Bir Poğaçanın Anlattığı Eğitim Dersi
Millî Eğitim Müdürlüğü görevim sırasında, ilçeye bağlı küçük bir köy okulunu ziyaret etmiştim.
Köyün sessizliği, okulun bahçesine adım attığımda yerini çocuk seslerine bırakmıştı. Okul binası, çevresindeki taş ve toprak evlerin arasında mütevazı bir yapı olarak duruyordu. Bahçede birkaç çocuk koşuyor, bazıları duvarın dibinde kendi dünyalarına dalmış oyun oynuyordu.
Sınıfları gezerken üçüncü sınıfta matematik dersi yapıldığını öğrendim. Kapının önünde durup öğretmenden izin istedim.
— Müsaadeniz olursa dersinizi dinlemek isterim.
Öğretmen biraz heyecanlandı ama gülümseyerek:
— Tabii Sayın Müdürüm, buyurun.
dedi.
Sessizce sınıfın arka tarafındaki boş bir sıraya oturdum.
Sınıfta bahar güneşinin solgun ışığı vardı. Pencereden içeri süzülen ışık, tahtanın üzerinde asılı duran matematik sembollerine vuruyor; çocukların yüzlerinde küçük aydınlıklar oluşturuyordu.
Öğretmen tahtaya bir problem yazmıştı:
“Utku, okul kantininden tanesi 12 lira olan 4 poğaça aldı. Utku kantinciye kaç lira öder?”
Öğretmen tebeşiri masasına bıraktı.
— Bu problemi kimler çözmek ister?
dedi.
Sınıfa bir sessizlik çöktü.
Ne bir el havaya kalktı ne de bir öğrenci yerinden kıpırdadı.
Çocukların gözleri tahtadaydı ama sanki tahtadaki problemle aralarında görünmez bir duvar vardı.
Öğretmen bir kez daha baktı sınıfa. Sonra mahcup bir ifadeyle bana döndü.
— Müdürüm, vallahi bu konuyu öğretmiştim. Çarpma işlemini de biliyorlar. Ama niye parmak kaldırmıyorlar, gerçekten anlam veremedim.
Gülümsedim.
— Değerli öğretmenim, bundan eminim. Eminim ki siz bu konuyu öğrettiniz. Fakat belki de sorun matematikte değildir.
Öğretmen şaşkınlıkla yüzüme baktı.
— Nasıl yani efendim?
— Müsaadeniz olursa problemde bir iki değişiklik yapabilir miyim?
— Tabii Sayın Müdürüm. Buyurun lütfen.
Tahtaya doğru yürüdüm.
Çocukların meraklı gözleri üzerimdeydi.
Elime tebeşiri aldım. Rakamların hiçbirine dokunmadım. Yalnızca bazı kelimeleri değiştirdim.
Utku yerine Ali yazdım.
Kantin yerine bakkal yazdım.
Poğaça yerine yumurta yazdım.
Problem artık şöyleydi:
“Ali, bakkaldan tanesi 12 lira olan 4 yumurta aldı. Ali bakkala kaç lira öder?”
Tebeşiri bıraktım ve çocuklara döndüm.
— Şimdi bu problemi kimler çözmek ister?
Bir anda sınıfın havası değişti.
Az önce sessizliğe gömülen eller, peş peşe havaya kalktı.
Bir, iki, üç...
Sınıftaki öğrencilerin yarısından fazlası parmak kaldırmıştı.
Çocuklardan birini tahtaya davet ettim.
Küçük öğrenci ağır adımlarla tahtaya geldi. Elindeki tebeşirle işlemi yazdı:
12 × 4 = 48
Sonucu yazdıktan sonra yerine oturdu.
Öğretmen şaşkındı.
Bana dönerek:
— Efendim, niye böyle oldu?
diye sordu.
Bir süre tahtadaki iki problemi yan yana izledim.
Aslında değişen matematik değildi.
Değişen, çocuğun dünyasıydı.
— Sevgili öğretmenim, çocuklar henüz somut düşünme dönemindeler. Onların dünyasında öğrenme, çoğu zaman dokunabildikleri, görebildikleri, yaşayabildikleri şeylerden geçer.
Tahtadaki ilk probleme işaret ettim.
— Bakın, rakamlar aynı. İşlem aynı. Sorulan şey aynı. Fakat kelimeler değişince çocuğun zihnindeki kapı açıldı.
Sonra devam ettim:
— “Utku” çocuğun zihninde bir karşılık bulmamış olabilir. “Poğaça” onun günlük hayatında olmayan bir yiyecek olabilir. “Kantin” kavramı da yaşadığı çevrede bulunmuyor olabilir. Çocuk, problemi çözmeye başlamadan önce bu kelimelerin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Zihninin bir köşesinde “Utku kim?”, diğer köşesinde “Kantin ne?”, başka bir köşesinde “Poğaça nasıl bir şey?” soruları dolaşıyor.
— Böyle olunca da çocuğun zihinsel enerjisi matematik problemine ulaşamadan tükeniyor.
Sınıfta çıt çıkmıyordu.
Çocuklar bizi dikkatle dinliyordu.
— Eğitimde boşuna “yakından uzağa, bilinenden bilinmeyene, somuttan soyuta, basitten karmaşığa” ilkeleri yoktur. Bunlar yalnızca kitaplarda yazılı cümleler değildir öğretmenim. Çocuğun zihnine giden yolun işaret taşlarıdır.
Tahtadaki ikinci probleme baktım.
— Bu çocuk belki her gün annesiyle bakkala gidiyor. Belki evlerinde yumurta var. Belki Ali adında bir arkadaşı, kardeşi ya da komşusu var. Yani problemdeki kelimelerin çoğu onun hayatından geliyor. Çocuk önce bildiği dünyayı zihninde kuruyor, sonra matematiği o dünyanın üzerine yerleştiriyor.
Bir an durdum.
— Demek ki bazen çocuk matematiği bilmiyor değildir. Biz matematiği çocuğun dünyasına götürememişizdir.
Öğretmenin yüzünde düşünceli bir ifade belirdi.
Ben de son olarak şunu söyledim:
— Eğitim, çocuğa bizim dünyamızın kapısını zorla açtırmak değildir. Önce onun dünyasının kapısından içeri girmektir. Sonra elinden tutup onu bizim dünyamıza doğru yürütmektir.
O gün sınıfta aslında bir matematik problemi çözülmüştü.
Ama benim için asıl çözülen problem, çocuğun öğrenmesine giden yolun nereden başlaması gerektiğiydi.
O küçük köy okulundan ayrılırken aklımda tek bir cümle vardı:
Çocuk öğrenmeye karşı değildir; bazen yalnızca anlatılan şey, onun dünyasında henüz bir yere sahip değildir.
Ve eğitimciye düşen görev, bilinmeyeni çocuğun önüne yığmak değil; bilinmeyene, bildiği yerden bir köprü kurmaktır.
Çünkü bir çocuğun zihnine ulaşan en sağlam yol, çoğu zaman tahtadan değil, hayatından geçer.
Kayıt Tarihi : 8.08.2026 21:22:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!