Ey mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, gizli ve aşikâr her hüznü bilen, kaza ve kaderin mutlak hâkimi yüce Rabbim...
Ben, Malatya'nın o demir kapılı, soğuk duvarlı yetimhanesinde büyüyen; dünya gurbetinde kimsesizliği tadıp, teselliyi yalnızca, senin sonsuz Rahmetin de bulan kulunum. Biliyorum ki yarattığın her zerrede bir hikmet, aldığın ve verdiğin her nefeste bir adalet vardır. Senden hiçbir dünyevi nimet, makam veya şan beklemiyorum.
Rabbim, Senden tek niyazım; sonsuzluk yurdunda, cennet bahçelerinde misafir ettiğine inandığım anneme ve babama, bu garip lisanımla halimi arz etmendir. Onlara de ki; dünyada boynu bükük kalan çocukları, kaza ve kaderin sırrına erdi ama yüreğindeki sızıyla onlarla konuşmak istiyor...
Anne, baba... Siz bu fani âlemden göçüp hakiki yurdunuza vardığınızda, ben henüz bir buçuk yaşındaydım. Beni o ranzaların gıcırtısına, kimsesizliğin o ağır yüküne bıraktınız. Önceleri çok ağladım, çok sızladım. "Neden?" diye sordum çocuk aklımla. Boyumun yetmediği pencerelerden yollara bakarken hep o gelmeyecek adımlarınızı bekledim. Biz orada doya doya koşup oynayamadık. Şiddet gördük, itildik, dünyadan saklanmış o binaların içinde yaramazlık yapmayı bile tadamadık.
Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?
Her zaman güzel mi bu kadar,
Bu eşya, bu pencere?
Değil,
Vallahi değil;




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta