Köyde dedemin adı çıkmış deliye
Göç için karar verince Denizli’ye
Önüne geçmişler hatta, yapma diye
Rezil olursunuz, şimdi bu karar niye
Gitme demiş herkes, yapamazsın orda
Dedem kararını vermiş, durmam burda
Dünden hep keder olmuş kalan yanına
Köyünde ümitle bakamamış hiç yarına
Evde huzur da eksikmiş hep, yoklukta
Hayvanlar kadar olamamışlar toklukta
Mevsimler bitmiş, erimiş dağların karı
Hep yokluk, gelmemiş dedemin baharı
Dağlarda gezmiş çocuklar davar peşlerinde
Dede uzakta amelelikte, nine tarla işlerinde
Bugün korkulur, duymazlarsa çağırdığında
O gün çocuklar kim bilir hangi dağ ardında
Dedem gurbette aylarca çalışırmış, yine yok
Çocukların ne üstleri tam ne de karınları tok
Her gün değişik nerde, sabah akşam aynı elbise
Ananın tezgâhta göynek dokuması büyük hadise
Bütün işler ananın sırtında elinin hamuruyla
Elinde, kucağında, karnında hep bir yavruyla
Gün aşıncaya çalışılan tarlalar ninemi bekler
Sabahtan aç çocuklar yollarda ana yolu gözler
Ekmek yapıp sofraya atarmış ninem, şafak sökünce
Çok sabah aç kalırmış hamur bitip ocaktan dönünce
Babam, amcam, halamlar mal peşinde dağlarda
Dönüş vakti gelsin diye gözleri devamlı yollarda
Hele ki Veysel amcamın başından geçen şu olay
Daha çocuk yaşta, unutulmaz bunlar kolay kolay
Yaylada Sarı kaybolmuş gece vakti, karanlık içinde
Eve gelmiştir diye dönmüş amcam korku üzerinde
Hayvanlar insandan kıymetli, kâr etmez ne desen
Git bul demiş büyükler, hangi dağda kaybettiysen
Bir boğaz, o yokluk zamanlarında sofrada fazladır
Lakin ahırdaki hayvanın sütü, gücü, yünü faydadır
Amcam sırtını dönmüş köye, önünde kapkara dağ
Onun halini soran yok, yeter ki hayvan dönsün sağ
Öyle bir yerde canavar sesleriyle gelince üstüne taşlar
Amcam ardına hiç bakmadan köyüne koşmaya başlar
Yalınayak taşlar üstünde uçmuş, sığınmış Yaradan’ına
Yürünmez yolu koşup köyün girişinde bakmış ardına
Dile gelse, konuşsa şahit olduklarını hele dağlar
Rızkına kolaylıkla uçan kuşlar belki bu hale ağlar
Gözlerden sakınılan harım denen bahçe varmış
O kadar nüfusa rağmen olanı hırsızlar çalarmış
Bir arı bulmuş dedem; saklamış, bal beklemiş
Nasip olmamış o da, hırsızlar yerini bellemiş
Tadamamış büyük hayallerle beklediği balını
Kırmışlar köyle bağını, tutunduğu son dalını
Dedem silmiş köyü, bunlar geçince başından
Davet gelmiş Aydın’dan, asker arkadaşından
Ziyarete gitmiş, Denizli’de bekçi olan akrabasını
Yer göstermiş, satıp gelmesini söylemiş tarlasını
Anlaşılmış büyük bir tarla için, vermişler kaporayı
Tarlaları satmış dedem, denkleştirmek için parayı
Kapı bilmezler uğramışlar, dön demiş yolundan
Dişe dokunmaz bir şeyler de verilmiş, yalandan
“Aç kalırsın” kafasında dedemin kaynı kahırla
“Zahireni ayırırım, gel heybeyle” demiş tavırla
Kader işte, birkaç yıla dedem dönmüş o heybeyle
Dolu, bir arada hiç görmediği sebze ve meyveyle
Bahar görmeden dayanılır mı hep zemheriye
Ok yaydan çıktıktan sonra hiç döner mi geriye
