Şair 1983 Şubat'ında Ağrı'nın Tutak ilçesinde dünyaya gelmiştir.İlkokul 4. sınıfa kadar Ağrı İbrahm Çeçen İlkokul'unda okumuş, babasının memuriyeti sebebi ile ilkokulu Erzurum Atatürk İlkokul'unda tamamlamış, ortaokulu yine Erzurum'da Anadolu İmamhatip Lisesinde tahsil etmiştir. Lise eğitimi için Erzincan Fen Lisesini tercih etmiş,en sonunda üniversite okuma vesilesi ile İstanbul'a kavuşmuş ve ruhu Şehr-i İstanbul'da dinginleşmiştir.Yolculuğu, dedesinin seferberlikte Karakalpakistan'dan göç etmesiyle başlamış olan şairin, alnına bir kere yolcu ...
Unuttum şiir yazmayı
Kalem bile iğreti duruyor elimde
Belki bundan sonra
Yazılmış şiirlerde bulmaya çalışacağım seni
Yani bir başkasının elleriyle okşayacağım saçlarını
Başkasının gözleriyle bakacağım gözlerine
Seni sevmenin bedelini
ruhumu satarak ödedim
gönül pazarında
gözlerimi de sen istedin
vermedim...
Ardında hüzün var, kâbus dolu geceler
uykularımı boğan bu sevdanın ardında
hangi beni bilmez yatar
kahrolası bağrında
1997
Kelimeler yüzüme bakmıyor bu gün
gözlerimi aldatıyor renkler
işittiğim her söz yalan
yürüdüğüm yollar serab oluyor
bir rüzgara atlayıp kaçasım var bu gün
Filizler taşları yarıp can oldu da
canım canına değip
yâr olamadı
yüreğin taş olsun yâr
sevdam gönlünde susuz kaldı
Göz görmez, kulak duymaz bir yatakta
sen uykusuna yatmışım kaygısız
göbek bağı misali, sevdasına tutunduğum,
mecbur olduğum,
sen için senden beslendiğim.
O an içinin parçalanacağını düşündü...
Karnında filizlenen tohum ışık görmek istiyordu anlaşılan. Belli ki güneş davetinde ısrarcıydı. Filizin damarlarına, hatta herbir hücresine yavaş yavaş sızacak, ışığını paylaşdıkça artıracak, ve en yeni misafirinin teninde bir kez daha hayat bulacaktı. Misafir de en az onun kadar sabırsızdı ama şöleni unutulmaz kılmak için midir nedir ağır hareket ediyordu. Kralın ağzının suyu aktığı halde en leziz yemekleri bile davetlilerin karşısında sakince ve umursamaz bir tavırla yemesi gibi birşeydi bu. Hayatta iki seçenek vardı; önemli kişi olmak veya herkes gibi davranmak. Hayır... Aslında üçüncü bir seçenek daha vardı ki Havva bunu tercih etmişti; Sıradanmış gibi gözüküp önemli olmak... Ağırlığından ve acı çektirmeye hevesinden anlaşıldığı kadarıyla filiz daha şimdiden önemli kişi olmaya soyunmuştu. Filiz... Dünyaya teşrif etmeden seçmişti adını, Filiz...
Sancılar sıklaştıkça Havva heyecanlanıyor, sık sık nefes alıp vermesi gerektiğini hatırlayıp tempoyu artıracak oluyor ki sancılar bir öncekinden daha sık ve dayanılmaz hale geliyor, ağlıyor, ağlıyor... Gitgide bir ümitsizlik sarıyor her yanını. Başaramayacağını düşünüp pes edeceği anda Filiz'in solduğunu hayal ediyor, bu hayal öylesine acı veriyor ki vücüdundaki acıların hepsini unutup bir kez daha nefes alıyor. Alıyor veriyor, alıyor veriyor... Bir sancıyla tekrar kendine geliyor. Aklını yitirip kurtulmak istiyor, ölüm düşüncesi haz veriyor... Bir yandan ölümün kollarına uzanmak istiyor diğer yandan Filiz annesinin boynuna sarılıyor. Anne ölümü unutup filizle hayat buluyor. Sanki o Filiz'i değil, Filiz onu doğuruyor... Havva kaç kere ölüp, kaç kere dirildiğini sayamıyor ama bu oyunu Filiz'in kazanacağını iyi biliyor. En son bir çığlık koparıyor, bu çığlık hem Filiz'e hem kendine hayat veriyor. Anne ağlıyor Filiz bağırıyor, Filiz ağlıyor anne bağırıyor... Ana kız öylesine ağlıyorlar ki gözyaşları içlerinde birer filiz daha yeşertiyor. Biri anne oluyor, diğeri yavru. Artık dünyada birbirlerinden daha yakın kimse kalmıyor. Sonra her şeyi unutup gülüyorlar ve anlıyorlar ki acı sevgiyi körüklüyor. Sonra farkında olmadan söz veriyorlar; birbirimizi acısız bırakmayacağız...
Havva bebeği sakinleştirmek için göğsüne bastırıyor, bebek sakinleşmeyi reddediyor. Anne bebeği kucağına aldığında tüm acılarını unutuyor da bebek neden o yokmuş gibi davranıyor? Çaresiz boynunu büküyor. Bebek ilahi bir içgüdüyle memeyi buluyor. Anne anlıyor; bebek aç... İkinci dersini de almış oluyor böylece; artık Filizin derdiyle dertlenip, onun mutluluğu ile huzur bulacak ama Filiz annesi onu memnun ettiği sürece kollarını açacak. İlişki koşullu olacak yani... Havva kırılmak istiyor, beceremiyor... Bebek sütü içine çektikçe Havva'nın ruhunu daha önce bilmediği birşey kuşatıyor, her yudumda biraz daha anne oluyor.
Bebeğin karnı doyuyor, sereserpe yayılıyor annesinin göğsüne. Doyurduğun sürece tüm varlığımla seninim diyor adeta. Havva bebeğe sarıldıkça bebek daha önce hissetmediği bir şey hissediyor. Sütün lezzetini bastıran bir şey... Bu his içinde büyüdükçe yeni konağının eski ufak kulübesinden tahmin edemeyeceği kadar büyük olduğunu anlıyor. ve hissin adını koyuyor; 'güven'. Annesine güveniyor... Biliyor ki dünya üzerlerine yıkılsa anne barınağında kılına zarar gelmeyecek. Güvenden sonra tazecik yüreğinde bir şey daha beliriyor. Bu şey bedenini öyle sarıyor ki tamamlandığını hissediyor. 'Sevgi' diyor adına ve sevgiyle yoğruldukça kıvamına geliyor. Anne kız sabredilirse koşulsuz sevginin muhakkak karşılığını bulacağını öğreniyorlar.
güzel şeyler yazmak istiyorum
ne var ki gelmiyor içimden bu kez
say ki
güzel olan herşey senle bitti
güzel olan her şey sende bitti
sen yokken nasıl yağabildi kar
oysa ilkin saçlarına düşmeliydi
omuzlarını ıslattıktan sonra ıslatmalıydı kaldırımları
ve ilkin geçeceğin yollardan geçmeliydi usulca
sensizken nasıl yağabildi
yokluğunda yağmura bile tahammül edemezken
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!