Kafamın içi öyle dolu ki kendimi sorguya çekmeden duramıyorum …
İçimizdeki o pencereleri kim açıyor biz uyurken?
Hani şu rüzgar bile girmeye korkarken,
perdeleri havalandıran o gizli el kimin?
İnsan kendi bedeninde bir yabancı gibi gezinir mi?
Gezinirmiş.
Odanın tavanına bakıp da
kendi adını unuttuğun o boşluk varya,
işte orası dilsizliğin başladığı yerdir.
Bir kibrit çöpünün yanıp sönmesi kadar kısa,
ama bıraktığı duman kadar kalıcı bir sızı bu.
Hangi çekmeceyi açsam,
içinden eski bir günün ağırlığı taşıyor.
Eşyalar yerli yerinde duruyor da,
onlara sinen o tanıdık koku
neden hiçbir deterjanla temizlenmiyor?
Yürürken kaldırım taşlarını sayarsın bazen,
sırf kafanın içindeki o gürültüyü susturmak için.
Her adım bir sayı, her sayı bir kaçış…
Ama yolun sonuna geldiğinde,
yine başladığın o virajda bulursun kendini.
Demek ki insan nereye giderse gitsin,
bavulunda her zaman
kendi yangınının küllerini taşırmış.
Bütün sokakların gürültüsü gelip buraya yığılmış sanki.
Hiç susmayan bir kalabalık,
hiç durmayan bir tren istasyonu gibi zihnim.
Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor içimde,
her düşünce bir diğerinin ayağına basıyor.
Ama ne garip;
bu kadar sesin, bu kadar kargaşanın arasında
en çok senin yokluğun bağırıyor içimde.
İnsan kendi zihninin altında kalır mı?
Kalırmış.
Taşımaktan yorulduğum ne varsa,
şimdi kelime kelime dökülüyor şakaklarımdan.
Biriktirdiğim cümleler, yarım kalan niyetler,
söylenmemiş o son sözler…
Hepsi bir sığıntı gibi yerleşmiş kafamın içindeki küçük odacıklara.
Oysa ben sadece duvarlarda yankılan yere düşen sadece sana ait olan sesi yerden toplayarak dinlemek istemiştim.
Fakat nereye dönsem bir hatıran sızıyor aradan.
Gözlerimi kapatsam, içerideki ışık sönmüyor;
aksine, daha net aydınlanıyor o eski sahneleri.
Bir gölgenin duvara vuruşu,
Bir bardağın masadaki duruşu bile
içimdeki o kalabalığı körüklüyor durmadan.
Demek ki kaçmak, sadece ayakların işiymiş,
zihin yerinde sayınca yolların uzunluğunun bi anlamı kalmıyormuş.
Bazen diyorum ki,
bütün bu düşünceleri bir kağıda yazsam
hafifler mi göğsümün ortasındaki bu ağırlık?
Mürekkep çekebilir mi ruhumun tüm yükünü?
Sonra kalemi elime alıyorum,
sayfa bembeyez duruyor yine karşımda,
bense o ilk kelimeyi yine bulamıyorum.
Çünkü dilsizleşiyor insan,
içindeki gürültü kendi sesini bastırınca.
Hangi köşeye saklasam kendimi,
orası hemen bir sorgu odasına dönüşüyor.
"Neden?" diye soruyor duvarlar,
"Nasıl?" diye fısıldıyor tavan.
Cevaplarım yok, sadece sorularım var cebimde.
Ve bir de, ne zaman kurtulacağımı bilmediğim
bu bitmek bilmeyen uyanıklık hali.
Herkes uyuyor şimdi, tüm şehir sustu,
bir tek benim içimdeki bu şehir mesaide.
Bir dokunsalar ağlayacak gibi duruyor duruşum,
ama sorsalar "iyiyim" diyecek kadar da ezberdeyim.
Bu maskeyi kim koydu yüzümüze,
kim öğretti bize kırılırken bile dik durmayı?
İçeride kıyametler koparken
dışarıya bir tebessüm fırlatmak,
insanın kendine attığı en büyük kazıkmış meğer.
Şimdi bir rüzgar çıksa diyorum,
şöyle sert, herşeyi alıp götüren bir fırtına…
Girse zihnimin kapılarından içeri,
ne kadar tozlu anı, ne kadar yorgun düşünce varsa
süpürüp götürse uzaklara.
Geriye sadece bomboş, temiz bir ova kalsa.
Hiçbir şey düşünmesem, hiçbir şeyi özlemesem,
sadece nefes almanın o hafifliğini hissetsem kendi içimde.
Ama adım gibi biliyorum ki, o rüzgar da bizzat benim.
Esmesi gereken de, dindirmesi gereken de bu yorgun kalbimi.
Kafamın içi ne kadar dolu olursa olsun,
bu yükü eninde sonunda yine ben evcilleştireceğim.
Çünkü insan, kendi labirentinde kaybolsa da
çıkış kapısını yine kendi elleriyle çizen
tek canlıymış bu dünyada.
Kayıt Tarihi : 29.06.2026 21:57:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!