Köy yola çıkmış, başlar eğik, toplanmış herkes
Hüzün çökmüş; çıkmıyor ne ses ne de bir nefes
Gidenlere yarın ilk defa bu kadar uzak, belirsiz
Yokuşlarda çekingen çocukların bakışları fersiz
Veda zamanı… Hoşça kal dağlar, yaylalar, bayırlar
Elveda Yalnızca, Aşıroluk, karlı dağlar, patika yollar
Hoşça kal uzandığım kayalar, su içtiğim pınarlar
Elveda kaydığım topraklar, tırmandığım ardıçlar
Ayrılık vakti gelmiş, az yer tutmuş eşya kamyonda
Yüklenmiş her şey, çocuklar yer bulmuş en sonda
Yol canavarına binilmiş, belli ki gidiliyor uzaklara
Akıl ermiyor ardına, daha gelinir mi bu topraklara
Göç için ocak söndürülmüş, bozulmuş tünekler
Herkesin üzerine hüzün çökmüş, buruk yürekler
Hıçkırık sesleri duyulmuş yollarda, köşe bucakta
Şaşkın bakışlı çocukların kimi sırtta kimi kucakta
Talebelikten dolayı iki babama çıkmamış tezkere
Ağlaşarak kalmışlar, okul kapanınca varmak üzere
Bir de kalanlar Teslime halamla dedem olmuşlar
Akıl sır ermez, köyden Denizli’yi nasıl bulmuşlar
Hayvanlara o kadar yolu yaya gitmek düşmüş
Üç gün boyunca halamla dedem onları sürmüş
Şükür ki sağ salim hayvanlarla gelince son kafile
Aylar sonra buluşmuş, tamam olmuş bütün aile
Kurtulmuşlar köyün o kıraç tarlalarından, taşından
Önlerine gelirse şükredip yedikleri bulgur aşından
Çok verimli tarla ama her taraf çalılık ve bataklık
İlk iş hemen hayvanlar için yapmışlar bir yataklık
Köyde büyük dertmiş, suyu tarlaya yaklaştırmak
Şimdi öncelikleri olmuş tarladan uzaklaştırmak
Tarla içinde ev olacağına inanmazken dünyada
Yaşıyor bulmuşlar kendilerini sanki bir rüyada
Dün taşı toprağından çok tarlada rızık ararken
Zamanla kendilerini bulmuşlar para sayarken
Dedemin hayatı dilden dile çok köyler bulmuş
İnsanı aşan darının boyu, ağaçları aşar olmuş
O güne kadar ilk olmuş dedemin köyden göçü
Sonu mutlu bitince sonrakilere olmuş bir ölçü
Hey gidi… Güzel günler kayboldu uzaklarda
Hepsi hatıralarda kaldı, erişilmez ufuklarda
Ardında eski günleri arar Honaz’a bakan gözler
Üzerinde çocukluktan izler olan Yalnızca’yı özler
Ali Sökel
Kayıt Tarihi : 3.07.2026 23:19:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Dedem sonu gelmeyen yokluktan kurtuluşu köyden göçte bulmuş. Bunu Aydın’dan ziyaretine gelen asker arkadaşı, durumunu gördükten sonra aklına sokmuş ilk. Hatta o, Aydın’a göçmesini söylemiş. Tabii yokluğun üzerine yaşadığı bazı olaylar da dedemin bu kararını pekiştirmiş. Akan bir suyun hemen altında olduğu için en verimli, adına “Harım” dedikleri bahçeleri varmış. Onlar için en değerli, gözüne baktıkları bahçede olanları hırsızlarla beraber yerlermiş çoğu zaman. Hele ki bulup bir yere sakladığı, aylarca bal beklediği arının balının çalınmasıyla dedemin köye tutunduğu son dal da kırılmış. Köyde yürümesini bilen herkesten bir iş beklenirmiş. Daha 5-6 yaşlarındayken tarlaları sürmek için besledikleri iki büyükbaş hayvan veya oğlaklarla başlarmış