslında.

Ve fark ettim ki
Benim hikâyem de
Bu görüp geçtiğim küçük ayrıntılardan oluşuyor.
İnsanların gizlediği acılardan,
Çocukların unutmadan çizdiği hayallerden,
Gece üşüyen omuzlardan,
Sığınacak yer bulamayan duygulardan…

Belki de hayat denen şey
Kendi acılarımızdan çok
Başkasının acısını fark ettiğimiz anda başlıyordur.
O an büyüyordur insan,
Sessizce, kimseye söylemeden… Günü bitirip eve döndüğümde
Kapıyı sessizce kapattım arkamdan.
Sanki bütün şehir sustu o anda.
Yorgunluğum ayakkabılarımdan önce
Kalbimden çıktı sanki.

Mutfağa geçtim…
Kettle’ın düğmesine bastım,
Su ısınırken ben de gün boyunca gördüklerimi
Yavaş yavaş dizdim zihnimin masasına.
Bir çocuk, bir yaşlı, bir kadın, bir gölge…
Hepsi birer sahne gibi geçti gözlerimin önünden.
Hayatın bana dokunmadan anlattıkları vardı bugün,
Ben de kendime anlatmaya başladım.

Dedim ki
“Evet, yoruldun…
Ama bunca kalabalığın arasında
Görmeyi bilmek yorgunluk değil
Kalbin hâlâ attığının kanıtı”

Çayı demliğe dökerken düşündüm
Bugün gördüğüm her şey,
Yarın için bir işaretti aslında.
Bir çocuğun misketi yuvarlanıyordu hayata,
Bir kadının omzu ürperiyordu acıdan,
Bir adam kendi adını arıyordu bir gazetede…
Ve ben bunların hepsine tanıklık ediyordum.
Belki de insan
Başkasının hikâyesine bakınca
Kendi yolunu daha net görüyordur.

Sonra içimde bir cümle yankılandı
“Umut, sessiz günlerin ardından gelir”
Ne bağırır, ne çağırır…
Yalnızca gelir.
Tıpkı şimdi mutfakta dolanıp duran o ince çay kokusu gibi.

Demin verdi çay.
Koyu bir renk aldı, tam içilecek kıvamda…
Hayat da böyle işte
Bazen acelemiz yüzünden tadını alamıyoruz,
Oysa her şey zamanında güzelleşiyor.

Bardaklara çayı doldurdum.
Kendime bakıp hafifçe gülümsedim
“Bugün zordu ama bitti” dedim.
“Ve yarın…
Belki de uzun zamandır beklediğin o küçük iyiliği,
O ışığı, o güzel haberi getirir”

Sonra döndüm, beni dinleyenlerin ,okurların sessizliğine seslendim

Hadi… Çay demini almıştır,
Bir çay içelim.

Erkan Tankut
Kayıt Tarihi : 4.1.2026 19:48:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


Erkan Tankut Kaleminden.....

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!