çobanlık. Az büyükler davar peşlerinde gezermiş. En büyük iki halam da nineme yardım ederlermiş tarla işlerinde. Beşikte olana 3-4 yaşlarındakiler bakarmış. Ninem çok zaman hamile olduğu halde yapmış bütün işleri. Veysel amcam, büyükbaşları yaylaya götürdüğü bir gün Sarı kaybolmuş. Dönüş zamanı yaklaştığı için etrafa çok koşmuş ama bulamamış. “Sarı!..” diye çağırmaları, yaylayı çevreleyen tepelerde yankılanmış. Başka çobanlar döndüğü ve artık akşam da olduğu için “Belki eve dönmüştür” umuduyla eve gelmiş. Evde hemen Sarı’yı aramış, tabii bulamayınca başından kaynar sular dökülmüş. O zaman hayvanlar o kadar kıymetli ki; insanlardan daha değerli. Gitmiş, yavaşça nineme sormuş, “Sarı gelmedi mi?” diye. Ninem, amcamı öyle azarlamış ki; “Git, bulmadan gelme” demiş. Amcam gecenin içinde kaybolmuş yaylaya doğru. Karanlıkla beraber korkusu da artıyormuş. “Sarı” sesleri, gece yankılanmış bu sefer dağlarda. Artık ümidini kesen amcam, bir yerde kayaların üzerine doğru geldiğini duymuş. Onun, köyde canavar dedikleri kurt olduğunu anlamış. Öyle bir koşmaya başlamış ki; yürüyerek yarım saatten fazla süren yolu hiç ardına bakmadan bitirmiş. Köye girdiğinde hâlâ koşuyormuş korkudan; bir adamı görünce ancak gelmiş aklına durmak. Sabah erkenden yola düşmüş. En büyük korkusu, canavarlara yem olmasıymış Sarı’nın. Ama öyle bir yerdeymiş ki; Rabbine şükretmiş. Yaylada eskiden büyükçe olan gölün içinde biri tam, biri de yarım olan iki ada vardı. Sarı’yı, o yarım olan adanın içinde otlanırken bulmuş. Her sabah ninem ekmek yaparmış şafak sökerken. Ocakta pişirdiği ekmeği arkasına, sofraya atarmış. Bunun, yedikleri günün tek öğünü olduğunu bilen çocuklar ekmeği kapışır, anında mideye indirirlermiş. Ninemin ocaktan dönünce, “E gene mi bitti, kalmadı mı?” diye sorduğuna çok şahit olmuşlar. Ama ninem hiç dert etmezmiş, çilekeş kadınmış. O halde tarlaya çalışmaya gidermiş. Evde kalan çocuklar ne yer içer, çok da umurunda olmazmış. Bazı günler gece iyice bastırdığı halde ninem dönmezmiş. O günler vakti saat değil güneş söylermiş. Babamlar en az 5-6 çocuk ağlaşarak yola çıkarlarmış. Komşuları, “Ananız yine mi gelmedi, gelin bakalım” der, yemeleri için bir şeyler verirmiş. Dedemlerin evi, karşısı köyün mezarlığı olan küçük bir vadinin başındaymış. Babamlar çobanlığa başlayana kadar ninemi beklerken hep o vadide kışın karda, yazın kumda kayarlarmış. Giysileri de ninemin küçük tezgâhında adına göynek dedikleri kolu iyice uzun olmayan, boynu açık, sert bir dokumaymış. Çok sert olduğu için rahatsız edermiş ama yoklukta diken olsa bir zaman sonra batmaz olurmuş insana. Dedem içinde sakladığını açık edince o güne kadar halini sormayan akrabaları hayvanlar için yiyecek bir şeyler getirmişler. Şartlar insanların duygularını da vahşileştiriyor sanki… Tabii dedem kararından dönmemiş… Dedem, bu düşüncelerle Veysel amcamı da yanına alarak Denizli’de bir bahçede bekçilik yapan akrabasını ziyarete gitmiş. Durmuş Dayı, bizim komşu köyden gelip küçük bir tarla almış, başka birinin bahçesinde de bekçilik yapıyormuş. Ona durumu anlatınca yakınlardan tarla bakmışlar. Hemen alt tarafta olan büyükçe bir tarla için konuşup anlaşmışlar. Tamamını köydeki tarlaları satınca ödemek üzere bir miktar kapora vermişler. Dedem köye gelince, ciddiyetini anlayanlar önüne geçmişler, “Rezil olursunuz, bilmediğin yere gidiyorsun” demişler. Tarlalarını hızlıca satan dedem kararlılığını göstermiş. Hatta dedemin kaynı, “Orada rezil olursunuz. Bak zahireni ayırırım. Heybeni getir, doldurur gidersin” demiş kendinden emin bir şekilde. Kader bu ya… Dedem aradan bir yıl geçtikten sonra aynı heybeyle varmış yanına ama bir farkla… Heybe, dedemin yetiştirdiği sebze meyveyle doluymuş çeşit çeşit. Ayrılık zamanı… Denizli’ye giden bir kamyon ayarlanmış. Zaten az olan eşyayı kamyondaki yükün üzerine yerleştirmişler. En son olarak da çocukları uygun yerlere oturtmuşlar kasasında. Babamlar ona canavar demişler o zaman; “yol canavarı”. Hatta küçükken köyde ilk defa bir kamyon ve arkasında cip gördüklerinde korkmuşlar. Kamyonun toz bulutunun ardında gidiyormuş küçük bir cip. “Arkasından giden nedir?” diye sorulunca köyün kadınlarından birisi, “Öndekinin yavrusu” demiş. O gün herkes üzgünmüş… Gidenler için yarın ilk defa bu kadar karanlıkmış. Köyden bu ilk göçün hüznü herkesin üzerine çökmüş. Köyde kalanlar Teslime halam ve dedem ile iki babam olmuşlar. Köyde okulun kapanmasına bir ay kadar olduğu için onlar sonra gelmek üzere kalmışlar. Halamla dedem de hayvanları yaya olarak getirmek için kalmışlar. Hayvanlarla ancak üç günde Denizli’ye varmışlar. Yeni yurtlarında ilk işleri, kendilerine bir baraka yapmak olmuş. Hayvanların gelmesiyle hemen onlar için yataklık dedikleri ağıl yapmışlar. Sonra uzun zaman, aldıkları yeri tarlaya çevirmekle uğraşmışlar. Çalılıkları temizlemişler, sonra bataklık olan yerlere kesik denilen hendekler kazmışlar. Kaderin garip cilvesi işte… Köyde yokluğunda tarlaya suyu yaklaştırmak iken dertleri, burada tarladan uzaklaştırmak olmuş. Bir de evlerinin tarlanın tam ortasında olduğuna bir türlü inanamamışlar. Adeta vermek için bahane arıyormuş tarla; o kadar verimliymiş ki… Yokluktan bolluğa ermişler. Köyün taşlı tarlalarında yiyemedikleri her şeye burada fazlasıyla doymuşlar. Köyde ancak bir bacak kadar olan darının boyunun insanı aştığını görmüşler… Tabii “insanı aşan darının boyu” bizim köye varıncaya kadar dilden dile ağaçların da boyunu aşar olmuş. Sonrası mutlu bitince dedemin göçü, başkalarına da köyden gitmek için sebep olmuş. Ama burada bolluğa ve rahata kavuşsalar da köylerini hep özlemişler. Denizli’nin Honaz’a en yakın bölgesinde olan yeni yurtlarından tam da ardına denk gelen köylerine, Honaz Dağı’nın ardına özlemle bakmışlar hep.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!